9 Ağustos 2019 Cuma

İrlanda’da

İrlanda’da patateslere mantar bulaşır. Büyük bir kıtlık ve dolayısıyla hastalıklardan 1 milyona yakın insan ölür.
Eşsiz lider Kemal Atatürk para yardımı yapmak ister ancak İngiltere kabul etmez. Atatürk’te çuvallar dolusu patates tohumu gönderir.
Ve İrlanda’nın Meclis binasının girişinde Atatürk’e minnet anıtı vardır !
Meclis binasına giriş 55€, pasaportumu gösterdim ve o anda kapıda çok insan birikti. Polis bana geçebilirsiniz içeri dedi.
Bende çıkışta ödenecek herhalde diye düşündüm.
Gezdim, fotoğraflar çektim ve çıkışta borcum nedir diye sordum.
Polis elini uzattı ve “Türkiye pasaportuna sahip dostlarımızın borcu yok, Atatürk borcunuzu ödedi!” dedi.
Nasıl bir dış politika yürüttüyse 81 yıldır hala onun sayesinde rahat ediyor ve itibar görüyoruz.
Huzur içinde uyu Ulu Önder!
Bu millet seninle gurur duymaktan asla vazgeçmeyecek.
Posted in Genel   
Posted on 26 Temmuz 2019Author admincemal   
Üniversitede, en çok sevdiğim hocanın

“Üniversitede, en çok sevdiğim hocanın odasındaydım.
Bana, “Ne olmak istiyorsun? “dedi.
“Entelektüel olmak istiyorum.” dedim.
“Senden entelektüel olmaz” dedi.
Şaşırmıştım, sonra, kırılgan bir ses tonuyla;
“Dersinizi geçmeme rağmen sürekli dersiniz deyim. Okulda en çok okuyan, araştıran ve tartışmalara giren, hep benim?” dedim.
“Senden Entelektüel olmaz”dedi.
Çok kızmıştım!
“Doç. tezlerin konularını bile ben öneriyorum” dedim.
Prof. gülümseyerek geriye yaslandı.
“Senden çok iyi bir araştırmacı olur. Ama entelektüel olmaz. Nedenine gelince,sana entelektüel olamazsın dediğimde,bana bir Entelektüel gibi “Niçin olmaz?” diye sormadın, aksine alındın ve hiddetlendin. Yazarlık bilgi işidir. Entelektüellik bilgi değil,davranış biçimidir. Bir insanın entelektüel olması için en az 3 kuşak ailesinin okuması gerekir. Okulun önüne bak. Hepsi son model araç dolu ve hocalara ait. Her sene model yenilerler. Gerçekten böyle bir yenilenmeye ihtiyaçları var mı?Niçin bu şekilde yaşıyorlar. Çünkü o ünvanlarla gördüğün hocalarının kariyerleri ne kadar yüksek olursa olsun, ruhları feodal bir köylü. Güçlerini topluma kabul ettirmek için böyle hava atmak zorundalar. Gerçek bir entelektüel asla bu güdüyle hareket etmez.
Entel feodal köylülere artık diploma ve ünvan da yetmez.
Tıpkı paranın yetmediği gibi.

SENDE AĞLA



Azman Dede Balıkesir`de son gömdüğümüz Çanakkale gazisi İvrindi’nin Mallıcaköyünden 104 yaşında idi. Gençliğinde iki metreyi aşkın boyu,dev görünümüyle insan azmanı sayılmış herkes ona azman demeye başlamış, soyadı kanunu çıkınca da Azman soyadını almıştı. Esas ismi adeta unutulmuştu.Yıllar önce bir yerel araştırma sırasında Mallıca köyü kahvesinde kendisiyle görüştüm. Kulakları ağır işitiyordu. Köylülerden biri yardımcı oldu. Benim sorduklarımı kulağına bağıra bağıra söyledi. Sorduklarımı cevapladı . Söz Çanakkale`ye geldiğinde o koca ihtiyar sarsıla sarsıla, hıçkırıklar içinde ağlamaya başladı. Kendi zor duyduğu için kan çanağına dönen gözleriyle bize de duyurmak için bağıra bağıra anlatmaya başladı :
-“Bir hücum sırasında bölük erimişti. Yüzbaşı telefonla takviye istedi. Gece yarısı siperleri takviye için istediğimiz askerler geldi. Hepsi askere alınmış gencecik insanlardı. Ama içlerinde daha çocuk denecek yaşta üç-dört asker vardı ki hemen dikkatimizi çekti. Bölüğü düzene soktum.Yüzbaşı gelenlerle tek tek ilgileniyor, karanlıkta el yordamıyla üstlerini başlarını düzeltiyor, sabah yapılacak olan süngü hücumuna hazırlıyordu. Sıra o çocuklara geldiğinde, o cıvıl cıvıl şarkı söylerek gelen çocuklar birden çakı gibi oldular. Yüzbaşı sordu; “Yavrum siz kimsiniz?”, içlerinden biri; “Galatasaray Mektebi Sultanisi talebeleriyiz Vatan için ölmeye geldik!..” diye cevap verdi. Gönlüm akıverdi o çocuklara. Bu savaş için çok küçüktüler. Daha süngü tutmasını bile bilmiyorlardı. Onlarla ilgilendim. “Mermi böyle basılır. Tüfek şöyle tutulur. Süngü böyle takılır. Düşmana şöyle saldırılır!..” diye. Onları karşıma alıp bir bir gösterdim. Siperlerin arkasında ay ışığında sabaha kadar talim yaptık.Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik. Ortalık hafif aydınlanır gibi olunca hep yaptıkları gibi düşman gemileri gelip siperlerimizi bombalamaya başladılar. Yer gök top sesleriyle inliyordu. Her mermi düştüğünde minare gibi alevler yükseliyor birgün önce ölenlerin kol, bacak, el, ayak parçaları havaya kalkan toprakla siperlere düşüyordu. Mermiler üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu. Siperler toz duman içinde kalmıştı. Bir ara yüzbaşı “Azman yandık!..” diye siperin köşesini işaret etti. O şarkı söyleyerek sipere gelen, sanki çiçek toplarmış gibi neşeli olan o çocuklar siperin bir köşesinde sanki bir yumak gibi birbirine sarılmış tir tir titriyorlardı. Çocuklar harbin gerçeği ile ilk defa karşılaşıyorlardı. Ürkmüşlerdi. Yüzbaşı yandık demekte haklıydı. Muharebede bir ürküntü, panik meydana getirebilirdi. Tam onlara doğru yaklaşırken içlerinden biri avaz avaz bir marş söylemeye başladı!..
Annem beni yetiştirdi bu yerlere yolladı.
Al sancağı teslim etti Allah’a ısmarladı
Boş oturma çalış dedi hizmet eyle vatana
Sütüm sana helal olmaz saldırmazsan düşmana
Baktım hemen biraz sonra ona bir arkadaşı daha katıldı. Biraz sonra biri daha… Marş bitiyor yeniden başlıyorlar. Bitiyor bir daha söylüyorlar. Avaz avaz!.. Gözleri çakmak çakmak… Hücum anı geldiğinde hepsi süngü takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri yuvalarından fırlamış dişler kenetlenmiş bekliyorlardı . O an geldi. Birden yüzbaşı “Hücum!..” diye bağırdı. Bütün bölük, bütün tabur, bütün alay cephenin her yerinden fırladık. İşte tam o anda, o çocuklar kurulmuş gibi siperlerden fırlayıverdiler. İşte o an. Tam o an bir makinalı yavruları biçiverdi. Hepsi sipere geri düştüler. Kucağıma dökülüverdiler. Onların o gül gibi yüzleri gözümün önünden gitmiyor. Hiç gitmiyor!.. İşte ben ona ağlıyorum, o çocuklara ağlıyorum!..”
Azman dede ağlıyordu. Ben ağlıyordum. Kahvede kim varsa ağlıyordu.Kahveci gözyaşları içinde bize çay getirdi. Eğildi; “Azman dede hep ağlar. Niye ağladığını bugün ilk defa anlattı .” Dedi.

C. Bayar Üniversitesi Öğrenci Konseyi’nin hazırladığı Çanakkale adlı kitapçıktan

Ne Oldu Bize …????


İnek Şaban mesela…
Neydi acaba mezhebi?
Alevi miydi Belgin Doruk, Sünni miydi Ayhan Işık?
Kürt kökenli miydi, yoksa Çerkez miydi Sadri Alışık?
Şakayla karışık sormuyorum bunları…
Kaçımız biliyordu veya doğrusu hiç merak eden olur muydu, Sami Hazinses’in Ermeni olduğunu?
Türkan Şoray, Fatma Girik, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, dört yapraklı yonca… İster türbanlı ol, ister çarşaflı, saçlarını örtmedikleri için sevmeyen var mıydı onları?
Ömercik’e kahrolmayan Musevi, Ayşecik’e gözyaşı dökmeyen Rum var mıydı?
Hulusi Kentmen gibi dedesi olmasını kim istemezdi ki… Peki, hiç kimse düşündü mü bugüne kadar, Hulusi Kentmen’in umreye gidip gitmediğini?
Bizans’ı haşat eden Cüneyt Arkın yabancı düşmanı mıydı?
Hem Karaoğlan, hem Tarkan, yani Kartal Tibet neciydi?
Kaptan Ediz Hun, subay İzzet Günay, savcı Fikret Hakan, polis Ekrem Bora, şafak bekçisi pilot Göksel Arsoy, Jön Türkler’imiz… Osmanlı aleyhtarı mıydı?
Mirasını komple Mehmetçik Vakfı’na bırakan Zeki Müren, darbeci miydi?
Milli duygularımızı doruğa çıkaran efsane film “Bir Millet Uyanıyor”un görüntü yönetmeni Kriton İlyadis, hangi milletin uyanışını anlattı o filmde, Japon milletinin mi?
Emel Sayın’la Tarık Akan’ın şarkılar söyleyerek el ele dolaşmasına sevinmeyen…
Bıraktık mezhebi kökeni filan, Adile Naşit’i Münir Özkul’u sevmeyen insan, insan mıdır?
Siyah beyaz ama, rengarenk değil miydik?
Gençler, sorun büyüklerinize…
Şu veya bu ayrımı var mıydı mahallede?
Elbette farklı farklıydık ama, hepimiz değil miydik?
Birlikte üzülür birlikte sevinir, birlikte güler birlikte ağlamaz mıydık?
Lefter’e milli takım kaptanlığını mesela, Niko’ya ay yıldızlı formayı Lozan Antlaşması gereğince mi vermiştik?
Var mı o günleri özlemle iç çekerek anmayan?
Paylaş ki herkes okusun.
Göçmen Kızı

12 Temmuz 2019 Cuma

Cerrahın telefonu çalar


Cerrahın telefonu çalar, arayan hastane sekreteridir.
Buyurun sizi dinliyorum.
Sayın hekim, ağır hasta var, acele bütün işinizi bırakın gelin.
Geliyorum deyip hekim telaşla yola düştü.
Hekimi hastanede hastanın babası hışımla karşıladı:
Benim oğlum ölüm döşeğindedir, ne için bu kadar geç kaldınız? Sizin kendi oğlunuz olsaydı yine böyle yapar mıydınız?
Cerrah gülümsedi:
Bana haber verilir verilmez acelece geldim.
Bir de unutmayın ki, hayat ve ölüm Allah'ın elindedir. Cerrah ameliyat odasına girdi..
Ameliyat iki saat sürdü.
Cerrah odadan çıkıp koridordaki babanın yanından sakince geçip gitti.
Ardından yardımcı hekim çıktı.
Babaya oğlunuz yaşayacak dedi.
Baba bir an sevindi, sonra yine hiddetlenip dedi:
Bu cerrah çok kötü ve insafsız bir adam.
Ne vardı yani, çıkarken bana iyi haberi o verseydi.
Yardımcı hekimin gözleri doldu ve adamı hayatı boyunca pişmanlığa sevk edecek olan şu cevabı verdi: Cerrah çok güzel insandır.
Onun oğlu otomobil kazasında bugün vefat etti.
Biz onu defin merasiminden çağırdık.
Oğlunun defin merasimini yapamadan sizin oğlunuzun şifasına vesile olmak için hastaneye geldi.





''Yüreğin sadece kendinden olana yanıyorsa ''İNSAN''değilsin.!!!


Köy Enstitüleri


Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bayan müfettiş, bir okulu teftiş etmek için görevlendirilir:
Müfettiş okula gitmek için yola koyulur ancak yolda arabası hararet yapar ve aracı çalışmaz. Oradan geçen bir çocuk araca doğru yanaşarak yardıma ihtiyacının olup olmadığını sorar.
Müfettiş: Araçlardan anlar mısın?
Çocuk: Babam tamircidir bende bazen ona yardım ederim.
Arabanın motoruna bir bakış attıktan sonra, alet-edevat çantasını ister. Çocuk bir kaç dakika uğraştıktan sonra, müfettişten aracı çalıştırmasını rica eder. Bu arada müfettiş bütün bu olanları dehşet içerisinde izliyordu. Araç tekrardan hareket etmeye başladı! Çocuğa teşekkür etti ve bu saatte neden okulda olmadığını sordu.
Çocuk: Bugün okulumuza müfettiş gelecekmiş ve öğretmenin dediğine göre benim sınıfın en tembel öğrencisi olmamdan dolayı evde kalmam gerekiyormuş.

Fikir: Yetenekler böyle bitirilir. Zeka ve üreticilik sadece dersi anlamak ile alakalı bir şey değildir. Her şahsı, yeteneklerini ortaya çıkarabilmek için uygun ortama koymak gerekir. Aptallık diye birşey yoktur, sadece farklı yollar vardır...

Köy Enstitüleri ‘nde her çocuk ilgi alanı ve yeteneğine göre değerlendirilip ona göre eğitiliyordu. Bütün öğrencilere standart dersler verilmiyordu.

Mekteplerin duvarında ise şöyle yazıyordu:
"Burada hiçbir balık uçmaya, hiçbir kuş yüzmeye zorlanmaz…”

_____ Toplum Sanatı .


5 Temmuz 2019 Cuma

EVLADINIZA NE ARABA BIRAKIN NE EV İBRET ALINACAK BİR HİKAYE


Toplantıya gideceğim. Baktım geç kalma ihtimalim var, bindim bir taksiye, muhabbetçi bir arkadaş. O anlatıyor ben dinliyorum. Tam işyerinin önüne geldik. Ankara’da Bakanlıklar. Diyelim ki, taksi parası 9.75 TL tuttu, ben 10 TL uzattım. Hani hepimizin yaşadığı sahne vardır ya, taksici üstünü arıyormuş gibi yapar, siz de para üstünü alabilmek için bir ayak dışarıda, inmemek için debelenirsiniz. Tam o sahne olacak. Şoför, para üstü var mı diye aranmaya başladı.

- Üstü kalsın kardeşim” dedim.
Döndü bana doğru:
- Vaktin var mı ağabey ?” dedi.
- Evet” dedim (tek ayağım hala dışarıda)
Dörtlülere bastı, trafik dört şerit akıyor, indi araçtan. Önde bir büfe var. Gitti oraya, bir şeyler konuşup geldi. Bana 25 krş uzattı. Belli ki para bozdurmuş.
- Birader” dedim,”9.75 değil,10.50 yazsa ister miydin 50 kuruş benden?”
- “Ne alacağım ağabey 50 kuruşu!”
- Peki, niye gittin 25 kuruş için o kadar uğraştın. Üstü kalsın demiştim.”
Döndü bana, attı kolunu arkaya:
- “Vaktin var mı ağabey?”
- “Var.”
- Çek kapıyı o zaman.”

5 dakika konuştuk. İngiltere’de Profesöründen, bilmem kiminden eğitimler aldım. O taksicinin 5 dakikada öğrettiklerini, İngiliz hocalar haftalarca verdikleri derslerde öğretemediler:
- “Ağabey biz Keçiören’de 5 kardeşiz. Babam rençberdi, günlük yevmiyeye giderdi; artık inşaat falan bulursa çalışır gelir, o gün iş bulamamışsa, biz eve gelişinden, yüzünden anlardık.”
“Durumumuz hiç iyi olmadı. Akşam yer sofrasında yemek yerdik. Yemek bitince babam bize” Durun kalkmayın” derdi. Önce dua ederdik sonra babam bize sofrada konuşma yapardı.”
“Aha” dedim, “Bizim meslekten”, seminerci.
- “Ne anlatırdı baban ?”
- “Hayatta nasıl başarılı olunur ?”
” O gün inşaata çağırmazlarsa eve para getiremiyor, sonra çocuklara hayatta başarı teknikleri anlatıyor.”

- Babam işe gidince büyük ağabeyimiz onu taklit ederdi, delik bir çorapla pantolonun ceplerini çıkarır, dört kardeşi karşısına alıp “Dürüst olun, evinize haram lokma sokmayın” diye anlatırken, biz de gülerdik. Annem kızardı,”Babanızla alay etmeyin. O, hem dürüst hem de çalışkandır” derdi. Yan evde iki kardeş var, onların babası zengin. Babaları birahane işletiyor, ama adamda her numara vardı, kumar falan oynatırdı. Bizim yeni hiç bir şeyimiz olmadı, hep o ikisinin eskilerini kullandık. O amca mahalleden geçerken biz 5 kardeş ayağa kalkardık, çünkü bize bahşiş verirdi. Babam eve gelince ayağa kalkmazdık. Çünkü hediye, para falan hak getire. Ağabey biz babamı kaybettik. Altı ay içinde yandaki baba da öldü. Yandaki baba iki çocuğa 5 katlı bir apartman, işleyen birahane, dövizler ve araziler bıraktı. Bizim baba ne bıraktı biliyor musunuz?”
- “Ne bıraktı?”
- “Bakkal veresiyesi ve konuşmalarını bıraktı : “Evladım işinizi dürüst yapın, hakkınız olmayan parayı almayın.” Falan filan…
“Ağabey, aradan 15 yıl geçti…”
“Diğer babanın 2 oğlu şu anda cezaevindeler, ne ev kaldı ne birahane. Ailesi dağıldı.”
“Biz 5 kardeş, beşimizin Keçiören de taksi durağında birer taksisi var. Hepimizin birer ailesi, çoluk çocuğu, hepimizin birer dairesi var.”

“Geçenlerde büyük ağabeyimiz bizi topladı ve dedi ki :
- “Asıl mirası bizim baba bırakmış.”
“Hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan beri, taksimetrenin yazmadığı 10 kuruşu evimize sokmadık. Her şeyimiz var Allah’a şükür.”
Çok duygulandım, veda ettim. Tam ineceğim:
- “Dur ağabey, asıl bomba şimdi!”
- Nedir bomban ?”
- Nerede oturuyoruz biliyor musun ? O iki kardeşin oturduğu 5 katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz.”

Evladınıza ne araba bırakırsınız, ne ev, ne de başka bir miras. Evlada sadece değer kavramları bırakırsınız. Bakın iki baba da evlatlarına değer kavramları bırakmışlar.


Altıncı gün dolmak üzereydi



Altıncı gün dolmak üzereydi
Ve Tanrı hala kadını yaratıyordu.
Bir melek çıkageldi.
Tanrı’ya;
- Ötekini, erkeği çok daha çabuk yaratmıştın, buna niye bunca zaman ayırıyorsun?
diye sordu.
Tanrı yanıt verdi:
- Çünkü buna çok değerli, çok farklı özellikler katıyorum.
dedi.
- Örneğin yüzlerce parçadan oluşturuyorum.
Ama yine bir bütün olmasını sağlıyorum.
Bu yarattığım bir çok çocuğa aynı anda sarılabilmeli,
Dünyanın her yerindeki çocukları kucaklayabilmeli.
Düşen bir çocuğun kanayan dizini de,
Yaralı bir yüreği de iyileştirebilmeli..
Melek sordu:
- Kaç eli, kaç kolu olacak?
- Sadece iki.
- İki el, iki kolla mı yapacak bu dediklerini…
- Hepsi bu değil…
Kendi yaralarını da kendi sarabilecek.
Ayrıca günde 18 saat çalışabilir durumda olacak…
Melek yaklaşıp kadına dokundu…
- Onu çok yumuşak yapmışsın.
- Yumuşak ama aynı zamanda çok güçlü.
Gücünü ve kaldırabileceklerini hayal bile edemezsin…
- Düşünmeyi de bilecek mi?
- Yalnızca düşünmeyi değil.
hem sağduyusunu kullanmayı,
Aklıyla ve yüreğiyle muhakeme etmeyi,
Hem de mücadele etmeyi,
Düşüncelerini savunmayı,
Sorun çözmeyi de biliyor…
Bunların yanı sıra, uzlaşmayı da biliyor…
Melek, kadının yanağına dokundu.
Eli ıslanınca bu nedir diye sordu.
Tanrı yanıtladı:
- Buna gözyaşı denir.
- Neye yarar?
- Kendini ifade etmeye yarar.
Acıyı, kuşkuyu, aşkı, yalnızlığı, onuru,
Ama aynı zamanda sevinci ifade etmesine yarar…
-Kadının kendini ifade biçimleri sonsuzdur:
o, sevinci, mutluluğu ve aşkı yakalayıp ,
Sımsıkı sarılmayı bilir…
Haykırmak istediği vakit susabilir;
Sustuğunda çığlığını duyurabilir;
Öfkelendiği vakit gülümseyebilir,
Ağlamak isteyince şarkı söyleyebilir,
Mutlu olunca ağlayabilir,
Korktuğu vakit gülebilir…
O inandığı doğrular için sonuna dek mücadele eder;
Haksızlığa karşı savaşır,
Çözüm yolunu biliyorsa,
‘Hayır’ yanıtını asla kabullenmez.
- Amma çok marifeti varmış!
- Arkadaşı doktora yalnız gitmesin diye ona refakat edendir.
Korkan birini gördüğünde,
‘Tut elimi korkma’ deyip,
Elini uzatandır…
Her düğün her doğum haberine mutlu olandır.
Tanıdığı ya da tanımadığı amma kendine yakın bildiği her ölüm haberine kalbi kırılandır.
Ama yine de yaşamı sürdürme gücünü kendinde bulandır…
Çocukları daha çok yesin diye ‘ben zaten toktum’ diyendir…
-Bir öpüş, bir sarılış, bir kucak açışla kırık,
Ya da yaralı bir yüreğin onarılacağını bilendir…
- Peki, bunun hiç mi eksiği ya da yanlışı yok?
- Hiç olmaz olur mu?
Var bir hatası:
" Ne kadar değerli olduğunu unutur... "


Atatürk, Dinlenmek İçin Gittiği İstanbul’daki Florya Köşkünde


"Atatürk,
Dinlenmek İçin Gittiği İstanbul’daki Florya Köşkünden, Yanında Yalnızca
Şoförü ile Küçükçekmece’ye doğru giderken Tarlasında Sabanla Çift Süren
Bir Çiftçi Görür. Çiftçinin Sabanında Koşulu Olan Öküzün Yanında,
Koşulu Bir de Merkep Vardır. Şoförüne;


— Arabayı Durdur, Der.

Arabadan İner. Tarlaya Doğru yürür. Çiftçi Kendisine Doğru Geleni
Görmüştür. Sabanında Koşulu Olan Öküzü ve Merkebi Durdurur. Atatürk,
Yanına Gelince,


— Kolay Gelsin Ağa, der.


— Sağolasın Bey! Hoşgeldin.

— Hoşbulduk Ağa. Yoldan Geçerken Dikkatimi Çekti. Öküzün Yanına Merkep
Koşmuşsun. Hiç Öküzün Yanına Merkep Koşulur mu? Bunlar Denk Değil.


Köylünün Canı Sıkkındır. Biraz da Alınmıştır. Bezgin Bir Ses Tonuyla,


— Merkeple Öküzün Yan Yana Koşulmayacağını Bilmiyom mu Sanıyon Bey. Sen Bunu Bana mı Söylüyon?


— Kime Söylemeliyim Ağa?


— Sen Bunu Git Vergi Memuruna Söyle.


— Vergi Memuruna mı?


— He ya! Bu Sene Ürünüm Kıt Oldu. Vergi Borcumu Ödeyemedim. Dört Gün
Önce Vergi Memurları Öküzün Eşini “Vergi Borcunu Karşılar” Diyerek Alıp
götürdüler. Sattılar. Benim Öküzün Eşi Sizin Gibi Beylerin Sofrasına Et,
Sucuk Oldu Bey.


Atatürk, Çok Sinirlenmiştir. Alışkanlığı Gereği Kızdığı Zaman Kaşlarını Çatmaktadır. Onun Bu Halini Gören Köylü,


— Bana Niye Kaş Çatıyon Bey. Yalan Söylediğimi mi Sanıyon? Sana Ne
Söylediysem Hepsi Doğru. Ben Küçükçekmece Köyündenim.Muhtara Sor
İstersen.
Atatürk,


— Neden Kaymakam Bey’e Gidip Durumu Anlatmadın Ağa?


— Gittim Bey.


Köylü Duraksamıştır. Bunu Anlayan Atatürk, Devam Eder.


— Kaymakam ne dedi?


— Git borcunu öde, dedi.


— Sen de Vali Bey’in yanına gitseydin.
Köylü Atatürk’ü bir müddet süzer. Atatürk, konuşmadan dinlemektedir. Köylü konuşmaya devam eder.


— Sen hiç Vali’nin yanına gitmemişsin bey. Halından belli oluyor.


— Halimden belli mi oluyor?


— He ya! Hem gitseydin bilirdin.

— Neyi bilirdim?


— Kapıdaki Jandırmaların adamı içeri koymadığını, bey.
Atatürk,


— Başvekil İsmet Paşa’ya telgraf çekip, durumunu niye izah etmedin?, diye sorar.
Köylü gülümseyerek,


— İnsanı güldürme bey. Başvekilin kulağı sağır, duymaz diyola, der.


Atatürk, kızmıştır.


— Peki! Gazi Paşa’ya niye telgraf çekmedin?,diye sorar.


— O’nunda bir gözü kör, görmez diyola. Hem, sen zenginsin. Tomofilin bile var. Bunları heç duymadın mı?


Atatürk, cüzdanından elli lira çıkarır.


— Bunu kabul et ağa. ĎÖküzün yanına bir eş alırsın, der.

Elleri titreyen köylünün, elini sıkar. Yanından ayrılır. Hızlı
adımlarla arabasına doğru yürür. Florya köşküne döner. Başbakan İsmet
Paşa’ya şu telgrafı çeker.


—“ Derhal Heyeti Vekileyi (Bakanlar Kurulu’nu) topla, İstanbul’a gel.”

Başbakan başkanlığında Bakanlar Kurulu Florya köşküne gelirler.
Atatürk, şoförünü köylüyü alıp gelmesi için yollamıştır. Arabanın içinde
sıra sıra dizilmiş Jandarmaların arasından Florya Köşküne gelen köylü
“Eyvah ben ne yaptım” diye için için dövünmektedir. Kendisini kapıda
karşılayan şık giyimli bir beyefendi nazik bir sesle “ beni takip edin
efendim” deyince içi biraz ferahlasa da çok korkmuştur. Adamı takip
ederek büyük bir toplantı salonuna girerler. Salon kalabalıktır. Ortada
büyük bir masa, etrafında sandalyelere oturmuş şık giyimli insanlar ile
ayakta duran iki kişi daha vardır. Gözleri karamış, ayakları bedenini
taşımakta zorlanmaktadır. Heyecandan kalbi fırlayacak gibidir. Tanıdık
bir ses duyar.


— Hoşgeldin ağa. Gel yerin burada.
Diyen
Atatürk, sağ tarafında, yanında ayırdığı boş sandalyeyi eliyle işaret
etmektedir. Köylü, zorlanarak yürür ve yığılırcasına sandalyeye oturur.
Durumunu anlayan Atatürk,


— Sakin ol ağa. Korkacak hiç bir şey yok.


— Sağol bey! Sağol.


Köylünün soluklanmasını ve rahatlamasını bekleyen Atatürk, bir müddet sonra,


— Seni buraya niye çağırdım biliyor musun ağa?
— Hayır bey, bilmiyom.


— Dün bana anlattıklarını, bu gün burada anlatmanı istiyorum. Ama; bir
tek kelimesini dahi atlamadan, eksiksiz olarak anlatmanı istiyorum.
Haydi başla, seni dinliyoruz.
Köylü başından geçenleri bir bir
anlatır. Daha önce söylediklerinin eksik olanlarını Atatürk, tamamlar.
Köylünün konuşması bitince Atatürk, masada oturanları tek tek tanıtır.
Kendisinin de Gazi olduğunu söyler. Sonra ayağa kalkar. Elini masaya
sertçe vurarak, öfkeli bir sesle;


— Beyler, ben çiftçinin
koşumluk hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tohumluk
buğdayını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tarım aletini,
sağımlık hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ankara’ya dönecek ve bu
işi hemen halledeceksiniz.


Bu olaydan sonra aşağıdaki kanun bir gecede hazırlanıp yasalaştırılmıştır.


İcra İflas Kanunu Madde 82/4.: Borçlu çiftçi ise, kendisinin ve
ailesinin geçimi için zorunlu olan arazi ve çift hayvanları ve nakil
vasıtaları ve diğer teferruatı ve tarım aletleri haczedilemez..."


Bakalım kaç kişi sonuna kadar okuyup paylaş tuşuna basacak?

Eski Yunan ile Roma


Eski
Yunan ile Roma döneminde kadına bakış ile Arapların kadına bakışı
arasında hiçbir fark yoktu. Kadın hep bir zevk unsuru, köle, cariye,
hizmetçi olarak görülmüştü. Hatta Avrat-Avret kelimesi bile saklanılması
gereken eşya-cinsel organ anlamına geliyordu. Eski Çin'de de durum
farklı değildi; hizmetçi olarak görülen kadınlara isim bile verilmez,
kadın bir, kadın iki, kadın 3 diye sayılırdı. Tanıklığı da kabul
edilmezdi. Ortaçağda kadın bilgelik yolunu seçmişse, vay haline; cadı
diye avlanırdı. Fakat yalnızca Türkler kadını bereket sembolü, yerin ve
göğün evladı olarak görmüştür. Katunun rızası ve imzası olmadan Kağanın
yaptığı anlaşma bile geçerli sayılmıyordu. Çin ile ilk anlaşmayı, Mete
Han'ın hatunu yaparken; Avrupa Hun Türklerinde resmi görüşmeleri
Attila'nın hatunu yapıyordu. Türk mitolojisinde ise kadın artık
tanrısallaşmıştır. Yaradılış destanında Ak Ana, sudan yaratma fikrini
Ülgen'e verirken, en meşhur figürlerden Umay Ana Orhun Yazıtlarında bile
yer almış. Nitekim yazıtlarda ''Umay gibi, annem hatunun şerefine küçük
kardeşime Kül Tigin adı verildi. Babam İlteriş kağan, anam İlbilge
hatunu Tengri yukarıdan idare ederek yükseltmiş.'' demektedir. Yine Türk
mitolojisinde Asena yol gösteri tanrıçayken, Ötügen ise toprak anaya
verilen isimlerden biridir. Dikkat edileceği üzere Türkler mezarlıkları
düz değil, yükseltilmiş ve yuvarlatılmış şekilde yapıyor. Bunun sebebi,
Türklerin yeniden doğuşa inanıyor olmasından ötürü mezarlıkları hamile
bir kadının karnına benzeterek, toprağın bir ana gibi tekrar insanı
doğuracak olmasına inanmasıdır. Türklerde kadın bu kadar kutsal bir
noktadayken, son 1000 yıl boyunca Türk kadınının resmi hakkı alınmış,
sosyal hayatı kısıtlanmış, eve kapatılmış, tanıklığı bile kalmamıştır.
Tüm bu hakikatleri, tüm bu tarihi gerçekleri tarihin en kanlı
savaşlarında bile bulduğu ilk fırsatta okumaktan geri durmamış bir adam,
1000 yıl sonra ilk defa ''Kadınların üzerindeki bütün baskıyı
kaldıracağım.'' dedi. Bunu dedi çünkü kadınların üretime katılmasıyla
devletin kârlı çıkacağını biliyordu. Kadınların üzerinden bütün baskıyı
kaldırmakla medeniyetin yeniden doğacağını biliyordu; çünkü kadın
medeniyet demekti. Bütün baskılar kaldırıldı. Kadına giyim kuşam
özgürlüğü verdi. Kadını üretime kattı. Kadına bir soyadı verdi. Ona
tanıklık hakkı vermekle kalmadı, onu avukat yaptı, hakim yaptı. Kadını
toplumlara öğretmen yaptı. 1000 yıl sonra tek bir adam bunu yaptı.





-Ertürk Özel-


30 Haziran 2019 Pazar

Tolstoy’un Ders Niteliğinde 17 Sözü:


1. Birine çamur atmadan önce iyi düşün ve sakın unutma: önce senin ellerin kirlenecek.


2. Kimse, kimseyi küçümseyecek kadar büyük değildir, bilmelisin.
Küçümsediğin her şey için gün gelir, önemsediğin bir bedel ödersin.


3. Bozuk para insanın cebini deler, bozuk insan da kalbini. Bu yüzden harcayın ikisini de gitsin.


4. İnsanı bedenen ameliyat etmek için uyutmak, ruhen ameliyat etmek için ise uyandırmak gerekir.


5. Herkes insanlığın kötüye gittiğini kabul eder ama hiç kimse
kendisinin kötüye gittiğini kabul etmez. Herkes insanlığı değiştirmeyi
düşünür ama hiç kimse önce kendini değiştirmeyi düşünmez.


6. Varlığı bir şey kazandırmayan insanların, yokluğu hiçbir şey kaybettirmez.


7. Ne diye şeytana kızarsın? Bir iyilik yap da, o sana kızsın.


8. Bil ki, yaşadıklarınla değil yaşattıklarınla anılırsın. Ve Unutma; ne yaşattıysan elbet bir gün onu yaşarsın.


9. Bir insanı bulunduğu mevkiyle değil, göz koyduğu mevkiyle ölçmek gerekir.


10. En güçlü iki savaşçı sabır ve zamandır.


11. Bir insan acı duyuyorsa canlıdır. Başkasının acısını duyuyorsa insandır.



12. İnsanın gerçek gücü sıçrayışta değil, sarsılmaz duruştadır.

13. Kendi mutluluğundan başka hedefi olmayan insan kötüdür.


14. İnsanların çoğu onu yapıyor diye yanlış, yanlış olmaktan çıkmaz.


15. Hayat ne gideni geri getirir, ne de kaybettiğin zamanı geri
çevirir. Ya yaşaman gerekenleri zamanında yaşayacaksın, ya da yaşamadım
diye ağlamayacaksın.


16. Öyle horozlar vardır ki, öttükleri için güneşin doğduğunu sanırlar.


17. Başkalarının hayatından ders alın. İnsan, bütün hataları kendisi yapacak kadar uzun yaşamıyor.

Bir adam ölür ...


Bir adam ölür ... Öldüğünü fark ettiğinde, Tanrı'nın elinde bir çanta ile kendisine yaklaştığını farkeder. Tanrı ile adam arasında şöyle bir konuşma geçer.
Tanrı: Haydi oğlum gitme zamanı.
Adam: Bu kadar mı erken? Bir sürü planım vardı...
Tanrı: Üzgünüm ama gitme zamanı.
Adam: O çantada ne var?
Tanrı: Sahip oldukların!
Adam: Sahip olduklarım mı? Yani eşyalarım mı? Elbiselerim... Param...
Tanrı: Onlar asla sana ait değildi, onlar dünyaya aitti.
Adam: Anılarım mı?
Tanrı: Hayır. Onlar zamana ait.
Adam: Yeteneklerim mi?
Tanrı: Hayır. Onlar koşullara ait
Adam: Arkadaşlarım ve ailem mi?
Tanrı: Hayır oğlum. Onlar yürüdüğün yola ait. Adam: Karım ve çocuklarım mı?
Tanrı: Hayır. Onlar kalbine ait.
Adam: O zaman bedenim olmalı?
Tanrı: Hayır hayır. O toprağa ait.
Adam: O zaman kesinlikle ruhum olmalı!
Tanrı: Üzücü bir hata yapıyorsun oğlum. Ruhun bana ait.
Adam gözlerinde yaşlar ve kalbinde korkuyla çantayı Tanrı'nın elinden alıp açtı... BOŞTU! Kalbi kırık, göz yaşları yanaklarından akarak Tanrı'ya sordu...
Adam: Hiçbir şeye sahip değil miyim?
Tanrı: Doğru. Asla bir şeye sahip değildin.
Adam: O halde, benim olan ne vardı?
Tanrı: ANLAR. Yaşadığın anlar senindi. Hayat sadece bir andır.
HER ANI YAŞAYIP HER ANI SEVİP HER ANIN TADINI ÇIKARALIM.





“İyi insanlar cennete gider demek doğru değildir, iyi insanlar nereye giderse orası cennet olur!”





Osho


Pazar ayininin sonunda


Pazar ayininin sonunda rahip haftalık vaazını şöyle bitirdi,
"Demek ki, Tanrı adına ne yapmamız lazım? Düşmanlarımızı affetmemiz lazım. Şimdi, bu sohbetimizden sonra, aranızdan kaçı düşmanlarını affetti?”
Cemaatin yarıdan fazlası elini kaldırdı.
Rahip sorusunu yineledi...
Bu kez hepsinin elleri havadaydı, önlerindeki yaşlı teyze hariç...
Rahip sordu,
"Bayan Neely? Hayırdır? Düşmanlarınızı affetmek size bu kadar mı zor geliyor?”
"Düşmanım yok ki!” dedi Bayan Neely, o titrek ve son derece şeker haliyle!..
Cemaatten uğultular, şaşkınlık nidaları yükseldi, rahip devam etti.
"Oooo! Bu gerçekten inanılmaz güzel bir şey! Kaç yaşındasınız Bayan Neely?”
“108!”
Cemaat ayağa kalkıp gözyaşları içinde alkışlamaya başladı...
"Bayan Neely, lütfen, şöyle yanıma gelir misiniz? Yavaş yavaş. Aman dikkat... Hah! Tamammmmm. Lütfen buradan cemaatimize bu işin sırrını söyler misiniz? Nasıl oluyor da insanın 108 yıl gibi uzun bir ömür zarfında hiç düşmanı olmuyor?..”
Yaşlı kadın,küçük ve titrek adımlarla rahibe sırtını dönüp,cemaate baktı...
"Hepsi öldü şerefsizlerin...🤣😂


ÇOCUKLAR EVDEN GİDİNCE


Çocuklar bir gün evden giderler…





Bir şekilde, bir nedenle, öyle gerektiği için , öyle olduğu için giderler…
...
Gözlerinde hayata karşı bir heves, omuzlarında ince bir ağırlık, ellerinde uçarı bir telaş.





Kapıyı çekip giderler…





Çocuklar evden gidince, ev de sizden gider biraz,





Sabah kızaran ekmeğin kokusu, ütünün buharı, bir türlü şekle girmeyen saçlar, kapıdan çıkarken aceleyle öpülen yanaklar gider…





Antrede biriken ayakkabılar, teki kaybolan terlikler, yatağın üstündeki elbise yığınları gider.





Saatler sanki bir yerlerde durmuş gibi olur. Hayatınız hasreti kuşanmış mevsimsiz bir ülkeye benzer bir zaman…





Çocuklar evden gidince;





Ansızın yapılan şakalar, vakitsiz istenen sandviçler, pencere önünde beklediğiniz geceler gider...





Artık kapının önündeki ayak seslerini duymazsınız,





Sokaktan geçen simitçiye seslenen kimse yoktur.





Arka odadan yükselen müzik sesi, banyodaki parfüm kokusu, ortasından sıkılmış dişmacunları anılarınızda kalır.





Mutfak masası çoktan unutmuştur sıcacık ve neşeli sohbetleri.





Fırında patatesin tadı eskisi gibi değildir artık,





Kareli yatak örtüsünde izi kalmıştır aşk acısıyla dökülen genç gözyaşlarının…





Çocuklar evden gidince ;






“Annem duymasın”lar, “Babamı idare et”ler “Ben zaten biliyorum”lar,
“Beni çocuk muyum?”lar, “Beni anlamıyorsunuz!”lar, “Amma
meraklısınız”lar … El ele tutuşup hep birlikte giderler...





Onlar
olmadığı zaman da “ben ne giyeceğim”ler “arkadaşımda kalacağım”lar,
“arkadaşlarımla çıkıyorum”lar peşi sıra ortalıktan kaybolurlar..





Çocuklar bir gün evden giderler;





Giderken yüreğinizin bir parçasını da yanlarında götürürler…





Onda kalan parçada sizden o kadar çok şey vardır ki,





Onlar bunu bilirler,





Aldıkları her kararda, yaşadıkları her yol ayrımında, her sevinçlerinde ve her acılarında





Fark ederler bu eşsiz bilgiyi,





Yeter ki onların yaşam pınarlarına hayat veren kaynağın suyu berrak, hikmeti bol olsun.





Yeter ki sizden doğup hayatın içine akan bu pınar ırmak olsun, nehir olsun, ve en doğru yönü bulsun...





Evet çocuklar bir gün giderler,





Ama gelecekleri yolu da asla unutmazlar.





İLTER YEŞİLAY







16 Haziran 2019 Pazar

Antik bir efsaneye göre


Antik bir efsaneye göre,
bir gün Yalan ve Hakikat,
buluşmuş geziyorlarmış.
Yalan "Bu gün hava mükemmel" demiş.
Hakikat havaya şüpheyle bakmış ve "Gerçekten de güzel bir hava var"
demiş. Biraz gezdikten sonra bir kuyuya rastlamışlar. Yalan "Su
mükemmel, hadi kuyuda biraz yüzüp banyo yapalım" demiş. Hakikat yine
şüphe ile suyu kontrol etmiş ve "Gerçekten de su güzel" demiş ve soyunup
suya girmişler.





Yalan, atik bir hareketle kuyudan çıkmış ve
Hakikat'in kıyafetlerini çalıp kaçmış. Hakikat yakalamaya çalışsa da bir
türlü yetişemiş. Hakikati tüm çıplaklığı ile gören cahil halk çok
kızmış ve öfke ile ona saldırmışlar. Zavallı Hakikat kuyuya geri dönüp
utanç içinde saklanmış.





O günden beri Hakikat kuyuda saklanırken
Yalan, Hakikat'in kıyafetleri içinde toplumun sorularına cevap verirmiş
çünkü toplum hakikati tüm çıplaklığı ile görmeyi istemiyormuş...📌





(Bu da Jean-Léon Gérôme'un 1896 da yaptığı efsane ile ilgili tablo)





#Âhwal 🍃
ç________(Alıntı)


Kur’an’da Araplara ait üç putun “ismi” özellikle veriliyor.


Kur’an’da Araplara ait üç putun “ismi” özellikle veriliyor.
Acaba neden?






Nüzul sırasına göre putların ismi ilk olarak Necm suresinde geçiyor.
Yani 6 yıl boyunca putların ismi hiç geçmiyor. İlk olarak Necm suresinde
üç putun ismi verilerek şöyle deniliyor:
“Lât ve Uzza’yı ve diğer üçüncüsü Menat’ı gördünüz mü?” (Necm; 53/19-20)
Sonra bunların aslında ne olduğuna geçiliyor. “Onlar” deniyor ,
gerçekte “Sizin ve atalarınız taktığı bir takım isimlerden başka bir şey
değildir.” (Necm; 53/23) Yine “Onlar” deniyor “Zanna ve nefeslerinin
arzularına tabi oluyorlar” (Necm; 53/23).
Kendi taktıkları bir takım isimler (esmâen semmeytumûhâ)…
Zan ve nefislerinin arzuları (tehve’l-enfüs) …
Demek ki “put” denilen şeyin insanın iç dünyasındaki kökü heva ve heves
ve bunlar bir takım“isimler”den başka bir şey değil. İnsanlar o
“isimlere” anlam yüklüyor ve perestij ederek yüceltiyorlar.
O
“isimlere” dokundurtmuyorlar ve etraflarında atomu parçalamaktan da zor
önyargılar oluşturuyorlar. Putları kırmak aslında bu “isimleri” alaşağı
etmek ve etraflarında oluşturulan önyargıları kırmak demek oluyor.
**
Peki, madem putlar bir takım isimlerdir, taştan tahtadan yapılmış
tasvirleri de nefislerin hevasının dışa vurmuş sembolleridir, dahası Lât
, Uzza ve Menat’ın tahtadan taştan yapılmış tasvir ve heykellerinin şu
an yerinde yeller esmektedir, o halde bu “isimlerin” hala Kur’an’da yer
alıyor olmasının ve bizzat “isimlerin” anılmasının sebebi ne olabilir?
Bu putlar öyle bir şey olmalı ki hala yaşıyor, nefislerin hevasından
kaynaklanıyor ve “isimlerinin”hala bir anlam ifade ediyor alması ve
tapınç nesnesi haline getirilmiş olması lazım.
Hem de ne anlam ifade ediyor!
Hem de ne tapınç!
Bakın nasıl…
***






“Lât” kelimesi etimolojik olarak “ilah” kelimesinin bozulmuş hali ve
mutlak otoriteyi ifade ediyor; El/Elot/Elat/Lat/Elohim/Allot//İlah…

Eski çağlarda Aramice/İbranice’ye kadar uzanan Arapça’nın kök dillerinde
kişiyi “içeriden yöneten şey”, “mutlak itaat /otorite” kaynağı
anlamında yukarıdaki kelimeler kullanılmaktaydı.
Demek ki Lât “isminin” bugünkü karşılığı “otorite” dediğimiz şeydir.
***
“Uzza” kelimesi bunu tamamlıyor. Kur’an’da kullanılan “Aziz” isminin
daha değişik söylenişi. “Güç” “kuvvet” anlamına geliyor:
Aziz/Mu’ız/Muaz/Izzet/Muazzez…
Demek ki Uzza isminin bugünkü karşılığı da “güç, kuvvet” dediğimiz şeydir.
***
Üçüncüleri olan diğer “Menat” ise yine çok tanıdık: Menna/Mamon/Money/Many/Menat/Manat…
O bildiğiniz “para” demek yani.
Çarlık Rusyası’nın para birimi: “Manat”
Bugünkü Azarbaycan’ın, Türkmenistan’ın hala para birimi; “Manat”
***
Lât: Otorite…
Uzza: Güç…
Menat: Para…
Şimdi ayeti yaşayan yorumu ile yeniden okuyalım:
“Otorite, güç ve üçüncüleri diğer para… Bunlar sizin ve atalarınızın
takdığı bir takım isimlerden başka bir şey değildir… Onlar gerçekte
zanna ve nefislerinin isteklerine/arzularına tabi oluyorlar…”

Nefislerinin istek ve arzuları otorite, güç ve para arzuluyor. Bunlara
ulaşmak için, üçüne de perestij ediyorlar ve gözleri başka bir şey
görmüyor, put gibi tapınç nesnesi haline getiriyorlar…
Otoriteyi,
gücü ve parayı kendilerinde toplamak/biriktirmek istiyorlar. Bunları
elde etmek için girmedikleri kılık, atmadıkları takla kalmıyor. Bunlar
için savaşıyor, vuruşuyor, kan döküp fesat çıkarıyorlar…
Otorite: Devlet, saltanat, taht, lider, ecdad, egemenlik, sınır, ulus…
Güç: Silah, petrol, toprak, nüfus, nüfuz…
Para: Sermaye, banka, altın, gümüş, dolar, euro…
Yeryüzünde kan döküp fesat çıkarmak bunlar için olmuyor mu?
Yaşadığımız çağa dikkat ediniz…
Otorite sevdasından emperyalizm doğmuş.
Güç tapıncından faşizm doğmuş.
Para hırsından kapitalizm doğmuş.
İnsanlığın ezelî ve ebedî sorunu bu üçü; Lât (otorite), Uzza (güç/kuvvet) ve Menat (para) başka bir şey değil.
***
Ne diyor Kur’an bu üçüne karşı?:
Allah’tan başka otorite yoktur (La ilahe illallah)
Güç ve kuvvet yalnızca Allah’a aittir (La havle ve la guvvete illa billah)
Ve üçüncüsü: Mülk Allah’ındır (Lehu’l-Mülk).
Şimdi anlaşıldı mı bunların “ismi” neden veriliyor Kur’an’da.
Çünkü bunlar insanlıkta ölmeyen “isim”ler.
Yok olup gitmiş taşlar, tahtalar değil.
Bunlar yaşayan putlar: Lât, Uzza, Menat…





R.ihsan..


Nazilli Tren İstasyonu


Nazilli
Tren İstasyonu'nda, treni karşılamak için bekleyen insanların
arasındayız.. Ankara'dan gelen trenin son vagonundan inen İsmet İnönü,
peronda kendisini karşılayan insanların elini sıkarken, bir çocuk ilişir
gözüne.. Beş-altı yaşlarında olan çocuk, elinde testi ve bardakla su
satmaktadır. Çocuktan su isteyen İnönü, bardağı teslim ettikten sonra
kendisine sorulan bir soruyu yanıtlayıp başını geri çevirdiğinde,
çocuğun yerinde olmadığını görür..
İnönü'nün kasabaya gelişinin
nedeni, Kurtuluş Savaşı yıllarında Ege dağlarında işgal ordusuna karşı
savaşan "Mahmut'un Ali Efe"yi Sultanhisar'daki evinde ziyaret etmektir.
Efe'nin evine gelen İnönü'yü bir sürpriz bekler ; Nazilli İstasyonu'nun
kalabalığında bir an görünüp kaybolan su satan çocuk orada, Mahmut'un
Ali Efe'nin kapısının önünde gülümsemektedir. Efe'nin komşusu Terzi
Mustafa Bey'in oğlu olan çocuğa adını sorar İnönü : "Hulusi Samim,
efendim."
Hulusi Samim, o anı hayatı boyunca hiç unutmayacaktır...
En çok da mutlaka okumasını söyleyen İnönü'nün okul masrafları için
kendisine verdiği 100 lirayı..
Nazilli İlkokulu'nu bitiren Hulusi
Samim, girdiği öğretmen okulu sınavlarında Türkiye birincisi olur. Ne
var ki babasının maddi gücü yoktur. Terzi olduğu için "Kesim" soyadını
alan babası Mustafa Bey'in bir meslektaşı girer devreye ve Hulusi Samim
onun katkısıyla Ortaklar Öğretmen Okulu'na kaydedilir.. 1961 yılında,
arkadaşlarına her hafta evlerinden zarf içinde gelen harçlıklar
dağıtılırken, böyle bir anı hiç yaşamamış olmanın hüznüyle mezun olur
okuldan.. Önce Aydın, Atça ilçesi, Kılavuzlar Köyü ilkokulunda görev
alır. Ardından Diyarbakır Kayagediği köyüne atanır. Öğretmenlikteki
başarısı öne çıkınca, MEB'nın Halk Eğitim Müdürlüğü'nde görev almak
üzere Ankara'ya davet edilir. Bunu fırsat bilerek, Ankara Üniversitesi
Kamu Yönetimi'ne kayıt yaptırır..
Memuriyeti ve öğrenciliği
nedeniyle yoğun çalışma temposu içinde bir yandan da ders kitapları
kaleme alır.. İlkokul ve ortaokulda okutulan "Sosyal Bilgiler" ve
"İnkılap Tarihi" kitaplarının kapağında onun adı Samim Kesim yazmaktadır
artık.. Özel yayınevleri kendileriyle çalışması için teklif üstüne
teklif yapar. O, hiç tereddüt etmeden şu yanıtı verir : "Beni devlet
okuttu.Eğitim hayatımı devletin bursu sayesinde tamamladım. Yazdığım
kitaplardan telif alamam.."
Kız meslek liselerine alınacak dikiş
makineleri için görevlendirilir.. Açılan ihaleyi kazanan firma
temsilcisi Hulusi Samim Bey'e ev adresini vermesini ister. "Neden ?"
siye sorduğunda, hediye olarak o yıllarda çok zor satın alınan bir
televizyon gönderecekleri yanıtını alır. O an, elindeki tüm belgeleri
yırtar ve ihalenin iptal edildiğini söyler..
Gazi Üniversitesi Müzik
Öğretmenliği Bölümünde öğrenci olan kızı Feray, bardaktan boşanırcasına
yağmurun yağdığı bir akşam vakti okuldan çıkar.. Önünden geçen
arabaların yağmur sularını üstüne sıçratması yetmediği gibi, belediye
otobüsü de durağa gelmekte gecikmiştir. Babasının arabasının geldiğini
görünce rahat bir nefes alır.. Sıkıntısı sona erecek, ıslanmak bir yana,
soğuk kış günü üşümekten de kurtulacaktır. Otobüs durağına yanaşan
araba yavaşlayarak durur ve arka camı usulca aşağı doğru açılır.
Pencerede bir şemsiye görünür !.. Şemsiyeyi uzatan Samim Bey, "Al
kızım," diye seslenir, sonra da camı kapanan araba uzaklaşır duraktan..
Eve uzun bir süre sonra, sırılsıklam dönen Feray, masasına oturmuş
yazdığı yeni ders kitabı için çalışmakta olan babasına dargın ve kızgın
bir dille seslenir : "Baba, ne yaptın sen bu akşam ?"
"-Ne yaptım kızım ?"
"Yağmur altında ıslandığımı gördüğün hâlde beni arabana almadın.."
"-O araba benim değil ki kızım, devletin.. Benim olan şemsiyeydi ve yağmurdan korunman için onu sana verdim !"





Sunay Akın


Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı AtaTürk


"Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı AtaTürk elinde portakal tutuyor...
Ne?var bunda!
sıradan bir hadise işte" diyenler olabilir...!





Bu portakallar
1930lu yıllarda İtalya’dan getirildi
ve Mersin Antalya ve Ege’nin bazı bölgelerinde aşılandı...
Buraya kadar sorun yok!
Okuyun bakalım!
Ardından ne? Gelecek..!





İskenderun Demir Çelik fabrikası,
Nazilli Basma fabrikası,
Kayseri Sümerbank tekstil fabrikası,
Şişecam fabrikası,
Aliağa rafinerisi
Ve daha bir çok fabrika RUSLAR tarafından yapıldı!
Ve parası portakal ile ödendi..!






Türk sanayisinin omurgasını oluşturan bu hayati tesisler sayesinde, hem
onbinlerce insanımız iş buldu, hem de Türkiye milyarlarca dolarlık
ithalattan kurtuldu, dışarıya bağımlılığı azaltıldı.





*





Ve, bunların karşılığında bir lira bile ödemedik… Hepsinin parası, sebzeyle meyveyle narenciyeyle ödendi.





Tıpkı!
Aynı yıllarda çay bitkisinin Rize’ye getirtilip ekildiği gibi..!
Tıpkı!
1927’de çıkartılan yasa ile;
“Fındık fidesinin” ihracatının yasaklanıp!
Ordu ve Giresun’un fındık yetiştiren il olarak kabul edilmesi
Ve devamında fındık kongresinin toplanması gibi..!





Demem o ki!
O portakal çok önemli❤️


Bunlara


Bunlara gerizekalı dediğimde bana kızıyorlar, ya şimdi olayı kısaca anlatacağım bana hak verip vermemek sizin düşüncenizde...
Rusya'dan Antalya'ya erken rezervasyonla 20 dolara herşey dahil müşteri
alıyor Rus turizm acentaları.Velhasıl Antalya otellerinin %98'i bu
şekilde acentalar ile çalışıyor.Sonuçta bu paranın 10 doları bizim
otellerimize kalırken geri kalan 10 doları ise Rus turizm acentalarına
kalıyor.Ülkelerindeki ekonomik sıkıntıdan dolayı İki yıldır fiyatlara
zam yapılamıyor,düşününki 30 dolara müşteri bulamıyorlar Antalya'daki
herşey dahil sistem otellere.Şimdi asıl konuya gelirsek bu Rus
acentaları Türk Turizm Bakanlığından uçak başına 5.000 dolar turizm
teşvik pirimi ile %50 yakıt desteği alıyorlar.Üstüne havalimanı ücreti
de ödemiyorlar.Her uçak ise ortalama 200 Rus turist getiriyor.Peki kişi
başı otellerimize ne kadar kalıyordu? 10 dolar x 200 = 2000 dolar, biz
ne ne kadar veriyoruz bu adamlara? 5000 dolar+uçak yakıtı !..

Gelelim Bodrum'a, Almanların TUI Turizm Acentasına bağlı Mein Schiff
gemileri buranın limanına uğruyor,nitekim gemilerin hepsi öğlene doğru
gelip akşama doğru gidiyorlar. Alman Firması gemilerindeki yolcu
sayısıyla isim listesini limana teslim ediyor ve getirdiği her yolcu
başına Türk Turizm Bakanlığından bu firmanın hesabına 30 dolar turizm
teşvik pirimi yatıyor.Eğer 2500 yolcu getirmiş ise 30x2500= 75.000
doları cebine atıyor,fakat çoğu zaman Bodrum esnafı bu yolcuları
görmüyor bile,yine çoğu bırakın yemek yemeyi bir çay veya kahve dahi
içmeden gemisine geri dönüyor.Yalnız buradaki asıl olay Mein Schiff
gemileri Bodrum'dan sonra Yunan Adalarına uğruyor ve Yunanistan bu
gemilerden yolcu başına 27 dolar liman hizmet ücreti olarak para
alıyor.Anlayacağınız Bodrum'a kısa süreli uğrayan bu gemilerin hepside
aslında Yunanistan'daki liman konaklamalarını bedavaya getirmek için
Bodrum'a geliyorlar.Yoksa sevdiklerinden değil yani !...
ÖZETLE PARAYI TÜRKİYE'DEN ALIP YUNANİSTAN'A VERİYORLAR !.
Şimdi bu gerizekalılar birde biz turizm yapıyoruz diye
övünüyorlar,halbuki yabancı turizmcilerin tecavüzüne uğruyorlar
haberleri yok !..
Evet,tekrar tekrar söylüyorum bunlar gerizekalı !
Haksızmıyım? :)
Haydin afiyet olsun...


BABA....!!!!!!!!



Yaşlı bir baba…
Kuzu etinden imal edilmiş yaprak döneri çok severmiş…
Bir gün canı yaprak döneri çok çekmiş.
Babasının isteğini fark eden oğlu,
almış babasını ve güzel bir lokantaya götürmüş…
Baba, yemeği önce kendisi yemek istemiş…
Ancak yaşlılığın verdiği zayıflık sonucu elleri titrediği için lokmayı ağzına götürmek istediği her seferinde üzerine dökmüş, yağı sakalına damlamış…
Lokantadaki insanların bakışları da pürdikkat onların üzerindeymiş…
Aşağılayıcı bakışlar, alaycı tavırlar, surat ekşitmelerle arada bir yaşlı babaya bakıyorlarmış.
Bir süre sonra oğlu sabır ve itina ile lokmaları babasının ağzına koymaya başlamış…
Nihayet yemek bitmiş ve oğlu babasını alıp lavaboya götürmüş, elini-yüzünü iyice yıkamış, üstünü-başını silip temizlemiş, saçını-sakalını düzeltip taramış, gözlüklerini silip gözüne takmış, ardından da koluna girip dışarı çıkarmış…
Lokantada bulunanların hakaretamiz bakışları hâlâ onların üzerinde…
Hiçbir bakışı umursamayan çocuğun ise yüzünde hep tebessüm varmış, babası çok sevdiği yemekten yiyip lezzet aldığı için…
Yemek parasını ödeyip çıkıyorlardı ki, arkalardan yaşlı bir amca seslenmiş:





– Hey evlat, burada bir şey bıraktığını unutmadın mı?
Az düşündükten sonra çocuk cevap vermiş:
– Hayır, masada bir şey bıraktığımı sanmıyorum!
Yaşlı amca:
– Hayır evlat, yanılıyorsun. Sen burada çok değerli bir şey bırakıp gidiyorsun!





Şaşkınlık içinde:





– Ne bırakmışım ki amca?!
– Sen burada, her evlat için bir ders ve her baba için bir umut bırakıp da gidiyorsun!…
Tam bir sessizlik hâkim olmuştu salona…
Herkes yaptığından, düşündüğünden utanç duyuyordu…
Unutmuşlardı bir an, her sıkıntıda babalarına sığındıklarını:





– Baba! Şunu istiyorum.
– Baba! Bana şunu al.
– Baba! Şu okulda, şu üniversitede okumak istiyorum, şu kadar harç gerekiyor.
– Baba! Okul masrafları için şu kadar para lazım.
– Baba! Falan şehre gezmeye gitmek istiyorum, para ver.
– Baba! Doğum günümde bana ne aldın?
– Baba!…
– Baba!…
Ama bir defa olsun dememişlerdi sanki:
– Yanımdasın ya baba, benim için her şeye değer ve yeter!…
– Babam! Senin yanında olmak benim için bir dünyadır…





Hep sahip olmak istediklerimizden söylenip durduk, yokluklarımızdan sitem edip şikâyetçi olduk…
Ama belki de hiç sormadık ona:





– Baba! Senin benden bir isteğin var mı..?





Çoğumuza sormuşlardır kesin çocukluğumuzda, “Anneni mi çok seviyorsun, babanı mı?” diye.






İlk başta “Her ikisini.” desek de az ısrar sonucu utanarak, sıkılarak
kısık sesle, “Annemi.” diyorduk; buna rağmen baba içindeki acıyı bize
hissettirmeden tebessüm ediyordu.
Kim bilir, belki de herkesin yanında utanıyordu…
Ama bir gün gelir de kayıp giderse elinden, aile fertlerinin güzel
yaşaması için ne tür zahmetlere katlandığını işte o zaman anlarsın.
Cennet ayaklarının altında olmasa da…........





------------------------------------------------------------------
Bu yazıyı okuduktan sonra şu duayı yapmak geldi içimden...






"Allah'ım Ben evlatlarımdan razıyım Allah'ta onlardan razı olsun...
RAB'BİM herkese BABAYA, KARDEŞE, AKRABAYA, KOMŞUSUNA KİMSESİZE BAKAN,
VATANA, MİLLETE, HERKESE HAYIRLI EVLAT nasip etsin inşallah.."


Rabia Arapça’da “dördüncü” demektir.


Rabia Arapça’da “dördüncü” demektir.
Öyle sanıldığı gibi mübarek ve anlamlı bir isim değildir.
Çünkü Arap kültüründe, kız çocukları insandan sayılmadığı için, kızı olanlar isim vermez numara verirlerdi.





Vahide isim değildi, birinci demekti. İlk doğan kıza verilen numaraydı.





Saniye ikinci demekti, ikinci kızı olana verilen numaraydı.





Selase ve Bite isimleri üçüncü demekti, üçüncü doğan kızlara verilen numaraydı.





Rabia da dördüncü demekti, dördüncü doğan kıza verilen numaraydı.
Bizimkilerde Rabia’yı çok mübarek ve çok dini içerikli bir isim
zannederler, bilmiyorlar ki Araplar, insandan saymadığı ve isim vermeye
lüzum görmediği kız çocuklarına işte böyle numara takarlardı, tıpkı
otomobillere takılan plakalar gibi.!





Dünya kurulduğundan beri kız çocuklarını, diri diri toprağa gömen kültüre sahip tek millet Araplardı.
Bunun esas sebebi ise, tefecilik yapan, fahiş faizlerle verdikleri
paraları ödeyemeyen kişilerin kızlarına, karılarına el koyup pazarlayan
insafsız ve ahlaksız, Arap egemenlerinin eline düşmesinden korkan
Araplar, yeni doğan kız çocuklarını diri diri toprağa gömerek bu
akıbetten koruduklarını zannederlerdi..





Peki o çağlarda Türk’ler nasıldı?
Türk’ler kız çocuklarına, hatunlarına değer veren, onları önemseyen,
insan yerine koyan, komutanlar ve hakanlar gibi yetiştiren tek tanrılı
dine mensup bir milletti.
Ve insan hakları açısından da çağdaş kültürün örneklerini vermiş önder uluslardandı.





Eski Türkçe’de “namus” sözcüğü yoktu çünkü namussuzluk nedir bilmezlerdi!





Türk geleneğinde kadın arkadaştı, kadın anneydi, kadın sevgiliydi, tek başına bir devletti.





Kadın dövmek malesef Türk’lerin arap kültürüyle tanıştıktan sonra başlayan bir olaydır.
Eski Türk kültüründe, örfünde kadın her zaman el üstünde tutulurdu.
Tarihe geçmiş Cengizhan’ın eşi için söylediği
“Ben sizin han’ınızım, bu da benim han’ım” sözleriyle dilimize yerleşen “hanım” kelimesi de bunu göstermektedir!
Yani KADIN EVİN HANIYDI,





Mustafa Durmuş’ un Tomris’ ten Rabiya’ a adlı kitabından...


SAKALLI CELAL...


TC Erdal Kılıç
11 saat






Deniz Bakanı bir paşanın oğlu olarak İstanbul'da dünyaya gelir.
Yaşıtları oyuncaklarla oynarken o kendi kendine harfleri öğrenerek ev
halkını şaşkına çevirir. İlkokul çağında konaktaki odasından çıkmaz,
durmadan deniz lisesine giden ağabeylerinin kitaplarını okur. Babasının
“henüz yaşın küçük” demesine rağmen, Fransızca dersleri alır ve kısa
sürede mükemmel Fransızca öğrenir. Dönemin en iyi eğitim veren okuluna,
Galatasaray Lisesi’ne, 1896 yılında başlar. Fransızcası çok iyi
olduğundan hazırlık okumaz. Derslerinde olağanüstü başarılar elde eder.
Burada geçirdiği 11 yıl; özgür, bağımsız, aydınlanmacı kişiliğinde çok
etkili olur. Okulunu bitirdiğinde, muhteşem bir Fransızcası ve elinde
her kapıyı açan Galatasaray diploması vardır. Basit memurluklarda gözü
yoktur. Tevfik Fikret Galatasaray Lisesine müdür olunca bu dahi adamı
elinden kaçırmaz ve okulda öğretmenlik yapmasını sağlar.
Nazım
Hikmet gibi birçok gence ders verir. Öğrencilerine, "Koridorda asılı
olan ceket benimdir. Cebinde param var. İhtiyacınız kadarını
alabilirsiniz" demektedir. Bir süre sonra Devlet, Fransızcası kuvvetli
35 genci sınavla Fransa ve İsviçre’ye yüksek öğrenim için gönderir.
Bunlardan biri de Celal’dir; Sorbonne’da Siyaset Bilimi okumaya başlar.
Ailesine mektup yazarak devlet büyüklerinden Makine Mühendisliğine
geçmesini sağlamalarını, kabul edilmezse kendi paraları ile okutmalarını
rica eder ama aile bunu reddeder. “Devlet neyi uygun görmüşse onu
tahsil et’’ cevabını alır. Bir daha asla kesmemek üzere o gün sakalını
uzatmaya başlar.





Fransa’nın en büyük yazar, şair ve
düşünürleriyle fikir alışverişinde bulunur. Hür beyni daha da
aydınlanır. “Devletin parasını yediğimiz yeter’’ deyip diploma almadan
ülkesine döner. Üsküp’e Fransızca öğretmeni olarak gönderilir. Burada
öğrenciler ve halk kendine hayran kalır. Kendi parasıyla okulun önüne
futbol sahası yaptırır. Fransa’dan toplar getirtir. Öğrencilere don ve
fanila diktirir. Futbolu öğretir. Fakat bölgedeki yobazlar onu şikâyet
ederek okuldan attırır. Sebebi; futbol günahmış! Çünkü Yezit’ler Hz.
Hüseyin’in başını keserek yerde top gibi oynamışlar, futbol onu temsil
ediyormuş.





İstanbul’a döner. Trablusgarp’ta Mustafa Kemal ve
askerlerinin zor durumda olduğunu öğrenir. Bir tekneye mühimmat doldurup
yola çıkar. Fakat yolda İngiliz devriye teknesi yollarını kesince
arkadaşlarının “silahımız var vuruşalım’’ fikrine karşı çıkar;
“silahları değil aklımızı kullanacağız.’’ Muhteşem dili ve siyasi
bilgisi ile İngiliz komutanına bu silahları Fransızlara direnen Tunuslu
mücahitlere götürdüklerine inandırır ve Mustafa Kemal’e ulaştırır. Silâh
altına alınmak ister ama “ülkeye öğretmen lazım’’ denilerek Kastamonu
Lisesi’ne Fransızca öğretmeni olarak gönderilir. Fakirlik, hastalık ve
cehaletin olduğu bir dönemdir. Şehirde frengi vardır, bununla mücadele
eder. Öğrencilere yabancı dilin yanı sıra tarih ve hayat bilgisi
dersleri verir. Yobaz zihniyet onu bir kez daha hedef alır. “Dini bütün
yerde başı açık geziyor, çocuklara Fransız devrimini anlatıyor, ayaktopu
oynatıyor günahtır” diye İstanbul'a şikayet ederler. Görevden alınır,
İzmit Lisesi’ne gönderilir. Burada büyük şair Yusuf Ziya Ortaç ile
tanışır. Ölümünden sonra Ortaç; “Celal beyin cenazesine gitmedim. İnsan
kendi tabutunun arkasından yürüyebilir mi?” diyerek dostluklarının
büyüklüğünü gösterecektir.
Sakallı Celal buradan Ankara Lisesi’ne
müdür yardımcısı olarak atanır. Burada da öğrencilerine sürekli
aydınlanmayı, akıllarını kullanmayı ve hurafelerden uzak durmaları
gerektiğini öğütler. "Çocuklar evlerinde ve camide din öğrenebilir ama
Fransızca öğrenemez’’ diyerek din dersi saatini azaltarak Fransızca
derslerini arttırır. Okulun lağımı taşar, kimse ilgilenmeyince kendisi
açar. Koskoca müdür yardımcısı bu işi yapar mı diye ona işten el
çektirirler. Sakallı Celal tepki olarak diğer gün bir boyacı sandığı
bulur ve okulun önünde öğrencilerinin ayakkabısını boyar. Mevzuatı
delerek Türkiye’de ilk kez İstanbul’dan bir bayan öğretmen getirtir ve
atamasını yaptırır. Çok büyük tepki alır. Bakanlıktan bir yazı gelir.
Yazıda “Yükseköğrenimde öğrenci boşluğu olduğundan son ve bir önceki
sınıfların durumlarına bakılmaksızın mezun edilmesi gerektiği’’
yazmaktadır. Hiç beklemeden burası “boyacı küpü’’ değil diyerek bir daha
dönmemek üzere öğretmenlikten istifa eder...
Aydın’a incir
fabrikasına işçi olarak gider. Fabrika yönetimine ve üreticilere incir
ve üzüm tarımının geliştirilmesini, taşınmasını, kurutulmasını ve
paketlenmesini modern tekniklerle öğretir. Fransızca bilen, muhteşem
silah kullanan ve fabrikanın karmaşık makinelerini tamir edebilen bu
adam aranan biri haline gelir ve “ustabaşı’’ olur. İşçilere okuma yazma
ve Fransızca öğretir. Fabrika sahibine modern teknikleri, çiftçilere ise
kooperatifleşmeyi öğretir. Hasta bir işçi ve fakir bir köylüye maaşını
verdiği için Komünist diye şikayet edilir. Polis evini basar, evde
Komünizme ait belgeleri bulamayınca yerini sorar. Sakallı Celal
kafasının içini göstererek “İşte burada’’ diye cevap verir. Duvardaki
Marks portresi içinse "dedemdir" der. Fabrikada sağ işaret parmağı
makineye sıkışır ve ucu kopar. Soranlara “O zaten komünist parmağımdı
bir şey olmaz’’ cevabını verir. Birgun hakkındaki iftiralardan bunalır
ve evindeki bütün eşyaları işçilere dağıtıp bir çuval kitapla Ankara’ya
döner. Oradan da İstanbul’a…





İstanbul’da onu tanıyan dönemin en
büyük şair, yazar, avukat ve kalburüstü aileleri evlerine sohbetini
dinlemek için davet ederler. Çünkü muhteşem bilgisi ve konuşma yeteneği
vardır. Çöpçülerin aldığı maaşı düşük bulur. Bunu protesto etmek için
Vali konağının önünü süpürmeye başlar. O sırada oradan Rasih Nuri İleri
ile hocası Prof. Kerim Erim geçmektedir. O günü İleri şöyle anlatır;
“Hocam, Profesör Kerim Erim bir anda fırlayıp yerleri süpüren sakallı
bir çöpçünün elini öpmeye başladı...’’





Sakallı Celal Maddi
sıkıntı çekse de hayatı boyunca kimseden para yardımı kabul etmez.
Elinde büyüyen Mehmet İsvan çok zengin bir iş adamı olur. Hocasına hesap
açar fakat öldükten sonra tek bir kuruşuna dokunmadığını görür. Hayatı
boyunca hiç sigara ve alkol kullanmaz. "Türkiye, doğuya yol alan bir
geminin güvertesinde batıya koşan insanların ülkesidir" ve "Bu ülkede
ilgililer bilgisiz, bilgililer ilgisizdir." sözleri ona aittir.

1962 yılında hayata gözlerini yummadan önce vasiyetinde; “Mustafa
Kemal’i seviyorum. Ona olan güçlü özlemimle ölüyorum. Onu öpmek,
koklamak isterdim" der. Kaynak olarak kullandığım “Sakallı Celal’’
isimli eserin yazarı Orhan Karaveli şöyle diyor; "Tek isteği vardı
Sakallı Celal Beyin, Türkiye’nin Atatürk’ün yolundan giderek aydınlık
günlere ulaşması…"





-Tarık Barbaros Plevneli sayfasından-


YOBAZ'IN KEMİK YAPISI !!!...



**
Bektaşi cuma'ya gitmiş. camide hoca yüksekçe bir yere çıkmış boyuna nutuk atmakta...
Hem de şarap içenleri açıkça kınamaktadır.





Bektaşi can kulağıyla dinlemeye başlamış, hoca devamlı şarap
içenler öbür
tarafta her türlü ceza görecek. Şarap içmeyenler her türlü sefa
görecek. Hatta herbirinin emrine kırk huri verilecek...
Huriler şöyle güzel,böyle hoş,başka türlü...





Şarap içenlerinse içtikleri her şişe şarap, kıl köprüden geçerken
boyunlarına asılacak..!!! demis.
Bektaşi dayanamamış durduğu yerden seslenmiş:
"hoca efendi şişeler dolu mu olacak, boş mu!"





Hoca gürlemiş "bre zındık sen dolu şişelerle öbür tarafı meyhane
mi sanırsın?"





Bektaşi boynunu büküp itiraz etmiş:





"İyi ama hoca, adam başı kırk huri ile sen de öbür tarafı kerhane
mi sanırsın?"


İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ ONKOLOJİ ENSTİTÜSÜ BAŞKANI PROF. DR. ERKAN TOPUZ


1. Günde En Az 6-7 Saat Karanlık Odada Uyuyun





2. Haftada En Az 6 Gün Erken Yatın, Erken Kalkın





3. Elektronik Araçlardan Uzak Durun. Kullanmadığınız Zaman Açık Ve Yanınızda Tutmayınız





4. Bilgisayarınızı Açık Tutmayın





5. Telefonda Kısa Konuşun





6. Cep Telefonu İle Konuşmanız 30 Saniyeyi Geçmesin





7. Şampuanlar Ve Duş Jelleri Kanserojen. Vücudunuzu Sabunla Temizleyin Ve Bol Bol Durulanın





8. Zaman Zaman Yalın Ayak Toprakta Yürüyün





9. Giydiğiniz Terliğin Lastik- Plastik Olmamasına Dikkat Edin





10. Gece Uyurken Odadaki Televizyonu, Bilgisayarı vs Fişten Çekin Veya Ana Düğmesinden Kapatın





11. Cep Telefonunuzu Gece Uyurken Yattığınız Odada Bulundurmayın





12. Haftada 4 Kez Balık yiyin ve Balık Çorbası İçin Balığın Kılçığı Kanser Önleyicidir. Mümkünse Balığı Kılçığı İle Yiyin





13. Zerdeçal’ı (Turmerik) Bol Bol Kullanın Salatalarınıza Ekin, Çorbanıza Köftenize Koyun





14. Günde İki Bardak Domates Suyu İçin





15. Tuz Kullanmak İstiyorsanız Kaya Tuzu Kullanın





16. Zeytinyağı faydalı sabah kahvaltısında bir çorba kaşığı zeytinyağının içine kekik, nane, köri, koyup yiyin





17. Esmer Pirinç Tüketin





18. Zeytin Çok Yararlı Bol Bol Tüketin





19. Yağsız Peynir Ve Keçi Peyniri Yiyin


BULDAN


BULDAN"lı Hemşehrimiz: Prof Dr Ahmet Küçükusta: Tüm sağlık reçeteleri yalan dedi sosyal medya sallandı...
Prof. Küçükusta: Tüm sağlık reçeteleri yalan‼
Profesör Ahmet Rasim Küçükusta ezberleri bozdu.
Dünya sağlık kartellerini eleştirdi. "Hastaneye giderseniz sizi zorla hasta ederler" dedi.
- Mr'ların yüzde 90'ı gereksiz yere çekiliyor.
- Kanser taramalarının çoğu kandırmaca. Insanlar kendilerini kullandırmasın.
- İlaçların çoğu boşa veriliyor. Yüzde 37'si çöpe gidiyor.
- Antibiyotik yazan değil, yazmayan doktor makbuldür. Ama bizde tam tersi geçerli maalesef.
- Grip aşılarının etkinliği sıfır.. Ben hayatta vurdurmam.
- Her yıl gereksiz yere binlerce biyopsi yapılıyor, röntgen çekiliyor.
- Leblebi çekirdek yer gibi anjiyo yapılıyor. Stent takılıyor. Bunlar vücuda zarar veriyor. – Check-up kampanyaları gerçek bir tuzak. Akciğer filmi vücudunuza zarar veriyor.
– Insanlar kendiliğinden geçecek hastalıklar ıcın kesinlikle hastanelere gitmesinler. Tahliller vücuda radyoaktif ışın veriyor. Gereksiz ilacın faydası yok zararı var.
– “Başlangıç” diye birşey uyduruldu. Hastalara, alzheimer, reflü, astım başlangıcı teşhisi konuyor. Amaç hastayı boş çevirmemek. Başlangıç diye birşey yok. Ya hastasın ya değilsin.
– Kolestrol ilaçlarının tedavi yüzdesi çok düşük. Zararı daha fazla. Hayat tarzınızı değiştirmek ilaçtan çok daha etkili. Doğal beslen, hareket et bu beladan kurtul.
– Nodül çok abartılıyor. Nodülün kansere dönüşme ihtimali çok düşük. Bunun için gereksiz tahlil ve teşhisler yapılıyor.
– Vitamin haplarının sağlam insanlara hiçbir faydası yok. “Ben yorgunum” diye vitamin hapı alınmaz.
– Köpek balığı kıkırdağı ile kanser tedavi edildiği iddiası tamamen uydurma. Köpek balıklarının kansere yakalanmadığı düşüncesi de safsata. Bu hayvanlarda kırk çeşit kanser tespit edildi.
– “Bitkisel ilaçların hepsi masumdur. Yan etkisi yok” düşüncesi doğru değil. Unutmayın, haşhaş, tütün, zehirli mantar da birer bitki…
ayçiçek yağı, Mısır özü yağı, margarin ve trans yağ içeren ürünleri kullandın.


''GÖÇ''...1950



KÜRK MANTOLU TÜRKLER ...
Bu fotoğraf, LIFE dergisi fotoğrafçısı Jack Birns tarafından
1950 yılında Edirne Tren Garı'nda çekilmiş.
Kadınların hepsinin üzerinde kürk olmasının nedeni ise;
Bulgaristan'ın göç eden Türklerin yanlarına sadece elbiselerini almalarına izin vermesi.
Ömürlerinde hiçbir zaman kürk giyme fırsatı bulamayacak olan bu kadınlar, ellerindekini satıp parasıyla kürk alıyorlardı ki;
Türkiye'ye geçtiklerinde kürkü satarak en azından bir miktar paralarını kurtarmış olabilsinler..,
Dünya tarihinin en üzücü sahnelerinden biri de 1950'li yıllarda Bulgaristan Türklerinin maruz kaldığı insanlık dışı muameledir. Bu süreçte taşınmaz mallarının bir çoğunu arkasında bırakan Bulgaristan Türkleri taşınabilir mülklerini yanlarında götürmek istemiştir; ancak faşizan bir yönetime sahip Bulgar hükümeti Türklerin yalnızca kıyafetleri ile gitmesine izin vermiştir.
Gidecekleri yurtta kendilerini neyin beklediğini bilmeyen Bulgaristan Türkleri hem daha sıcak tutması hem de her yerde satıldığında iyi para etmesi hasebiyle kürk satın alarak Türkiye'ye gelmişlerdir. Kürklerle zengin bir hanım portresi çizilse de aslında fotoğrafın ardında bir dram vardır


İDDİA MAKAMINA!



Bir davada tanıklık etmesi için kürsüye yaşlı bir teyzeyi çagırırlar
Kadın yerine oturur ve davalının avukatı kadına yaklaşır
Ayşe Hanım
Beni tanıyor musunuz ?
Yaşlı teyze cevap verir
Ah evet Avukat Bey sizi çocuklugunuzdan beri tanıyorum
Siz taa o zamanlar bile aileniz için tam bir baş belasıydınız
Sürekli yalan söylüyorsunuz, karınızı komşunuzla aldatıyorsunuz, en yakınım dediginiz insanların arkasından konusuyorsunuz, 2 lira fazla kazanmak için herkesi satarsınız
Davalının avukatı başta olmak üzere bütün salon şok olur
Adam ne yapacagını bilemez bir halde kadına tekrar sorar
Peki Ayşe Hanım, ya karşı tarafın avukatını tanıyor musunuz ?
Kadın yine cevaplar
Elbette tanıyorum
Çocuklugunda ona dadılık yapmıstım
Tembel, ödlek ve alkolik adamın tekidir
Etrafında bir tek dostu yoktur ve herkes onun hala geceleri altına kaçırdıgını söylüyor
Yine herkes şokta
Bütün salonu bir ugultu kaplar
Hakim kürsüye tak tak tak vurup herkesi susturur ve her iki tarafın
avukatını da kürsüye çagırır ve ikisine de egilmelerini söyleyerek
kulaklarına şunu fısıldar
Eger bu kadına beni tanıyıp tanımadıgını sorarsanız anam avradım olsun ikinizi de harcarım.






İki Lahmacun Ama


Yaşı 70’e dayanmıştı Mamed Baba’nın.
İki
katlı evinin üst katını oğlu ve gelinine vermiş kendisi de kapıcı
dairesi gibi olan alt katta hayatının son günlerini sürdürüyordu.

Hayatı boyunca çalışmış helal rızk peşinde koşturmuş, dişinden
tırnağından arttırdığı bir miktar para ile de gecekondu karışımı bu yeri
on sene önce alabilmişti..çok şükür borcu da bitmişti.
Ayda bir
aldığı Bağkur emekliliği maaşı ile de namerde muhtaç değildi, nasıl olsa
kira da vermiyordu. Kıt kanaat geçiniyordu çok şükür.
Oğlu da iyi bir meslek sahibi idi zengin değildi ama fakir de sayılmazdı.
Mamed Baba, gelininin arada bir iğneleyici sızlanmalarına da
“cahildir, ileride anlar iyiyi kötüyü” diyerek duymazdan gelirdi hep..
İhtiyarlar devamlı hoşgörü timsali idiler. Kiymetli oğlunun ve
gelininin haftada bir ziyareti,somurtarak da olsa bir iki defalık
verdikleri bir tas yemeğe memnun olurlardı garipler.
Günlerden pazar, vakit de öğle idi Mamed Baba fırına gidip iki ekmek almıştı.
Fırıncı: “Mamed emmi, akşam için lahmacun malzemesi verdi senin oğlan,
ne zaman hazır olsun? Bana demedi, var mı bir bilgin?” diyen sorusunu da
“haberim yok oğlum” diye cevaplamıştı.
Eve geldiğinde de 50 yıllık
hayat arkadaşına “Ayşe Hanım oğlan fırına lahmacun malzemesi vermiş
akşama nasib olur herhalde, akşama bir şey zahmet etme iki tane verir ne
de olsa” diyerek ümitle beklemeye başlar.
Akşam namazı için
hazırlık yaparken oğlunun, elinde lahmacun dolu tepsi ile binaya
girdiğini görür tesadüfen...şimdi gelir şimdi gelir diyerek bekler
lahmacunu.
Vakit gece yarısına gelir artık ümidi biter iki sıcak lahmacun hayalini iki soğuk lahmacuna dönüştürür.
Gece yarısına kadar bekle babam bekle ama nafile..! Gelmez açlık ve üzüntüyle beklenen o iki lahmacun..!





Mamed Baba sabah erkenden kalkar, mahalledeki eski arkadaşının oğlu emlakçının yolunu tutar.





Üçüne beşine bakmaz evi satar. Ve bir şart koşar: “ben ölünceye kadar evde oturmam şartıyla” diyerek ekletir tapu kaydına.
Oğlanı hemen çıkartabilirsiniz diye de tembihler...
Bir kaç gün sonra oğlunun heyecanlı, koşarak ve büyük bir merakla kapıya geldiğini görür. Oğlu içeri girmeden sorar..
-Baba bugün iki kişi geldi ve evi boşaltmamı, senin evi sattığını
söyledi. Böyle bir şey yok değil mi? Haydi, satmadım de, diye bağırır.
Mamed Baba susar seslenmez,
-Baba ne oldu, dilini mi yuttun? de haydi yalan desene..!
-Diyemem oğlum sattım, tapularını da verdim der, Mamed Baba.
Oğlan şokta nutku tutulur, olduğu yere çöker ve “niye baba niye.. Kaça sattın bari...onu söyle...” der.
Mamed Baba buğulu gözlerle burnunu çekerek,
-İki lahmacuna oğlum, iki lahmacuna sattım burayı der ve girer içeriye..:
(Alıntı)
*****
Bize bir ev tahsis etmeseler de;
Çok kültürlü, diplomalı olmasalar da;
Öldüklerinde bir miras bırakacak olmasalar da sadece anne ve babamız
olmaları, onları sevip saymamız, ilgilenmemiz ve gerekiyorsa bakmamız
için kafi bir sebeptir.
Onlar bizim dünyaya geliş vesilemiz ve velinimetimizdir.





Cenab-ı Allah da Kuran’da:
“Ve Rabbin, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi ve anaya, babaya
iyilik etmenizi emretmiştir; onlardan biri, yahut her ikisi, senin
yanında ihtiyarlık çağına ererse onlara üf bile deme, azarlama ve onlara
güzel ve iyi söz söyle.” (İsra Suresi 23. Ayet) buyuruyor.





Allah hepimize anne ve babalarımıza iyi evlatlar olmayı, onlara iyi davranmayı ve rızalarını almayı, evlatlarımızın da bizleri sevip saymalarını nasip etsin inşallah.






Allahümme Salli Ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina muhammed ..❤️🌹


30 Mayıs 2019 Perşembe

KARTALLARIN İNANILMAZ YARATILIŞI...



Kartal, kuş türleri içinde en uzun yaşayanıdır. 70 yıla kadar yaşayan
kartallar vardır. Ancak bu yaşa ulaşmak için, 40 yaşındayken çok ciddi
ve zor bir karar vermek zorundadır.










Kartalın yaşı 40′a
vardığında pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir ve bu nedenle de
beslenmesini sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelir.





Gagası uzar ve göğsüne doğru kıvrılır. Kanatları yaşlanır ve ağırlaşır. Tüyleri kartlaşır ve kalınlaşır.





Artık kartalın uçması iyice zorlaşmıştır. Dolayısıyla kartal burada iki seçimden birini yapmak zorundadır:





- Ya ölümü seçecektir,
- Ya da yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecini göğüsleyecektir.
Bu yeniden doğuş süreci 150 gün kadar sürecektir.






Bu yönde karar verirse kartal bir dağın tepesine uçar ve orada bir kaya
duvarda, artık uçmasına gerek olmayan bir yerde, yuvasında kalır.






Bu uygun yeri bulduktan sonra kartal gagasını sert bir şekilde kayaya
vurmaya başlar. En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer.
Kartal bir süre yeni gagasının çıkmasını bekler. Gagası çıktıktan sonra
bu yeni gaga ile pençelerini yerinden söker çıkarır.





Yeni
pençeleri çıkınca kartal bu kez eski kartlaşmış tüylerini yolmaya
başlar. 5 ay sonra kartal, kendisine 20 yıl veya daha uzun süreli bir
yaşam bağışlayan meşhur yeniden doğuş uçuşunu yapmaya hazır duruma
gelir.





Kendi yaşamımızda sık sık bir yeniden doğuş süreci yaşamak
zorunda kalırız. Zafer uçuşunu sürdürmek için, bize acı veren eski
alışkanlıklarımızdan ve anılarımızdan kurtulmak zorundayız. Unutma, seni
öldürmeyen her acı daha da güçlendirecektir.


Yıl 1945…Bugün 73 üç yıl önce..


Yıl
1945…Bugün 73 üç yıl önce.. Nagasaki'ye atom bombası atılmasının
ardından, kardeşinin cesedini ölülerin yakıldığı alana getiren bir Japon
çocuk saygı duruşunda.





Bu resmi çeken Joe O'Donnel aslında
bölgeye Amerikalılar tarafından gönderilen bir casustu. Görevi, Nagasaki
ve çevresinde yüzlerce fotograf çekip bunları Amerikan genel kurmayına
yollamaktı.





Böylece yetkililer bombanın gücü hakkında daha iyi
fikir sahibi olacaklardı. Resimdeki çocuk hakkında konuştuğu şahitlerden
biri, çocuğun durumunu şöyle anlatmıştı:
“Ateşe doğru gelen 10
yaşlarında bir erkek çocuk gördüm. Sırtında bir bebek taşıyordu. O
günlerde Japonya'da çocuklar küçük kardeşlerini sırtlarına alıp oyunlar
oynardı. Önce böyle olduğunu zannettim. Fakat bu çocuğun havası tamamen
farklıydı. Buraya çok ciddi bir sebeple geldiği meydandaydı. Ayakları
çıplaktı ve yüzüne sert bir ifade yerleşmişti. Arkasındaki bebeğin
kafası geriye düşmüştü, uyuyor gibiydi. Çocuk yaklaşık beş dakika kadar
hiç kımıldamadan saygı duruşunda bulundu.





Sonra, ölüleri yakan
maskeli görevlilerden biri çocuğun yanına gitti ve bebeği bağlayan
kayışları çözdü. İşte o zaman bebeğin ölü olduğunu anladım. Görevli, ölü
bebeği aldı ve ateşin üstüne yerleştirdi. Çocuk ise kaskatı bir şekilde
dakikalarca ayakta, durumu seyretti.





Alt dudağını o kadar
şiddetli ısırıyordu ki sonunda kan akmaya başladı. Kardeşinin cesedi
alevlerin içinde tamamen kaybolduktan sonra, arkasını döndü ve sessizce
ordan uzaklaştı.”


Adamın biri



Adamın biri elinde büyük bir bıçakla camiye dalar ve sorar:
-Aranızda Müslüman olan var mı?
Korkudan kimse bişey diyemez. Birazdan yaşlı bir adam ayağa kalkar:
-Ben müslümanım. Der.
Bıçaklı adamla yaşlı adam camiden çıkarlar. Adam dışarıdaki inek sürüsünü gösterip:
-Amca, şunları kurban edicem de ben beceremem yardım edermisin der..
Yaşlı adam baya bir hayvanı kestikten sonra ben yoruldum başka birini bul der.
Adam bu sefer kanlı bıçakla yine camiye girer ve sorar:
-Aranızda başka Müslüman var mı? Az önceki adamı doğradığını düşünen cemaat çok korkar ve herkes aynı anda imama bakar, imam:
-Ne bakıyosunuz ulan iki rekât namaz kıldırdık diye hemen Müslüman mı olduk


Gazi M.Kemal, çiftliğinde dolaşıp


Gazi M.Kemal, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladı.
Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.
- Merhaba nine.
Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
- Merhaba dedi.
- Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadın şöyle bir duralayıp;
- Neden sordun ki, dedi. Buraların sahabisi misin? Yoksa bekçisi mi?
Paşa gülümsedi.
- Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin
malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden
gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?
Kadın başını salladı.
-
Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği,
atın geç yetişdiği, kavruk köylerinden birindenim. Bizim muhtar bana
bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim.
- Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?
- Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da... Benim iki oğlum da gavur
harbinde şehit düştü. Memleketi gâvurdan gurtaran kişiyi bir kez
görmeden ölmeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa.
Bende gün demeyip muhtara anlatinca, o da bana bilet aliverip saldi
Angara'ya, giceleyin
geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan
oraya vurup duruyom bey.
- Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı? Kadının birden yüzü sertleşti.
- Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki.. O bizim vatanımızı
gurtardı. Bizi düşmanın elinden gurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını
onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi
istediğimiz gibi yaşiyoz. Sunun bunun gâvurun köpeği olmaktan onun
sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol
paşam demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen
efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşa'yı
bulacağım yeri deyiver.
Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek;
- Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımız..
Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu dedi.






Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte
aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar
koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp
Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de
ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul
gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü Ata'nın
ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket
çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e
uzattı;
- Tek ineğimin sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye
getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.
Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;
-'Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin.
Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun.'


11 Mayıs 2019 Cumartesi

KISSA'DAN HİSSE...







Uzun yıllar önce Bursa’da bir davulcu yaşıyordu…
Ramazan gecelerinde sahurda insanları uyandırmak için davul çalan
adamcağız, geriye kalan 11 ayda ise düğünlerde, şenliklerde, mitinglerde
hünerini sergileyip ekmek parasını kazanıyordu…
Aradan yıllar
geçti, davulcu yaşlandı ve aklına o güne kadar hiç düşünmediği bir soru
gelip oturdu; hayatını ramazan ayları dışında içkili düğünlerde,
eğlencelerde de davul çalarak kazanmış, kefen parasını da bu
kazandıklarından bir kenara ayırmıştı… Aklını kurcalayan soru işte
burada devreye giriyordu:
–Acaba bu kefen parası caiz miydi, değil miydi?..
Düşündü, taşındı Diyanet İşleri Başkanlığı’na danışmaya karar verdi…
Durumu anlatan bir mektup yazıp aynı soruyu sordu, gelen yanıtla
başından aşağıya adeta kaynar sular dökülmüştü:
-Caiz değildir!..
Adamcağız büyük bir üzüntü içinde hikayesini dönemin en ünlü
yazarlarından Hasan Pulur’a yazdı. Mektubu büyük bir şaşkınlık içinde
okuyan Pulur, “Olaylar ve İnsanlar” köşesine taşıyıp, adamcağızın
hikayesini ve Diyanet’in verdiği cevabı anlattıktan sonra şu soruyu
sordu:
–Diyanet “caiz değildir” diyorsa demek ki bir bildiği vardır!
Benim de onlara bir sorum olacak: oradaki din görevlileri maaşlarını
devletten alıyor. Devlet ise bu paraları halktan aldığı vergilerden
ödüyor. Vergi verenlerin içinde meyhanecisi de var, kerhanecisi de var…
Bu durumda aldıkları maaş caiz midir, değil midir?!.
Ortalık karıştı
tabii! Sonunda Diyanet İşleri Başkanlığı, “Konu yanlış anlaşılmış,
yanlış karar verilmiştir. Kefen parası caizdir” açıklaması yaptı!..
-Ruhun şad olsun Hasan Abi…
(Alıntıdır)


3 Mayıs 2019 Cuma

Babam çok fazla sözü uzatan insanlardan değildi.


Babam
çok fazla sözü uzatan insanlardan değildi. Ne zaman bir konuda isyan
etsem , ya da bir öğüdüne karşı çıksam, şefkatle , sakin sakin
gözlerimin içine bakar,
“ İlerde anne olunca anlarsın kızım.” derdi.






Anne-baba olmak cidden tam da böyle bir şey. İnsan öncesinde ne kadar
atıp tutarsa tutsun, o minicik bebeği kucağına aldığın, ya da daha yola
çıktığı haberini aldığın an , hayatının en tumturaklı değişimini
yaşıyorsun.





Cidden insan bir çok şeyi anne-baba olmadan anlamıyor.
Şu kocakarı lafları mesela.. Eskiden duydukça gözlerimi devirip ukala
bir tavırla güldüğüm.. Anne olunca o sözlerin ne bilgece olduğunu
keşfedip , yürekten de değil, taa karnından karnından, o kadar içinden
gelerek söylüyorsun ki: “Allah karşısına iyi insanlar çıkarsın” mesela..
“Allah dört gözden ayırmasın” mesela...





Yani insan kendi evladı
olunca, başta kendi anne-babası olmak üzere, etrafındaki her bir anneyi
babayı ayrı bir anlıyor değil mi?





Market kuyruğunda eline koca bir bebek bezi paketi taşıyan bir kadınla göz göze gelince gülümseyiveriyorsunuz.
Hastanede kucağında ateşten yanakları turuncu turuncu olmuş evladıyla telaşla koşturan adamın arkasından dua ediyorsunuz.
Parkta bir çocuk salıncağın önünden geçerken yüreğiniz ağzınıza geliyor, sizinki olmasa bile...






Yani kendi adıma söyleyeyim, sanki gözünüzün gördüğü, elinizin erdiği
bütün çocuklar sizin de sorumluluğunuz altında gibi bir duygu.
Çünkü onlar da birilerinin gözünün nuru, canının içi, aynı sizinki gibi..
Ne emekle yetişiyor, büyüyor; onu biliyorsunuz.






Hal böyleyken, hayatında biyolojik olarak babalık duygusunu hiç
tatmamış, hiç karısından “hamileyim” müjdesini almamış , hiç elini
eşinin karnına koyup içerdeki kıpırtılarla kalbi coşmamış, hiç mini
minnacık, mesela elleri , tırnakları, ağzı burnu tıpatıp kendisine
benzeyen bir canı kucağına almamış bir erkek , tutup lideri olduğu
ülkenin çocuklarına bayram hediye ediyor..!





“Küçük
hanımefendiler, beyefendiler.! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü,
yıldızı, bir mutluluk parıltısısınız! Memleketi asıl aydınlığa boğacak
sizsiniz. Kendinizin ne kadar mühim, kıymetli olduğunuzu düşünerek ona
göre çalışınız. Sizlerden çok şeyler bekliyoruz.” diyor üstüne bir de.






İşte tam da burada bir durup düşünüyorsunuz.. Demek ki çocukları bu
derece sevmek ve anlamak için ille de anne-baba olmak gerekmiyormuş.





Demek ki aslolan “iyilik”miş. “Sevgi”ymiş. “Vicdan”mış.






Bu 23.Nisan’da dileğim o’dur ki, o küçük hanımefendiler, beyefendiler,
“iyilik”le ,”sevgi”yle büyüsünler, bu vatanı “gerçekten” aydınlığa
boğsunlar.





23.Nisan bayramınız kutlu olsun yavrularım..!





Siz hayatında biyolojik anlamda baba olmamış Atatürk’ün, milyonlarca “sahici” torunlarısınız.





Hiç unutmayın.





Bige Güven Kızılay


BİR KABİN MEMURUNDAN İLETİDİR !!!...


Kabin memuru, hostes, host, steward...
Adına ne derseniz deyin, dışarıdan bakınca elinde valizi, her zaman gülümseyen yüzü, bakımlı saçları, makyajlı, traşlı yüzleriyle sadece üniformalarının hakkını vermeye çalışan hava işçileri.
Havaalanında karşılaşırsanız danışma memuru, uçakta servis elemanı, ilk yardımcı, gerektiğinde terapist, bağlantılı uçuşunuza yetişip yetişemeyeceğinizi bilebilen kahin, aç kalıp şekeriniz düştüğünde sinirinizi çıkardığınız kum torbası... Ama hep nazik, hep güler yüzlü, hep haksız, hep özür dilemek zorunda olan.
Biz işimize gelirken, dertlerimizi, sıkıntılarımızı soyunup üniformamızı giyeriz. Yolcu bilmez, belki de hasta çocuğunuzu birine emanet edip gelmişsinizdir, çünkü yıllık 5 günlük mazeret izin hakkınızın birini bile kullanmanıza izin vermemişlerdir. Çok sevdiğiniz biri ölmek üzeredir, ya da siz kilometrelerce uzaktayken o kişiyi kaybetmiş ve cenazesine bile yetişememişsinizdir. Sürekli gülümsemek zorundasınızdır çünkü meslek hastalığınız olan bel fıtığınızın ağrısını çekerken işinizi yapmanız gerekir. Tedavi ya da ameliyat için rapor alırsanız, işinizden olursunuz çünkü.
Ayakta durmaya haliniz kalmamış, mesai yoğunluğundan yemek yemeye fırsatınız olmamış olabilir. Bazen kendinizi makine gibi hissedersiniz. Mesai saatleriniz içinde durup soluklanmak, bir kahve molası vermek, annenizin sesini duymak gibi lüksleriniz yoktur. Servis yaparken sadece 30 sn. muhatap olduğunuz yolcu, servisin öncesini, sonrasını, diğer yolcularla ilgilendiğiniz süreyi görmediğinden sizi sadece 30 sn. çalışıyorsunuz sanabilir. Kapris yapabilir, sürekli ilgi bekleyebilir, ama her zaman haklıdır.
Hatta bazen o kadar haklıdır ki, yüksek mevkilerde tanıdığı varsa, sırf şirket kurallarını uygulayıp ekonomi sınıfından business sınıfına geçirmediğiniz için tenzil-i rütbe alabilir, amirlikten memurluğa inebilir, hatta bu tanıdığın mevkisi tepe noktalardaysa işinizden bile olabilirsiniz!
İşinizde, Sivil Havacılık genelgeleri ve toplu iş sözleşmesi hükümleriyle belirlenmiş kurallarınız olabilir. Ancak şirketiniz sizden bu kuralları esnetmenizi, kurallara uymamanızı isteyebilir. Karşı çıktığınızda fişleyebilir, hatta bir gün, sendikanızın yaptığı basın açıklamasını dinlemeye gittiniz diye, boş gününüzde olmanıza rağmen sorgusuz sualsiz işten atılabilirsiniz!
Gördüğünüz haksızlıklar, yaşadığınız baskılar boyu aşar, tek güvenceniz olan sendikanız şirketle uzlaşamadığı için grev kararı alır. İşçi olmanın bilinci, gücün birliktelikten ve dayanışmadan geldiği inancıyla, kazanılmış haklarınız elinizden alınmasın, haksız yere işten atılmış arkadaşlarınız işlerine dönebilsin diye, sendikanızın aldığı grev kararını uygularsınız. 219 gün boyunca, bütün baskılara, grev kırıcılığına, parasızlığa, toplumun kör, medyanın dilsiz olmasına katlanır, bin bir baskı ve tehditle değiştirilen sendikanızın yeni yönetiminin imzaladığı, içeriğini sizden bile sakladıkları toplu iş sözleşmesinin bağıtlanmasıyla işinize dönersiniz.
Her şey bıraktığınız gibidir, yine aynı hengamenin içine girersiniz, tek bir farkla; artık arkanızda güvenebileceğiniz bir sendikanız yoktur! Siz, bütün olan bitene rağmen severek yaptığınız mesleğinizi yapmaya devam ederken, bir gün mail adresinize “Ofis Meşguliyeti” konulu bir mail düşer. Sonun başlangıcı olduğunu anlarsınız. Çünkü bu şirketi biraz olsun tanıyan birisi, bunun ne anlama geldiğini bilir.
Belirtilen günde, ilgili ofise gidersiniz, size bir metin verip imzalamanızı isterler, sadece iki cümle: “Çalışmalarınızdan verim alınamamakta, hizmetinizden istifade edilememektedir. Konu ile ilgili savunmanızı beş iş günü içinde veriniz.”
Bu kadar. Sizin yıllardır verdiğiniz emek, şirkete kattıklarınız, sicilinizin temiz oluşu vs. önemli değildir. İşten atılacaksınız demektir.
Savunmanızda bu suçlamayı kabul etmediğinizi, hangi konuda verimsiz bulunduğunuzun bildirilmesini istediğinizi yazarsınız. Bu süreçte karşınızda her hangi bir muhatap da bulamazsınız. O şeflik bu müdürlüğe, o başkanlık bu şefliğe gönderir durur ama kimseden bir cevap alamazsınız.
Her gün işe, “acaba bugün mü işten atılacağım?” düşüncesiyle gelirsiniz. O endişelerle gittiğiniz uçuşta sizden güler yüz beklenir. Uçuş emniyeti için bulunduğunuz kabinde, içinizdeki sıkıntı ve aklınızdaki sorularla, kendiniz uçuş emniyeti için tehlikesinizdir.
Günler bu şekilde geçerken, mail kutunuzda ikinci “ofis meşguliyeti” mailini görürsünüz. Başınıza geleceği bilerek gidersiniz. Yine aynı memur, size bu sefer “fesih bildiriminizi” verir ve imzalamanızı ister. Yine aynı iki cümledir: “ Çalışmalarınızdan verim alınamadığından ve hizmetlerinizden istifade edilemediğinden İcra Komitesi kararıyla iş sözleşmeniz feshedilmiştir.”
Beklediğiniz sonuç bu da olsa, elinizde bir kağıt parçasıyla kalakalırsınız. Sudan çıkmış balık gibi hissedersiniz. Yıllardır gece gündüz, yaz kış demeden emek verdiğiniz şirket için değeriniz bir kağıt parçası kadardır. Yine bir muhatap arasanız da yine kapı duvardır.
O pırıl pırıl taşıdığınız üniformanızı bir bavula tıkarak teslim eder ve mesleğinize veda edersiniz.
Şimdi “dışarıdaki” hayata ayak uydurma zamanıdır… Bir yandan da, bu yaşadıklarınız yaşatanların yanına kalmasın, kalan arkasdaşlarım bu haksızlıkları yaşamasın diye başınıza gelenleri herkese duyurmak ister, oturur bu satırları yazarsınız.


12 Nisan 2019 Cuma

Eğer, yeniden başlayabilseydim



Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim birçok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85'indeyim ve biliyorum... Ölüyorum Borges