8 Kasım 2019 Cuma

Arılar


Anaokuluna Giden ...


İlaç Şirketleri


Bir Kadın...


Mevlana: Doğruların yemin etmeye ihtiyacı yoktur.


OSMANLICA ...


'' GÖ...ÜN YANIYOR '' .....
60-70 Yıl Önce Osmanlıca Meraklısı Bir Edebiyat Öğretmeni , Öğrencilerine Sürekli Şunu Söylermiş :
“ Dersimde Herkes Osmanlıca Konuşacak , Sorduğum Sorulara Osmanlıca Cevap Verecek , Yeni Türkçe Konuşmak Yok …”
Soğuk Bir Kış Günü O Öğretmen Sınıfın Ortasında Dolaşarak Ders Anlatıyor .
Bir Ara Sınıfın Ortasındaki Büyük Sobaya Yanaşıp , Arkası Sobaya Dönük Vaziyette Devam Ediyor Ders Anlatmaya .
Sobadan Sıçrayan Bir Kıvılcım Öğretmenin Ceketinin Arkasını Tutuşturmuş …
Parmak Kaldırıp Söz İsteyen Öğrenci Başlamış Konuşmaya :
- Efendim , Arka Cenahınızdaki Sobanın Derunundaki Parçe-i Nardan Kopan Bir Şerare , Şahsınız İstikametine Tevcihlenerek , Ceketinize Sirayet Etmiştir Ve Dahi Mabadınıza İntikal Etmek Üzre Revan Olmaktadır …
Öğretmen Arka Tarafında Giderek Artan Isının Da Etkisiyle Olayı Anlayınca , Sinirlenerek Öğrenciye Cevap Vermiş :
- Evladım , Şuna
“ G...N YANIYOR ” Desene , Ne Uzatıyorsun .... !!!

1 Kasım 2019 Cuma

İşte böyle ATATÜRK oldu.

İşte böyle ATATÜRK oldu.. Bütün gece afyon ovasına hakim tepede böylece bekledi diyordu yaveri.
Kurmay albay gelip ;
paşam düşman kuvvetleri intikal ettiler ,
Karargah kurmaya çalışıyorlar, şafak ile birlikte saldıracaklardır, siper kazmayı hızlandırıyorum dedi.
Gerek yok albay , askeri yormayın,
Onlar değil biz saldıracağız .
Şaşıran albay , paşam savunmada kalmalıyız, zira silah bakımından çok üstünler .
Onlarda bunu beklemiyor mu zaten?
Orduyu hazır tutun albay .
Şafaktan önce saldıracağız ve ölmek için saldıracağız dedi.
Şafaktan önce gece vakti saldırdılar.
Öyle bir taarruz gerçekleştirdiler ki afyon ovasına ölüm olup aktılar. Bozguna uğrayıp kaçan orduyu, askerlik tarihine ders olarak geçmiş olan 9 gün gibi kısa bir sürede afyon dan , izmire sürüp , denize döktüler.

Bu fotoğrafı daha önce de bir çok kez görmüş ama bu ayrıntıyı söylediklerinde ilk defe fark etmiştim , gözlerim doldu .


(POSTALI DELİK)
Askeri aç öylece beklemişti düşmanı.
Saraylarda oturuyordu diye eleştirenlere gelsin bu fotoğraf.
Destan eline kağıt kalem alıp yazılmaz.
30 ağustos diye yazılır.
Zafer diye okunur.
Atam benim .
Ruhunuz şad
Mekânınız cennet olsun.

1916 senesinde 19 yaşında genç bir delikanlı

1916 senesinde 19 yaşında genç bir delikanlı Erenköy’de yürümektedir. Talimgah denilen yerde bir kalabalık fark eder. Kalabalığa yanaştıkça bir müzisyenin enstrümanından yükselen melodiyi duyumsar. Yaklaşır. Delikanlı, enstrümandan yükselen tınıya gözlerini kapatarak huşu içinde bir süre zevkle dinleyerek eşlik eder. Gözlerini açıp da kalabalığın önüne ilerleyince o cânım melodiyi çıkaranın yere bağdaş kuran bir müzisyen olduğunu fark eder. Müzisyen pistir, perişandır, berduştur. Genç delikanlı evsiz diye düşündüğü bu adamcağıza acır gözlerle bakar. Garipser de hani biraz… Öyle ya böyle berduş bir adam nasıl olur da bu kadar güzel ezgiler çıkarabilir…
Delikanlı birkaç gün sonra aynı yol üzerinden geçerken görür o müzisyeni. Her ne kadar giyiminden, kuşamından, küfürbaz halinden rahatsız olsa da acıdığı için o müzisyene para vermek ister. Müzisyen işte kendisine para vermeye yeltenen gence; “Haydi oğlum, git işine! Bak benim mataram rakı dolu. Vereceğin bu parayla git de akşama birkaç kadeh iç keyiflen. Benim paraya ihtiyacım yok” der.
Utanır birden genç. Müzisyen devam eder; “Utanma! Utandıkça rahat yaşayamazsın.” Kıyafetlerini göstererek “Görmüyorsun ben kimseden utanıyor muyum! Başkaları benim bu halimden utansın!”
Delikanlı neye uğradığını şaşırır. Tokat gibidir adamcağızın lakırdıları… Eve gider düşünür uzun uzun… Acıdığı adamın kendisine böyle bir karşılık vereceğini hiç düşünmemiştir. Aradan zaman geçer. Delikanlı bu adamcağızı İstanbul’un münferit yerlerinde kah işkembecide, kah kuytu meyhanelerde, kah Yenicami arkasında, kah Çemberlitaş’ta görür… Hatta bir arada Ali Emiri’nin Kütüphanesi’nden kitap okurken görmüştür ki şaşkınlığı katbekat artmıştır.
Delikanlı, edebiyata heveslidir, bir şiir karalar o müzisyen için… Dönemin mecmualarının birinde “Dehâyi Mensi” diğer bir deyişle “unutulan deha” ismiyle bu müzisyeni kaleme alır. Sonra kulağına gider bu müzisyenin. “Kim yazdı bunu?” diye sorar soruşturur; sonunda bulur ve bu şiiri yazan gençle tanışmak ister. Buluşurlar, o an müzisyen anlar ki vakti zamanında kendisine acıdığı için para vermek isteyen genç tam karşısındadır. Şiiri pek beğendiğini, duygulandığını söyler. Akabinde bu delikanlı ile müzisyen arasında sıkı bir dostluk başlar.
Müzisyen son döneminde inzivaya çekilir, kimseyle görüşmez. Üstü başı kirlidir ama çevresindeki insanların ruhları daha kirlidir. Küser hayata, küser insanlara… Çok değil, bir süre sonra da göçer gider bu dünyadan… Delikanlı sevdiği bu müzisyenin öldüğünü duyunca çok üzülür. Arkadaşı Fuad Şinasi bir kağıt verir delikanlıya… “Nedir bu?” diye sorar delikanlı. Şinasi “Müzisyenin son şiiri” der. Okur delikanlı;
“Artık yaşam için yetişir bunca kırgınlık,
Dinlenmek isterim ki kader yorgunuyum
Artık vücudu boş, gönlü boş, düşü boş,
Dünyada şimdi ben de bir fazla ağırlığım”
“Ölümün titrettiği elle kalemini kalbine birikmiş zehre batırıp yazdığı veda şiiri” olarak betimler bunu genç adam. Aklına düşer işte o gün; acıdığı için para vermek istediği müzisyenin o yanıtı; “Utanma! Utandıkça rahat yaşayamazsın”
Bu mısra destur olur delikanlı için, hayatını ona göre yaşar. Utanılacak işler yapmaz. Büyük görev üstlenir ilerleyen senelerde. Ama sonu da o müzisyen gibi olur. Ha, ne mi olur? Haksızlığa uğrar, yaptığı o büyük işlerden el çektirilir, memleket için açtığı okullar kapatılır. O da inzivaya çekilir, çünkü çevresi pistir ve malum son… O da göçer gider bu dünyadan.
“Müzisyen” diye anlattığım kişi Neyzen Tevfik’tir. Ona acıdığı için para vermek isteyen delikanlı ise meşhur Şair Can Yücel’in babası; Köy Enstitüleri’nin açılmasını sağlayan, klasikleri dilimize çeviren, en uzun Milli Eğitim Bakanlığı yapmış “Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi” Hasan Ali Yücel’dir.