17 Ekim 2019 Perşembe

Milli Mücadele döneminde Ankara'da görev yapan Sovyet Diplomatı ARALOV anlatıyor:


*Tıp fakültesi son sınıf öğrencileri cepheye gidip, şehit oldu diye mezun verememişken medreselerdekilerin askerden muaf tutulması Atayı nasıl da kızdırıyor... Bir de medreseler için ayrılan alanların köylülerin elinden zorla alınmış yerler olması onu harekete geçiriyor. O gece iki medreseyi ziyaret ettik.
*Kanlı canlı, hemen hepsi de gencecik mollalar medresenin avlusunda dizilmişlerdi. Bunların yanında, geniş cübbeli, beyaz sarıklı hocalar da yer almıştı. Hepsi de yerlere kadar eğilerek Mustafa Kemal Paşa'yı selamlıyorlardı.
*Bunların içinden biri, bunların başı ve en nüfuzlusu, Mustafa Kemal Paşa'dan medrese sayısını arttırmasını rica etti. Bu zat, ayrıca medrese öğrencilerinin askere alınmamalarını da istirham etti. Hoca konuşurken Mustafa Kemal'in kendini tuttuğu belli oluyordu. Ama, medrese öğrencilerinin askere alınmamaları söz konusu olunca, artık kendini tutamadı ve yüksek bir sesle, sertçe:
*Ne o, dedi, yoksa sizin için medrese, Yunanlıları mağlup etmekten, halkı zulümden kurtarmaktan daha mı değerlidir? Millet kan içinde yüzerken, halkın en iyi çocukları cephelerde dövüşür, yurt için canlarını feda ederken, siz burada genç, sapasağlam delikanlıları besiye çekmişsiniz!
*Mustafa Kemal konuştukça, gözleri daha korkunç bir hal alıyordu:
*Bu asalakların askere alınmaları için hemen yarın emir vereceğim!
*Hocalar sindiler, ama yüzleri öfkeden kıpkırmızı kesildi, yabancıların yanında hükümet başkanı onları paylamıştı.
*Mustafa Kemal Paşa bize dönerek:
Haydi gidelim, dedi, artık burada bizim için yapılacak bir şey kalmadı. İsteksizce bir selam vererek oradan ayrıldı. Mustafa Kemal Paşa otomobilde uzun bir süre yatışmadı.
*Savaş sona erince onlarla daha ciddi konuşacağım! Her şeyden önce onları malî dayanaklarından, vakıflardan, yoksun edeceğim. Yurt topraklarının büyük bir parçası, nerede ise üçte ikisi, belki de daha çoğu vakıftır. Bu topraklar mollaların yaşama kaynaklarıdır. Bunların çoğu köylülerin elinden alınmış topraklardır. Buna son vereceğiz. Bir de utanmadan hükümetten yardım istiyorlar.
*Mustafa Kemal, Anadolu topraklarında, şimdi gördüğümüz dinç, sağlam delikanlıları askerden kaçıran 17 bin medrese bulunduğunu söyledi. Bu tam bir kolordu demekti. Medrese öğrencilerinin şimdiye kadar niçin askere alınmadıklarını sormam üzerine Mustafa Kemal, bunların askere alınmaları için gerekli emrin verilmiş olduğunu söyledi. Bu inkılapçı adım, subaylar arasında büyük bir sevinç yaratmış ve bu olay son günlerin en çok üzerinde durulan konusu haline gelmişti.
(SEMIYON IVANOVIC ARALOV, BİR SOVYET DİPLOMATININ TÜRKİYE HATIRALARI)
Rusya büyükelçisi S. Aralov, askeri ataşe K. Zvonarev ve Azerbaycan Büyükelçisi I. Abilov, 23 Mart 1922.Türker Ertürk’den alıntı

KARADUTUM ÇATALKARAM ÇİNGENEM....



"Adı, MARİ Gerekmezyan'dı..
Türkiye'nin ilk kadın heykeltraş larından biriydi..
Ermeni asıllıydı..
Güzel Sanatlar Akademisi'nde misafir öğrenciydi..
Çok başarılıydı..
Okulda bir asistana aşık oldu..
Asistan ünlü bir ressam ve şair di..
Üstelik de evliydi..
Delice sevdiler birbirlerini..
Dillere düştüler..
Sevdiği adamın büstünü yaptı..
Ünlü ressam da onun portre lerini çizdi..
Günlerce aylarca büyük bir aşk yaşadılar..
Birbirlerine seranat yaptılar.
Mari'nin kaşı kara, gözü kara, bahtı da karaydı..
Ailesi ve Ermeni toplumu onu terketti..
İtinayla yalnızlaştırıldı..
Dönemin basını, Ermeni olduğu için Ankara’daki Resim Heykel sergilerinde üst üste aldığı ödüllerde adını bile geçirmedi.
Buna ragmen sevgilisini hiç terketmedi..
Ta ki hastalanana kadar..
1947 yılında tüberküloza yakalandı..
İstanbul Alman Hastanesi’ne yatırıldı..
Durumu ağırdı..
Antibiotik gerekiyordu..
Ama dünya savaşı yeni bitmişti..
Ülkede ilaç yoktu..
Ünlü ressam sevgilisini kurtarmak için tablolarını sattı..
İlaç için her yolu denedi..
Şiirler karaladı..
Ama olmadı..
Mari Gerekmezyan 1947 yılının 12 Ekiminde 37 yaşında hayata gözlerini yumdu..
*. *. *
Aradan 2 yıl geçmişti..
1949 yılının bir ilkbahar günüydü..
İstanbul Büyük Kulüp'te bir toplantı vardı..
O gece Büyük Kulüp'tekiler özel konuk olan Bedri Rahmi Eyüboğlu'ndan bir şiir okumasını istediler..
Bedri Rahmi ayağa kalktı..
Şiiri okumaya başladı..
Ama gözyaşlarını tutamadı..
Bir yandan mısraları söylüyor, bir yandan sular seller ağlıyordu.
Gözyaşlarına mendil yetmiyordu..
*. *. *
"Karadutum, çatal karam, çingenem..
Nar tanem, nur tanem, bir tanem..
Ağaç isem dalımsın salkım saçak..
Petek isem balımsın ağulum..
Günahımsın, vebalimsin.
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan..
Yoluna bir can koyduğum..
Gökte ararken yerde bulduğum..
Karadutum, çatal karam, çingenem..
Daha nem olacaktın bir tanem..
Gülen ayvam, ağlayan narımsın..
Kadınım, kısrağım, karımsın.
Sigara paketlerine resmini çizdiğim,
Körpe fidanlara adını yazdığım,
Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam.
Sıla kokar, arzu tüter,
Ilgıt ılgıt buram buram.
Ben beyzade, kişizade,
Her türlü dertten top yekun azade..
Hani şu ekmeği elden suyu gölden.
Durup dururken yorulan
Kibrit çöpü gibi kırılan
Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan
Artık otlar göstermelik atlar gibi bedava yaşayan
Sen benim mihnet içinde yanmış kavrulmuşum
Netmiş, neylemiş, nolmuşum
Cömert ırmaklar gibi gürül gürül
Bahtın karışmış bahtıma çok şükür.
Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum
Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam..
Sensiz bana canım dünya haram olsun."
*. *. *
Bedri Rahmi'nin hemen yanında eşi Eren Eyüboğlu oturuyordu..
Ama hiç tepki vermiyordu..
O da herkes gibi bu şiiri ona yazmadığını biliyordu..
Bedri Rahmi'nin "Karadutum, çatal karam, çingenem" diye seslendiği kadın, 2 yıl önce ölen Mari Gerekmezyan'dı..
Mari öldükten sonra Bedri Rahmi'ye dünya haram olmuştu..
Öyle ki..
Yıkılmışlığını dizelere dökmüştü..
"Türküler bitti,
Halaylar durdu,
Horonlar durdu..
Hüzün geldi başköşeye kuruldu,
Yoruldu yüreğim, yoruldu."
Bedri Rahmi Eyüpoğlu 1975 yılında öldü..
Ölene kadar "Canım Cebişim" dediği Mari'yi hiç unutmadı..
Cebiş, Anadolu'da yeni doğan keçi yavrularına denirdi."
sevgiyle....

Harun Reşit avaşta esir aldığı düşman Generale

Harun Reşit savaşta esir aldığı düşman Generale :-Hayatını bağışlarım ama bir şartım var , der. ”Kadınlar hayatta en çok ne ister?” budur bilmek istediğim… Bu sorunun yanıtını getir kurtar kelleni der.

General sorar soruşturur bu çetin sorunun yanıtını aramaya başlar ve Kafdağı’ndaki bir cadının bunu bildiğini öğrenirGünlerce gecelerce at koşturur, cadıyı bulur ve sorar:

-Kadınlar hayatta en çok ne ister?

Korkunç cadı yanıt için öyle bir şart ileri sürer ki yenilir yutulur cinsten değil…

-Evlen benimle!.. O zaman öğrenirsin ancak istediğini…

Bu ölümcül teklifi kabul eder General ve doğru yanıtı alır almaz koşar Harun Reşit”e ve :

-Kadınlar en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek ister!.

Harun Reşit Generalin hayatını bağışlar, ancak General cadıya da evlenmek için söz vermiştir.

Neyse evlenirler. İlk gece General bir bakar ki , o korkunç cadı dünyalar güzeli bir afete dönüşmüş karanlık odada….. Konuşur cadı :

- Benim kaderim böyle…. Günün sadece yarısı güzel olabilirim, diğer yarısı çirkinim, der. Ne dersin? Geceleri seninleyken mi güzel olayım, yoksa sen gündüzleri dışarıdayken mi?…..

General düşünür ve:

- Sen bilirsin kararı kendin ver, der.

İşte o an korkunç cadı sonsuza dek güzel bir kadın olarak kalır.

Peki, bu öyküden çıkarılacak 3 ders nedir?

1. Kadınlar en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek isterler.

2 .Özgür iradesiyle hareket eden bir kadın her zaman güzeldir.

3. İster güzel olsun, ister çirkin olsun her kadın aslında bir cadıdır:)

Hayatınız seçtiğiniz kadındır.

Zevkli bir kadına rastlarsanız zevkiniz,

bilgili bir kadına rastlarsanız bilginiz,

zeki bir kadına rastlarsanız zekanız gelişir.

Hayat kat kattır. Babil”in Asma Bahçeleri gibi teraslar halinde yükselir ve bir terastan bir terasa sizi kadınlar götürür. Ve bugün durduğunuz teras, seyrettiğiniz manzara, gördüğünüz hayat yanınızdaki kadının terası, manzarası ve hayatıdır…

Hayatınız seçtiğiniz kadındır…

10 Ekim 2019 Perşembe

Zeytinyağlı yiyemem aman

Zeytinyağlı yiyemem aman,
Basmadan fistan giyemem aman…
Senin gibi cahile,
Ben efendim diyemem aman...”
Türküsünün acı gerçeği.!.? .....Dostlar.!
Bursa yöresine ait bu türkü 2 Kasım 1954 tarihinde İhsan Kaplayan’ dan kaynak gösterilerek Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiştir.
Marshall Planı 2. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında önerilen ve 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konan ABD kaynaklı bir ekonomik yardım paketidir. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 16 ülke, bu plan uyarınca ABD’den ekonomik kalkınma yardımı almıştır.
ABD geçmişten beri dünyanın en büyük mısır üretici ülkesidir. ABD birikmiş olan mısır dağlarını eritmenin bir yolu olarak mısırözü yağı ihracatını keşfetmiştir. Marshal yardımının koşullarından biri Türkiye’nin ABD’den mısırözü yağı almasıdır.
(Yeni Sömürgecilik Açısından Gıda Emperyalizmi, Osman Nuri Koçtürk, Toplum Yayınları, 1966).
Buna koşut olarak Türkiye’de ilk margarin fabrikası kurulur. Yine aynı dönemde yüz binlerce zeytin ağacı sökülerek bir katliam yapılır.
Kalan zeytin ağaçlarından elde edilen zeytinyağının büyük bölümü ABD tarafından Dolar karşılığı alınır ve mısırözü yağı TL karşılığı satılır.
Türk insanı zeytinyağından soğutularak mısır özü yağına ve margarine alıştırılır.
Bu amaçla zeytinyağı ısınırsa kanser yapar gibi yalanlar uydurmaktan da geri kalınmaz. Hâlbuki zeytinyağı halk ağzındaki deyişiyle dumanlaşma derecesi en yüksek (en zor yanan) sıvı yağlardan biridir.
Bununla da kalınmaz, kötülemek için tıpkı bugün yapılan halkla ilişkiler endüstrisi çalışmaları gibi “Zeytinyağlı yiyemem aman, basmadan fistan giyemem aman…” diye türkü sipariş edilir ve ülkenin en popüler türküsü yapılır.
Katı yağ/margarine mahkûm edilen halk, 20-30 yılda bir kaşık yağa bile muhtaç hâle getirilir. Ve basma giyen kadınlar, plastik giysilerle tanıştırılır…
Zeytinyağlı yiyin, basma, fistan giyin...
Prof. Dr. Kenan Demirkol

Adım, Hasankeyf. 12000 yaşındayım.


Henüz Asurlular yokken, Urartular yokken, Sümerler, Babilliler, Gutiler, Hurriler, bunların hiçbiri yokken ben vardım.
Daha İbrahim doğmamışken, Zerdüşt doğmamışken, Yunus, Musa, İsa ve hz Muhammed doğmamışken, ben vardım.
Avesta yokken, Tevrât yokken, İncil ve Kur’ân yokken, ben vardım.
Tanrı evreni ve insanları, insanlar medeniyetleri, medeniyetler beni yarattı.(oluşturdu )
Gördükleriniz içinde benden daha eski olan tek şey, beni beslemek ve doyurmak için yaratılan Dicle Nehri’nin şiir gibi akan sularıdır..
Mezopotamya dediğiniz ne ki, torunum yaşında sayılır...
Kral Dakyanus’tan kaçan o yedi genç ve bir köpek, Ashab-ı Kehf, benim mağaralarımda saklandılar. 309 yıl uyudular koynumda..
Her gece üstlerini örtüyordum hastalanmasınlar diye, o tertemiz alınlarını okşuyordum, o imânlı yüreklerine korku düşmesin diye o yedi delikanlıya kahramanlık ninnileri okuyup kendilerine cesaret aşılıyordum..
Avesta, benim serin gölgemin altında yazıldı. Ben ilham kaynağı olmasaydım, nasıl edebilirdi Zerdüşt onca güzel sözü?
Ahura Mazda’nın ilahî buyruğuydu: Bana hiç zarar vermedi Bilge Zerdüşt. Bir çakıl taşıma bile zarar vermedi, veremezdi. Ahura Mazda yasaklamıştı. İlk, beni sevmeyi öğretmişti.
"Hasankeyf’i inciten Tanrı'yı incitmiş olur. Hasankeyf’in kıymetini bilen, Tanrı'ya yakın olandır.
O halde Hasankeyf’i koruyun, Dicle’nin sularını kirletmeyin.” Buydu ilk âyetleri Avesta’nın.
İbrahim doğduğunda, adını ben koymuştum. “Bra-xîm”, yani “mağaranın kardeşi”. Ebesi oluyorum. Kardeşi Harran’ın da aynı şekilde.
Abraham ve Harran, bu iki kardeşi ben büyüttüm, temel eğitimlerini ben verdim. Onlara Tanrı’yı anlattım. Tanrı’nın bana öğrettiklerini ben de onlara öğrettim.
Makedonya Kralı Büyük İskender’e seferinde ben yol gösterdim.
Selahaddîn Eyyubî’ye Kudüs’ün yolunu ben açtım.
Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’a ata binmeyi ben öğrettim.
Kerimxan Zend’i taaa Afganistan’lara ben sürdüm.
Ahmed-i Xanî’ye, Fakih-i Teyran’a o şiirleri ben yazdırdım.
Benim suyumdan içmeseydi hiç o kadar güzel olur muydu Adiabane Kraliçesi Helena?
12 bin yıllık hayatım sizin barbarlığınız yüzünden sona eriyor..
Tam 12 bin yıl depremlere dayandım
Sellere, savaşlara hatta sayısız istilaya..
Şimdi ise kurban ediliyorum
3 kuruşluk rant'a..
BIRAKIN HASAN KEYFİNE BAKSIN..

Bir mağaranın içinde

Bir mağaranın içinde, dışarıdan gelen ışığa arkalarına dönük olarak ömürlerini geçirmiş olan insanların tek gördükleri önlerine vuran hayvan, insan ve nesne gölgeleridir.
Gerçek formunu hiç görmemiş bu insanlar için tek gerçeklik bu gölgelerdir. Hapis olan kişilerden biri bir gün aniden serbest kalır.
Mağaranın dışındaki dünya ile karşılaşır. Tamamen ışık ile yani gerçek ile tanışan bu kişinin gözleri neredeyse körlük yaşar.
Zamanla şimdiye kadar gerçek sandığı gölgelerin aslında gerçek olmadığını ve gerçeklerin birer karanlık yansıması olduğunu anlamaya başlar..
Hayatın gerçeğini anlayan bu kişi mağaraya dönüp diğer insanlara gölgelerin sahte olduğunu ve asıl gerçeğin dışarıda olduğunu anlatmaya çalışır. Ancak dışarıyı hiç görmeyen bu insanlar anlatılanı idrak edemezler ve kızgınlıkla karşı çıkarlar...
Platon, mağara alegorisi yani benzetmesinde bir şeyleri anlamaya başlamış olan filozofların bunu halka anlatamayışını örneklemek istemiştir.
Bu metafor günümüz dünyası ve düzeni içinde hala geçerlidir. Çünkü insanlar anlayabildikleri kadarını kabul edip kendi anlayışlarının ötesinde anlatılanları kabul etmezler. Bu yüzden gerçekleri anlatanlar bir şekilde toplum içinde baskı altına alınır.
Işığı-gerçeği görmek doğruyu duymak rahatsız edicidir. Bu yüzden zihin karanlığı ve esareti seçer. Cahillik mutluluktur..Gerçek ile yüzleşmek ve özgür olmak cesaret ister.
Herkesin bir gün mağaradan çıkabilecek kadar cesur olması dileğiyle...

Ben 21 yaşında bir üniversite öğrencisiyim

Ben 21 yaşında bir üniversite öğrencisiyim. Yazılarınızı fırsat buldukça okuyorum.
Yazılarınızda sık sık “Gençlik nereye gidiyor?” türünden yakınmalarınız oluyor? Gençlik derken herhâlde lise ve üniversite öğrencilerini kastediyorsunuz. Bu durumda ben de nereye gittiğini çok merak ettiğiniz o grubun bir üyesiyim.
Madem bu ülkede yaşayan insanları gençler ve yetişkinler olarak ikiye ayırdınız, ben de siz yetişkinlere bazı sorular sormak istiyorum.
Bir köşe yazarı olarak gençlerin nereye gittiğinden çok, yetişkinlerin nerede durduğuyla ilgilenmeniz gerekmiyor mu?
Ülkenin başını belaya sokan olayların başaktörleri genelde gençler mi, yoksa yetişkinler mi?
Bu ülkede yüz binlerce öğrenci tek bir soru fazla yapabilmek için dirsek çürütürken, birileri sınav sorularını ve sorularla birlikte gençlerin hayallerini çaldı ve geleceğimizi çürüttü. Bu soruları çalanlar lise öğrencileri miydi?
15 Temmuz’u planlayanlar kaçıncı sınıfa gidiyordu?
Milletin yüzüne baka baka yalan söyleyen siyasetçiler hangi üniversitede okuyor?
Sanatçı kimliğiyle her türlü ahlaksızlığı yapanlar ergen mi?
Din adamı sıfatıyla ekranlara çıkıp inancıma ve değerlerime küfredenler kaç yaşında?
Sinemada 7 yaş üstüne uygun olarak işaretlenmiş filmde bel üstüne çıkamayan yapımcılar kaç doğumlu?
Lütfen artık gençliğe laf söylemeyi bırakın da yetişkinlere bakın ve “Sizler bu ülkenin geleceğisiniz!” gibi klişe sloganlardan vazgeçin.
Çünkü sizler bu ülkenin bugünüsünüz. Siz yaşadığınız günü bile kurtaramazken, yarınları kurtarma işini niçin bize ihale ediyorsunuz?
Kimin elinin kimin cebinde belli olmadığı, çarpık ilişkilerle dolu dizilere reyting rekoru kırdıran sizlersiniz. Kan damlayan, şiddet kusan senaryoları siz yazdırıyorsunuz.
Evlilik gibi kutsal bir müesseseyi, evlilik programlarında virane bir gecekonduya dönüştüren yine sizsiniz.
Youtube fenomenlerini seyrediyoruz diye ağlaşıyorsunuz. Ama o fenomenlere film çektirip parayı götüren sizlersiniz.
Siz gece kulüplerinde kavga eden futbolcuları el üstünde tutarken, okul koridorlarında kavga eden öğrencileri disipline gönderemezsiniz.
Bir yandan her türlü rezilliği özgürlük olarak sunan, cinsiyetsiz bir toplum özlemiyle yanıp tutuşan yazarların kitaplarını okurken, bir yandan ailenin öneminden bahsedemezsiniz.
Yetişkinler para hırsıyla sürekli inşaat yaparak şehri betona boğarken, gençlerden geleceği inşa etmelerini bekleyemezsiniz.
Alttan bir sürü dersiniz var, bize üst perdeden ahlak dersi veriyorsunuz!
Size bir şey söyleyeyim mi? Yeni nesil pırıl pırıl. Hiçbir sıkıntı yok. Asıl sıkıntı, yeni nesle eski nesilleri unutturan yetişkinlerde.
Son iki yılda kaç tane Türk filmi çekilmiş ve geçmişimizi anlatıyor. Kitapçıların çok satanlar rafındaki kitaplardan kaç tanesi gençlere ecdadını sevdirmek için yazılmış acaba?
Siz dedelerinizin emanetine sahip çıksaydınız, biz de yarınları emanet olarak kabul ederdik belki. Ama şu durumda hiç emanet alacak durumumuz yok! Kusura bakmayın!
Geçmişini unutturduğunuz bir nesle, gelecekten ödev veremezsiniz!
Bu yüzden aranızda, “Yeni nesil şöyle, yeni nesil böyle!” diye konuşup durmayı bırakın!
“Senin yaşında Fatih İstanbul’u fethetmişti!” diyerek demagoji de yapmayın! Evet, 21 yaşındayım. Ama Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşta değilim.
Çünkü benim babam II. Murad değil, hocam da Akşemseddin değil.
Zaten İstanbul da artık Fatih’in fethettiği İstanbul değil.
Kalın sağlıcakla...😢

Bu ülkede

"Bu ülkede en rahat Ermeniler ve Rumlar yaşadı. Ticareti onlar yaptı, parayı onlar kazandı. Biz hep savaştık. Açlıktan ölmüş hayvanların etini yemek zorunda kaldığımız zamanlarda Ermeniler ayakkabılarını boyatmadan çarşıya ve pazara inmezdi."
Yakup Çavuş
(Yaşamış Son İstiklâl Savaşı Gâzîsi)

18 Eylül 2019 Çarşamba

BİLİYOR MUYDUNUZ?


Yıllar önce İzmir Kadınlar Hapishanesindeki mahkum kadınlara akşam
dersleri verilmesi kararlaştırılmıştı.
Bir gün milli eğitim müdürünün odasına zayıf, ufak-tefek bir genç kız
girdi.
- Ben bu dersleri memnuniyetle kabul ederim, efendim, dedi.
Müdür şaşırmıştı. Karşısındaki genç kız, okuldan yeni çıkmış, üstelik son
derece de hassas bir insana benziyordu.
Müdür bir kez daha hapishanedeki tipleri gözünün önüne getirdi. Olacak şey
değildi... Lakin düşüncesini belli etmedi.
- Peki, hoca hanım, dedi. Bu işle meşgul olacağım.
İki hafta geçmeden, genç kız, soğuk ışıklar altında hapishane koğuşundaki
akşam derslerine başlamıştı. İşi bittikten sonra, ince pardösüsünün yakasını kaldırıyor,
süngülü nöbetçilerin, zincirli kapıların arasından geçerek sokağa çıkıyor ve hızlı
adımlarla evine koşuyordu.
Hapishane müdürü de, milli eğitim müdürü gibi, hayretler içinde idi.
O, kavgacı, o geçimsiz mahkumlar, genç öğretmeni hem sevmeye, hem saymaya
başlamışlardı.
Kadınlar hapishanesinde ilk defa böyle bir hava esiyordu.
Fakat işinde inanılmaz bir başarı gösteren kızın, bir süre sonra acayip bir
suçla adliyeye götürüldüğünü görüyoruz.
Hakkındaki suçlama: Misyonerlik...
Gittikçe kabaran dosyalar, hep misyoner öğretmenden bahsediyordu.
Neler de neler yapmamıştı ki:
Kadınlar hapishanesi derken, Kinder Garten Teşkilatında çalışmalar,
çocuklara iyi insan olmak etrafında birtakım telkinler.
Bütün bunlar misyonerlik denilen şeyden başka ne idi....?
İş o kadar dallanıp budaklandı ki, Ankara'ya kadar intikal etmiş ve onca
mühim işi arasında Atatürk meseleyi merak etmişti.
- Bana misyoner öğretmenin dosyasını getiriniz, dedi.
Bütün bir gece o dosyayı inceledikten sonra, ertesi günü öğretmen Sıdıka
Avar'ı yanına çağırttı. Genç öğretmen Atatürk'ün karşısına çıktığı vakit bir
yaprak gibi titriyordu.
Atatürk, bu ufak-tefek kıza hayretle baktı.
- Misyoner öğretmen sensin, öyle mi?" diye sordu.
Avar şaşırmıştı. Yavaşça,
- Efendim, ben öğretmen Avar, diye fısıldadı.
Atatürk, o zaman genç öğretmene doğru parmağını uzatarak yüksek sesle
şunları söyledi:
- Hayır. Sen misyoner Avar'sın. Bana, senin gibi misyonerler lazım.
Ondan sonra da Atatürk fikirlerini açıkladı:
"Bir toplum, daha ziyade aile yoluyla, bilhassa kadın yoluyla
kazanılabilirdi. Genç öğretmen Doğu'ya gidecekti.
Oradaki genç kızları, hatta bunların arasında hiç Türkçe bilmeyenleri bile
toplayacaktı....Onları, bu toplumun potasında yetiştirecekti; sonra bu çocuklar
birer ışık huzmesi altında köylere gönderecekti."
Sözlerinin sonunda:
- Git, memleketin içine gir, dağ köylerine uzan; orada bizden ışık bekleyen yarının annelerini göreceksin, dedi.
Genç öğretmen, içi içine sığmaz bir halde Atatürk'ün yanından çıktı.
İşte yıllar ve yıllardır Avar, doğu illerinden birinde Kız Enstitüsü Müdürlüğünde bu inanılmaz işle meşguldür. Şimdi; Elazığ, Tunceli, Bingöl çevrelerindeki halk, bu ufacık-tefecik kadından bir azize gibi bahseder.
Onun hakkında iki yüze yakın mani, masal ve çocukların dilinde sayısız Avar şarkıları vardır.
O, yol vermez, geçit tanımaz dağlara at sırtında tırmanır, dağ köylerinden, çoğu esmer köy kızlarını toplar, onları kendi ceketine sarıp okuluna götürür.
Avar, Doğu'da gerçekten inanılmaz bir isimdir. Dağ tepesindeki köylere bu masal kadının, öğrenci toplamak için gittiği zaman köylüler:
- Kızımı da götür, Avar...! diye atın üzengisine yapışıyorlar.
Şehre, Avar'ın okuluna gelen kızı, bir kere de üç-dört yıl sonra görünüz.
Ben, bir insan yaratma mucizesini orada gözlerimle gördüm
Hikmet Feridun Es
Hayat Dergisi 1957
Sıdıka Avar; gazeteci Banu Avar'ın annesidir.

Hep kırk yaş önemli derlerdi...

Hep kırk yaş önemli derlerdi...
Meğerse yanlış biliyorlarmış...
Elli yaşından sonrası daha önemliymiş...
Hayat kısaldıkça anlamı nasıl da değişiyor...
Ellisinden sonra baktığın her şeyi görüyor,dinlediğin her şeyi anlıyorsun...
Aşk bile başkalaşıyor...
Maddeden ruha geçildiği bir dönem başlıyor...
Aldığın her nefesin anlamını biliyor,içtiğin her yudumun tadını çıkartıyorsun...
Aşka koşar adımlarla değil,yavaşça vals yapar gibi yavaşça ,bir kuş tüyünün havada uçuşu gibi narin ,sessiz ama bir o kadar güzel süzüle süzüle...
Aşk da ,aşık da yavaşça süzülüyor gönül kapından içeriye...
Yüreğinin ateşini usul usul yakıyor aşk...
Saman alevi gibi çabuk yanan ,sönen değil kömür alevi gibi olmalı diyorsun...
Çünkü zamanı yok aşkın ...
Yeniden yaşanacak bir sonraki aşklara...
Bir daha kırılmak ürkütüyor ,bir daha terk edilmek korkutuyor seni.. .
Aşkı şişeden içmiyorsun,kadehten yudum yudum içmek istiyorsun şöyle keyfini çıkara çıkara...
Beklentin nasıl daha çok gezeriz ?..
Değil de.. .

Nasıl birlikte daha çok vakit geçiririz?..
Oluyor...
Birlikte dansa gitmek yerine ,birlikte yürümek daha güzelleştiyor ilişkini...
Bir filmi izlemek,hiç konuşmadan birlikte bir yeşil ormanı,mavi denizi izlerken ...
Daha çok susarken aslında daha çok konuşuyorsun sessizce...
Gözlerine derin derin bakmak ,dudaklarını öpmek kadar haz veriyor...
Saatlerce sevişmek değil ,saatlerce başını omzuna yaslayarak yan yana uzanmak yetiyor...
Pahalı hediyeler yerine o gün aranmak daha çok mutlu ediyor, hele bir de "eve gidince beni ara" diyorsa işte bu her söylenen sevgi sözüne bedel oluyor...
Bu saatten sonra dostlarının sayısı azalıyor...
Yarın için kurduğun büyük hayallerinin yerini geçmişte yaptığın başarılarını anımsamak ,varsa çocuklarına anlatacak hikayelerin yer alıyor....
Hayat uzun bir yol olsa da ellisinden sonra para değil, sağlık ve huzur için dua ediliyor...
Kısaca ben kırkından değil ellisinden sonra hayatın anlamını buldum...
Elli yaşımı çok sevdim....
Kırmıyorum ,kırılmıyorum da,üzülmüyorum,üzmüyorum da,bir zamanlar değer verdiğim bir çok şey değerini kaybetti...
Kısaca ben ellili yaşlarımı gönlümce sevgiyle yaşıyor,yaşatıyorum...
Neden,niçin,nasıl diye sormuyorum?..
Olması gerektiği kadarım,olduğum kadarım....
Sevgiyle yaşamı kucaklarken,en çok sevgiyi ,sevmeyi ,sevilmeyi seçiyorum...!
Seçim Seziş! ...

Ümit Kaftancıoğlu

Ümit Kaftancıoğlu (1934-1980)…
Kars/Ardahan- Hanak İlçesi Koyunpınar Saskara Köyü'ndendi.Yedi çocuklu yoksul ailenin beşinci evladıydı.
El kapısında çobanlık yaparken, Cumhuriyet'in ilk köy enstitüsü olan Kars Cilavuz Köy Enstitüsü hayatını değiştirdi. Öğretmen oldu! İlk görev yeri Mardin Derik İlkokulu'ydu…
Ardından Balıkesir Necatibey Eğitim Enstitüsü edebiyat bölümünü bitirdi. Rize Pazar Ortaokulu Türkçe öğretmeni oldu…
Askerlik dönüşü hayatında yeni sayfa açıldı; TRT'nin açtığı sınavı kazanarak köy yayınları bölümünde göreve başladı.
TRT İstanbul Radyosu'nda yaptığı programlarla halk edebiyatını anlattı.
“Gerçek edebiyatın halkın ağzında, dilinde olduğunu bilmeliyiz. Halkın sözlü edebiyatını yazıya geçirecek, değerlendirecek olanlar da halk çocuklarıdır” diyen Kaftancıoğlu Anadolu'yu gezerek halk türkülerini yazıya döktü.
Günümüzde herkesin bildiği, “Evreşe Yolları Dar” ve “Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar” türküleri Kaftancıoğlu'nun derlemeleri arasındadır…
Ve keza:
Başta Cumhuriyet, Milliyet, Aydınlık olmak üzere günlük gazetelere ve Varlık, Türk Dili, Yeni Ufuklar gibi edebiyat dergilerine Türk kültürüne dair makaleler yazdı. Kitapları ödüller aldı.
12 Mart 1971 askeri darbesiyle sürüldü.
12 Eylül 1980 askeri darbesine az kala…
Tarih: 11 Nisan 1980.
İlkokul öğrencisi kızı Pınar'ın gözü önünde kurşunlanarak öldürüldü ...
Bu gün Gelini Canan Kaftancıoğlu 9 yıl 8 ay hapis cezasına mahkum edildi ...

Matematik dersinde

Matematik dersinde kadın öğretmen öğrencilere sorar:
- Bir ağacın dalında 5 tane kuş var. Taş attım, iki tanesini vurdum. Geriye kaç kuş kalır?
Öğrencinin biri parmak kaldırır ve cevaplar:
- Hiç kuş kalmaz çünkü diğerleri korkudan uçup gider.
Öğretmen gülümser:
- Hayır. Doğru cevap üç olacaktı ama bakış açını sevdim.
Öğrenci duruma çok bozulur ama pek göstermez. Ders devam ederken tekrar parmak kaldırır:
- Bir soru da ben sorabilir miyim?
Öğretmen izin verir.
- Sokakta üç kadın dondurma yiyerek yürüyor. Biri dondurmasını yalıyor, diğeri ısırıyor, diğeri de emiyor. Kadınlardan hangisi evlidir?
Öğretmen şaşırır, kızarıp bozarır ama cevap da vermek zorundadır:
- Hmm...şey..yalayan?
Öğrenci yanıtlar:
-Hayır, parmağında alyans olan. Ama bakış açınızı sevdim.

Elazığlının Biri

Elazığlının biri İtalya’da Fiat fabrikasında çalışan bir işçi...
O zamanki Sovyet lideri Krusçev, resmi bir ziyaret için İtalya’ya gelmiş. Programda Fiat tesisleri de var. Fabrikanın tezgâhları arasında dolaşırken Elazığlıya rastlamış. Herkesin gözü önünde “Vay Elazığlı kardeşim ” diye sarılıp kucaklaşmış. Orada ayaküstü sohbet etmişler.
Tüm protokol bu dostluktan şaşkın… Konuk gittikten sonra patron,,
Elazığlıyı çağırıp, Krusçev’i nereden tanıdığını sormuş. Hemşehrimiz ‘Hiiiç’ demiş. Ben eskiden komünisttim.
1 Mayıs kutlamaları için parti beni Moskova’ya göndermişti. Orada tanışmıştım.
Olay unutulmuş. Üç beş ay sonra bu kez Amerika Başkanı Nixon gelmiş İtalya’ya.
Yine aynı program ve fabrika ziyareti… Tezgahların arasında “Vay Elazığlı kardeşim … Vay Nixon…” muhabbeti.
İyice meraklanan patron ziyaretten sonra Elazığlıyı yine çağırtmış. Soru da cevap da aynı. Bir ara Amerika’ya göç etmeye kalkıştım. New York’ta başım polisle belaya girdi. Bu Nixon o zaman çiçeği burnunda bir avukattı. Beni o savunmuştu.
Olay bu kadarla kalsa iyi.
İki ay sonra Fransa Başkanı De Gaulle ziyaretinde de aynı manzara yaşanınca patron Agnelli derin bunalımlara girmiş. Kendisini tanıyan yok. Yanında çalışan Elazığlının uluslararası çevresi var.
- De Gaulle’ü nereden tanıyorsun?
- Nazilere karşı Paris’te yeraltı savaşı yapıyorduk. Özel kuryesiydim.
- Sen herkesi tanır mısın?
- Evet, hemen hemen... Patron iyice hırslanmış.
- Neredeyse Papa da arkadaşım diyeceksin.
Elazığlı gülmüş.
- Tabii. Yakın arkadaşımdır.
Çıldırma noktasına gelen Agnelli haykırmış:
- İspatla. İspatlayamazsan kovarım...
Elazığlı:
- Tamam, bu pazar ayininde Vatikan meydanında olun. Papa balkondan halkı takdis ederken ben yanında olacağım.
Patron pazarı iple çekmiş.
Vatikan’da Papa’yı bekleyen kalabalığın arasına karışıp beklemeye başlamış. Bir süre sonra Papa balkona çıkmış. Yanında Yine Elazığlı...
Kalabalığa bakıp, patronunu bulmaya çalışıyor.
O sırada bir kargaşa olmuş. Biri bayılmış.
Elazığlı bayılanın kendi patronu olduğunu görünce Papa’ya “Bana müsaade” deyip meydana koşmuş.
Agnelli yerde yatıyor. Bir iki kişi de ayıltmaya çalışıyor.
Elazığlı çevresindekilere, “Bu benim patronumdur, ne oldu?” diye sorunca biri cevap vermiş:
- Siz Papa ile balkona çıktığınızda bunun önünde iki Japon turist vardı. Japonlardan biri senin patronuna döndü. “Şu sağdaki bizim Elazığlı ama yanındaki kim?” diye sorunca seninki düşüp bayıldı.

Hukuk fakültesinde

Hukuk fakültesinde bir öğretim görevlisi derse girer ve bir öğrenciye adını sorar öğrenci “Ali” diye cevap verir. Öğretmen bir anda
“Defol bu sınıftan bir daha asla dersime gelme” der.
Bütün öğrenciler şaşkınlık içindedir neye uğradığını şaşıran Ali de sınıfı terk eder.
Herkes ne olduğunu anlamak için beklemektedir hiç birinden tek bir ses bile çıkmaz…
Hoca sınıftaki sessizlikle beraber ileri geri yavaş yavaş dolaşmaya başlar, bütün öğrencileri şöyle biraz süzdükten sonra, tabi bu arada herkes göz temasından kaçınıyor, başlar derse.
Hoca: “Kanunlar ne için vardır?” diye sorar ve ders başlar…
Bir çok cevap gelir, bir öğrenci düzeni korumak, diğeri toplumda yaşayan bireylerin hak ve hürriyetini sağlamak için, öbürü yaşam haklarını idame ettirmek, bir başkası devlete güveni, o devletin saygın bir vatandaşı olduğunu göstermek için, bir diğeri her yerde hakkını yasalar çerçevesinde arayacağını bilmek ve devletin vatandaşına haklarını nasıl arayacağını göstermek için…
Hoca başka diye tekrar sorunca bir öğrenci de “ADALET” için diye cevap verir.
Bu cevabı verene hoca parmağı ile işaret ederek işte aradığım cevap bu dercesine
“Peki az önce arkadaşınıza adaletsiz davrandım mı?”
herkeste aynı cevap
“Evet hocam”.
Öğretim görevlisi sınıf kapısını açarak dışarıdaki öğrencisini içeri alır ve teşekkür edip yerine geçebileceğini söyler, herkes bunun bir senaryo, oyun olduğunu anlar. Fakat hoca son sözlerini söylememiştir henüz; Peki buna hepiniz şahit oldunuz, neden tepki göstermediniz,
bir açıklama istemediniz, arkadaşınızın hakkını savunmadınız!? Herkes susar çıt yok. Hoca bakın sevgili arkadaşlar, bu olaydan hepinizin çıkarması gereken bir öğüt var, bunu size 100 saat sınıfta ders versem anlatamazdım der ve son sözlerini söyleyip dersi bitirir.
“Asla bana dokunmayan yılan bin yaşasın zihniyetinde olmayın, o yılan bir gün mutlaka sizi de sokacaktır.”
“Adaletsizliğe şahit olup göz yuman insanlar haysiyet ve onurlarını kaybetmeye mahkumdur.”
“Bir şahsa karşı yapılan haksızlık, herkese karşı yapılmış bir tehdit demektir.”
(Alıntıdır)

9 Eylül 2019 Pazartesi

KOCATEPE’DE BİR BAŞKOMUTAN İLE BİR MEHMETÇİK....


Mustafa Kemal anlatıyor; “O gün (26 Ağustos) sabaha karşı şöyle bir dışarı çıktım. Bir Mehmetçik bir mekkare arabasını şarkı söyleyerek sürüyordu. Beni görünce sustu, derhal toparlandı. Pek neşeli göründüğünü söyledim ve sebebini sordum. “Ne bileyim Paşam” dedi, “İçimden geliyor, Hani bugün harp bitecekmiş gibi geliyor içime….” Sonra harbin bitmesini yanlış anlamamdan korkarak hemen şu sözleri ilave etti; “Düşmanı denize dökeceğiz tabii!.....” O vakit, benden ona yani Başkomutandan son nefere kadar hepimizin aynı duygularla sihirlenmiş olduğumuzu anladım. İnanır mısınız neferin sözleri, benim maneviyatıma çok tesir etmişti.”

Yaklaşık olarak 60 küsür yıl öncesinde

Yaklaşık olarak 60 küsür yıl öncesinde, 1950’li yıllarda İstanbul’da
Bire bir yaşanmış olan hikayemiz
bir belediye otobüsünde geçer.
Otobüs tam Eminönü durağına gelmiş ve kapılarını açacakken bir kadının “Sakın kapıları açma, cüzdanım çalındı, otobüste hırsız var” şeklinde canhıraş sesi duyulur.
Kadın ısrarcıdır ve bağırmaya devam eder. Bunun üzerine şoför kapıları açmaz ve yerinden kalkarak kadına “otobüste çalındığına emin misin? Çantanı kontrol et!” der..

Kadın: “biraz önce biletimi almak için cüzdanımı çıkarmıştım, daha sonra yerine koydum ama şimdi yok” diye cevap verir. Şoför bunun üzerine hiddetlenerek “kimse kıpırdamasın herkesin üzerini arayacağım” der..
Şoför önden biletçi arkadan başlayarak yolcuları tek tek aramaya başlarlar. Herkes aranmış yalnız bir kişi kalmıştır. Henüz aranmayan yolcu binbaşı rütbesinde resmi üniformalı bir kara subayıdır. Üzerinde de haki renkli kalın paltosu vardır..
Şoför “Binbaşımı aramaya lüzum yok, bir Türk subayını hırsızlık şüphesi ile asla aramam, cüzdan bulunamadı” diyerek kapıları açmak için yerine doğru yönelir.
Tam bu sırada Binbaşının kendinden emin davudi sesi duyulur;
“Beni de arayacaksınız, töhmet altında kalmak istemiyorum.” der.
Şoför aramak istemez ama Binbaşının ısrarı karşısında mecbur kalır. Tam elini Binbaşının paltosunun cebine sokarken “hayır arama, ben çaldım!” diyen biraz hırpani giyimli bir adam çıkar..
Ve adam: “cüzdanını çaldığım kadın bağırınca korktum, aranabileceğimi düşünerek cüzdanı, aranmayacağını bildiğim hemen yanımda bulunan Binbaşının paltosunun cebine bıraktım Fakat bir Türk subayının hırsızlıktan suçlanmasına gönlüm razı değil. Yankesiciyim, hırsızım ama vicdansız değil!” diyerek başını önüne eğer..
Sonuç olarak Yazının sonuna gelirken şunu özellikle eklemek istiyorum;
Gözbebeği ordumuzun suçsuz generalleri, suçsuz subayları daha nice bir çok suçsuz ordu mensubu komutanlarımıza türlü türlü iftiralar atıldı yıllar önce, terörist diye yargılananlar oldu.
Zindanlarda çürütüldü.. hepsinin hayatı, çoluğu çocuğu per perişan edildi. Sustunuz.
Gururlu, Onurlu adamlardı..
Kimi gururuna yediremedi hayatına son verdi.. kimi uğradığı haksızlıklara dayanamayıp kanser oldu günden güne eridi.. hayatında üniformasına ettiği yeminden bir gün olsun dönmemiş insanlardı onlar..
¥
tüm bunları görüp izleyip gıkı çıkmayan insanlara ithafendir bu yazı..
60 yıl önceki haysiyet sahibi hırsızın bile yaptığını yapamayıp; günümüzde suçsuz insanların uğradığı haksızlıkları susarak izleyen vicdansızlara ithafendir bu yazı..

Benim hayatım kolay

"Benim hayatım kolay oldu. 3 üniversiteye gittim, 23 yaşında mezun oldum. Beyazım, Alman'ım, zengin bir ülkede ve doğru pasaportla doğdum. Bunu fark ettiğimde, benimle aynı fırsatlara sahip olmayanlara yardım etmenin ahlaki zorunluluğunu hissettim."
Carola Rackete
.....
Akdeniz'de mültecileri kurtaran Alman kaptan, Paris'in verdiği ödülü reddetti: "Kimin ‘kahraman’ kimin ‘yasadışı’ olduğuna karar verecek otoritelere ihtiyacımız yok."

Mimar Sinan Selimiye

Mimar Sinan Selimiye camii'nin kubbesini o genişliğe oturtmak için 13 bilinmeyenli bir denklemi matematiğin bilinen 4 ana işleminden farklı beşinci bir işlem oluşturarak çözmüştür. Ayrıca minarelerin serefelerine çıkanların yolda birbirlerini görmemeleri ise büyük bir bir dehanin ürünüdür. Almanlar aynı sistemi meclislerinin önündeki dev kürede kullanmışlardır Mimar Sinan ise bu sistemi 2 metre çapındaki minarelere yüzyıllar önce monte edebilecek bir dehadir.Almanların dehası ise, o kopya metale Selimiye'den daha fazla turist çekebilmelerindedir.
Selimiye camisisinin zemini gevşek topraktır bu nedenle minarelerinin yakın zamanda yıkılacağı düşünülmüş uluslararası bir grup mühendis toplanıp camiiyi sağlama alma üzere incelemelerde bulunulmuş ve son olarak en son teknoloji olan meetal kelepçelerle minarelerin temellerini sabitlemenin en iyi çözüm olduğuna karar vermişlerdir. Minarelerin temellerini açınca, koymayı düşündükkleri kelepçelerin aynıları ile karşılaşmışlardır. Mimar Sinan yüzyıllar önce aynı şeyi düşünmüş, yapmış bir şahsiyettir.
Ayrıca 1950lerde bir grup Japon mühendis Türkiye'de mevcut tarihi eserleri incelemek için izin alır sıra Selimiyeye geldiğinde ondan sonraki tüm incelemeleri iptal ederler ve kalan tüm zamanı bu camiiye ayırırlar çünkü camii bambaşka, bilinmeyen sistemlere sahiptir. Uzun süre incelemelerin sonucunda caminin altında mevcut raylı sistemi keşfederler bu sistem sayesinde o zayıf toprakta yapı ayakta kalabiliyor ve herhangi bir sarsıntıda 5 derece dolaylarında esneyebiliyordu bu şekilde yapı en ufak zarar görmüyordu. Bu sistemi keşfeden Japonlar ülkelerine döndüklerinde aynı sistemi gökdelenlerde uygulamaya başlarlar ve gökdelenlerin güvenliği,sağlamlığı katbe kat arttırılmış olur. Sonuç olarak bugün tüm dünyada gökdelenlerde bu sistem uygulanmaktadır.
Türk mimari tarihine adını altın harflerle yazdırmış olan Mimar Sinan, Kayseri’nin Ağırnas Köyü’ndendir.

GÖÇMEN KIZIYIM BEN

12 yasin da gelin çiçeği değil kalem tutmayı öğrettiler bana.
Kuzen kardeştir eş olunmaz 7 kuşak bakılır bizde komşu çoçuğu da kardeştir beraber büyüdüğünden eş olmaz kalbin düşmesin denildi sürekli...
Çok çocuk değil bakabildiğin kadar çocuk dediler ziyan olmasın hayatlar
Erkek çocuk değil kız daha kiymetlidir evlenene kadar ailesine ALLAH'IN emanetidir
9 yasina gelince başörtü takmak zorunda değilsin içinde uhde kalmasın hiç diye evlenene kadar dilediğini yaşa koca evinde ne yaşarsin karışılmaz
Boşanmak ayıp günah değildir kimin ne dediğine bakilmaz olmuyorsa zorlama derler gelinlikle girdin kefenle çıkarsın lafi yoktur.
SIĞINTI demezler kaldığın yerden devam edersin hayatına hiç bir şey olmamış gibi
Evden kaçan kız (yok denecek kadar azdir) ama asla infazı verilmez sarılır sarmalanır daha iyi korunur
Düğünlerde saga sola bakma denilmez gönlünce eğlen denilir en iyi kuaförlere gidilir
Nereye giderse gitsin nasıl yaşarsa yaşasın yalan söylemez göçmen insanı göz önünde yaşar her şeyi ama asla namusuna laf getirmez.

Annem 13 yasinda evlendirilmiş

Annem 13 yasinda evlendirilmis. "Ahırda yeni doğmus buzağıyla oynuyordum. Alninda bir tutam saç vardi hic unutmuyorum... kemik taragini calmistim yengemin. Buzaginin saclarini tariyordum." Abim geldi bir kufur etti sonra ensemden tuttu. Koca kadin oldun oyun mu oynuyorsun hala? Yuru seni verdik. Dedi. Verilecek birsey miydim ben? Yengemden taragini istesem vermezdi. Ben neden bu kadar kolay verildim...?"
30 koyun.1 hamile At.. 11 Reşadiye karsiligi verilmiş.. anneannemin tek kizi ustelik 8 erkekten sonra... 7 yasina kadar emzirdigi kizi. Eski ford minibuse bindirdiklerinde aklinda kalan tek sey arabanin onune süsledikleri oyuncak bebekmis. Donup arkaya baktiginda yerde baygin annesini gormus.. 11 kisilik bir ailenin en buyuk oglu ile evlenmis. Buyuk derken lise 2 ogrencisi. Kazanla yemek pisermis. Derki:"benle gorumcem kazana girip denizcilik oynardik. Bursada deniz var uzerinde gemiler var diye uzerinede hayal gucumden ekleyerek tuhaf hikayeler anlatirdim benden kucuk gorumcelerime" bir suc islense evde sira dayagindan gecermis. Cocuklar bardak kirdi onuda doverlermis.. evdeki kucuk bebeler ona anne dermis.. cok sevinirmis. Evcilik oynadigini dusunurmus. Karni buyurmus... karninda birsey varmis... Demet ablam. Sonra 6 aylikken kucaginda bir burun deliginden süt degerinden kan gelen ardindan "cok sukur uyudu" dedigi ama hic uyanmayacak olan mavis kizi Demet.
Yaş 14. Artik farkinda Bir evlat ve bir cocukluk kaybettiginin. Yas 15. Artik farkinda tekrar hamile oldugunun ve bakimsizliktan bobreklerini kaybetme raddesine geldiginin. Yas 16. Artik farkinda cılız ve surekli hasta bir kizinin oldugunun. Adı özlem. Cunku kocasi asker cekiyor dibine kadar özlem. Ve karninda ben. Yas 18. Dizinde Ben.. gögsunde Özlem... bu da kız.. beceriksiz. Hem beceriksiz hem hastalikli... baba evine birak gel denilerek biniyor trene babamla. O gunden sonra ne babam birakiyor annemi nede bursa onlari. Ilk is hastaneye gitmek. Doktor kiziyor babama "ölduruyosunuz sonra can ver diyorsunuz. Ben ne yapayim bu cocuga simdi bobrekleri sirf iltihap?" Babam cikariyor askerlik kagidini. 4 gun once terhisim. Bilmiyordum diyor... sonra Umut doguyor sonra yeni bir yasam basliyor umudumuz olsun diye. Mavis umut. Tıpkı demet ablasi. Yaş 22. Insan annesinin 22 yasini hatirlar mi? Ben hatirliyorum. Karni burnunda. Karninda Fatih var. Siyah uzun saclarini yemyesil gozlerini. Sonra o ciliz yesil gozlu ozlem cok hastalaniyor. Doktor demis bu daha anne karninda hastaymis. Kronik bobrek yetmezligi.. bitmek bilmeyen diyaliz seanslari. Annem cok vakur durdu. Icten curudu. Cocuk bedenine yuklenen agirliklar 46 yasinda bir kalp krizi ile patlak verdi. Kalbin çatlamis demisti doktoru hic unutmuyorum. Kalp kapakciklari degisti.
Ama çocuk gelinler hala degismedi.. hala va

Ferruhru Parsa

8 Mayıs 1980'de İran'da idam edilen doktor Ferruhru Parsa'nın idam edilmeden önce hapisanede yazdığı son mektubundan:
"Ben bir doktorum, bu yüzden ölümden korkmuyorum ve ölüm sadece bir an uzaktır, ölümden öte yol yoktur ve ben zorla kara çarşaf altında utanç içinde yaşamaktansa ölüme kollarımı açarım. Yarım yüzyılı aşkın bir süredir erkeklerle kadınlar arasındaki eşitlik uğruna savaştığım için pişmanlık duymamı bekleyenlere boyun eğmeyeceğim. Şimdi hiç kimsenin önünde diz çökmeyeceğim, boyun eğmeyeceğim! Ben kara çarşaf giyecek ve tarihte geri adım atacak değilim."
Kaynak: “A Woman for All Seasons: In Memory of Farrokhrou Parsa” by Ardavan Bahrami, Iranian.com, May 9, 2005

Hayatında hiç Türkiye'ye gelmemiş

Hayatında hiç Türkiye'ye gelmemiş, Amerikalı bir psikiyatri profesörü, Adı Arnold Ludwig, bir kitap yazıyor. Adı "Dağın Kralı" King of te Mountain" Dünyada ülke yönetmiş politikacılarla ilgili bu kitap, 20. Yüzyıl'da dünya liderleri ile ilgili bir seri araştırmayı kapsıyor...
Bu çalışması 18 yıl sürüyor. Dünyadaki tüm liderler arasında 2000 kişi değerlendiriliyor.Örneğin, en çok Roosvelt ve Mao 30'ar puan almışken, Nehru'ya 25, Churchill'e 22, Kennedy'ye 15 puan veriliyor. Sadece bir tek lider 31 puanla ilk sırayı alıyor.
Bu kapsamlı araştırma sonunda öne çıkan 377 devlet adamı belli ölçütlere göre tekrar değerlendiriliyor. Öne çıkan liderlerin hepsine aynı olmak üzere 200 kadar değişik kıstas uygulanıyor.
Bu kıstaslara göre 1'den 31'e kadar değişen puanlar verilip değerlendiriliyor. Uygulanan testin tam adı “Political Greatness Scale” olarak tanımlanıyor ve buna göre sıralama yapılıyor.
Bu lider “Visionary” (ileriyi gören, öngörülü, büyük görüş gücü olan) sıfatıyla, 20. Yüzyıl'ın en büyük devlet adamı unvanına layık görülüyor. Evet, işte o lider devlet adamı "Mustafa Kemal Atatürk'tür."
Mektubu bize yazan Prof. Vural Cengiz;“En ilginç olan husus, yazılı ve görüntülü Türk medyasının bu haberi hak ettiği gibi duyurmamış olması” diyor ve ekliyor: “Türk halkı, gurur duyduğu Ata'sı hakkındaki bu güzel haberden mahrum bırakıldı.
Bizlerin ilk görevi insanlarımızdan gizlenen bu gerçek bilgileri tüm millete iletmek. Saygıyla.” Prof. Vural Cengiz, Atatürkçü Bilim Adamları Derneği

Bugün

Bugün,
“Manda ve himaye kabul edilemez.
Vatan bir bütündür, bölünemez.
Milli egemenlik esastır."
ilkeleriyle yola çıkanların Sivas'tan haykırışı ve Anadolu aydınlanmasının önemli adımı olan Sivas Kongresi'nin yıldönümüdür.
Bu aydınlık başlangıca inanan herkesi Nazım Hikmet’in dizeleriyle selamlarız.
#4Eylül1919 #100.yıl

İstanbul Barosu
Cumhuriyet Araştırmaları Merkezi
"4 Eylül 919'da toplandı Sivas Kongresi,
ve 8 Eylülde
Kongrede bu sefer
yine ortaya çıktı Amerikan mandası.
Ak koyunla kara koyunun
geçitte belli olduğu günlerdi o günler.
Ve İstanbul'dan gelen bazı zevat,
sapsarı yılgınlıklarıyla beraber
ve ihanetleriyle birlikte
bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler.
Ve Erzurumlulardan ve Sıvaslılardan ve Türk milletinden çok
işbu Mister Bravn'a güveniyorlardı.
Bu zevata :
«İstiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!»
denildi.
Fakat ayak diredi efendiler :
«Mandanın, istiklâli ihlâl etmiyeceği muhakkak iken,»
dediler,
«Herhalde bir müzâherete muhtacız diyorum ben,»
dediler,
«Hem zaten,»
dediler,
«birbirine mani şeyler değildir
istiklâl ile manda.
Ve esasen,»
dediler,
«müstakil kalamayız böyle bir zamanda.
Memleket harap,
toprak çorak,
borcumuz 500 milyon,
vâridat ise 15 milyon ancak.
Ve Allah muhafaza buyursun
İzmir kalsa Yunanistan'da
ve harbetsek,
düşmanımız vapurla asker getirir.
Biz Erzurum'dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz?
Mandayı kabul etmeliyiz, hemen,»
dediler.
«Onlar dretnot yapıyor,
biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz.
Hem, İstanbul'daki Amerikan dostlarımız :
Mandamız korkunç değildir,
diyorlar,
Cemiyeti Akvam nizamnamesine dahildir,
diyorlar.»
Ve böylece, bin dereden su getirdi İstanbul'dan gelen zevat.
Sıvas, mandayı kabul etmedi fakat,
«Hey gidi deli gönlüm,»
dedi,
«Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm,
ya İSTİKLAL, ya ölüm!»
dedi." NAZIM HİKMET

Sivas Kongresi sağ salim tamamlandı.

Sivas Kongresi sağ salim tamamlandı.. Artık Ankara'ya gidilecekti, ama gene para yoktu.. Osmanlı Bankası'ndan 1.000 lira borç aldılar. Bankanın adı Osmanlı'ydı, müdür Alman'dı.. Borca karşılık senet imzaladılar.
Benzin yoktu, lastik yoktu.. Sivas'ta sadece Amerikan Okulu'nda otomobil vardı. Bizimkilerin kendi memleketlerinde yiyecek ekmeği bile yokken, Amerikalılar Anadolu'nun göbeğinde her türlü maddi imkâna sahipti ; Ermeni tehcirinde sahipsiz kalan kız çocuklarını okutuyorlardı..
Okulun müdiresi Mary Louise Graffam'a başvurdular. "Elbette, ne lazımsa veririz, lütfen hediye kabul ediniz, ısrar etmeyiniz, asla para kabul etmeyiz," dedi..
Altı teneke benzin, iki çift lastik aldılar. "Hadiye"yi öğrenen Mustafa Kemal itiraz etti. "Şimdi para almıyorlar ama sonra arkamızdan cebren aldı derler, vesika tanzim edin, alınan malzemelerin listesini yazın, ısrarımıza rağmen para almadıklarına dair elimizde vesika bulunsun, ne olur ne olmaz, imzalayalım, müdire hanım da imzalasın," dedi..
Mazhar Müfit tekrar okula gitti. Bu belge iki taraflı imzalandı..
"Hediye, bağış, ödenek" gibi kavramlar, Mustafa Kemal için hassas konulardı, asla ihmal etmezdi İ mutlaka kayda geçirtirdi..
Sivas'a gelir gelmez maiyetinde görev yapan Hacı Derviş'i çarşıya göndermiş, büyükçe bir defter aldırmıştı. Kongre vesilesiyle yapılan masrafları, harcanan paraları kuruşu kuruşuna yazdırıyordu..
Bir gün Hacı Derviş dayanamadı : "Paşam bu hengamede kim hesap soracak," dedi... Mustafa Kemal'in cevabı ibretlikti :
"Gün gelir, millet benden de başkasından da tek tek hesap sorar. Biz bugün hesabımızı eksiksiz yazalım, millet de yarın parasının nereye harcandığını bilsin."

YILMAZ ÖZDİL, "Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK “

Toprak öyle bitip tükenmez,

Toprak öyle bitip tükenmez, /dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişemeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak,
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
oyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizleyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve onbeşlik şaraplenin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru.

Evinize misafir çağırın...

Evinize misafir çağırın...🙋‍♂
Siz de misafirliğe gidin...
Sevin, sevilin şu ahir yalan ömürde...
Nasıl olsa dünya birgün bize *"HAYDİ DIŞARI"* diyecek...
Yalvarıyorum hepinize, daha çok görüşün birbirinizle...
Daha çok sevgi sözleri konuşun ve yazın...
Bırakın milyonluk 120 ay vadeli evlerinizin yalancı konfor sunan yalnızlıklarını...😟
Ailece yaşayın dipdibe... Ananeyi, dedeyi, torunları yeğenleri buluşturun...
Yeni yetmeleri fazla özgür bırakmayın...
Bir yere giderken zorlayın, onları da götürün...
Şimdiki nesilde görüyorum çocuk dedesine gitmiyor.
Neymiş? "dersi varmış.."
Anne eve büyüğünü almıyor, neymiş çocuk TEOG, YGS'ye hazırlanıyormuş...
Yalan! inanın...
Odalarda internete yalnızlığa depresyona mahkum edersiniz...
Damla kadar çocuğa sussun diye cep telefonu vermeyin! 😯
Verin eline bezelyeyi ayıklasın...
En azından bezelye canlıdır.
Gelecek 10 yılda kanserli hasta sayısı yüzde altmış olacak unutmayın!..
Duayı öğretin.
Konuşun bol bol birbirinizle.
Kuşak kavgaları yapın.
Trip atın, çözüm yolları için konuşun.
Hayat bu...😊
Hayat deney tüpü kılıklı apartmanlarda sıkışıp bakteri gibi yaşadığını sanmak değil inanın... 🤔
Hadi kalkın birine çaya, kahveye gidin.. kek yapın, mısır patlatın.
Siz çağırın...
yemek hazırlayın..
Zor mu çorba makarna?😋
Alo diyin birinin derdini alın...
İki gülün, koca bir kahkaha atın...🤨
En kalbi sevgilerimle...💕🌹"
Alıntıdır.

9 Ağustos 2019 Cuma

İrlanda’da

İrlanda’da patateslere mantar bulaşır. Büyük bir kıtlık ve dolayısıyla hastalıklardan 1 milyona yakın insan ölür.
Eşsiz lider Kemal Atatürk para yardımı yapmak ister ancak İngiltere kabul etmez. Atatürk’te çuvallar dolusu patates tohumu gönderir.
Ve İrlanda’nın Meclis binasının girişinde Atatürk’e minnet anıtı vardır !
Meclis binasına giriş 55€, pasaportumu gösterdim ve o anda kapıda çok insan birikti. Polis bana geçebilirsiniz içeri dedi.
Bende çıkışta ödenecek herhalde diye düşündüm.
Gezdim, fotoğraflar çektim ve çıkışta borcum nedir diye sordum.
Polis elini uzattı ve “Türkiye pasaportuna sahip dostlarımızın borcu yok, Atatürk borcunuzu ödedi!” dedi.
Nasıl bir dış politika yürüttüyse 81 yıldır hala onun sayesinde rahat ediyor ve itibar görüyoruz.
Huzur içinde uyu Ulu Önder!
Bu millet seninle gurur duymaktan asla vazgeçmeyecek.
Posted in Genel   
Posted on 26 Temmuz 2019Author admincemal   
Üniversitede, en çok sevdiğim hocanın

“Üniversitede, en çok sevdiğim hocanın odasındaydım.
Bana, “Ne olmak istiyorsun? “dedi.
“Entelektüel olmak istiyorum.” dedim.
“Senden entelektüel olmaz” dedi.
Şaşırmıştım, sonra, kırılgan bir ses tonuyla;
“Dersinizi geçmeme rağmen sürekli dersiniz deyim. Okulda en çok okuyan, araştıran ve tartışmalara giren, hep benim?” dedim.
“Senden Entelektüel olmaz”dedi.
Çok kızmıştım!
“Doç. tezlerin konularını bile ben öneriyorum” dedim.
Prof. gülümseyerek geriye yaslandı.
“Senden çok iyi bir araştırmacı olur. Ama entelektüel olmaz. Nedenine gelince,sana entelektüel olamazsın dediğimde,bana bir Entelektüel gibi “Niçin olmaz?” diye sormadın, aksine alındın ve hiddetlendin. Yazarlık bilgi işidir. Entelektüellik bilgi değil,davranış biçimidir. Bir insanın entelektüel olması için en az 3 kuşak ailesinin okuması gerekir. Okulun önüne bak. Hepsi son model araç dolu ve hocalara ait. Her sene model yenilerler. Gerçekten böyle bir yenilenmeye ihtiyaçları var mı?Niçin bu şekilde yaşıyorlar. Çünkü o ünvanlarla gördüğün hocalarının kariyerleri ne kadar yüksek olursa olsun, ruhları feodal bir köylü. Güçlerini topluma kabul ettirmek için böyle hava atmak zorundalar. Gerçek bir entelektüel asla bu güdüyle hareket etmez.
Entel feodal köylülere artık diploma ve ünvan da yetmez.
Tıpkı paranın yetmediği gibi.

SENDE AĞLA



Azman Dede Balıkesir`de son gömdüğümüz Çanakkale gazisi İvrindi’nin Mallıcaköyünden 104 yaşında idi. Gençliğinde iki metreyi aşkın boyu,dev görünümüyle insan azmanı sayılmış herkes ona azman demeye başlamış, soyadı kanunu çıkınca da Azman soyadını almıştı. Esas ismi adeta unutulmuştu.Yıllar önce bir yerel araştırma sırasında Mallıca köyü kahvesinde kendisiyle görüştüm. Kulakları ağır işitiyordu. Köylülerden biri yardımcı oldu. Benim sorduklarımı kulağına bağıra bağıra söyledi. Sorduklarımı cevapladı . Söz Çanakkale`ye geldiğinde o koca ihtiyar sarsıla sarsıla, hıçkırıklar içinde ağlamaya başladı. Kendi zor duyduğu için kan çanağına dönen gözleriyle bize de duyurmak için bağıra bağıra anlatmaya başladı :
-“Bir hücum sırasında bölük erimişti. Yüzbaşı telefonla takviye istedi. Gece yarısı siperleri takviye için istediğimiz askerler geldi. Hepsi askere alınmış gencecik insanlardı. Ama içlerinde daha çocuk denecek yaşta üç-dört asker vardı ki hemen dikkatimizi çekti. Bölüğü düzene soktum.Yüzbaşı gelenlerle tek tek ilgileniyor, karanlıkta el yordamıyla üstlerini başlarını düzeltiyor, sabah yapılacak olan süngü hücumuna hazırlıyordu. Sıra o çocuklara geldiğinde, o cıvıl cıvıl şarkı söylerek gelen çocuklar birden çakı gibi oldular. Yüzbaşı sordu; “Yavrum siz kimsiniz?”, içlerinden biri; “Galatasaray Mektebi Sultanisi talebeleriyiz Vatan için ölmeye geldik!..” diye cevap verdi. Gönlüm akıverdi o çocuklara. Bu savaş için çok küçüktüler. Daha süngü tutmasını bile bilmiyorlardı. Onlarla ilgilendim. “Mermi böyle basılır. Tüfek şöyle tutulur. Süngü böyle takılır. Düşmana şöyle saldırılır!..” diye. Onları karşıma alıp bir bir gösterdim. Siperlerin arkasında ay ışığında sabaha kadar talim yaptık.Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik. Ortalık hafif aydınlanır gibi olunca hep yaptıkları gibi düşman gemileri gelip siperlerimizi bombalamaya başladılar. Yer gök top sesleriyle inliyordu. Her mermi düştüğünde minare gibi alevler yükseliyor birgün önce ölenlerin kol, bacak, el, ayak parçaları havaya kalkan toprakla siperlere düşüyordu. Mermiler üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu. Siperler toz duman içinde kalmıştı. Bir ara yüzbaşı “Azman yandık!..” diye siperin köşesini işaret etti. O şarkı söyleyerek sipere gelen, sanki çiçek toplarmış gibi neşeli olan o çocuklar siperin bir köşesinde sanki bir yumak gibi birbirine sarılmış tir tir titriyorlardı. Çocuklar harbin gerçeği ile ilk defa karşılaşıyorlardı. Ürkmüşlerdi. Yüzbaşı yandık demekte haklıydı. Muharebede bir ürküntü, panik meydana getirebilirdi. Tam onlara doğru yaklaşırken içlerinden biri avaz avaz bir marş söylemeye başladı!..
Annem beni yetiştirdi bu yerlere yolladı.
Al sancağı teslim etti Allah’a ısmarladı
Boş oturma çalış dedi hizmet eyle vatana
Sütüm sana helal olmaz saldırmazsan düşmana
Baktım hemen biraz sonra ona bir arkadaşı daha katıldı. Biraz sonra biri daha… Marş bitiyor yeniden başlıyorlar. Bitiyor bir daha söylüyorlar. Avaz avaz!.. Gözleri çakmak çakmak… Hücum anı geldiğinde hepsi süngü takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri yuvalarından fırlamış dişler kenetlenmiş bekliyorlardı . O an geldi. Birden yüzbaşı “Hücum!..” diye bağırdı. Bütün bölük, bütün tabur, bütün alay cephenin her yerinden fırladık. İşte tam o anda, o çocuklar kurulmuş gibi siperlerden fırlayıverdiler. İşte o an. Tam o an bir makinalı yavruları biçiverdi. Hepsi sipere geri düştüler. Kucağıma dökülüverdiler. Onların o gül gibi yüzleri gözümün önünden gitmiyor. Hiç gitmiyor!.. İşte ben ona ağlıyorum, o çocuklara ağlıyorum!..”
Azman dede ağlıyordu. Ben ağlıyordum. Kahvede kim varsa ağlıyordu.Kahveci gözyaşları içinde bize çay getirdi. Eğildi; “Azman dede hep ağlar. Niye ağladığını bugün ilk defa anlattı .” Dedi.

C. Bayar Üniversitesi Öğrenci Konseyi’nin hazırladığı Çanakkale adlı kitapçıktan

Ne Oldu Bize …????


İnek Şaban mesela…
Neydi acaba mezhebi?
Alevi miydi Belgin Doruk, Sünni miydi Ayhan Işık?
Kürt kökenli miydi, yoksa Çerkez miydi Sadri Alışık?
Şakayla karışık sormuyorum bunları…
Kaçımız biliyordu veya doğrusu hiç merak eden olur muydu, Sami Hazinses’in Ermeni olduğunu?
Türkan Şoray, Fatma Girik, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, dört yapraklı yonca… İster türbanlı ol, ister çarşaflı, saçlarını örtmedikleri için sevmeyen var mıydı onları?
Ömercik’e kahrolmayan Musevi, Ayşecik’e gözyaşı dökmeyen Rum var mıydı?
Hulusi Kentmen gibi dedesi olmasını kim istemezdi ki… Peki, hiç kimse düşündü mü bugüne kadar, Hulusi Kentmen’in umreye gidip gitmediğini?
Bizans’ı haşat eden Cüneyt Arkın yabancı düşmanı mıydı?
Hem Karaoğlan, hem Tarkan, yani Kartal Tibet neciydi?
Kaptan Ediz Hun, subay İzzet Günay, savcı Fikret Hakan, polis Ekrem Bora, şafak bekçisi pilot Göksel Arsoy, Jön Türkler’imiz… Osmanlı aleyhtarı mıydı?
Mirasını komple Mehmetçik Vakfı’na bırakan Zeki Müren, darbeci miydi?
Milli duygularımızı doruğa çıkaran efsane film “Bir Millet Uyanıyor”un görüntü yönetmeni Kriton İlyadis, hangi milletin uyanışını anlattı o filmde, Japon milletinin mi?
Emel Sayın’la Tarık Akan’ın şarkılar söyleyerek el ele dolaşmasına sevinmeyen…
Bıraktık mezhebi kökeni filan, Adile Naşit’i Münir Özkul’u sevmeyen insan, insan mıdır?
Siyah beyaz ama, rengarenk değil miydik?
Gençler, sorun büyüklerinize…
Şu veya bu ayrımı var mıydı mahallede?
Elbette farklı farklıydık ama, hepimiz değil miydik?
Birlikte üzülür birlikte sevinir, birlikte güler birlikte ağlamaz mıydık?
Lefter’e milli takım kaptanlığını mesela, Niko’ya ay yıldızlı formayı Lozan Antlaşması gereğince mi vermiştik?
Var mı o günleri özlemle iç çekerek anmayan?
Paylaş ki herkes okusun.
Göçmen Kızı

12 Temmuz 2019 Cuma

Cerrahın telefonu çalar


Cerrahın telefonu çalar, arayan hastane sekreteridir.
Buyurun sizi dinliyorum.
Sayın hekim, ağır hasta var, acele bütün işinizi bırakın gelin.
Geliyorum deyip hekim telaşla yola düştü.
Hekimi hastanede hastanın babası hışımla karşıladı:
Benim oğlum ölüm döşeğindedir, ne için bu kadar geç kaldınız? Sizin kendi oğlunuz olsaydı yine böyle yapar mıydınız?
Cerrah gülümsedi:
Bana haber verilir verilmez acelece geldim.
Bir de unutmayın ki, hayat ve ölüm Allah'ın elindedir. Cerrah ameliyat odasına girdi..
Ameliyat iki saat sürdü.
Cerrah odadan çıkıp koridordaki babanın yanından sakince geçip gitti.
Ardından yardımcı hekim çıktı.
Babaya oğlunuz yaşayacak dedi.
Baba bir an sevindi, sonra yine hiddetlenip dedi:
Bu cerrah çok kötü ve insafsız bir adam.
Ne vardı yani, çıkarken bana iyi haberi o verseydi.
Yardımcı hekimin gözleri doldu ve adamı hayatı boyunca pişmanlığa sevk edecek olan şu cevabı verdi: Cerrah çok güzel insandır.
Onun oğlu otomobil kazasında bugün vefat etti.
Biz onu defin merasiminden çağırdık.
Oğlunun defin merasimini yapamadan sizin oğlunuzun şifasına vesile olmak için hastaneye geldi.





''Yüreğin sadece kendinden olana yanıyorsa ''İNSAN''değilsin.!!!


Köy Enstitüleri


Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bayan müfettiş, bir okulu teftiş etmek için görevlendirilir:
Müfettiş okula gitmek için yola koyulur ancak yolda arabası hararet yapar ve aracı çalışmaz. Oradan geçen bir çocuk araca doğru yanaşarak yardıma ihtiyacının olup olmadığını sorar.
Müfettiş: Araçlardan anlar mısın?
Çocuk: Babam tamircidir bende bazen ona yardım ederim.
Arabanın motoruna bir bakış attıktan sonra, alet-edevat çantasını ister. Çocuk bir kaç dakika uğraştıktan sonra, müfettişten aracı çalıştırmasını rica eder. Bu arada müfettiş bütün bu olanları dehşet içerisinde izliyordu. Araç tekrardan hareket etmeye başladı! Çocuğa teşekkür etti ve bu saatte neden okulda olmadığını sordu.
Çocuk: Bugün okulumuza müfettiş gelecekmiş ve öğretmenin dediğine göre benim sınıfın en tembel öğrencisi olmamdan dolayı evde kalmam gerekiyormuş.

Fikir: Yetenekler böyle bitirilir. Zeka ve üreticilik sadece dersi anlamak ile alakalı bir şey değildir. Her şahsı, yeteneklerini ortaya çıkarabilmek için uygun ortama koymak gerekir. Aptallık diye birşey yoktur, sadece farklı yollar vardır...

Köy Enstitüleri ‘nde her çocuk ilgi alanı ve yeteneğine göre değerlendirilip ona göre eğitiliyordu. Bütün öğrencilere standart dersler verilmiyordu.

Mekteplerin duvarında ise şöyle yazıyordu:
"Burada hiçbir balık uçmaya, hiçbir kuş yüzmeye zorlanmaz…”

_____ Toplum Sanatı .


5 Temmuz 2019 Cuma

EVLADINIZA NE ARABA BIRAKIN NE EV İBRET ALINACAK BİR HİKAYE


Toplantıya gideceğim. Baktım geç kalma ihtimalim var, bindim bir taksiye, muhabbetçi bir arkadaş. O anlatıyor ben dinliyorum. Tam işyerinin önüne geldik. Ankara’da Bakanlıklar. Diyelim ki, taksi parası 9.75 TL tuttu, ben 10 TL uzattım. Hani hepimizin yaşadığı sahne vardır ya, taksici üstünü arıyormuş gibi yapar, siz de para üstünü alabilmek için bir ayak dışarıda, inmemek için debelenirsiniz. Tam o sahne olacak. Şoför, para üstü var mı diye aranmaya başladı.

- Üstü kalsın kardeşim” dedim.
Döndü bana doğru:
- Vaktin var mı ağabey ?” dedi.
- Evet” dedim (tek ayağım hala dışarıda)
Dörtlülere bastı, trafik dört şerit akıyor, indi araçtan. Önde bir büfe var. Gitti oraya, bir şeyler konuşup geldi. Bana 25 krş uzattı. Belli ki para bozdurmuş.
- Birader” dedim,”9.75 değil,10.50 yazsa ister miydin 50 kuruş benden?”
- “Ne alacağım ağabey 50 kuruşu!”
- Peki, niye gittin 25 kuruş için o kadar uğraştın. Üstü kalsın demiştim.”
Döndü bana, attı kolunu arkaya:
- “Vaktin var mı ağabey?”
- “Var.”
- Çek kapıyı o zaman.”

5 dakika konuştuk. İngiltere’de Profesöründen, bilmem kiminden eğitimler aldım. O taksicinin 5 dakikada öğrettiklerini, İngiliz hocalar haftalarca verdikleri derslerde öğretemediler:
- “Ağabey biz Keçiören’de 5 kardeşiz. Babam rençberdi, günlük yevmiyeye giderdi; artık inşaat falan bulursa çalışır gelir, o gün iş bulamamışsa, biz eve gelişinden, yüzünden anlardık.”
“Durumumuz hiç iyi olmadı. Akşam yer sofrasında yemek yerdik. Yemek bitince babam bize” Durun kalkmayın” derdi. Önce dua ederdik sonra babam bize sofrada konuşma yapardı.”
“Aha” dedim, “Bizim meslekten”, seminerci.
- “Ne anlatırdı baban ?”
- “Hayatta nasıl başarılı olunur ?”
” O gün inşaata çağırmazlarsa eve para getiremiyor, sonra çocuklara hayatta başarı teknikleri anlatıyor.”

- Babam işe gidince büyük ağabeyimiz onu taklit ederdi, delik bir çorapla pantolonun ceplerini çıkarır, dört kardeşi karşısına alıp “Dürüst olun, evinize haram lokma sokmayın” diye anlatırken, biz de gülerdik. Annem kızardı,”Babanızla alay etmeyin. O, hem dürüst hem de çalışkandır” derdi. Yan evde iki kardeş var, onların babası zengin. Babaları birahane işletiyor, ama adamda her numara vardı, kumar falan oynatırdı. Bizim yeni hiç bir şeyimiz olmadı, hep o ikisinin eskilerini kullandık. O amca mahalleden geçerken biz 5 kardeş ayağa kalkardık, çünkü bize bahşiş verirdi. Babam eve gelince ayağa kalkmazdık. Çünkü hediye, para falan hak getire. Ağabey biz babamı kaybettik. Altı ay içinde yandaki baba da öldü. Yandaki baba iki çocuğa 5 katlı bir apartman, işleyen birahane, dövizler ve araziler bıraktı. Bizim baba ne bıraktı biliyor musunuz?”
- “Ne bıraktı?”
- “Bakkal veresiyesi ve konuşmalarını bıraktı : “Evladım işinizi dürüst yapın, hakkınız olmayan parayı almayın.” Falan filan…
“Ağabey, aradan 15 yıl geçti…”
“Diğer babanın 2 oğlu şu anda cezaevindeler, ne ev kaldı ne birahane. Ailesi dağıldı.”
“Biz 5 kardeş, beşimizin Keçiören de taksi durağında birer taksisi var. Hepimizin birer ailesi, çoluk çocuğu, hepimizin birer dairesi var.”

“Geçenlerde büyük ağabeyimiz bizi topladı ve dedi ki :
- “Asıl mirası bizim baba bırakmış.”
“Hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan beri, taksimetrenin yazmadığı 10 kuruşu evimize sokmadık. Her şeyimiz var Allah’a şükür.”
Çok duygulandım, veda ettim. Tam ineceğim:
- “Dur ağabey, asıl bomba şimdi!”
- Nedir bomban ?”
- Nerede oturuyoruz biliyor musun ? O iki kardeşin oturduğu 5 katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz.”

Evladınıza ne araba bırakırsınız, ne ev, ne de başka bir miras. Evlada sadece değer kavramları bırakırsınız. Bakın iki baba da evlatlarına değer kavramları bırakmışlar.


Altıncı gün dolmak üzereydi



Altıncı gün dolmak üzereydi
Ve Tanrı hala kadını yaratıyordu.
Bir melek çıkageldi.
Tanrı’ya;
- Ötekini, erkeği çok daha çabuk yaratmıştın, buna niye bunca zaman ayırıyorsun?
diye sordu.
Tanrı yanıt verdi:
- Çünkü buna çok değerli, çok farklı özellikler katıyorum.
dedi.
- Örneğin yüzlerce parçadan oluşturuyorum.
Ama yine bir bütün olmasını sağlıyorum.
Bu yarattığım bir çok çocuğa aynı anda sarılabilmeli,
Dünyanın her yerindeki çocukları kucaklayabilmeli.
Düşen bir çocuğun kanayan dizini de,
Yaralı bir yüreği de iyileştirebilmeli..
Melek sordu:
- Kaç eli, kaç kolu olacak?
- Sadece iki.
- İki el, iki kolla mı yapacak bu dediklerini…
- Hepsi bu değil…
Kendi yaralarını da kendi sarabilecek.
Ayrıca günde 18 saat çalışabilir durumda olacak…
Melek yaklaşıp kadına dokundu…
- Onu çok yumuşak yapmışsın.
- Yumuşak ama aynı zamanda çok güçlü.
Gücünü ve kaldırabileceklerini hayal bile edemezsin…
- Düşünmeyi de bilecek mi?
- Yalnızca düşünmeyi değil.
hem sağduyusunu kullanmayı,
Aklıyla ve yüreğiyle muhakeme etmeyi,
Hem de mücadele etmeyi,
Düşüncelerini savunmayı,
Sorun çözmeyi de biliyor…
Bunların yanı sıra, uzlaşmayı da biliyor…
Melek, kadının yanağına dokundu.
Eli ıslanınca bu nedir diye sordu.
Tanrı yanıtladı:
- Buna gözyaşı denir.
- Neye yarar?
- Kendini ifade etmeye yarar.
Acıyı, kuşkuyu, aşkı, yalnızlığı, onuru,
Ama aynı zamanda sevinci ifade etmesine yarar…
-Kadının kendini ifade biçimleri sonsuzdur:
o, sevinci, mutluluğu ve aşkı yakalayıp ,
Sımsıkı sarılmayı bilir…
Haykırmak istediği vakit susabilir;
Sustuğunda çığlığını duyurabilir;
Öfkelendiği vakit gülümseyebilir,
Ağlamak isteyince şarkı söyleyebilir,
Mutlu olunca ağlayabilir,
Korktuğu vakit gülebilir…
O inandığı doğrular için sonuna dek mücadele eder;
Haksızlığa karşı savaşır,
Çözüm yolunu biliyorsa,
‘Hayır’ yanıtını asla kabullenmez.
- Amma çok marifeti varmış!
- Arkadaşı doktora yalnız gitmesin diye ona refakat edendir.
Korkan birini gördüğünde,
‘Tut elimi korkma’ deyip,
Elini uzatandır…
Her düğün her doğum haberine mutlu olandır.
Tanıdığı ya da tanımadığı amma kendine yakın bildiği her ölüm haberine kalbi kırılandır.
Ama yine de yaşamı sürdürme gücünü kendinde bulandır…
Çocukları daha çok yesin diye ‘ben zaten toktum’ diyendir…
-Bir öpüş, bir sarılış, bir kucak açışla kırık,
Ya da yaralı bir yüreğin onarılacağını bilendir…
- Peki, bunun hiç mi eksiği ya da yanlışı yok?
- Hiç olmaz olur mu?
Var bir hatası:
" Ne kadar değerli olduğunu unutur... "


Atatürk, Dinlenmek İçin Gittiği İstanbul’daki Florya Köşkünde


"Atatürk,
Dinlenmek İçin Gittiği İstanbul’daki Florya Köşkünden, Yanında Yalnızca
Şoförü ile Küçükçekmece’ye doğru giderken Tarlasında Sabanla Çift Süren
Bir Çiftçi Görür. Çiftçinin Sabanında Koşulu Olan Öküzün Yanında,
Koşulu Bir de Merkep Vardır. Şoförüne;


— Arabayı Durdur, Der.

Arabadan İner. Tarlaya Doğru yürür. Çiftçi Kendisine Doğru Geleni
Görmüştür. Sabanında Koşulu Olan Öküzü ve Merkebi Durdurur. Atatürk,
Yanına Gelince,


— Kolay Gelsin Ağa, der.


— Sağolasın Bey! Hoşgeldin.

— Hoşbulduk Ağa. Yoldan Geçerken Dikkatimi Çekti. Öküzün Yanına Merkep
Koşmuşsun. Hiç Öküzün Yanına Merkep Koşulur mu? Bunlar Denk Değil.


Köylünün Canı Sıkkındır. Biraz da Alınmıştır. Bezgin Bir Ses Tonuyla,


— Merkeple Öküzün Yan Yana Koşulmayacağını Bilmiyom mu Sanıyon Bey. Sen Bunu Bana mı Söylüyon?


— Kime Söylemeliyim Ağa?


— Sen Bunu Git Vergi Memuruna Söyle.


— Vergi Memuruna mı?


— He ya! Bu Sene Ürünüm Kıt Oldu. Vergi Borcumu Ödeyemedim. Dört Gün
Önce Vergi Memurları Öküzün Eşini “Vergi Borcunu Karşılar” Diyerek Alıp
götürdüler. Sattılar. Benim Öküzün Eşi Sizin Gibi Beylerin Sofrasına Et,
Sucuk Oldu Bey.


Atatürk, Çok Sinirlenmiştir. Alışkanlığı Gereği Kızdığı Zaman Kaşlarını Çatmaktadır. Onun Bu Halini Gören Köylü,


— Bana Niye Kaş Çatıyon Bey. Yalan Söylediğimi mi Sanıyon? Sana Ne
Söylediysem Hepsi Doğru. Ben Küçükçekmece Köyündenim.Muhtara Sor
İstersen.
Atatürk,


— Neden Kaymakam Bey’e Gidip Durumu Anlatmadın Ağa?


— Gittim Bey.


Köylü Duraksamıştır. Bunu Anlayan Atatürk, Devam Eder.


— Kaymakam ne dedi?


— Git borcunu öde, dedi.


— Sen de Vali Bey’in yanına gitseydin.
Köylü Atatürk’ü bir müddet süzer. Atatürk, konuşmadan dinlemektedir. Köylü konuşmaya devam eder.


— Sen hiç Vali’nin yanına gitmemişsin bey. Halından belli oluyor.


— Halimden belli mi oluyor?


— He ya! Hem gitseydin bilirdin.

— Neyi bilirdim?


— Kapıdaki Jandırmaların adamı içeri koymadığını, bey.
Atatürk,


— Başvekil İsmet Paşa’ya telgraf çekip, durumunu niye izah etmedin?, diye sorar.
Köylü gülümseyerek,


— İnsanı güldürme bey. Başvekilin kulağı sağır, duymaz diyola, der.


Atatürk, kızmıştır.


— Peki! Gazi Paşa’ya niye telgraf çekmedin?,diye sorar.


— O’nunda bir gözü kör, görmez diyola. Hem, sen zenginsin. Tomofilin bile var. Bunları heç duymadın mı?


Atatürk, cüzdanından elli lira çıkarır.


— Bunu kabul et ağa. ĎÖküzün yanına bir eş alırsın, der.

Elleri titreyen köylünün, elini sıkar. Yanından ayrılır. Hızlı
adımlarla arabasına doğru yürür. Florya köşküne döner. Başbakan İsmet
Paşa’ya şu telgrafı çeker.


—“ Derhal Heyeti Vekileyi (Bakanlar Kurulu’nu) topla, İstanbul’a gel.”

Başbakan başkanlığında Bakanlar Kurulu Florya köşküne gelirler.
Atatürk, şoförünü köylüyü alıp gelmesi için yollamıştır. Arabanın içinde
sıra sıra dizilmiş Jandarmaların arasından Florya Köşküne gelen köylü
“Eyvah ben ne yaptım” diye için için dövünmektedir. Kendisini kapıda
karşılayan şık giyimli bir beyefendi nazik bir sesle “ beni takip edin
efendim” deyince içi biraz ferahlasa da çok korkmuştur. Adamı takip
ederek büyük bir toplantı salonuna girerler. Salon kalabalıktır. Ortada
büyük bir masa, etrafında sandalyelere oturmuş şık giyimli insanlar ile
ayakta duran iki kişi daha vardır. Gözleri karamış, ayakları bedenini
taşımakta zorlanmaktadır. Heyecandan kalbi fırlayacak gibidir. Tanıdık
bir ses duyar.


— Hoşgeldin ağa. Gel yerin burada.
Diyen
Atatürk, sağ tarafında, yanında ayırdığı boş sandalyeyi eliyle işaret
etmektedir. Köylü, zorlanarak yürür ve yığılırcasına sandalyeye oturur.
Durumunu anlayan Atatürk,


— Sakin ol ağa. Korkacak hiç bir şey yok.


— Sağol bey! Sağol.


Köylünün soluklanmasını ve rahatlamasını bekleyen Atatürk, bir müddet sonra,


— Seni buraya niye çağırdım biliyor musun ağa?
— Hayır bey, bilmiyom.


— Dün bana anlattıklarını, bu gün burada anlatmanı istiyorum. Ama; bir
tek kelimesini dahi atlamadan, eksiksiz olarak anlatmanı istiyorum.
Haydi başla, seni dinliyoruz.
Köylü başından geçenleri bir bir
anlatır. Daha önce söylediklerinin eksik olanlarını Atatürk, tamamlar.
Köylünün konuşması bitince Atatürk, masada oturanları tek tek tanıtır.
Kendisinin de Gazi olduğunu söyler. Sonra ayağa kalkar. Elini masaya
sertçe vurarak, öfkeli bir sesle;


— Beyler, ben çiftçinin
koşumluk hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tohumluk
buğdayını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tarım aletini,
sağımlık hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ankara’ya dönecek ve bu
işi hemen halledeceksiniz.


Bu olaydan sonra aşağıdaki kanun bir gecede hazırlanıp yasalaştırılmıştır.


İcra İflas Kanunu Madde 82/4.: Borçlu çiftçi ise, kendisinin ve
ailesinin geçimi için zorunlu olan arazi ve çift hayvanları ve nakil
vasıtaları ve diğer teferruatı ve tarım aletleri haczedilemez..."


Bakalım kaç kişi sonuna kadar okuyup paylaş tuşuna basacak?

Eski Yunan ile Roma


Eski
Yunan ile Roma döneminde kadına bakış ile Arapların kadına bakışı
arasında hiçbir fark yoktu. Kadın hep bir zevk unsuru, köle, cariye,
hizmetçi olarak görülmüştü. Hatta Avrat-Avret kelimesi bile saklanılması
gereken eşya-cinsel organ anlamına geliyordu. Eski Çin'de de durum
farklı değildi; hizmetçi olarak görülen kadınlara isim bile verilmez,
kadın bir, kadın iki, kadın 3 diye sayılırdı. Tanıklığı da kabul
edilmezdi. Ortaçağda kadın bilgelik yolunu seçmişse, vay haline; cadı
diye avlanırdı. Fakat yalnızca Türkler kadını bereket sembolü, yerin ve
göğün evladı olarak görmüştür. Katunun rızası ve imzası olmadan Kağanın
yaptığı anlaşma bile geçerli sayılmıyordu. Çin ile ilk anlaşmayı, Mete
Han'ın hatunu yaparken; Avrupa Hun Türklerinde resmi görüşmeleri
Attila'nın hatunu yapıyordu. Türk mitolojisinde ise kadın artık
tanrısallaşmıştır. Yaradılış destanında Ak Ana, sudan yaratma fikrini
Ülgen'e verirken, en meşhur figürlerden Umay Ana Orhun Yazıtlarında bile
yer almış. Nitekim yazıtlarda ''Umay gibi, annem hatunun şerefine küçük
kardeşime Kül Tigin adı verildi. Babam İlteriş kağan, anam İlbilge
hatunu Tengri yukarıdan idare ederek yükseltmiş.'' demektedir. Yine Türk
mitolojisinde Asena yol gösteri tanrıçayken, Ötügen ise toprak anaya
verilen isimlerden biridir. Dikkat edileceği üzere Türkler mezarlıkları
düz değil, yükseltilmiş ve yuvarlatılmış şekilde yapıyor. Bunun sebebi,
Türklerin yeniden doğuşa inanıyor olmasından ötürü mezarlıkları hamile
bir kadının karnına benzeterek, toprağın bir ana gibi tekrar insanı
doğuracak olmasına inanmasıdır. Türklerde kadın bu kadar kutsal bir
noktadayken, son 1000 yıl boyunca Türk kadınının resmi hakkı alınmış,
sosyal hayatı kısıtlanmış, eve kapatılmış, tanıklığı bile kalmamıştır.
Tüm bu hakikatleri, tüm bu tarihi gerçekleri tarihin en kanlı
savaşlarında bile bulduğu ilk fırsatta okumaktan geri durmamış bir adam,
1000 yıl sonra ilk defa ''Kadınların üzerindeki bütün baskıyı
kaldıracağım.'' dedi. Bunu dedi çünkü kadınların üretime katılmasıyla
devletin kârlı çıkacağını biliyordu. Kadınların üzerinden bütün baskıyı
kaldırmakla medeniyetin yeniden doğacağını biliyordu; çünkü kadın
medeniyet demekti. Bütün baskılar kaldırıldı. Kadına giyim kuşam
özgürlüğü verdi. Kadını üretime kattı. Kadına bir soyadı verdi. Ona
tanıklık hakkı vermekle kalmadı, onu avukat yaptı, hakim yaptı. Kadını
toplumlara öğretmen yaptı. 1000 yıl sonra tek bir adam bunu yaptı.





-Ertürk Özel-


30 Haziran 2019 Pazar

Tolstoy’un Ders Niteliğinde 17 Sözü:


1. Birine çamur atmadan önce iyi düşün ve sakın unutma: önce senin ellerin kirlenecek.


2. Kimse, kimseyi küçümseyecek kadar büyük değildir, bilmelisin.
Küçümsediğin her şey için gün gelir, önemsediğin bir bedel ödersin.


3. Bozuk para insanın cebini deler, bozuk insan da kalbini. Bu yüzden harcayın ikisini de gitsin.


4. İnsanı bedenen ameliyat etmek için uyutmak, ruhen ameliyat etmek için ise uyandırmak gerekir.


5. Herkes insanlığın kötüye gittiğini kabul eder ama hiç kimse
kendisinin kötüye gittiğini kabul etmez. Herkes insanlığı değiştirmeyi
düşünür ama hiç kimse önce kendini değiştirmeyi düşünmez.


6. Varlığı bir şey kazandırmayan insanların, yokluğu hiçbir şey kaybettirmez.


7. Ne diye şeytana kızarsın? Bir iyilik yap da, o sana kızsın.


8. Bil ki, yaşadıklarınla değil yaşattıklarınla anılırsın. Ve Unutma; ne yaşattıysan elbet bir gün onu yaşarsın.


9. Bir insanı bulunduğu mevkiyle değil, göz koyduğu mevkiyle ölçmek gerekir.


10. En güçlü iki savaşçı sabır ve zamandır.


11. Bir insan acı duyuyorsa canlıdır. Başkasının acısını duyuyorsa insandır.



12. İnsanın gerçek gücü sıçrayışta değil, sarsılmaz duruştadır.

13. Kendi mutluluğundan başka hedefi olmayan insan kötüdür.


14. İnsanların çoğu onu yapıyor diye yanlış, yanlış olmaktan çıkmaz.


15. Hayat ne gideni geri getirir, ne de kaybettiğin zamanı geri
çevirir. Ya yaşaman gerekenleri zamanında yaşayacaksın, ya da yaşamadım
diye ağlamayacaksın.


16. Öyle horozlar vardır ki, öttükleri için güneşin doğduğunu sanırlar.


17. Başkalarının hayatından ders alın. İnsan, bütün hataları kendisi yapacak kadar uzun yaşamıyor.

Bir adam ölür ...


Bir adam ölür ... Öldüğünü fark ettiğinde, Tanrı'nın elinde bir çanta ile kendisine yaklaştığını farkeder. Tanrı ile adam arasında şöyle bir konuşma geçer.
Tanrı: Haydi oğlum gitme zamanı.
Adam: Bu kadar mı erken? Bir sürü planım vardı...
Tanrı: Üzgünüm ama gitme zamanı.
Adam: O çantada ne var?
Tanrı: Sahip oldukların!
Adam: Sahip olduklarım mı? Yani eşyalarım mı? Elbiselerim... Param...
Tanrı: Onlar asla sana ait değildi, onlar dünyaya aitti.
Adam: Anılarım mı?
Tanrı: Hayır. Onlar zamana ait.
Adam: Yeteneklerim mi?
Tanrı: Hayır. Onlar koşullara ait
Adam: Arkadaşlarım ve ailem mi?
Tanrı: Hayır oğlum. Onlar yürüdüğün yola ait. Adam: Karım ve çocuklarım mı?
Tanrı: Hayır. Onlar kalbine ait.
Adam: O zaman bedenim olmalı?
Tanrı: Hayır hayır. O toprağa ait.
Adam: O zaman kesinlikle ruhum olmalı!
Tanrı: Üzücü bir hata yapıyorsun oğlum. Ruhun bana ait.
Adam gözlerinde yaşlar ve kalbinde korkuyla çantayı Tanrı'nın elinden alıp açtı... BOŞTU! Kalbi kırık, göz yaşları yanaklarından akarak Tanrı'ya sordu...
Adam: Hiçbir şeye sahip değil miyim?
Tanrı: Doğru. Asla bir şeye sahip değildin.
Adam: O halde, benim olan ne vardı?
Tanrı: ANLAR. Yaşadığın anlar senindi. Hayat sadece bir andır.
HER ANI YAŞAYIP HER ANI SEVİP HER ANIN TADINI ÇIKARALIM.





“İyi insanlar cennete gider demek doğru değildir, iyi insanlar nereye giderse orası cennet olur!”





Osho


Pazar ayininin sonunda


Pazar ayininin sonunda rahip haftalık vaazını şöyle bitirdi,
"Demek ki, Tanrı adına ne yapmamız lazım? Düşmanlarımızı affetmemiz lazım. Şimdi, bu sohbetimizden sonra, aranızdan kaçı düşmanlarını affetti?”
Cemaatin yarıdan fazlası elini kaldırdı.
Rahip sorusunu yineledi...
Bu kez hepsinin elleri havadaydı, önlerindeki yaşlı teyze hariç...
Rahip sordu,
"Bayan Neely? Hayırdır? Düşmanlarınızı affetmek size bu kadar mı zor geliyor?”
"Düşmanım yok ki!” dedi Bayan Neely, o titrek ve son derece şeker haliyle!..
Cemaatten uğultular, şaşkınlık nidaları yükseldi, rahip devam etti.
"Oooo! Bu gerçekten inanılmaz güzel bir şey! Kaç yaşındasınız Bayan Neely?”
“108!”
Cemaat ayağa kalkıp gözyaşları içinde alkışlamaya başladı...
"Bayan Neely, lütfen, şöyle yanıma gelir misiniz? Yavaş yavaş. Aman dikkat... Hah! Tamammmmm. Lütfen buradan cemaatimize bu işin sırrını söyler misiniz? Nasıl oluyor da insanın 108 yıl gibi uzun bir ömür zarfında hiç düşmanı olmuyor?..”
Yaşlı kadın,küçük ve titrek adımlarla rahibe sırtını dönüp,cemaate baktı...
"Hepsi öldü şerefsizlerin...🤣😂


ÇOCUKLAR EVDEN GİDİNCE


Çocuklar bir gün evden giderler…





Bir şekilde, bir nedenle, öyle gerektiği için , öyle olduğu için giderler…
...
Gözlerinde hayata karşı bir heves, omuzlarında ince bir ağırlık, ellerinde uçarı bir telaş.





Kapıyı çekip giderler…





Çocuklar evden gidince, ev de sizden gider biraz,





Sabah kızaran ekmeğin kokusu, ütünün buharı, bir türlü şekle girmeyen saçlar, kapıdan çıkarken aceleyle öpülen yanaklar gider…





Antrede biriken ayakkabılar, teki kaybolan terlikler, yatağın üstündeki elbise yığınları gider.





Saatler sanki bir yerlerde durmuş gibi olur. Hayatınız hasreti kuşanmış mevsimsiz bir ülkeye benzer bir zaman…





Çocuklar evden gidince;





Ansızın yapılan şakalar, vakitsiz istenen sandviçler, pencere önünde beklediğiniz geceler gider...





Artık kapının önündeki ayak seslerini duymazsınız,





Sokaktan geçen simitçiye seslenen kimse yoktur.





Arka odadan yükselen müzik sesi, banyodaki parfüm kokusu, ortasından sıkılmış dişmacunları anılarınızda kalır.





Mutfak masası çoktan unutmuştur sıcacık ve neşeli sohbetleri.





Fırında patatesin tadı eskisi gibi değildir artık,





Kareli yatak örtüsünde izi kalmıştır aşk acısıyla dökülen genç gözyaşlarının…





Çocuklar evden gidince ;






“Annem duymasın”lar, “Babamı idare et”ler “Ben zaten biliyorum”lar,
“Beni çocuk muyum?”lar, “Beni anlamıyorsunuz!”lar, “Amma
meraklısınız”lar … El ele tutuşup hep birlikte giderler...





Onlar
olmadığı zaman da “ben ne giyeceğim”ler “arkadaşımda kalacağım”lar,
“arkadaşlarımla çıkıyorum”lar peşi sıra ortalıktan kaybolurlar..





Çocuklar bir gün evden giderler;





Giderken yüreğinizin bir parçasını da yanlarında götürürler…





Onda kalan parçada sizden o kadar çok şey vardır ki,





Onlar bunu bilirler,





Aldıkları her kararda, yaşadıkları her yol ayrımında, her sevinçlerinde ve her acılarında





Fark ederler bu eşsiz bilgiyi,





Yeter ki onların yaşam pınarlarına hayat veren kaynağın suyu berrak, hikmeti bol olsun.





Yeter ki sizden doğup hayatın içine akan bu pınar ırmak olsun, nehir olsun, ve en doğru yönü bulsun...





Evet çocuklar bir gün giderler,





Ama gelecekleri yolu da asla unutmazlar.





İLTER YEŞİLAY







16 Haziran 2019 Pazar

Antik bir efsaneye göre


Antik bir efsaneye göre,
bir gün Yalan ve Hakikat,
buluşmuş geziyorlarmış.
Yalan "Bu gün hava mükemmel" demiş.
Hakikat havaya şüpheyle bakmış ve "Gerçekten de güzel bir hava var"
demiş. Biraz gezdikten sonra bir kuyuya rastlamışlar. Yalan "Su
mükemmel, hadi kuyuda biraz yüzüp banyo yapalım" demiş. Hakikat yine
şüphe ile suyu kontrol etmiş ve "Gerçekten de su güzel" demiş ve soyunup
suya girmişler.





Yalan, atik bir hareketle kuyudan çıkmış ve
Hakikat'in kıyafetlerini çalıp kaçmış. Hakikat yakalamaya çalışsa da bir
türlü yetişemiş. Hakikati tüm çıplaklığı ile gören cahil halk çok
kızmış ve öfke ile ona saldırmışlar. Zavallı Hakikat kuyuya geri dönüp
utanç içinde saklanmış.





O günden beri Hakikat kuyuda saklanırken
Yalan, Hakikat'in kıyafetleri içinde toplumun sorularına cevap verirmiş
çünkü toplum hakikati tüm çıplaklığı ile görmeyi istemiyormuş...📌





(Bu da Jean-Léon Gérôme'un 1896 da yaptığı efsane ile ilgili tablo)





#Âhwal 🍃
ç________(Alıntı)


Kur’an’da Araplara ait üç putun “ismi” özellikle veriliyor.


Kur’an’da Araplara ait üç putun “ismi” özellikle veriliyor.
Acaba neden?






Nüzul sırasına göre putların ismi ilk olarak Necm suresinde geçiyor.
Yani 6 yıl boyunca putların ismi hiç geçmiyor. İlk olarak Necm suresinde
üç putun ismi verilerek şöyle deniliyor:
“Lât ve Uzza’yı ve diğer üçüncüsü Menat’ı gördünüz mü?” (Necm; 53/19-20)
Sonra bunların aslında ne olduğuna geçiliyor. “Onlar” deniyor ,
gerçekte “Sizin ve atalarınız taktığı bir takım isimlerden başka bir şey
değildir.” (Necm; 53/23) Yine “Onlar” deniyor “Zanna ve nefeslerinin
arzularına tabi oluyorlar” (Necm; 53/23).
Kendi taktıkları bir takım isimler (esmâen semmeytumûhâ)…
Zan ve nefislerinin arzuları (tehve’l-enfüs) …
Demek ki “put” denilen şeyin insanın iç dünyasındaki kökü heva ve heves
ve bunlar bir takım“isimler”den başka bir şey değil. İnsanlar o
“isimlere” anlam yüklüyor ve perestij ederek yüceltiyorlar.
O
“isimlere” dokundurtmuyorlar ve etraflarında atomu parçalamaktan da zor
önyargılar oluşturuyorlar. Putları kırmak aslında bu “isimleri” alaşağı
etmek ve etraflarında oluşturulan önyargıları kırmak demek oluyor.
**
Peki, madem putlar bir takım isimlerdir, taştan tahtadan yapılmış
tasvirleri de nefislerin hevasının dışa vurmuş sembolleridir, dahası Lât
, Uzza ve Menat’ın tahtadan taştan yapılmış tasvir ve heykellerinin şu
an yerinde yeller esmektedir, o halde bu “isimlerin” hala Kur’an’da yer
alıyor olmasının ve bizzat “isimlerin” anılmasının sebebi ne olabilir?
Bu putlar öyle bir şey olmalı ki hala yaşıyor, nefislerin hevasından
kaynaklanıyor ve “isimlerinin”hala bir anlam ifade ediyor alması ve
tapınç nesnesi haline getirilmiş olması lazım.
Hem de ne anlam ifade ediyor!
Hem de ne tapınç!
Bakın nasıl…
***






“Lât” kelimesi etimolojik olarak “ilah” kelimesinin bozulmuş hali ve
mutlak otoriteyi ifade ediyor; El/Elot/Elat/Lat/Elohim/Allot//İlah…

Eski çağlarda Aramice/İbranice’ye kadar uzanan Arapça’nın kök dillerinde
kişiyi “içeriden yöneten şey”, “mutlak itaat /otorite” kaynağı
anlamında yukarıdaki kelimeler kullanılmaktaydı.
Demek ki Lât “isminin” bugünkü karşılığı “otorite” dediğimiz şeydir.
***
“Uzza” kelimesi bunu tamamlıyor. Kur’an’da kullanılan “Aziz” isminin
daha değişik söylenişi. “Güç” “kuvvet” anlamına geliyor:
Aziz/Mu’ız/Muaz/Izzet/Muazzez…
Demek ki Uzza isminin bugünkü karşılığı da “güç, kuvvet” dediğimiz şeydir.
***
Üçüncüleri olan diğer “Menat” ise yine çok tanıdık: Menna/Mamon/Money/Many/Menat/Manat…
O bildiğiniz “para” demek yani.
Çarlık Rusyası’nın para birimi: “Manat”
Bugünkü Azarbaycan’ın, Türkmenistan’ın hala para birimi; “Manat”
***
Lât: Otorite…
Uzza: Güç…
Menat: Para…
Şimdi ayeti yaşayan yorumu ile yeniden okuyalım:
“Otorite, güç ve üçüncüleri diğer para… Bunlar sizin ve atalarınızın
takdığı bir takım isimlerden başka bir şey değildir… Onlar gerçekte
zanna ve nefislerinin isteklerine/arzularına tabi oluyorlar…”

Nefislerinin istek ve arzuları otorite, güç ve para arzuluyor. Bunlara
ulaşmak için, üçüne de perestij ediyorlar ve gözleri başka bir şey
görmüyor, put gibi tapınç nesnesi haline getiriyorlar…
Otoriteyi,
gücü ve parayı kendilerinde toplamak/biriktirmek istiyorlar. Bunları
elde etmek için girmedikleri kılık, atmadıkları takla kalmıyor. Bunlar
için savaşıyor, vuruşuyor, kan döküp fesat çıkarıyorlar…
Otorite: Devlet, saltanat, taht, lider, ecdad, egemenlik, sınır, ulus…
Güç: Silah, petrol, toprak, nüfus, nüfuz…
Para: Sermaye, banka, altın, gümüş, dolar, euro…
Yeryüzünde kan döküp fesat çıkarmak bunlar için olmuyor mu?
Yaşadığımız çağa dikkat ediniz…
Otorite sevdasından emperyalizm doğmuş.
Güç tapıncından faşizm doğmuş.
Para hırsından kapitalizm doğmuş.
İnsanlığın ezelî ve ebedî sorunu bu üçü; Lât (otorite), Uzza (güç/kuvvet) ve Menat (para) başka bir şey değil.
***
Ne diyor Kur’an bu üçüne karşı?:
Allah’tan başka otorite yoktur (La ilahe illallah)
Güç ve kuvvet yalnızca Allah’a aittir (La havle ve la guvvete illa billah)
Ve üçüncüsü: Mülk Allah’ındır (Lehu’l-Mülk).
Şimdi anlaşıldı mı bunların “ismi” neden veriliyor Kur’an’da.
Çünkü bunlar insanlıkta ölmeyen “isim”ler.
Yok olup gitmiş taşlar, tahtalar değil.
Bunlar yaşayan putlar: Lât, Uzza, Menat…





R.ihsan..