16 Ağustos 2020 Pazar

BU TOHUMU SİZ EKEBİLİR MİSİNİZ?

 


Bir zamanlar Çin'de bir adam o kadar aç ve bitkin düşmüştü ki, dayanamayıp bir armut çaldı..
Adamı yakalayıp cezalandırılmak üzere İmparator'un karşısına çıkardılar. Hırsız imparatoru görünce ona şöyle dedi;
"Değerli efendim, çok açtım,
dayanamadım çaldım ve yedim. Beni affetmeniz için yalvarıyorum. Eğer affedersiniz size paha biçilemez bir armağanım olacak.."
İmparator dudak büker;
"Senin gibi birinde paha biçilemez ne olabilir ki?"
Hırsız, avucunun içindeki armut çekirdeğini uzatır ve;
"Bu çekirdeği ekerseniz bir gün içinde altın meyveler veren bir ağacın yeşerdiğini göreceksiniz.."
İmparator kahkaha atarak;
"Ek o zaman, altın meyveleri görünce affederim seni.." dedi.
Yoksul adam;
"Haşmetlim bu tohumu ben ekemem çünkü ben bir hırsızım..
Bu tohumu ancak, ömründe hiç
çalmamış, başkalarına hiç haksızlık yapmamış, yalan söylememiş biri ekebilir. Tohum o zaman gücünü gösterir, aksi takdirde onu ekeni zehirler, tarif edilemez acılarla öldürür. Sultanım, bu tohumu ancak siz ekebilirsiniz.."
İmparator irkildi, suratını astı, bir süre düşündü, sonra hırçın bir sesle;
"Ben imparator'um bahçıvan değil, o tohumu başbakana ver eksin de altın meyveleri görelim." dedi..
Yoksul adam, tohumu başbakana uzatınca başbakan telaşe içerisinde imparatora dönüp itiraz etti.
"Ben ekim biçim işlerinde çok beceriksizim efendim, sihirli tohumu ziyan ederim. Bence bu tohumu hazinedar başı eksin.."
Hazinedar başı da hemen bir bahane buldu ve bu görevi başkasına devretti.
Bir bir orada bulunan herkes sudan sebeplerle tohum ekme görevinden kaçındılar..
Sonra İmparator, doğan sessizliğin içerisinde bir süre düşündü. Başı önünde başbakana, hazinedara ve bütün görevlilere dik dik baktı ve;
"Hadi bakalım bu hırsız bahçıvana tohumun nasıl altın meyve verdiğini hep birlikte gösterip sevindirelim." dedi.
Cebinden bir altın çıkarıp yoksul adamın tutması için attı.
Herkesin ceplerinden sessiz sedasız birer altın çıkarıp adama vermesini izledi..
Sonra da gülerek;
"Bas git buradan be adam, bugünlük bu ders hepimize yeter.." dedi.
Ortalığın toz duman olduğu şu günlerde tohumu ekecek temiz kimse var mı dersiniz?
Okumayı, hele hele uzun yazıları okumayı pek sevmeyen bir toplumuz, okuyan nokta ya da herhangi bir ifade simgesi koyabilir mi?
Alıntı

TİLKİNİN ORUCU ..........

 


Tilki ormanda gezmektedir. Bir
ağacın dalında asılı bir geyik
budu... görür.
Açtır ama şüphelenir kontrol
etmeye başlar ve görür ki bu bir
tuzak.
Geyik budu bir iple bombaya
bağlıdır.
Epeyce uzağa gider ve başını
kollarının üzerine koyarak yatar,
biraz sonra kurt gelir, budu görür
ve yatan tilkiyi de tabi…
Tilkiye sorar ‘ne yapıyorsun
dostum’
Tilki cevap verir ‘hiç… Yatıyorum’
-Burada bir but var
-Evet var
-Neden yemedin
Tilki sakince cevap verir;
‘BU GÜN ORUCUM’
Kurt kendinden emin;
‘Ben yiyeyim o zaman’
Tilki ‘Buyur afiyet olsun’ der.
Kurt but'a uzanır uzanmaz bir
patlama, ortalık toz duman, kurt
yaralı, hareketsiz, 10 metre uzakta,
perişan halde yatarken tilki
sakince budu yemeye başlar.
Bunu gören kurt;
‘LAN ŞEREFSİZ HANI ORUÇTUN’
Tilki pişkin pişkin;
‘Biraz önce top patladı duymadın
mı ?

Turgay Tanülkü

 

7 yıl kalacağı ceza evine girdiğinde henüz 18 yaşındaydı. Üzülmesinler diye ailesine Almanya'ya gittiği söylenmişti. Bu yüzden hiç ziyaretçisi de yoktu. Koğuştaki diğer mahkumları eğlendirmek için fıkraları canlandırıyor, kendince tiyatrolar oynuyordu. 25 yaşına geldiğinde suçsuz olduğu anlaşıldı ve siyasi düşünceleri nedeniyle girdiği cezaevinden "Bir gün buraya tekrar geleceğim" diyerek çıktı. 1 yıl dolmadan "Gönüllü Tiyatrocu" olarak geri döndü ve cezaevlerinde tiyatrolar oynamaya başladı. İçeride gördüğü işkenceler yüzünden artık hiçbir zaman çocuk sahibi olamayacaktı. O da tiyatro sayesinde tanıştığı mahkumların, dışarıda anasız babasız kalan çocuklarını sahiplenmeyi düşündü. Çünkü bu çocukların sokağa ve suça yönelmeye meyilli olduklarını fark etmişti. Önce o çocukları okutmakla başladı işe, sonra ihtiyaçlarını karşıladı ve evlerine erzak aldı. Çocukların sayısı giderek artınca tiyatrodan kazandığı para bunları karşılamadı ve o da pazarlarda limon, naylon torba ve çay sattı.
Evet, okuduğunuz bu hikayede bahsettiğimiz kişi hepimizin oynadığı dizi ve filmlerden bildiği oyuncu Turgay Tanülkü'ydü.
Toplamda 26 çocuğu evlat edinen Tanülkü'nün şimdilerde 11 çocuğu okullarından mezun olup yuvalarını bile kurdu. 8 tane de torunu olan ünlü oyuncu Uluslarası İyilik Ödülü ile de ödüllendirildi.
Sokaklarda kaybolmak üzere olan çocukları okutup, karanlık dünyalarından çekip çıkardığı ve en önemlisi de bunu yıllardır hiç reklam malzemesi olarak kullanmadığı için Turgay Tanülkü'yü alkışlıyoruz !

ŞALVARIN İPİ !...

 


*Teslim ettinse şalvarın ipini;
Senin değildir artık içindeki!..*(Ninem)
-------
Oldum olası iki düşmanı oldu Cumhuriyetin…
Biri ihanet; biri cehalet…
*
Yakın geçmişte…
İhanet; işine yaramıştı işgalcilerin;
İmparatorluğun yıkımından pay kapmak için,
Kendi yaratmıştı her işgalci güruh…
Kendi işbirlikçisini.
Sevr arzusu kursaklarında kalanda - sömürünün zebanileri..
Gün olsun da yeşersin yarım kalmış
Arzuları...
Hazır kuvvet; elde bulunsun diye;
Beslemede tutuldu - bazıları.
*
Cehalet işlerine yaradı işbirlikçilerin…
Gözbağı olsun aydınlığa… dediler..
Prangası olsun beyinlerin.,
Sormasın…
Sorgulamasın…
Bilmesin, öğrenmesin istediler
Hep.
Zaten; biadı inançtan sayar cehalet.
Bilmez ki; bir adım ötesi köleliktir.
*
Cehennem korkusu elde hazır:
Korkut derse korkutacak;
Sustur derse, susturacak!..
Bekler emre amade… zebani..
Hakimiyet cehalette olacak - illa ki
Yalnızca onun bayrağı dalgalanacak!..
Bu onun ortaçağdan kalma huyu…
İster ki
Feleğin çarkı,
Hep kendilerinin değirmenine taşısın suyu.
*
Savaş çığırtkanlığı.. ihanetin ta kendisi!..
Savaş açlık…
Savaş yıkım…
Savaş kan ve gözyaşı...
*
Bu söylemin sahibi mi - barışın efendisi!?..
Kimdir savaşa çanak tutan;
Yiğitse; gitsin savaşa kendisi…
Savaşın ölmeyeni için ne kolay söylem..
Çıkıp yanlışı, mertçe söylemeli sözün sahibine birisi;
*
Allahü Ekber çığlıkları yükseliyor her bir köşeden,
İnandıkları Allah ortakken!..
Diken diken oluyor tüylerim;
Ürküyorum; duyduğum sesten;
Ortak din.. musubet zincirine halka yapılmış;
Her halkaya binbir yalan takılmış..
Her nida bin can;
Bu nidalarla yücelmez ki din;
Onların inancıyla değil,
Kendi imanımla soruyorum.
Allah hangi tarafında bu tekbirin!?..
*
Gün bu gün…
Sürüyor o günden gelen alışkanlıklarımız;
Söylem açık; söylem net,
Onurun yüzkarası;
Sadakatın son evresi;
Gafletin, dalaletin emaresi; şaşkınlığın son devresi…
Var mı peşkeşin; teslimiyetin… bundan ötesi!?!?...
*
Kanarsam; inanırsam bu katmerli yalana;
Yuh bana!..
Sen kanarsan, aldanırsan; sana da Yuh!..
Her kim ki bu söylemin… sahibine
Kuyruk olur takılırsa peşine
Ona; yüzbin kere Yuh!..
*
Oysa derdi ki ninem;
Teslim edersen şalvarın ipini; senin değildir artık içindeki!..
*
Bir bilimsel gerçeği hatırlatmak isteriz
Hurdasız!.., Yalansız;
H i l e s i z...
Kurtuluş savaşını yok sayıp inkar eden… unutan;
500 yıllık geçmişi, övünçle; dün gibi hatırlayan,
Vicdanlar,!.. Beyler!..… Beyinler!..
Takdir görse de hitabet’iniz;
Sağlığınız kusurlu;
Sizlere İyi gözle bakamaz ki tababet’iniz!..
B i l e s i n i z !.. İyi yolda değilsiniz!..
*******************************
DERDİ Kİ RAHMETLİ NİNEM...
BOŞVER SEN ONUNKİNİ - BUNUNKİNİ...
TESLİM ETME KENDİ ŞALVARININ İPİNİ !!!...
TESLİM ETTİNSE ŞALVARIN İPİNİ;
SENİN DEĞİLDİR ARTIK İÇİNDEKİ !!!...

BRİÇİN

 

BRİÇİN sadece bir oyun olduğunu düşünmekteyseniz, öncelikle E.A.POE’nin Morg Sokağı Cinayeti isimli öyküsünün girizgahındaki (briç üzerine) tiradını okuyana kadar oynamaya ara vermelisiniz. Okuduktan sonra da “sadece oyun” olduğu yönündeki fikriniz baki kalmışsa briç oynamayı tamamen bırakmalısınız.
*
Briç oyuncusu olgundur! Herkesle rakip olur: rakibini sevmemesinin veya rakibine küs olmasının hiçbir önemi yoktur. Briç oyuncusu kibardır!..
[…]
Dünyanın ilk dedektiflik öyküsü olarak kabul edilen E.A.POE’nin Morg Sokağı Cinayeti kitabından briç üzerine tiratı:
Çözümleme diye adlandırdığımız düşünce gücünün kendisi çözümlenmeye pek elverişli değildir. Onu, sadece, vardığı sonuçlarla değerlendirebiliriz. Bildiğimiz bir şey de şu: çözümleme gücüne aşırı derecede sahip olmak, insanoğlu için her zaman gerçek bir tat kaynağıdır. Güçlü bir adam nasıl vücudu ile övünür, adalelerini çalıştıran hareketlerden hoşlanırsa, çözümleyici de karmakarışık şeylerin içinden çıkmaya çalışarak kafa yormaktan hoşlanır. Yeteneğini göstermesine yarayacak en saçma işlerden bile tat alır. Bilmecelere, bulmacalara, anlaşılmaz yazılara pek düşkündür; bunları çözerken o derece beceriklilik gösterir ki, alelade kimselere doğaüstü bir iş yapıyormuş gibi gelir. Yöntemli düşünceyle vardığı sonuçların havasında, gerçekten de, bir içe doğmuşluk vardır.
Bu çözümleme yeteneğinin canlanmasına, herhalde, matematiğin, hele onun en yüksek kolu olan ve karışık işlemleri var diye – adeta değerini artırmak içinmiş gibi – yanlış olarak analitik dediğimiz çeşidinin çok etkisi vardır. Gene de, aslında, hesaplamak çözümlemek demek değildir. Örnekse, bir satranç oyuncusu hiç çözümleme yapmadan bazı hesaplamalar yapar. Şunu da söylemeli: satranç oyununun düşünce üzerindeki etkileri çok yanlış anlaşılmıştır. Bir bilim kitabı yazmıyorum, sadece biraz tuhaf bir öyküye başlangıç olarak gelişigüzel bazı görüşlerimi sıralıyorum; bunu fırsat bilerek, gösterişi sevmeyen dama oyununun, ustaca bir araya getirilmiş saçma zorluklarla dolu satranç oyununa oranla, düşünce gücünün en yüksek katlarını kullandırmak bakımından daha keskin, daha yararlı olduğunu ileri süreceğim. Satranç oyununda taşların değişik, başka başka hareketleri vardır, değerleri de çeşitlidir, birbirine uymaz; karışıklığı derinlik sanıyor, yanılıyorlar. Bu oyun bütünüyle dikkate dayanır. Bir an dikkatiniz gevşeyecek olsa, hata yaptınız demektir, ya bir taş kaybedersiniz, ya da yenilirsiniz. Hareketler sadece türlü türlü değil, üstelik karışıktır da, o yüzden bu gibi hatalara düşme olasılığı çoktur; on oyundan dokuzunu, kafası derli toplu işleyen kazanır, zeki olmak yetmez. Damada ise tam tersine hareketler tek çeşittir, pek öyle bir değişiklik yoktur, dikkatsizlik olasılığı azalmıştır, dikkat kullanılmaz bile, her iki taraf da kazandıklarını kendi beceriklilikleriyle kazanırlar. daha elle tutulur bir örnek verelim, bir dama oyunu var diyelim, sadece dört tane dama olmuş taş kalmış ortada; elbette ki böyle bir durumda hata yapılması beklenemez. Kazanmak için görülmemiş bir hareket yapmak gerekir; öyle bir hareketi de insan ancak kafasını kullanarak bulabilir. Basmakalıp çarelere başvuramayacağından, çözümleyici, karşısındakinin ruhuna girmek, düşünüşünü anlamak zorundadır; böylece bir bakışta ana yöntemler, baştan çıkarıcı, yanlış hesaplara sürükleyici oyunlar buluverir.
BRİÇ denilen iskambil oyunun hesaplama gücüne dayandığı söylenir; öte yandan, en akıllı kimseler bile, satrancı saçma bulurlar da, bu oyundan açıkça görülen ama nedeni pek bilinmeyen bir tat alırlar. En küçük bir kuşkum olmadan söylüyorum, çözümleme gücünü onun kadar çalıştıran başka hiçbir oyun yoktur. YERYÜZÜNDEKİ EN İYİ SATRANÇ OYUNCUSU, SATRANCI EN İYİ OYNAYAN KİMSEDİR, O KADAR; BRİÇTE USTALIK İSE BİR İNSANIN KAFASINI KULLANABİLDİĞİNİ, AKILLARIN ÇARPIŞACAĞI ÇOK DAHA ÖNEMLİ İŞLERDE DE BAŞARI SAĞLAYABİLECEĞİNİ GÖSTERİR. Ustalık derken, elverişli yardımların geleceği bütün kaynakları bir anda kavrama gücüne sahip olan, örnek bir briç oyuncusunun olgunluğunu düşünüyorum. Bu kaynaklar hem pek çoktur, hem de pek çeşitlidir, üstelik düşüncenin öyle kuytu köşelerinde saklıdırlar ki, alelade kimselere, erişilmez, yanına varılmaz şeylermiş gibi görünürler. Dikkatle gözlemlemek, iyi hatırlamak demektir; onun için kafası derli toplu işleyen bir satranç oyuncusu briçte de kendini gösterebilir, sonra Hoyle kuralları da (oyunun mekanik yapısına dayandıklarından) herkesin yeteri kadar anlayabileceği şeylerdir. Böylece sağlam bir belleği olup, kitaba uyarak oynayan herkese iyi oyuncu demek bir alışkanlık haline gelmiştir. Ama kurallara sığmayan şeyler de vardır, işte çözümleyicinin ustalığı böyle durumlarda belli olur. Sessizlik içinde, bazı gözlemler yapar, bazı sonuçlar çıkarır. Belki arkadaşları da yapar aynı şeyi; ama herkes kendine göre bir bilgi elde eder; bu bilginin azlığı ya da çokluğu, sadece varılan sonuçların doğruluğundan gelmez, daha çok, gözlemlerin niteliğinden gelir. İŞ NEYİ GÖZLEYECEĞİNİ BİLMEKTİR. Bizim oyuncumuz dikkatini sınırlamaz; kendimi oyuna vermeliyim diyerek, oyunun dışındaki şeylerden çıkarılabilecek sonuçları bir yana atmaz. Ortağının yüzündeki değişikliklere dikkat eder, öbür iki oyuncu ile inceden inceye ölçüşür. Her elde kağıtların nasıl dağıtıldığını kestirmeye çalışır; oyuncuların bakışlarından kozların, onörlerin kimlerde olduğunu anlar. Oyun devam ederken yüzlerdeki bütün değişiklikleri kollar, güven, şaşkınlık, utku, can sıkıntısı gibi kolayca belli olan değişikliklere bakarak bazı düşünceler elde eder. Bir elin alınışından onu alanın aynı cinsten başka bir kağıdı olup olmadığını kestirir. Şaşırtmak için oynanan bir kağıdı masanın üstüne atılışındaki edadan anlayabilir. Ağzından kaçan ya da rasgele söylenen bir söz; bir kağıdın düşüşü, ters dönüşü, görülmemesi için harcanan çaba ya da umursamazlık; kazanılmış ellerin sıralanıp sayılışı; sıkıntı, duralama, heveslenme, heyecan- bütün bunlar, onun sanki içine doğmuşçasına ortaya attığı gerçekleri bulmasına, durumu görebilmesine yardım eder. İlk iki üç kağıt oynandı mı, herkesin elinde neler olduğunu öğrenir, ondan sonra da, bütün eller yere açılmış gibi, rahat rahat, hiç çekinmeden oynamaya başlar.
ÇÖZÜMLEME GÜCÜ, BİLDİĞİMİZ BECERİKLİLİKLE KARIŞTIRILMAMALIDIR; GERÇİ ÇÖZÜMLEYİCİ İSTER İSTEMEZ BECERİKLİ BİR KİMSEDİR; AMA BECERİKLİ KİMSELERİN HEPSİ ÇÖZÜMLEME YAPAMAZLAR. Kuruculuk ya da birleştiricilik gücü diye adlandırılan ve bilginlerin (bence yanlış olarak) ayrı bir organdan geldiğine inandıkları, ilkel bir yetenek sandıkları beceriklilik, kafası işlemeyen, aptal denilebilecek kimselerde de sık sık görülen bir şeydir; o kadar ki, insan düşüncesi üzerine eser veren yazarların aşağı yukarı hepsi bu gerçeğin farkına varmışlardır. ÇÖZÜMLEME GÜCÜ İLE BECERİKLİLİK ARASINDAKİ UZAKLIK, ÇEŞİTLİ HAYALLERİ KAFAYA TOPLAMA GÜCÜ İLE BUNLARDAN YENİ BİR HAYAL YARATABİLME GÜCÜ ARASINDAKİ UZAKLIKTAN BİLE FAZLADIR, AMA BÜYÜK BİR BENZERLİKLERİ DE VAR. GERÇEKTEN, BECERİKLİ KİMSELER KAFASI HEP HAYALLERLE DOLUP TAŞAN KİMSELERDİR; YARATMA GÜCÜ OLANLAR İSE BİRER ÇÖZÜMLEYİCİDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLLERDİR.
(BBO: tompit)

KARADUTUM ÇATALKARAM ÇİNGENEM....

 


"Adı, MARİ Gerekmezyan'dı..
Türkiye'nin ilk kadın heykeltraş larından biriydi..
Ermeni asıllıydı..
Güzel Sanatlar Akademisi'nde misafir öğrenciydi..
Çok başarılıydı..
Okulda bir asistana aşık oldu..
Asistan ünlü bir ressam ve şairdi..
Üstelik de evliydi..
Delice sevdiler birbirlerini..
Dillere düştüler..
Sevdiği adamın büstünü yaptı..
Ünlü ressam da onun portrelerini çizdi..
Günlerce aylarca büyük bir aşk yaşadılar..
Birbirlerine seranat yaptılar.
Mari'nin kaşı kara, gözü kara, bahtı da karaydı..
Ailesi ve Ermeni toplumu onu terketti..
İtinayla yalnızlaştırıldı..
Dönemin basını, Ermeni olduğu için Ankara’daki Resim Heykel sergilerinde üst üste aldığı ödüllerde adını bile geçirmedi.
Buna rağmen sevgilisini hiç terketmedi..
Ta ki hastalanana kadar..
1947 yılında tüberküloza yakalandı..
İstanbul Alman Hastanesi’ne yatırıldı..
Durumu ağırdı..
Antibiotik gerekiyordu..
Ama dünya savaşı yeni bitmişti..
Ülkede ilaç yoktu..
Ünlü ressam sevgilisini
kurtarmak için tablolarını sattı..
İlaç için her yolu denedi..
Şiirler karaladı..
Ama olmadı..
Mari Gerekmezyan 1947 yılının 12 Ekiminde 37 yaşında hayata gözlerini yumdu..
Aradan 2 yıl geçmişti..
1949 yılının bir ilkbahar günüydü..
İstanbul Büyük Kulüp'te bir toplantı vardı..
O gece Büyük Kulüp'tekiler özel konuk olan Bedri Rahmi Eyüboğlu'ndan bir şiir okumasını istediler..
Bedri Rahmi ayağa kalktı..
Şiiri okumaya başladı..
Ama gözyaşlarını tutamadı..
Bir yandan mısraları söylüyor,
bir yandan sular seller ağlıyordu.
Gözyaşlarına mendil yetmiyordu..
"Karadutum, çatal karam, çingenem..
Nar tanem, nur tanem, bir tanem..
Ağaç isem dalımsın salkım saçak..
Petek isem balımsın ağulum..
Günahımsın, vebalimsin.
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan..
Yoluna bir can koyduğum..
Gökte ararken yerde bulduğum..
Karadutum, çatal karam, çingenem..
Daha nem olacaktın bir tanem..
Gülen ayvam, ağlayan narımsın..
Kadınım, kısrağım, karımsın.
Sigara paketlerine resmini çizdiğim,
Körpe fidanlara adını yazdığım,
Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam.
Sıla kokar, arzu tüter,
Ilgıt ılgıt buram buram.
Ben beyzade, kişizade,
Her türlü dertten top yekun azade..
Hani şu ekmeği elden suyu gölden.
Durup dururken yorulan
Kibrit çöpü gibi kırılan
Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan
Artık otlar göstermelik atlar gibi bedava yaşayan
Sen benim mihnet içinde yanmış kavrulmuşum
Netmiş, neylemiş, nolmuşum
Cömert ırmaklar gibi gürül gürül
Bahtın karışmış bahtıma çok şükür.
Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum
Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam..
Sensiz bana canım dünya haram olsun."
Bedri Rahmi'nin hemen yanında eşi Eren Eyüboğlu oturuyordu..
Ama hiç tepki vermiyordu..
O da herkes gibi bu şiiri ona yazmadığını biliyordu..
Bedri Rahmi'nin "Karadutum, çatal karam, çingenem" diye seslendiği kadın,
MARİ Gerekmezyan'dı..

Gaziantep’e bir Fransız gelir.

 


Tekstilcilere akıl verir:
“Makineleriniz yetersiz… Yenileyin, dünya pazarı sizin olsun”
En iyi makinelerin Fransa’da olduğunu söyler…
Kendi mallarını pazarlar.
***
Dinleyenler arasında bir usta vardır.
Kendine özgü lehçesiyle…
“Bu adam ne diy?” der.
Kafaya takar, makinenin resmine bakar.
Demiri eritir, çeliği büker, vidasını, motorunu koyar.
Fransızların 3 milyon Euro’ya satacağı makineyi…
50 bin liraya üretir.
***
Yerli piyasaya sunduğu yetmez.
Brezilya’ya kadar çeşitli ülkelere yaptığı makineleri gönderir.
Bu usta, Mennan Aksoy’dur.
Diplomasız dahi!
***
Yoksulluktan okuyamamıştır.
İlkokulu 9 yılda bitirmiş, bir daha eğitim görmemiştir.
Allah vergisi öyle bir akıl ve beceriye sahiptir ki…
Makineyi bir görsün, ertesi gün atölyesinde yapımı başlanmıştır.
***
Bu nedenle…
Uluslararası makine, teçhizat fuarlarına girişi yasaklanmıştır.
Mühendislerin, aylarca çalışarak tasarladığı makineleri, tek başına yapmaktadır.
El emeği ve tümü yerli malzemeyle.
İster ki…
Yerli sermaye gelişsin.
Boşa döviz ödeyerek, kazıklanmayalım.
***
Mennan Usta, “ Çeliğe hükmetmeyen, hiçbir şeye sahip çıkamaz” derdi.
Öyle bir teknoloji üretti ki…
Yoğunluğu düşük triko üretti.
Yazın serin, kışın sıcak tutan bir ürün.
Dünya peşinde koştu. Kapıştı.
***
TÜBİTAK ödüller verdi.
ODTÜ, İTÜ gibi üniversitelerde hocalığı düşünüldü.
Diploması yoktu!
Tasarımını cebinde taşıdığı tebeşirle, yere çizerek anlatırdı.
Aklına yetişmek mümkün değildi.
***
Gaziantep’te kanalizasyon atıkları büyük dertti.
Çamuru, kokusu şehri bezdirmişti.
Belediye yönetimi, dünyayı dolaşır, çareler arar.
Mennan Usta, “ Memleketteki ustalar öldü mü?” diye çıkışır.
Okumuş gençleri de alır, yanına…
“ Şöyle yapın, bu parçayı, şuraya takın” talimatıyla, kafasına göre sistemi kurar.
Kanalizasyon çamuru alınır…
Kurutulurken, enerji üretilir.
Çıkan küller de asfalta, çimentoya katkı maddesi konulur.
Bugün…
Antep’te her gün çıkan 160 ton çamurun bertaraf edilmesi Mennan Usta’nın eseridir.
***
Mennan Usta, geçen hafta toprağa verildi.
Vasiyeti;
Gençler bilim ışığında yetiştirilsin.
İmkânlar verilsin, önleri kesilmesin...
Alıntıdır.
R.Eser Gültekin

Tunceli'nin 30 haneli köyünden dünyanın yapay zekâ zirvesine.

 

Tunceli'nin 30 haneli köyünden dünyanın yapay zekâ zirvesine...🙏🇹🇷
SENE 1968.
Tunceli’nin Nazımiye ilçesi.
Turnayolu köyü.(Holık)
Sarp dağların arasında 30 haneli bir köy.
İşte o köyde başlıyor hikâyemiz. Tek göz bir evde 9 kardeş yaşıyorlardı.
1970 kışı.
Kar yolları kapatıyor. Tunceli’nin sarp dağları güneşi kesiyor.
Hava buz...
Kar yolları kapatınca, öğrenci nasıl gelsin, öğretmen nasıl ulaşsın...
Mehmet yine gaz lambasının ışığında, önce Türkçeyi öğreniyor.
O çalışırken 9 kardeş yer yatağında uyuyor?
Mehmet daha 5 yaşında...
Ama ilkokula başlamış...
Baharda güzelim dağlar... Ama ona da terör belası izin vermiyor.
Baskınlar, yangınlar, katliamlar... Korku ve vahşet...
Mehmet ilkokulu bitirir ve sıra diplomayı almaya gelir.
Ama büyük bir sorun vardır.
Mehmet nüfusa kayıtlı değildir... Okul bir türlü diplomayı veremez...
Dedesi alır Mehmet’i ilçe nüfus müdürlüğüne götürür.
Nüfus memuru sorar:
- Nedir dert?
- Müdürüm bizim çocuk ilkokulu bitirdi ama nüfusa kayıtlı değilmiş. Diplomayı vermiyorlar.
- Peki doğum tarihi.
- 60’tır.
- Olur mu yahu, bu daha çok küçük, nasıl diploma alır.
- Aldı vallahi... İşte okul yazısı...
- Olmaz öyle... Doğumu 58 yapalım.
- Adı ne?
- Mehmet..
- Şu gözlere bak... İri kara... Şahin gibi. Gel adını da Şahin yazalım...
- Yaz müdürüm yaz. Oğlan diplomasını alsın da...
Mehmet böylece Şahin olur...
Şahin ortaokula başlar. Bu sırada ağabeyi Almanya’ya gitmiştir.
Terörün ortasında... Sarp dağların arasında... Karlı gecelerin kıyısında...Gaz lambası ışığında yıllar geçer.
Şahin her sene takdirle, başarıyla karne getirir. Ve sonunda lise biter.
Üniversite sınavı...
Şahin uçak mühendisliğini kazanır.
Ama terör öylesine azmıştır ki...
Sonunda Almanya’ya ağabeyinin yanına gider. Terörden kaçar...
Ağabeyi sorar:
- Ne yapmak istiyorsun?
- Abi bir üniversite okuyup Mercedes firmasına girmek istiyorum.
- Niye Mercedes?
- Bir Mercedes’le memlekete dönmek istiyorum.
- Olur mu öyle şey. Sen önce Almancayı bir öğren. Sonra bir üniversiteye gir. Bak sana göre bir üniversite var.
Berlin Teknik Üniversitesi Bilgisayar ve İletişim Fakültesi.
Ve Şahin üniversiteye girer.
Öylesine çalışır ki...
Üniversiteyi birincilikle bitirir.
Kürtçeden Türkçeye oradan Almancaya...
Ve Almanya’nın en önemli üniversitesini “tam puan”la ve birincilikle bitirir...
Hayali Mercedes olduğu için hocasına rağmen iş başvurusu yapar...
Ama çalışma izni olmadığı için üniversiteye geri döner.
Gerçi yıllar sonra Mercedes hayalini muazzam bir projenin başına geçerek gerçekleştirecektir ama...
Hayat kolay değil...
Üniversitede doktora sonrası doçentlik... Ardından bir teklif alarak ABD’ye gider.
Standford Üniversitesi yapay zekâ laboratuvarına girer.
Şahin Albayrak ismi bilim camiasında duyulmaya başlamıştır.
Ardından Alman Telecom Berlin’e davet eder.
Yıllar önce çalışma izni olmadığı için işe giremediği Berlin’de bu defa üniversite ve Alman Telekom’un ortak olduğu yapay zekâ laboratuvarının başına geçmiştir...
30 yaşında profesör olan Şahin Albayrak, artık dünyanın en önemli araştırma merkezlerinden birisinin başındadır.
Bundan sonrası hayaller ve buluşlar arasında geçer.
Tunceli’nin Nazımiye ilçesinin Turnayolu köyündeki “küçük Mehmet” bir Şahin olarak Almanya’da BMW için kendi enerjisini üreten yapay zekâ formatını geliştirir. Model çok tutar.
Akıllı ofis, akıllı ev... Ve akıllı şehir.
Ve şimdi...
Prof. Şahin Albayrak, şimdi Alman devletinin koronavirüs sonrası için kurduğu 2.5 milyar Euro’luk yapay zekâ araştırmasının başına geçer.
Aynı zamanda “virüs sonrası bilim kurulu” üyesi oldu.
Şahin Hoca, şu anda Berlin’in protokol yolunu sürücüsüz araçlar için “akıllı yola” dönüştürmek için çalışıyor.
Alman devletinin en büyük nişanlarından birisi olan Federal Liyakat Nişanı ile ödüllendirilen bilim insanı Şahin Albayrak, Türkiye’den onlarca gence burs da veriyor.
Evet arkadaşlar...
Kuş uçmaz, kervan geçmez sarp dağların arasındaki 30 haneli bir Tunceli köyünde, tek göz odada, gaz lambası ışığında 9 kardeş arasından çıkıp...
Dünyanın en büyük yapay zekâ sisteminin başına geçen küçük Mehmet’in, bir “Şahin hoca” olarak portresidir bu.
Bu topraklar ne evlatlar çıkarıyor.
Bilin istedim...
İyi ki varsınız Şahin hocam...

1890’da Rum kaptan

 

1890’da Rum kaptan Asteri Balat çarşısında bir meyhane açar...
Meyhanesine de Rumca “meydan” anlamına gelen “Agora” adını koyar...
Meyhane masa yerine kullanılan dev fıçıları ve ucuz şaraplarıyla kısa zamanda ün yapar...
Ama meyhanenin ününü artıran olay ilgisiz bir biçimde İzmir kaynaklıdır...
Aradan zamanlar geçer...
Tarih 1959’dur...
Onur Şenli adında bir Tıp Fakültesi öğrencisi komşu kızına aşık olur ama aşkına karşılık bulamaz.
Aşk acısı ona soluğu birçok zaman, İzmir’in Agora semtinde aldırmaya başlar.
Çünkü Agora salaş meyhanelerin mekanıdır...
Bir gün bu salaş meyhanelerden birinde içtikten sonra eve gelir ve bir mektup yazmaya başlar aşkına...
Mektup şöyle başlar: “Sana bu satırları bir sonbahar gecesinin felç olmuş köşesinden yazıyorum...”
Onur Şenli, mektubun ileriki bölümlerinde fakına varır ki aslında bir mektup değil bir şiir yazmaktadır.
Şiirine de şu adı koyar:
Gece, Şarap ve Aşk
Onur, şiiri yayımlatmak için fakültenin dergisine gönderir,şiiri kabul edilir. Şiir dergide tam basılmak üzereyken, Ege Expresi gazetesinin kültür-sanat editörü tarafından görülür...
Editör şiiri yayınlar ama adını değiştirerek.
Şiirin adı olur Agora Meyhanesi...
Şiir o kadar sevilir ki, dillere pelesenk olur...
Hatıra defterlerinde yer alır, sevgililerin kulaklarına fısıldanır...
Şarkısı yapılır, şarkıyı neredeyse ünlü olup da söylemeyen sanatçı kalmaz.
Müzeyyen Senar,
Zeki Müren,
Gönül Yazar,
Behiye Aksoy sadece bunlardan birkaçıdır...
Şarkıyı dinleyenler İzmir’deki Agora’dan habersiz Balat’ta ki Agora Meyhanesi’ne akın ederler...
Çünkü şarkıdaki Agora Meyhanesi’nin burası olduğunu düşünmektedirler. Haliyle geceleri burası hınca hınç dolmaya başlar.
Öyle popüler bir mekan olur ki tam 286 Türk Filmi’nin meyhane bölümleri burada çekilir...
Yani ucuz şarapların satıldığı meyhane Türkan Şoray’ları,
Fikret Hakan’ları,
Ayhan Işık’ları,
Cüneyt Arkın’ları ağırlamaya başlar...
2000’li yıllardan sonrada kaderine terkedilir, çöplük olarak kullanılmaya başlar...
AGORA MEYHANESİ (şiir, tam metin)
sana bu satırları
bir sonbahar gecesinin
felç olmuş köşesinden yazıyorum
beşyüz mumluk ampullerin karanlığında
saatlerdir boşalan kadehlere
şarkılarını dolduruyorum
tabağımdaki her zeytin tanesine
simsiyah bakışlarını koyuyorum
ve kaldırıp kadehimi
bu rezilcesine yaşamaların şerefine içiyorum.
burası agora meyhanesi
burada yaşar aşkların en madarası
ve en şahanesi
burada saçların her teline bir galon içilir
gözlerin her rengine bir şarkı seçilir
sen bu sekiz köşeli meyhaneyi bilmezsin
bu sekiz köşeli meyhane seni bilir
burası agora meyhanesi
burası arzularını yitirmiş insanların dünyası?
şimdi içimde sokak fenerlerinin yalnızlığı
boşalan ellerimde kahreden bir hafiflik
bu akşam umutlarımı meze yapıp içiyorsam
elimde değil
bu da bir nevi namuslu serserilik
dışarda hafiften bir yağmur var
bu gece benim gecem
kadehlerde alaim-i semaların raksettiği
gönlümde bütün dertlerin hora teptiği gece bu
camlara vuran her damlada seni hatırlıyorum
ve sana susuzluğumu
birazdan şarkılar susar, kadehler boşalır
umutlar tükenir, mezeler biter
biraz sonra bir mavi ay doğar tepelerden
bu sarhoş şehrin üstüne
birazdan bu yağmur da diner
sen bakma benim böyle delice efkarlandığıma
mendilimdeki o kızıl lekeye de boş ver
yarın gelir çamaşırcı kadın
her şeyden habersiz onu da yıkar
sen mesut ol yeter ki ben olmasam ne çıkar?
dedim ya burası agora meyhanesi
bir tek iyiliğin tüm kötülüklere meydan okuduğu yer
burası agora meyhanesi
burası kan tüküren mesut insanların dünyası...
Kanserle savaşan Ege Tıp mezunu
Dr. Onur Şenli
Tedavi gördüğü hastanede vefat etmiştir...

GÜLÜMSEMEK

 


Günlerden 21 Nisan 1970
Gülümserken sanki
Tam dört yıl sonraki şehadetine
Bense gülümseyememişim
Bu kutsal beraberlikte.
Bir gün Edebiyat dersinde Kuleli'de
"Vara vara vardım ol karataşa"
Dizesiyle başlayan ölümle ilgili şiiri
Hatalı okudu diye gülüştüğümüz
Arkadaşımızın bir kaç yıl sonra
Ölümün en şereflisini tadacağını
Nereden bilebilirdik?
Zafer DİLŞEKER 20 Temmuz 2020
Kuleli ve Harbiye'den beraber mezun olduğum sınıf, sıra, koğuş arkadaşım Tankçı Teğmen Hüseyin AKAR'ı Kıbrıs Barış Harekatı'nda şehit oluşunun 46. yılında sevgi, saygı, rahmet ve minnetle anıyorum.

Lisedeydim.

 

 Bir arkadaşım bana bir saat hediye etti, taktım eve gittim, bahçedeyiz…
Akrabalar var. Saat dikkatlerini çekti ben de, “Arkadaşımın hediyesi.” dedim.
Teyzelerden biri;
─ Nasıl arkadaşmış o, kimse kimseye durup dururken hediye almaz, bak bana alan var mı? dedi.
İnsanımızın sevgi anlayışıyla bilinçli olarak ilk o gün yüz yüze geldim.
Pek çok insana göre, illa bir çıkar, bir menfaat, bir ilişki, bir neden olmalı birbirini sevmek için çünkü. Sonraları fark ettim, birini çok seviyorum diyorsun ve bunun karşılığında şunu soruyorlar,
“Niye?”, “Nesini seviyorsun?”.
Seviyorum yahu, o olduğu için, kalbim öyle dediği için…
Dikkat edin bizde iki kişi evlenir, birileri çıkar ve ee zengin tabi, ee kız güzel, ee oğlanın kariyeri iyi der ve hemen bir anlam aramaya çalışırlar.
Onlara göre iki kişinin birbirini gerçekten sevme ihtimalleri yoktur.
Ben bahçeyi yaparken bir sürü insan, gelip geçerken meyve ağacı dik, dedi.
Meyvesiz ağaçlar için “Ne yapacaksın onu?” yorumu yaptılar.
“Amma çok çiçek dikmişsin onun yerine sebze bahçesi yap, yersiniz, kışlık koyarsın.” dediler.
Ve sırf meyvesi yok diye, yiyemiyorlar diye, doğrudan faydalanamıyorlar diye ağaçların kesildiğini çok gördüm.
Yiyemiyor ya o ağacı, niye sevsinler?
Çiçekleri yiyemiyor ya, ne yapsınlar güzelliğini?
Hayvan sevgisini “kurbanda keseriz” diye, doğa sevgisini “meyvesinden hoşaf yaparız” diye, evlat sevgisini “yaşlanınca bize bakar” diye, eş sevgisini “evde bir nefes olsun” diye yaşayan bir sürü insan var.
Bunların hepsinden çok var ama sevgi yok sevgi, hep ondan oluyor bunlar…
Şermin Yaşar

Nasıl yani

 

Ne bekliyorsun benden...?
Sokağa çıktığım için,
Kahkaha attığım için,
Sakız çiğnediğim,
Dondurma yediğim için,
Konuşabildiğim için
Özür mü bekliyorsun...?
Mini etek, pantolon,
Şort giydiğim,
Tecavüze uğradığım,
Tekmeyi yediğim için,
Saçlarım, gözlerim,
Ayaklarım olduğu için,
Yürüyebildiğim için
Özür mü bekliyorsun...?
Kızmana sebep olduğum,
Dövüldüğüm, sövüldüğüm,
Kovulduğum için
Bıçak darbeleriyle
Öldüğüm için
Özür mü bekliyorsun...?
Kafamda bir beyin,
Göğsümde bir kalp olduğu için,
Düşünebildiğim,
Hissedebildiğim,
Sevdiğim için
Özür mü bekliyorsun...?
Şu dünyada var olduğum,
Yer işgal ettiğim için,
Meşgul ettiğim için zihnini
Kadın olduğum halde,
Çalarak oksijeninden
Yaşamaya devam ettiğim için
Özür mü bekliyorsun...?
İnsan olmadığın halde
İnsan olduğum için benden
Özür mü bekliyorsun...?
Sema Güzel
Nuri Kara

KILIÇ ALİ.

 

Atatürk’ün koruması, Maraş ve Antep kahramanı KILIÇ ALİ.
Kılıç Ali 1919 yılından 1938 yılına kadar Atarük'ün yanından hiç ayrılmamıştır.
Tarihi Park Otel'in sahibi olan Ermeni asıllı bir Türk vatandaşının zamanında anlattığına göre, "Atatürk, otelde arkadaşlarıyla yemek yerken, birden elektrikler söndü. Birkaç dakika sonra yine geldi. Ortalık aydınlandığında görünen manzara şu idi: Atatürk'ün yanında bulunan Kılıç Ali ve diğer kişiler, ellerinde çıplak tabancaları, Gazi'nin üzerine vücutlarını siper etmiş bekliyorlardı."
Atatürk'ün Sırdaşı Kılıç Ali'nin Anıları Derleyen: Hulusi TURGUT. Teşekkürler...

BABA....!!!!!!!!

 


Yaşlı bir baba…
Kuzu etinden imal edilmiş yaprak döneri çok severmiş…
Bir gün canı yaprak döneri çok çekmiş.
Babasının isteğini fark eden oğlu,
almış babasını ve güzel bir lokantaya götürmüş…
Baba, yemeği önce kendisi yemek istemiş…
Ancak yaşlılığın verdiği zayıflık sonucu elleri titrediği için lokmayı ağzına götürmek istediği her seferinde üzerine dökmüş, yağı sakalına damlamış…
Lokantadaki insanların bakışları da pürdikkat onların üzerindeymiş…
Aşağılayıcı bakışlar, alaycı tavırlar, surat ekşitmelerle arada bir yaşlı babaya bakıyorlarmış.
Bir süre sonra oğlu sabır ve itina ile lokmaları babasının ağzına koymaya başlamış…
Nihayet yemek bitmiş ve oğlu babasını alıp lavaboya götürmüş, elini-yüzünü iyice yıkamış, üstünü-başını silip temizlemiş, saçını-sakalını düzeltip taramış, gözlüklerini silip gözüne takmış, ardından da koluna girip dışarı çıkarmış…
Lokantada bulunanların hakaretamiz bakışları hâlâ onların üzerinde…
Hiçbir bakışı umursamayan çocuğun ise yüzünde hep tebessüm varmış, babası çok sevdiği yemekten yiyip lezzet aldığı için…
Yemek parasını ödeyip çıkıyorlardı ki, arkalardan yaşlı bir amca seslenmiş:
– Hey evlat, burada bir şey bıraktığını unutmadın mı?
Az düşündükten sonra çocuk cevap vermiş:
– Hayır, masada bir şey bıraktığımı sanmıyorum!
Yaşlı amca:
– Hayır evlat, yanılıyorsun. Sen burada çok değerli bir şey bırakıp gidiyorsun!
Şaşkınlık içinde:
– Ne bırakmışım ki amca?!
– Sen burada, her evlat için bir ders ve her baba için bir umut bırakıp da gidiyorsun!…
Tam bir sessizlik hâkim olmuştu salona…
Herkes yaptığından, düşündüğünden utanç duyuyordu…
Unutmuşlardı bir an, her sıkıntıda babalarına sığındıklarını:
– Baba! Şunu istiyorum.
– Baba! Bana şunu al.
– Baba! Şu okulda, şu üniversitede okumak istiyorum, şu kadar harç gerekiyor.
– Baba! Okul masrafları için şu kadar para lazım.
– Baba! Falan şehre gezmeye gitmek istiyorum, para ver.
– Baba! Doğum günümde bana ne aldın?
– Baba!…
– Baba!…
Ama bir defa olsun dememişlerdi sanki:
– Yanımdasın ya baba, benim için her şeye değer ve yeter!…
– Babam! Senin yanında olmak benim için bir dünyadır…
Hep sahip olmak istediklerimizden söylenip durduk, yokluklarımızdan sitem edip şikâyetçi olduk…
Ama belki de hiç sormadık ona:
– Baba! Senin benden bir isteğin var mı..?
Çoğumuza sormuşlardır kesin çocukluğumuzda, “Anneni mi çok seviyorsun, babanı mı?” diye.
İlk başta “Her ikisini.” desek de az ısrar sonucu utanarak, sıkılarak kısık sesle, “Annemi.” diyorduk; buna rağmen baba içindeki acıyı bize hissettirmeden tebessüm ediyordu.
Kim bilir, belki de herkesin yanında utanıyordu…
Ama bir gün gelir de kayıp giderse elinden, aile fertlerinin güzel yaşaması için ne tür zahmetlere katlandığını işte o zaman anlarsın.
Cennet ayaklarının altında olmasa da...

TANIYAN ŞARKILARINI DİNLEYEN VARMI....

 

Aydın’da tren istasyonunda işçi olarak çalışan babası bir kaza sonucu vefat etti. Sonra evleri bir yangında kül oldu. Anne çocuğunu alıp iş bulma ümidiyle İzmir’e taşındı. Ama iş bulamayınca çocuğunu yetimhaneye bırakmak zorunda kaldı.
Çocuğun babası ölmüş, annesi de bırakıp gitmişti. Okuldan arta kalan vakitlerinde kah hırdavatçıda kah elektrikçide çıraklık yaptı, Fransızca öğrenmeye çalıştı. Gitar dersleri aldı.
Askerliğini Akhisar Orduevi’nde müzisyen olarak görev yaptı. Tezkereden sonra İzmir Kordon’da Marmara Gazinosu’nda şarkılar söyleyip, gitar çalarak para kazanmaya başladı .
İzmir’den sonra İstanbul’da çeşitli gazinolarda boy gösterdi. Ankara’dan davet aldı.Maltepe’deki Bomonti Gazinosu’nda çalıp söyleyecekti.Henüz tanınan bir şarkıcı değildi, az kazanıyordu. “Nerde kalabilirim? En ucuz yer neresi?” diye sordu, “Hergele Meydanı’na git” dediler. Gitti kötü bir pansiyonda, tek göz oda buldu. Fakat bir oda arkadaşıyla kalmak zorundaydı. Bu, kirayı bölüşecekleri için iyiydi, fakat kim olduğunu bilmediği bir adamla kalacağı için de endişeliydi.
Sabaha kadar Bomonti’de çalıp söylüyor, gün ağarınca pansiyona gidip yatıyordu. Oda arkadaşı tam tersi saatlerde kullanıyordu odayı. Adam memurdu, sabahın köründe işe gidiyor, gece gelip yatıyordu. Biri memur, diğeri müzisyen…
Aylarca birlikte kaldılar ama bir türlü denk gelip tanışamadılar. Birbirlerini göremiyorlardı çünkü. Sonunda bir gün denk geldiler, konuştular, sevdiler birbirlerini; Memur, bir gün Bomonti’de dinledi şarkıcıyı ve büyülendi.
“Yurt dışına gidersen sesinin kıymetini bilirler, imkânın varsa git!” dedi oda arkadaşına..
Şarkıcı Ankara’dan sonra İstanbul Maksim’de çıkmaya başladı. Ünleniyordu yavaş yavaş. Patron 20 lira maaş veriyordu o zaman, şarkıcı ise maaşının 30 lira olmasını istiyordu. Velhasıl anlaşamadılar. Şarkıcının aklına pansiyondaki memurun sözleri geldi, şansını denemek için Fransa’ya gitti.
Paris’te Jezabel şarkısıyla dikkatleri üzerine çekti, Monte Carlo’da ses müsabakasında birinci oldu. Şöhretin kapıları açılıyordu artık. Fecri Ebcioğlu onun için şarkılar yazdı. Yetimhanede kalırken öğrendiği o Fransızcasıyla, Fransızlara Fransızca şarkılar söyledi, tüm dünya bizim yetimhanede büyüyen şarkıcıyı tanıyordu artık.Vatana, millete, İzmir’e, haliyle Atatürk’e aşıktı.
Fransa’da 15 yıl içinde 32 film çevirdi, Brigitte Bardot ile birçok filmde başrol oynadı, Bardot’nun en yakın arkadaşlarından biri oldu.Sonra ülkesine, şarkılar yazdığı İzmir’ine döndü.Sahnelerde boy gösterdi.
Birşey daha var.Pariste kazandigi birincilik sonrasi göndere çekilen Fransiz bayrağına itiraz edip ben Türküm diyerek göz yaşları içinde Türk bayragi çektirdi.
Birgün şarkıcı İstanbul Yeşilköy Havalimanı’nda beyin kanaması geçirerek hayatını kaybetti, memur da çukura düşüp beyin kanaması ile bu dünyadan göçtü.
Kim miydi bu kişiler? Şarkıcının adı Dario Moreno’ydu. Peki ya pansiyondaki oda arkadaşı? O yıllarca PTT’de memur olarak görev yapan Orhan Veli.
Ruhları şad olsun