21 Haziran 2020 Pazar

BABALAR KAHRAMAN MIDIR ?



Evin en öksüzü babalardır, en yalnız, herkese kimse olurken, en kimsesiz. Evin direği olurken kendisi direksizdir, dayanacağı kimsesi pek yoktur. Çünkü o hep güçlü olmak zorundadır. O zayıf olamaz Çünkü o kahramandır, kahramanlar güçsüz olamaz.
O ağlayamaz Çünkü o kahramandır, hep kahraman olmak, öyle kalmak zorundadır. Yoksa herkes onu silebilir. Küçümser, erkekten bile saymaz.
Batan gemiyi en son terk eden baba iken, uçan bir balonda, fazla ağırlıkların atılması aksi halde balonun düşme ihtimalinin olduğu anlarda, aileden ilk atılacak kişi babadır.
Hayatını ailesine adasa da, tam anlamıyla ne eşine, ne de çocuklarına yaranabilir. Ne ilk ailesine, ne de eşinin ailesine yaranamaz, arada kalır.
Aile içinde hep annelik yüceltilir. Onun yanına, ayıp olmasın diye babalık da eklenir. “Anneler Günü”nün bütün ihtişamına, şatafatına, her yerde vurgulanması ve insanları harekete geçirmesine rağmen, babalar günü ya unutulur, ya da tam babalar gününde hatırlanır ve öylesine geçiştirilir.
Çoğu zaman, evin dış kapı mandalı gibidir. Evin en yalnızıdır. Bu yüzden en son babalar duymaz mı? Ya saklanır, ya yalan söylenir ya da paylaşma gereği duyulmaz. Bunda elbet hoşgörüsü az babanın da suçu ve katkısı vardır ama yine de ne yapsa yaranamaz, yakınlaşamaz. Belki çocuklarıyla yakınlaşmak ister ama malum ataerkil kurallar, toplum baskısı, utanç duygusu buna engel olur, ne sevdiğini gösterebilir ne de sevilmek istediğini…
Babanın aile de en sevdiği birey, eşidir. Eşinin ise en sevdiği çocuklarıdır, kendisi değil. En büyük aşk evliliklerinde bile, eşi doğum yaptığında bir anda artık sevgilisi değil, çocuğunun annesi olur.
Baba en çok anneyi sever, anne en çok yavrusunu sever, yavrusu ise en çok eşini sever, eşi ise en çok yavrusunu sever. Bu böyle devam eder durur, hayatın kanunu gereği.
Anne ya da çocuklar işsiz olabilir, kimse bunu çok görmez onlara ama baba işsiz olamaz. Düşünün erkek çalışır kadın ev hanımı ise sorun yok ama tersi durumda erkekten bile sayılmaz. Evin geçimini karşılamak zorundadır, hem de şartlar ne olursa olsun. Dışarıda onca karşılaştığı kötülük ve güçlüklerle uğraşırken, eve gelip sığınmak, salmak isterken kendini, evde eşinin kaprislerini çekmek, çocukların sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalır. Eşi her türlü sorununu arkadaşlarıyla paylaşırken, o içine atar kimseye dert anlatamaz eee ne de olsa evin babasıdır. Belki ağlamak ister onların yanında, onlarla… Yapamaz!
Evin şerefini, evin namusunu korumak zorundadır. Kızının ilk aşkı kendisi olsa da, büyüyünce kızı artık aldatır babasını ve başka gençlere kayar gönlü. Babasına bin bir naz yapan o kız ise sevgilisinin, eşinin her dediğini yapar.
Evde yıllarca babası ile çatışan, özgürlüklerini elde etmeye çalışan, oğlu ise eşinin yanında muma döner. En acısı ise yıllarca gözünden bile koruduğu o güzeller güzeli kızını, gözbebeğini gelir adamın biri alır elinden, gözünden sakladığını başka gözlere verir. Değil birinin ona dokunması yan gözle bile bakmasına dayanamayan baba, teslim eder bir başkasına elleriyle. Üstelik bir de düğün dernek yapmak zorundadır, oynamak zorunda kalır sanki eğlenirmiş gibi.
Yıllarca dışarıda deli gibi çalışırken, bebekken hiç büyümeyeceğini düşündüğü yavrularının değiştiğini bile fark edemez, birey olduklarını. Onlar, ona bağımlı iken bir anda bağımsızlıklarını ilan etmeye başlarlar, küçük bir hayal kırıklığıyla karşılar ama yapacak bir şey de yoktur. Babalarınızın kıymetini bilin zira toprak aldığını geri vermiyor.
Fedakar, cefakar ve adam gibi adam babaların, BABALAR GÜNÜ KUTLU OLSUN.... ( Alinti yazidir. Yazan kardeșimizin ismi yoktu, giyabinda Cok Teșekkür ederim bu guzel yazi icin. )

Japonlar


Sayın Tayfun Süle nın paylasımından alınmıstır
Japonlar;
Ne Musevi
Ne Hristiyan ,
Ne de Müslüman...
Ne peygamberleri,
Ne de kutsal kitapları var...
Ama,
İnandıkları insani değerler ile bütün dünyaya ders veriyorlar...
Demek ki insan olmak, başka bir şey...
JAPONLAR'DAN ÖĞRENİLMESİ GEREKEN 10 TEMEL İLKE :
1. AĞIRBAŞLILIK
Hiçbir dövünme ya da aşırı hareketlerle ıstırap ifade etme görüntüsü yok. Üzüntünün kendisi yüceltildi.
2. ONUR
Su ve yiyecek kuyruklarındaki disiplin. Hiçbir kaba söz ya da sert el kol hareketi yok. Sakinlikleri övgüye değer.
3. YETENEK
Örneğin, inanılmaz mimarlar. Binalar sallandı ama yıkılmadı.
4. ERDEM
İnsanlar sadece o anda gereksinimleri olanları aldılar. Başkaları da bir şeyler alabilsin diye.
5. DÜZEN
Hiçbir dükkân yağmalama yok. Yollarda korna çalmak, sollamak yok. Sadece anlayışlı tavırlar.
6. Özverili
Elli çalışan deniz suyu pompalamak için nükleer reaktörlerin içinde kaldı. Bunların yaptıklarının karşılığı nasıl ödenebilir?
7. DUYARLILIK
Lokantalar fiyatlarında indirim yaptı. Korunmayan bir bankamatiğe hiç kimse saldırmadı. Güçlüler zayıflara baktı.
8. EĞİTİM
Yaşlılar ve çocuklar dahil herkes ne yapacağını tam olarak biliyordu. Aynen de yaptılar.
9. MEDYA
Bültenlerde kendilerini mükemmel bir şekilde dizginlediler. Aptalca konuşan muhabirler/spikerler yoktu. Sadece sakin bir şekilde yapılan habercilik. En önemlisi de, durumdan faydalanarak kolay yoldan kendine pay çıkarmaya çalışan politikacılar yoktu.
10. VİCDAN
Bir mağazada elektrikler kesildiğinde, insanlar aldıkları şeyleri tekrar raflarına koydular ve sessiz bir şekilde çıktılar...
Ülkeleri dev bir afete uğramış durumdaki Japon vatandaşlarından dünyanın alacağı çok dersler var...

ENHEDUANNA


Enheduanna bu toprakların yetiştirdiği ilk kadın şairdir. Hatta tarihte belgelenmiş, bilinen ilk şairdir. MÖ. 2300 yıllarında yaşamış, yeryüzünün bilinen ilk imparatoru olan Akad kralı Sargon’un kızı, Tanrıça İnanna’nın baş rahibesi ve ay rahibesidir.
“Akad kralı Sargon, kendinden hemen hemen 1000 yıl sonra onun ağzından yazılmış bir şiire göre, bir rahibenin çocuğuymuş. Bu şiir şöyle:
Ben Agade'nin kralı büyük kral Sargon
Annem yüksek bir rahibe idi, babamı bilmiyorum
Yüksek rahibe annem beni gizlice doğurdu
Beni bir kamış sepete koydu, onu ziftle kapladı
Beni nehre bıraktı, dışarı çıkamayacaktım
Nehir beni sürükleyerek su çekici Akki'ye götürdü
Akki beni sudan çıkardı, kendi oğlu gibi büyüttü beni
Görüldüğü gibi, Sargon'un annesi rahibe olduğundan onu gizlice doğurup Musa gibi sepet içinde suya bırakmış. (Çünkü, Sümerlilerde rahibeler Tanrının karısı olarak kabul edildiğinden, doğan çocuklar Tanrının çocuğu sayılıyor; rahibeler, çocuklarını gizlice doğuruyorlar ve birisi alır düşüncesiyle de suya bırakıyorlardı.) Sepeti bulan Akki adındaki sucu onu büyütmüş ve Kış Sarayı'na içkicibaşı olarak vermiş. Sargon çok akıllı olmalı ki sarayda yaşarken Kiş kralı Zababa’nın hastalığından ve güçsüzlüğünden yararlanarak önce Kiş krallığını ele geçirmiş; daha sonra Sumerlilerden öğrendiği askerlik tekniği ve bilgilerle diğer şehir krallıklarını da yavaş yavaş ele geçirerek sınırları Anadolu'ya kadar uzanan bir imparatorluk kurmuş. Bu imparatorluğun kuzeyini Akad, güneyini Sumer olarak adlandırmış; bir de imparatorluk için Agade isimli görkemli bir başkent yaptırmış. Fakat ne kadar güçlü olursa olsun, idare ettiği halk oranın yerlisi Sumerlilerdi ve onlar yazılarıyla, sanatlarıyla, bilimleriyle büyük bir uygarlık kurmuşlardı. Bu halkı yıkmak kolay değildi. Bu yüzden onların beğenisini kazanması, onlarla dost olması gerekti. Bunun için onların tanrılarını (özellikle Aşk Tanrıçası “İnanna”ya “İştar” adı vererek) kendi koruyucu Tanrısı olarak kabul etmiş ve başkent Agade'yi bu Tanrıça kurmuş gibi göstermek için bir şiir yazdırmıştır. Bu şiir şöyle:
İnana Agade'yi, kendi evini altınla doldurdu
Parlak evini, kendi evini gümüşle doldurdu
Onun ambarlarını nasıl da bronz ve lacivert taşla doldurdu
O, yaşlı kadınlara danışılma hediyesi verdi
O, yaşlı erkeklere danışılma hediyesi verdi
Genç kızlara dans eğlencesi verdi
Delikanlılara silah kullanmayı verdi
Küçüklere kalp sevinci verdi
Onların dadıları tambur çaldı
Şehrin içinde arp sesleri yükseliyordu
Şehrin dışında flüt ve davul sesleri yankıyordu
Gemiler görkemli görünüyordu
Bütün ülke güvenlik içinde idi
Halkın gördüğü hep güzelliklerdi
Sargon, kızı Enheduanna'yı Tanrıça İnanna'nın babası Ay Tanrısı Nanna'nın Ur şehrindeki görkemli Ekişnugal adlı mabedine başrahibe yapmıştı. Enheduanna, yalnız birçok din adamının başı olarak bu mabedi ve Uruk şehrindeki Gök Tanrısı An'ın mabedini yönetmekle kalmamış, aynı zamanda Sumer Tanrı ve mabetlerini öven birçok ilahi yazmıştır. Sistematik bir teolog olduğunu gösteren bu ilahiler, kendisinden en az 600 yıl sonraya kadar varlığını sürdürmüştür. Onların kopyaları yapılarak çeşitli şehirlerin ve okulların kitaplıklarına alınmış, oralarda okunmuş, üzerlerinde çalışılmış ve şarkı olarak söylenmiştir.”1
Enheduanna’nın varlığını HABER veren ilk tarihî belge 1925 yılında Mezopotamya kazılarıyla ünlü arkeolog Leonard Woolley tarafından bulunur. 1995 yılında ise William W. Hallo ve J. A. Van Dijk adlı sümerologlar bulunan 50 tableti birleştirerek Enheduanna’ya ait bir şiiri tamamlamıştır. Bugün elimizde Enheduanna'dan kalan iki mühür, bir disk ve bazı tabletler vardır. Elde bulunan kalıntılar Pensilvanya Müzesi’nde sergilenmektedir.
İNANNA VE AN
Bir ejderha gibi saldın ülkenin her yerine
ağzından saçılan zehri,
şimşek gibi gürledin yeryüzünde
ağaçlar ve bitkiler ve bilcümle yaratık
secdeye vardı önünde.
Sen taşkın bir selsin dağlardan inen,
Ah, her şeyden önce gelen,
Ay tanrıçası İnanna, cennetin ve dünyanın tanrıçası!
ateşin kıvılcımlar saçıyor ve sıçrıyor halkımın üzerine.
Bir hayvana binmiş hanım,
An sana üstünlük veriyor, kutsal buyruklar;
ve sen işte böyle davranıyorsun.
Bütün büyük ayinlerimizde sen varsın.
ama kim anlayabiliyor ki seni gerçekten?
Enheduanna / Çeviri:Ayten Mutlu
Başkaldıran bir dağın yola getirilmesi
SAYGI GÖSTERMEYE DAĞDA
BİTKİLERİ LANETLEDİN
ONUN YÜCE KAPISINI KÜLE ÇEVİRDİN
ONUN NEHİRLERİNDEN KAN AKITTIRDIN
ONUN ORDUSU SANA GÖNÜLLÜ TUTSAK OLDU
DAĞILAN GÜÇLERİ İSTEYEREK SANA GELDİ
ONUN GÜÇLÜ ADAMLARI İSTEYEREK ÖNÜNDEN GEÇİT YAPTILAR
KENTİN EĞLENCE YERLERİ KARGAŞALIKLA DOLDU
ONUN DELİKANLILARI TUTSAK OLARAK SANA GETİRİLDİ
ENHEDUANNA

1970’li yıllar, Avanos. Yazın ilk günleri.

Evin önünde bir kamyonet duruyor. Kayseri’den yüz çuval şeker gelmiş. Kitap okuduğum kovuğumdan çıkıp çuvalların taşınmasını seyrediyorum. Gazoz şişelerine, şeker çuvallarına, benim ders notlarına, fırından yeni çıkan bazlamaya, bahçeden kopardığı domatese bile dualar okuyan annem yine iş başında, dudakları sürekli kıpırdıyor.
“Bu yaz çok gazoz satılacak inşallah.”
Çuvallar taşındı, kamyonet gitti. Tüm aile içimiz rahatlamış halde sofraya oturduk. Philips radyoda ajans zamanı. Spikerin okuduğu haberlerin içinden bir ara “şekere zam” haberini duyduk. Büyük abim sevinçle “Oh!” dedi., “Tam zamanında almışız şekeri.”
Ertesi gün, babam erkenden kalkmış, evin önündeki camekanda annemle konuşurken gördüm. Canının sıkıldığı zamanlarda yaptığı gibi mendilini sebepsizce katlayıp duruyordu. Az sonra da kalktı gitti zaten.
Annem camekândan salona geçerken kendi kendine mırıldanıyordu: “Deli bu herif anam, sabaha kadar uyumamış!”
Bir saat sonra geldi babam. Rahatlamış, yüzü gülüyor. Maliyeye gidip ihbar etmiş kendini. “Dün yüz çuval şeker aldım, aslında bugün alacaktım. Zamlı almam lazımken ucuza aldım. Farkını ödemek istiyorum.”
Bunları yazdıktan sonra şunu eklemiş Ercan Kesal:
Çocuk aklımla bile anlamıştım, babamın aslında maliyeden değil “utanmaktan” korktuğunu.
* * *
- Yaptıklarından utanmıyor musun? dedi Tanrı...
-Çok utanıyorum, dedi adam...
Tanrı: Utanıyorsan sorun yok, çıkabilirsin...
Adam şaşkınlıkla: Cehennem dedikleri bu kadar mı?
Tanrı: Utanmayı biliyorsan, bu kadar...
* * *
Ercan Kesal bu anısının yer aldığı bölüme “Ahlâk utanmayı bilmektir” başlığını koymuş..
Dr.Ercan Kesal

Hep anlatmak istediğimiz konu.


Türk Töresinde; kadın kapansın, evinde otursun, ev işleriyle uğraşsın, sadece çocuk yapıp baksın, kocasına hizmet etsin, okumasın... gibi şeyler yoktur. Kadının yeri her daim eşinin yanıdır. (M.Erol)
--------------------------------------------------------
Tokat, Almus, Hubyar köyünden Kurtuluş Savaşına katılan Alevi-Türkmen Fadime Ana.
Türklük, Cumhuriyet ve namusunu korumak için binmiş atının sırtına, çekmiş beline silah koşumlarını er meydanına savaşmaya gitmiş.
Büyük Türk bilgesi Hacı Bektaş-ı Veli’nin de söylediği gibi...
Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde,
Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerinde
Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok,
Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde. (Tarih ve Bilgiler sayfasından alıntı)

NEDEN 60 YAŞ ÖTESİNDE ZİHİNSEL KONFÜZYON


Sebepleri: ÜÇÜNCÜ YAŞTA ZİHİNSEL KONFÜZYON
Ekleyen: Arnaldo Liechtenstein, doktor.
****
Tıbbın dördüncü yılında öğrencilere klinik tıp öğrettiğimde şu soruyu soruyorum:
Yaşlılarda zihinsel karışıklığın nedenleri nelerdir?
Bazıları: "Baştaki tümörler". Cevap: Hayır!
Diğerleri ise şunları söylüyor: "Alzheimer'ın erken belirtileri". Tekrar cevap veriyorum: Hayır!
Yanıtlarının her reddedilmesiyle, cevapları kurur.
Ve en yaygın üç nedeni listelediğimde daha da açık ağızlılar:
- kontrolsüz
diyabet;
- idrar yolu enfeksiyonu;
- dehidrasyon
Şaka gibi gelebilir, ama değil. 60 yaşın üzerindeki insanlar susuzluk hissetmeyi sürekli olarak durdurur ve sonuç olarak sıvı içmeyi bırakır.
Kimse sıvı içmelerini hatırlatmak için etrafta olmadığında, hızla susuz kalırlar. Dehidrasyon şiddetlidir ve tüm vücudu etkiler. Ani zihinsel karışıklığa, kan basıncında düşüşe, artmış kalp çarpıntısına,
anjin (göğüs ağrısı), koma ve hatta ölüm.
* Bu sıvıları unutma alışkanlığı, vücudumuzda olması gereken suyun% 50'sinden biraz fazlasına sahip olduğumuzda 60 yaşında başlar. 60 yaşın üzerindeki insanların su rezervleri daha düşüktür. Bu doğal yaşlanma sürecinin bir parçasıdır. *
Ancak daha fazla komplikasyon var. Susuz kalsalar da, içme suyu gibi hissetmezler, çünkü iç denge mekanizmaları çok iyi çalışmaz.
* Sonuç: *
60 yaşın üzerindeki insanlar, sadece daha küçük bir su kaynağına sahip oldukları için değil, aynı zamanda vücuttaki su eksikliğini hissetmedikleri için kolayca dehidrate olurlar.
60 yaşın üzerindeki insanlar sağlıklı görünse de, reaksiyonların ve kimyasal fonksiyonların performansı tüm vücutlarına zarar verebilir.
İşte iki uyarı:
1) * Sıvıları içme alışkanlığına sahip olun *. Sıvılar arasında su, meyve suları, çaylar, hindistancevizi suyu, süt, çorbalar ve karpuz, kavun, şeftali ve ananas gibi su açısından zengin meyveler; Portakal ve mandalina da işe yarıyor.
* Önemli olan, her iki saatte bir, biraz sıvı içmeniz. Hatırla bunu!*
2) Aile üyeleri için uyarı: 60 yaşın üzerindeki kişilere sürekli sıvı verin. Aynı zamanda gözlemleyin.
Sıvıları reddettiklerini ve bir günden diğerine, sinirli, nefessiz olduklarını veya dikkat eksikliği gösterdiklerini fark ederseniz, bunlar neredeyse kesinlikle tekrarlayan dehidrasyon belirtileridir.
Arnaldo Liechtenstein (46), doktor, Hospital das Clínicas'ta pratisyen hekimdir ve São Paulo Üniversitesi Tıp Fakültesi (USP) Klinik Tıp Bölümü'nde ortak profesördür.
Beğendiniz mi?
Öyleyse insanlara yayalım!
ŞİMDİ YAPMAYI UNUTMAYIN!
Arkadaşlarınızın ve ailenizin kendileri için bilmesi ve daha sağlıklı ve mutlu olmanıza yardımcı olması gerekir.
Paylaşmak güzel! ...
* 60 yaş üstü kişiler için *
Mutluluk her zaman 😊
Alıntı..

Eski Yunanda Demokrasi

Eski Yunanda Demokrasi Fikri ilk ortaya çıktığında Sokrates bu fikri hiç benimsemediği gibi şiddetle de karşı çıkmıştır.
Hatta Platonun yazılarından da öyle anlıyoruz ki Sokrates in idamına sebep de demokrasiye karşı oluşudur.
Bir gün Sokrates yine öğrencileriyle sohbet ederken bir öğrencisi Sokrates e sorar :
Eğer demokrasi çoğunluğun kararını kabul etmekse adil olan da bu değil midir.
Mesela yüz kişinin oy kullandığı bir yerde elli bir kişinin kararına mı uymak daha adil ve doğru olur yoksa kırk dokuz kişinin kararına uymak mı ?
Hem çok mümkündür ki daha çok insanın daha az insandan yanılma ihtimali daha azdır.
Şu halde sizin demokrasiye karşı çıkmanız doğru olmadığı gibi haklı da sayılmaz.
Bunun üzerine Sokrates her zaman olduğu gibi soru cevap yöntemini kullanarak o öğrencisine önce sorar.
_ Bize söyler misin bilge olmak mı daha zordur yoksa cahil olmak mı daha zordur?
Öğrenci: Elbette ve hiç şüphesiz bilge olmak daha zordur. Bilge olmak için çok okumak araştırmak ve yorulmak gerekirken cahil olmak için bir şey yapmaya gerek yoktur.
Sokrates _ Peki o halde bize yine söyler misin toplumlarda cahil insanların sayısı mı çok olur yoksa bilge insanların sayısı mı çok olur?
Öğrenci _ Elbette ve hiç şüphesiz cahil insanların sayısı fazla olur.
Sokrates _ Peki bize yine söyler misin bir gemide yüz yolcu bulunsa geminin nerede-nasıl ve hangi yönde yelken açması gerektiğini kaptan mı daha iyi bilir yoksa o yüz yolcu mu ?
Öğrenci _ Eğer yolcular içinde Denizcilik bilgisi olan yoksa pek tabi en iyi bilen kaptandır.
Sokrates _ Peki o halde diyebilir miyiz ki herkes her konuda karar veremez, herkes bildiği yerde konuşmalı ve her iş ehline verilmeli?
Öğrenci _Pek tabi olması gereken budur.
Sokrates _ Peki o halde bize yine söyler misin kimin hangi konuda bilgili olup olmadığını bilmeden sadece çoğunluk oldukları için kararlarını doğru bulmak adil ve doğru olabilir mi ?
Hem sen de kabul ettin ki bir toplumda cahillerin sayısı bilgelerden hep daha çok olur..

GÜNÜN FIKRASI 😃


Ayşecik evinin önünde, içinde yeni doğmuş kedi yavruları olan bir kutuyla oturmuş, onları istiyenlere vermek için de “BEDAVA YAVRULAR” ilanını yazmış..
Kızın önünde siyah bir araba durur ve Badem Bıyıklı bir adam iner,
"Merhaba güzel kız, benim adım KEMAL....., bu kutuda ne var?" der.
Ayşecik de "Kedi yavruları" der.
Kemal cep telefonunu çıkarıp röportaja başlar,
"Bunların yaşı kaç?".
Ayşecik:
"Daha yeni doğdular, gözleri bile açılmadı"
Kemal
"Peki bunlar ne cins kediler?"
Ayşecik gülümseyerek,
"AKP'li bunlar" der.
Kemal duyduklarına ve gördüklerine inanamaz.
Hemen telefonla patronunu arar, anlatır bir de tweet atarak durumdan herkesin haberdar olmasını sağlar.
Olay pas geçilemeyecek müthiş bir seçim propaganda imkânıdır.
Hemen tanıdık medya organlarına haber verilir. Ve ertesi gün Ayşeciğin sepetinin önünde bir kaç tane TV yayın aracı durur.
Kameralar hazır olunca beyefendi zırhlı aracından inip Ayşeciğin yanına gelerek “Günaydın güzel kız. Bu arkadaşlara bu yavruların ne cins olduklarını söyler misin?" der.
“Tabi efendim”, der Ayşecik. "Bunlar CHP'li"..
Kemal ve Beyefendi çok şaşırırlar,
Kemal kızgınlıkla
"Hani sen daha dün bunların AKP'li olduklarını söylememiş miydin?" der.
Ayşecik gülerek,
"Evet doğru öyle dedim, ama bu gün onların gözleri açıldı" 😃
“ Darısı, uykudaki vatandaşlarımıza.”😂😂😂🙋‍♂️

La Mulaträsse Solitute !


1802 de, FRANSA nın sömürgesi altında karayiplerde yer alan guadeloupde ülkesinde kölelige ayaklanmalara liderlik yapti,
İdam edildiginde 8 aylik hamileydi
„Köle olmaktansa özgürce ölüm“dedi asildiginda !🙏🙏💖💖

1989 yılında, İstanbul'a ilk kez gelen Carlos Santana

1989 yılında, İstanbul'a ilk kez gelen Carlos Santana, alanda karşılanıp konaklayacağı otele getiriliyor. İlk gün serbest, akşama basın toplantısı yapılacak. Dinlenmek yerine, "Çıkalım İstanbul'u dolaşalım," diyor. Yanına bir rehber veriliyor, kendisine bir de araç tahsis ediliyor. Kapalıçarşı, Sultanahmet, Ayasofya derken Santana güzel bir çay bahçesi görüyor. Hem üstadı dinlendirelim hem de bir Türk kahvesi içsin diye bahçede bir masaya oturuyorlar.
O ana kadar koca Santana'yı bir Allah'ın kulu tanımıyor. Resimdi, imzaydı diye taciz eden de yok… Kendi de zaten bu durumdan şikâyetçi değil, çünkü adamın öyle kompleksleri yok... Rehberle beraber kahveleri höpürdeterek sohbet ediyorlar. Birden çay bahçesinin önünden geçmekte olan boyacı Roman çocuklar bağırmaya başlıyorlar: "Heyy !.. Hello Santana! Welcome İstanbul! I love you Santana!.."
Çay bahçesinin garsonları çocukları tersliyor. "Kesin ulan, bağırmayın, içeri falan da girmeyin, dağılın buradan, müşteriyi rahatsız etmeyin !" Santana rehberine diyor ki : "O çocukları buraya çağır, ben içeri gelmelerini istiyorum." Rehber çocuk hemen garsonlara durumu izah ediyor: "Aman abilerim, adam dünya starı, herkese rezil oluruz, boyacıları yanına istiyor, bırakın gelsinler..."
Çaresiz izin veriyorlar. Boyacı Roman çocuklar sandıklarıyla beraber dalıyorlar çay bahçesine... Rehber söylediklerine tercüman oluyor, başlıyorlar koca Santana'yla sohbete... Diyorlar ki, "Sen dünyanın en büyük gitar ustalarındansın. Senin çizmelerini boyayalım, kıyağımız olsun, beş kuruş istemeyiz.."
Santana çok mutlu oluyor, hem de çok şaşırıyor… Çocuklara gazoz, kola ısmarlıyor. Sonra da soruyor tabii : "Geldiğimden beri beni İstanbul'da kimse tanımadı. Peki bu çocuklar beni nasıl tanıdı?.." Çocuklar anlatıyorlar: "Biz boya yaparken bazı müşteriler gazete okur. Fırça sallarken arada gazetelere de bakıyoruz tabii. Resmini orada gördük. 'Dünya Yıldızı Santana İstanbul'a Geliyor' yazıyordu, oradan tanıdık seni."
Çizmelere boya cila yapılıyor. Santana para vermek istiyor ama çocuklar almıyor. "Peki," diyor Santana, "yarın akşam konserim var, beni dinlemek ister misiniz?" Çocuklar deli oluyor. "Hem de çok isteriz Santana. Sen delikanlı adamsın!.."
Rehberden ikişer kişilik davetiyelerden alıyor, çocuklara veriyor. Kardeşiniz varsa yanınızda getirebilirsiniz, diyor. Çocuklar çok mutlu, tabanları kıçlarına vurarak çıkıyorlar, çay bahçesinden caddeye doğru seğirtip kayboluyorlar...
Ertesi akşam Açıkhava'da müthiş bir izdiham var. Roman çocuklar ellerinde davetiyelerle konsere geliyorlar. Ana kapıdan giremiyorlar, çünkü Santana misafirlerine VIP davetiye vermiş, çocuklar nereden bilsin, VIP kapısına gelince kıyamet kopuyor... "Kimden çaldınız lan bu davetiyeleri ?" Çocuklar, "Biz kimseden çalmadık abey, biz Santana'nın misafirleriyiz, o verdi bunları bize…’’ deyince, ‘’Hadi ulan!’’ diyerek ve sille tokat tartaklayarak çocukların ellerinden davetiyeleri alıp kapıdan kovuyorlar.
Ama Santana'nın VIP misafirleri pes etmiyor... Sanatçıların arka giriş kapısını buluyorlar. Orada da aynı muamele tabii: "Hadi yürüyün lan!.." Çocuklar asla pes etmiyor. "Santanaaa ! Santanaaa !.. Help.. Help !.." diye hep bir ağızdan basıyorlar feryadı. Bir şekilde rehbere haber gidiyor, o da gidip durumu Santana'ya anlatıyor. Sonra da rehber gidiyor, çocukları alıp kulise, Santana'nın yanına getiriyor. Salya sümük, gözyaşları içinde başlarına geleni anlatıyorlar. Santana çok üzülüyor ve sinirleniyor: "Misafirlerim alın ve yerlerine oturtun."
Boyacı Roman çocuklar rehberle beraber sahne kenarından seyircinin arasına iniyorlar. Büyük sorun oluyor... Çocukları yerlerine çoktaan birileri oturmuş bile. Vali yardımcısının kızı, damadı… Belediye'den falancanın bacanağı, filancanın eltisi, görümcesi.. "Biz protokolüz kardeşim, kalkmıyoruz !" diyorlar.
Görevliler de durumun farkında ama korkudan bir şey yapamıyorlar... Dakikalar geçiyor ama sorun çözülemiyor. Sonunda merdiven basamaklarına birer minder koyulup Santana'nın VIP misafirlerini oraya oturtarak olayı bağlıyorlar.
Rehber tekrar Santana'nın yanına gidiyor ve olanları anlatıyor. Sanatçı diyor ki, "Git onlara söyle, benim misafirlerime kimse saygısızlık yapamaz... Eğer sahneye çıktığımda çocukları en ön sırada, koltuklarda görmezsem tek bir nota çalmam. Sahneye çıkarım, olayı anlatır, veda eder giderim. Tazminat falan da umurumda değil, bedeli ne olursa olsun öderim."
Konserin başlaması lazım ama bir türlü başlamıyor. Alkışlar, ıslıklar başlıyor. Ve işler karışıyor. VIP bölümünde bir kargaşa var... Bu defa görevliler durumun vahametinin farkında. Çocukların koltuklarına çöken baldız, bacanak, elti, görümce ve de enişte... Tek tek koltuklardan kaldırılıyorlar. En ön orta protokol koltuklarına Santana’nın VIP misafirleri olan Roman çocuklar oturuyorlar...
Arkaya "tamam" diye haber gidiyor, ışıklar açılıyor, sahne aydınlanıyor ve Carlos Santana sahneye çıkıyor… Yer yerinden oynuyor. İlk iş olarak ön tarafa bakıyor, misafirleri yerinde mi diye... Çocukları görüyor, bakıyor ki herkes mutlu… Başparmağını yukarı doğru çevirip VIP misafirlerine bir OK çekiyor. Sonrasında o sihirli parmaklar gitarının tellerine gömülüyor. Açıkhava'da sanki gitarından binlerce beyaz güvercin çıkıyor. Uçuyor, uçuyor, Santana'nın misafirlerinin üstünde sortiler yapıyor..
Onun içindir ki Santana gibi sanatçılara virtüöz, muhteşem, büyük star demeden önce ‘’Adam’’ diyorlar.
Gerçekten çok büyüksün... Viva Santana!..”
Öğretmen,
Doktor,
Mühendis,
Avukat,
İş adamı
Ve
Şöhretli olunabilinir.
Ama adam olmak her insanın olacağı bir zanaat değildir.
Yürek ister,
Mertlik ister,
Mütevazilik ister,
Bilgi ister.
Görgü ister
Ve bir de,
Gönül ister!..

ATATÜRK YURT GEZİLERİ SIRASINDA

ATATÜRK YURT GEZİLERİ SIRASINDA PLAN DIŞI BİR ŞEKİLDE KONYA CİVARINDA TRENİ DURDURUR.
YAVERLERİ VE DİPLOMAT ÇEVRESİNE RAYLARIN KARŞISINDA DURAN KÜÇÜK BİR KÖYÜ GÖSTERİP :
SİZ BENİ BURADA BEKLEYİNİZ, VE SAKIN PEŞİMDEN GELMEYİNİZ, YANIMDA YUNUS BEY OLDUĞU HALDE GİDİP GELECEĞİM KÖYÜ GÖRMEM LAZIM DER !.
TÜM İTİRAZLARA RAĞMEN YANINDA YUNUS NADİ BEY İLE KÖYE DOĞRU GİDER.
KÖY YEDİ HANELİK BİR CAMİSİ OLAN OLDUKÇA FAKİR BİR KÖYDÜR.
ATATÜRK VE YUNUS BEY SAĞA SOLA BAKARLAR KÖYDE KİMSE YOKTUR SADECE GENÇ BİR KIZIN SIRTINA ALIP TAŞIYA TAŞIYA GETİRDİĞİ, ZAYIF CILIZ YAŞLI BİR ADAM ONLARI KARŞILAR.
YAŞLI KÖYLÜYE SELAM VEREN ATATÜRK :
BİZ UZUN YOLDAN GELEN TANRI MİSAFİRLERİYİZ EFENDİ DEDİĞİNDE,
YAŞLI KÖYLÜ:
“HOŞGELMİŞİNİZ AĞALAR BAŞIMIZ ÜSTÜNE, AÇSANIZ SOFRA KURAYIM, DEĞİLSENİZ BİR AYRANIMIZI İKRAM EDELİM” DER.
ATATÜRK, YUNUS NADİ BEYLE TEŞEKKÜR EDEREK AÇ OLMADIKLARINI AMA AYRAN İÇEBİLECEKLERİNİ SÖYLER.
YAŞLI KÖYLÜ GENÇ KIZA İŞARET EDEREK AYRAN İKRAM EDER.
ATATÜRK AYRANI İÇTİKTEN HEMEN SONRA “NEDEN KÖYÜN BOŞ OLDUĞUNU” SORAR ;
YAŞLI KÖYLÜ KAŞLARINI ÇATARAK :
BİLMEZ MİSİNİZ AĞALAR GAZİ PAŞA GELİYOR KASABAYA, AHALİ ONU KARŞILAMAYA GİTTİ.
ATATÜRK GAYET CİDDİ ŞEKİLDE : “PEKİ SEN NİYE GİTMEDİN BU KIZCAĞIZI ALIP, BAK PAŞA GELİYORMUŞ?” DER.
YAŞLI KÖYLÜ :
“BENİ GÖTÜRMEDİLER, ÇOK GÖRMEK İSTEDİM ONU, YALVARDIM YAKARDIM, “ONCA YOLU ÇEKEMEZSİN” DEDİLER, BİR AYAĞIMI BALKAN HARBİNDE BİR AYAĞIMI DA ÇANAKKALEDE YARALADIM.
BU KIZCAĞIZ TORUNUMDUR, ANNESİ BABASI HASTALIKTAN ÖLMÜŞTÜR.
BANA BAKAR, BENİM ELİM KOLUM AYAKLARIMDIR DER.
ATATÜRK'ÜN GÖZLERİNE HÜZÜN ÇÖKEREK SORAR :
“PEKİ OLA Kİ GAZİ PAŞAYI GÖRSEYDİN ONA NE DERDİN ?”
YAŞLI KÖYLÜ GENÇ KIZIN ELİNİ TUTARAK :
“NE DERDİM BİLİYON MU AĞA, HİÇ BİR ŞEY DEMEZDİM, O BİZE ŞU TORUNUM GİBİLERE, İNGİLİZİN, FRANSIZIN, YUNANIN BELASINDAN KURTARIP, AÇ DA OLSA NAMUSUYLA YAŞAYACAĞI BİR VATAN VERMİŞ, BİZİ GAVURUN ZULMÜNDEN KURTARMIŞ,
BAK AĞA ;
ŞU CAMİDEN GÖNÜL RAHATLIĞI İÇİNDE EZAN DİNLEMEMİZE SEBEP OLMUŞ..
BEN GAZİ PAŞAYA NE DERİM..?
HA AYAKLARIM TUTMAZ AMMA YİNE ÇAĞIRSIN AHA BU TORUNUMU ALIR ONUN EMRİNDE SAVAŞA KOŞA KOŞA GELİRİM.
BUNU DİNLEYEN ATATÜRK HÜZÜNLÜ GÖZLERİ İLE ELİNİ YAŞLI KÖYLÜNÜN OMZUNA KOYUP:
“BENİM MİLLETİM BAŞKADIR, BENİM MİLLETİM BAMBAŞKADIR, BU MİLLETİN BİR FERDİ OLMAK BAMBAŞKADIR...” DER.
O SIRADA YUNUS NADİ BEY GÖZYAŞLARINI MENDİLİ İLE SİLMEKTEDİR....!
🇹🇷
ALİ KURT"

AT ÖLÜNCE


Osmanlıların ilk Şeyhülislamı Molla Fenari (1350-1431) Şeyhülislam olmadan önce Bursa kadısı idi. Onun kadılığı sırasında bir adam pazardan bir at satın aldı. Fakat alış-verişin hemen arkasından atın hasta olduğunu farketti.
Geri vermesi gerekiyordu, ama satın aldığı adamı zorluk çıkartır, atın hastalığını kabul etmez diye önce kadıya gidip resmi kanaldan işi sağlama bağlamak istedi. Mahkemeye gittiğinde kadıyı (Molla Fenari) yerinde bulamadı. İşini ertesi güne bıraktı.
Fakat at o gece öldü. Adam ertesi gün olanları kadıya anlattı, mağdur olduğunu, ne yapması gerektiğini sordu. Molla Fenari “Senin zararını ben ödeyeceğim” dedi. Adam hayretle kadıya baktı, “Niçin siz ödeyeceksiniz, konuyla hiçbir ilginiz ve suçunuz yok ki…” dedi.
Molla Fenari, “Evet öyle görünüyor ama aslında benim de suçum büyük. Eğer sen dün makamıma geldiğinde ben yerimde olsaydım, olaya müdahale eder, atı geri verdirir, paranı iade ettirirdim. At da sahibinin elinde ölmüş olurdu. Bu imkân şimdi yok olmuştur. Senin zararına benim makamımda bulunmamam sebep olduğu için zararını ben ödeyeceğim” dedi ve ödedi. 👏👏👏
Makamında,yerinde hatta görevli olduğu şehirde bulunmayıp her ay bankamatikten maaşını çeken Yöneticilere duyrulur.

SAVAŞ BİTİREN FOTOĞRAF


8 Haziran 1972'de, Kuzey Vietnam'da saklandıkları tapınağa bir Amerikan uçağından dört napalm bombası atıldı...
Sağ kalan çocuklar, elbiseleri, saçları, vücutları yanık içinde, çığlıklar atarak kaçışırken, foto muhabiri Nick Ut kendisine Pulitzer ödülünü getirecek olan kareyi çekti.
Ortada, çığlık çığlığa koşan çıplak kız, Vietnam Savaşı'nın bütün dehşetinin isimsiz simgesi haline geldi.
Amerika'yı dünya kamuoyunun önünde mahkum eden bir simge...
1982'de bir Alman gazeteci "Resimdeki Kızın" peşine düştü. Kızın adının Kim Phuc olduğu ortaya çıktı. Bütün vücudu yandığı için Saigon'da 14 ay hastanede yatmış, yanık derisi ayıklanırken her seferinde acıdan bayılmıştı.
İleri bir yaşta, kocasıyla gittiği Moskova dönüşü siyasi mülteci olarak Kanada'ya sığınmıştı Kim.
O günlerde 34 yaşındaydı. Evliydi, 3 yaşında bir oğlu vardı. Astım ve şeker hastasıydı, sık sık migren krizi geçiriyordu. Vücudunda, her vesileyle azan, silinmek bilmez yaralar taşıyordu, cildi nefes alma yeteneğini kaybetmişti, ama "Ama ne talihliymişim ki yüzümde en küçük bir leke bile yok!" diye avunuyordu.
1995 senesinde Washington'da Vietnam Savaşı'nı anmak için bir tören yapıldı. Kim Phuc da oradaydı...
Kürsüde konuşurken, "O bombaları atan pilotla karşılaşsam, ona "Geçmişi değiştiremeyiz..." derdim,"Ama bugün ve yarın, barışa hizmet etmek için elimizden geleni yapabiliriz!"
Salondan sessizce ayrılıyordu ki, eline bir kağıt sıkıştırdılar, göndereni işaret ettiler.
Kim Phuc önce dönüp adama baktı.
Adam orada öylece durmuş, eli ayağı titreyerek Kim Phuc'a bakıyordu.
Sonra elindeki notu okudu Kim Phuc... "Kim, o adam benim!" yazıyordu.
8 Haziran 1972 günü, Vietnam'daki o mabede napalm atan uçağın pilotu John Plummer'di orada duran...
Savaştan sonra yıllarca kendine gelememiş, ne yapacağını bilememiş, din adamı olmuş, "O küçük kızın" resmini gazeteden kesip her an cüzdanında taşımıştı.
Kim bir an adama baktı, sonra kollarını açarak ona doğru koştu...
Hangisinin yarası daha derindi dersiniz?

60 Yaşın Üzerindekilere Nasihatler...❣



Yaşam boyu tasarruf ettiğiniz parayı kullanma zamanıdır. Bunları, onu biriktirmek için bulunduğunuz özverileri bilmeyenlere bırakmayınız. Size üzüntü verecek yatırımlar için kullanma zamanı değildir, sizin için huzur ve sükunet dönemi başlamıştır artık.
Çocuklarının ve torunlarının, parasal problemleri ile uğraşmaktan vazgeç; senin için harcadıkları paralar için suçlu hissetme kendini. Eğitim dahil, onlar için en iyisini yapmaya çalıştın daima. Şimdi sorumluluk onlarındır.
Biraz bencillik yap, ama tefeci olma. Gezintiye çık ve başkalarının hoşuna gidecek şeylerin peşinden koşmaktan vazgeç.
Sağlıklı, büyük fiziki hareketler gerektirmeyen bir yaşamın olsun. Ölçülü bir şekilde jimnastik yap ve iyi beslen.
En iyisini ve en zarifini al. Bu dönemde, ana gaye, paranın sizin tarafınızdan, zevkinize ve arzularınıza göre harcanmasıdır. Unutma ki, ölümden sonra para, sadece kin ve nefrete yol açar.
Küçük şeyler için kendini üzme, hatırlamak isteyeceğin güzel anlar gibi unutulması gereken kötü anlarında olur
Yaşa bağımlı kalma, sevgini hep canlı tut.
Kendine iyi bak, temizliğine dikkat et. Görünüşün Görkemli olsun: sık sık kuaföre git, tırnakların bakımlı olsun, cildiyeciye, diş hekimine git, düzenli bir şekilde parfüm ve krem kullan. Artık genç ve yakışıklı olmasan bile, en azından bakımlı olursun.
Modern olmak önemli değil, iyi bir klasik olmaya çalış. Saçlarını boyatarak ve şatafatlı giyinerek gülünç olma.
Gün, bu gündür. Kitapları ve gazeteleri oku, radyo dinle, TV de ki güzel programları seyret, internete gir, mailler gönder ve al, sosyal ağlara katıl, dostlarına telefon et.
Gençlerin düşüncelerine saygılı ol, onlar senin bildiklerine bilmeselerde, yaşadıklarını yaşamasalarda, senin yaşına geldiklerinde muhtemelen senin konumunda olacaklardır, kendi düşüncelerini de söyle onlara, dinlemesini bilen yararlanır, yanılmış olsalar bile, onlarla tartışma.
Sadece anılarınla yaşama, “bizim zamanımızda” deyimini çok sık kullanma, senin zamanın da bu gündür. Kıymetini bil...
Çocukların ve torunlarınla birlikte yaşamaktan kaçın, sadece onları görmeye git veya davet edildiğinde onlarla beraber ol.
Gerektiğinde bir yardımcı kadın bulundur evinde. Gündelik Yaşamını mümkün olduğunca ve imkanların nisbetinde kolaylaştır.
Seyahat etmek, yürümek, resim yapmak, dostlarınla oyun oynamak veya bir şeylerin koleksiyonunu yapmak gibi hoşuna giden bir“hobin” mutlaka olsun, olanakların dahilinde ki şeyleri yap.
Yeni veya faydalı bir şey öğrenmeye gayret et ve zoruna gitse bile ileri teknolojinin gerisinde kalmamaya çalış.
Sosyal ve kültürel etkinliklere katıl. Müzeleri gez, sinemaya git... Önemli olan, biraz evden uzaklaşmaktır. Eğer arzu ettiğin bir yere davet edilmezsen, sakın gücenme, Unutma ki, gençliğinde, sende birilerini hayal kırıklığına uğratmış olabilirsin, anne ve babanı fazlaca davet etmemiş olabilirsin.
Az konuş, çok dinle, yaşamın ve geçmişin, sadece seni ilgilendirir. Bir şey ile ilgili fikrini soran olursa, kısa konuş ve sadece, iyi ve hoşa giden şeylerden bahsetmeye çalış. Yavaş bir tonla ve kısa konuş, eleştirme. Herşey gelip geçicidir, olduğu gibi kabul et. Bir dönemin doğruları bazen başka bir dönemin yanlışları olarak kabul edilebilir.
Acılar ve üzüntülerle hep karşılaşılır, onlarla ilgili problemleri fazlaca dile getirme. Azaltmaya gayret et. Sonuçta, sadece sizi etkilerler bu yaşta sorunlarınız sadece sizin ve doktorunuzun problemleridir.
Her fırsatta gül, yaşadığın ve sağlıklı olduğun için mutlu ol,unutma sen şanslısın, hayatının geleceğinin belirsiz olması gibi, ölümünde başka bir meçhul evre olacaktır.
Eğer biri size, artık hiçbir işe yaramıyorsunuz derse, duymamazlıktan gel ve bunu dert etme. Sende kendi dünyanda sana göre önemli bir şeyler yapmışındır. Mühim olan bunu senin hissetmendir.
Unutma hayat hikayen iyi veya kötü olsun, bir daha tekrar etmeyecektir ❣❣❣❣
Alıntı

1 Mayıs 2020 Cuma

TÜRK'ÜN KURTULUŞ DESTANI

TÜRK'ÜN KURTULUŞ DESTANI

Binbir ateşle yanmış kavrulmuş Anadolu.
Güzel yurt baştan başa derin yara ile dolu.

Mehmetçiğin tüfengi, topu kamasız kalmış.
Haydutlar ayaklanmış, millet yeise dalmış.

Her obadan ağıt sesi geliyor.
Haykırmaları yürekleri deliyor.

Türkiye'nin yıkımı bekleniyor.
Uğrun uğrun akar gider Sakarya.

Yurdumuzu yağılar kuşatıyor.
Salgıncılar İzmir'e el atıyor.

Pontusçular yakıp yıkıyor.
Uğrun uğrun akar gider Sakarya.

Türk'ün kara bağrında yanarken bin bir acı.
Samsun'a ayak bastı Türk'ün Ulu Yalvaç'ı.

Havza, Amasya, Sivas, Erzurum'a ulaştı.
Bir kutsal ses bir anda Türk yurdunu dolaştı.

Dünyayı titreten Türk, korkma kurtulacaksın.
Sen varlığına güven, herşeyi bulacaksın.

Ölmeyi iyi bilen kahraman Türk coşuyor.
Kükreyen arslan gibi hep savaşa koşuyor.

Durmadan çıkıyordu salgıncılar karaya.
Anadolu dönmüştü bir büyük kanaraya.

İki yüzlü ülkeler bunlara ön ayaktı.
Türk kanı bu illerde dereler gibi aktı.

Türk kadını, Türk kızı duvarlara çakıldı.
Suçsuz halkın üstüne gaz dökülüp yakıldı.

Her yanımız kan, ateş, an bu acı günleri.
Bin bir engelle çarpıştı kahraman Türk erleri.

İnönü alanında savaş oldu pek kanlı.
İlk tokadı Türk elinden burda yedi Yunanlı.

Aslan gibi kükredi süvarimiz, yayamız.
Birer yanardağ idi burada bataryamız.

Elden ele geçiyor bütün hakim tepeler.
Türk cephanesiz kalınca süngü takar tepeler.

İnönü dağlarından düşmanı söktü attı.
Türk ordusu dirildi, mucizeler yarattı.

Bu yen Türk ulusuna müjdeledi bugünü.
Türk'ün ters talihini yendi İsmet İnönü.

Doğudaki kuraydan batıdaki savaşa,
Koşuyor yiğit erler düşmanı aşa aşa.

Cephanee yüklü develer, sonsuz kağnı kolları.
Bata çıka açıyor bu çamurlu yolları.

Bin bir zorluk içinde bunları taşıyordu.
Türk kadını böyle savaşıyordu.

Kahraman Türk kadını Kurtuluş Savaşı'nda.
Çocuğu omuzunda, kağnının başında.

Ürününü topladı, istekle yurda verdi.
Bu savaşı kazanan o namlı ellerdi.

Çocuklu, yalınayak, yağmur çamur demeden.
Seve seve koşup durmadan dinlenmeden.

Çocuğunun sırtından abasını çıkarıp,
Islanmasın diyerek top mermisine saran.

Tek yurdumuz kurtulsun, biz aç çıplak kalalım,
Diyen, ey Türk kadını seni mutluluyalım.

Düşman var kuvvetini toparladı geliyor.
Bütün dünya düşmanın ardında, yükseliyor.

Yine köyler yanıyor, kan gövdeyi sürüyor.
Düşman şenlik yaparak Ankara'ya yürüyor.

Atatürk, Kurultay'da tarihsel diyevini
Dedi, üstüne aldı 'başbuğluk' ödevini.

'Türk Milleti' bu yurdu ne yapıp yapacağız.
Haremi ismetinde düşmanı boğacağız.”

Bir boğuşma başladı, bütün dağlar yanıyor.
Sakarya alanları al kana boyanıyor.

Üç hafta gece gündüz düşmana boyun eğmeden.
Her karışına yurdun, yurttaş kanı değmeden.

Çekilmedi geriye bir tek Türk eri.
En son düşman ordusu Çal'dan dönmüştü geri.

Salgırcının emeli kırıldı Sakarya'da.
Türkiye'nin temeli kuruldu Sakarya'da.

Sakarya alanında savaş ermişti sona.
Bir yel gibi kaçtı salgıncılar Afyon'a.

Neler gördük yollarda, her yer dümdüz olmuştu.
Yiğitler ülkesinin bağrı göz göz olmuştu.

Türk ordusu hiç durmadan bir sene bilendi.
Yapılan hazırlıklar maharetle gizlendi.

Bir sabah gün doğmadan Afyon dağları yandı.
Taş yandı, toprak yandı, hava yandı, su yandı.

Mehmetçik, Fatma'sını bir daha hatırladı.
Kurulmuş bir yay gibi siperinden fırladı.

Piyadeler coşuyor, cepheler yanıyor.
Süvariler koşuyor, cenahlar yarılıyor.

Her topun ağzından bir volkan fışkırıyor.
Sanki mahşer kuruldu, düşman hesap veriyor.

Ana baba günleri, Allah Allah o andı.
Türk süngüsü düşmanın can evine dayandı.

Pek korkunç bir indiham, çok karanlık bir mezar.
Düşmana gayya kuyusu oldu Dumlupınar.

Güneş son ışığını bu mezarda tüketti.
Asırların yığdığı esaret burada bitti.

Zafertepe'den bir ses titretmişti yerleri.
“Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir ileri.”

Bir yarış başladı kükreyerek coşuyor.
Yalın kılınç ordular Akdeniz'e koşuyor.

Esen yel gibi geçti bütün dağdan, ovadan.
Hit'ten, Karşıyaka'dan ve bir de Bornova'dan.


Kahraman Türk ordusu İzmir'e giriyordu.
Salgıncının emeli burada can veriyordu.

Türk bayrağı dalgalan, İzmir senin öz yurdun.
Tam kırk ay bu hasretle yandın, yakıldın durdun.

Türk Milleti bağrından bir kumandan çıkardı.
Bu kumandan vatanı, istiklâli kurtardı.

Türk'e kendi dilini, tarihini öğretti.
İnkılabı yarattı, bize emanet etti.

Devrin üstüne basıp, Lozan'da sulha eren.
Siyaset alanında dünyaya hayret veren.

Devlet, millet işini yılmayarak sağlayan.
Yurdu demir ağlarla Ankara'ya bağlayan.

İnönü'dür İnönü, başbuğumuz, babamız.
O'nun mes'ut gününde rahat rahat yaşarız.

İnönü, emrederse kabımızdan taşarız.
Allah Allah diyerek engelleri aşarız.

Hoca Sadettin KAYNAK


Yozgatlı Emekli Öğretmen Mehmet Yıldırım'ın arşivinden alınan bu şiir;
CHP'nin 1944 yılında açmış olduğu edebiyat yarışmasında, 'destan dalında' birincilik ödülü kazanmıştır.
(Aynı yarışmada roman dalında Y. Kadri Karaosmanoğlu'nun 'Yaban' adlı eseri ile Y. Kemal Beyatlı'nın bir şiiri birinci olmuştur.)