28 Ocak 2022 Cuma

DURUM: Bir tavuk,

 DURUM: Bir tavuk, bir yolda karşıdan karşıya geçer. SORU: Tavuk karşıdan karşıya niçin geçer? YANITLAR: RENE DESCARTES: Yolun öbür tarafına geçmek için. EFLATUN: İyiliği için. Gerçek, öteki taraftadır. ARISTOTELES: Karşıdan karşıya geçmek tavuğun doğasıdır. KARL MARX: Tarihsel olarak kaçınılmazdı. HIPOKRATES: Pankreasının aşırı salgısı yüzünden. MARTIN LUTHER KING JR.: Tüm tavukların nedenini açıklamak zorunda kalmadan özgürce karşıdan karşıya geçtikleri bir dünya düşlüyorum. RICHARD M. NIXON: Tavuk karşıdan karşıya geçmedi. Tekrar ediyorum, tavuk asla yolun karşısına geçmedi. SIGMUND FREUD: Tavuğun karşıdan karşıya geçmesiyle ilgilenmeniz, sizde güçlü bir cinsel güvensizlik duygusunu ele vermektedir. BUDDHA: DURUM: Bir tavuk, bir yolda karşıdan karşıya geçer. SORU: Tavuk karşıdan karşıya niçin geçer? YANITLAR: RENE DESCARTES: Yolun öbür tarafına geçmek için. EFLATUN: İyiliği için. Gerçek, öteki taraftadır. ARISTOTELES: Karşıdan karşıya geçmek tavuğun doğasıdır. KARL MARX: Tarihsel olarak kaçınılmazdı. HIPOKRATES: Pankreasının aşırı salgısı yüzünden. MARTIN LUTHER KING JR.: Tüm tavukların nedenini açıklamak zorunda kalmadan özgürce karşıdan karşıya geçtikleri bir dünya düşlüyorum. RICHARD M. NIXON: Tavuk karşıdan karşıya geçmedi. Tekrar ediyorum, tavuk asla yolun karşısına geçmedi. SIGMUND FREUD: Tavuğun karşıdan karşıya geçmesiyle ilgilenmeniz, sizde güçlü bir cinsel güvensizlik duygusunu ele vermektedir. BUDDHA:

O zamanlar tığ gibi delikanlı

 O zamanlar tığ gibi delikanlı, cepte para çok. Oyuncu bir de, Mavi Boncuk filmini cekiyoruz. Bir gün setten çıktık eve gidiyoruz. Ben Laleli'de oturuyorum. Kemal, benden önce çıktı. Herkes yevmiyesini almış, taksiyle giden gitti, kendi arabasıyla giden gitti. Ben baktım ki Kemal yürüyerek gidiyor; üç kilometre var gideceği yere. Her gün yürüyerek gidip geliyor. Merak ettim, nereye gidiyor bu adam böyle diye. Uzun süre yürüdü,sonra bir bankta bir adam yatıyordu. Kaldırdı adamı, bir şeyler konuştular, sonra cebinden para çıkarıp verdi. Şaşırmıştım. Sonra biraz daha ilerde bir lokantaya girdi, bir şey yemeden çıktı, oraya da para verdiğini görmüştüm... Bıraktım takibi, banktaki adama yaklaştım: 'tanıyor musunuz o az önce size para veren adamı?' dedim. 'Adını bilmem, sormam da, her gün para verir bana..' dedi. Teşekkür ettim. Az ilerdeki lokantaya gittim: 'Az önce gelen beyin borcu mu var size?'dedim. tanımadılar beni: 'Kemal abi'nin mi, yok hayır bize her gün evsizler uğrar, yemek yediririz, o da sağolsun, onların yemek masrafını öder...' dedi.. Ertesi gün Kemal'in yanına gittim. 'Sen ne güzel bir adamsın ya..' dedim, ne olduğunu anlayamadı, sarıldım ağladım.. 'Ölme sen benden önce..' dedim, ama dinletemedim... Yazan: Emel Sayın

Barış Manço Fransa'da

 Barış Manço Fransa'da bir televizyon kanalının canlı yayınına konuktur. Küstah bir spiker vardır ve Barış Manço ile dalga geçmektedir. Sürekli, " İşte Türk, yani barbar, vahşi vs... " demektedir... Barış Manço daha fazla dayanamaz ve spikere " Yanınızda kâğıt para var mı? " diye sorar! Bu soruya spiker şaşırır ve " Evet var ama n'olacak " der. Barış Manço ısrar edince spiker cebindeki kâğıt paraları çıkartır. Bu olaydan az önce Barış Manço canlı yayında "Anahtar" adlı şarkısını söylemiştir. Bu şarkının bir bölümü şöyledir: " Beş Akif- bir Saat Kulesi, iki Kule-bir Fatih, beş Fatih-bir Mevlana, İki Mevlana-bir Sinan" (Barış Manço / Anahtar şarkısı / Darısı Başınıza Albümü / 1992). Bu şarkı bir matematik sorusudur ve şarkıda adı geçen kişiler o dönemdeki Türk parası olan banknotların arkasında fotoğrafı olan kişilerdir... Barış Manço spikere sorar: " Bu paranızda fotoğrafı olan kişi kim? " Spiker: "General ." Barış Manço diğer paralardaki fotoğrafları olan kişileri de sorar, spikerin verdiği cevaplar hep aynıdır, "General, Amiral, "Komutan" Spikerin bu "falanca General, falanca Amiral, falanca Komutan" cevabından sonra, bu sefer de Barış Manço cebinden Türk paralarını çıkarır... Barış Manço der ki: Bu parada fotoğrafı olan kişi Mehmet Akif Ersoy'dur. Şairdir... Bu fotoğraftaki kişi Mevlana'dır. Düşünürdür... Bu paradaki fotoğrafı olan kişi Fatih Sultan Mehmet'dir. Adaletin sembolüdür... Bu paradaki kişi ise Atatürk'tür. "Yurtta barış, dünyada barış" diyen kişidir. Bizim paralarımız bunlar. Biz Türkler ince ruhlu, kibar, medeni insanlar olduğumuz için paralarımızın arkasına şairlerimizin, düşünürlerimizin, bilim adamalarımızın fotoğraflarını bastık... Siz Fransızlar kendiniz barbar, vahşi olduğunuz için paralarınızın arkasına hep savaş Adamlarının fotoğraflarını basmışsınız!" der... Barış Manço'nun bu müthiş cevabından sonra televizyon yöneticileri Canlı yayını keserler ve spikeri yayından alırlar, başka bir spiker yerine gelir ve canlı yayın yeniden başlar, yeni spiker Barış Manço'dan ve Türklerden özür diler.. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE! Kaleme Alan "Murat Yatağanbaba" ya Teşekkürler...

CUMHURİYET NEDİR? ON YUMURTA KAÇ ÖĞRETMEN EDER?

(Alıntı) Daha ilk okuldayım. Evde telefon çaldı. Koştum, açtım. Babamın okul arkadaşı Kerim amca. O da babam gibi öğretmen. Çocukluğumuzun öğretmenleri işte… İki söz arasında hemen birkaç soru, her fırsatta öğretmenliği yaşıyor ve yapıyor. Telefonda hemen sınav başladı.... -Zafer, İstiklâl Marşımızı kim bestelemiştir? - Zafer, Konya’nın plakası kaç? Hepsini yanıtlıyorum. Ardından o zaman bana çok garip gelen bir soru geliyor: -Zafer, ON YUMURTA KAÇ ÖĞRETMEN EDER? Şaşırıyorum. - O nasıl soru Kerim Amca? Kerim Amca telefonda uzun uzun gülüyor. “Bak,” diyor. “Okulun akıllısı Zafer. Yanıtını bilmediğin bir soru buldum işte. Şimdi telefonu babana ver. Sonra da babana sor. O sana yanıtını verir.” Babamla Kerim Amcamın telefon görüşmesi bitince, babama soruyorum: - Baba, Kerim Amcam sordu. On yumurta kaç öğretmen eder? Babam da gülmeye başlıyor. Ardından, gülerek başlayan, ama bittiğinde ikimizin de gözyaşlarıyla yıkanan aşağıdaki öyküyü anlatıyor: Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinin yaklaşık yirmi kilometre güneyinde yan yana iki orman köyü vardır. Boşnakköy ve Armutlu. Her iki köyde de hayat zor, insanları yoksuldur. 1950 yılının güneşli bir Temmuz sabahında, bu iki köyün en çalışkan iki öğrencisi Ali ve Kerim, birkaç yıl içinde öğretmen okullarına dönüşecek olan Köy Enstitüsü sınavına katılmak için ilçe merkezine yola çıkarlar. Tabii yürüyerek. Ali’nin elinde küçük bir sepet ve sepetin içinde on tane yumurta var. Evde para olmadığından, annesi ilçede satıp, sınav için lâzım olacak kalem, silgi gibi ihtiyaçları alması için bu on yumurtayı, biraz kendi evinden, biraz da komşulardan toplayarak Ali’ye vermiş. Kerim’in ailesi daha da fakir olduğundan, Kerim’de o da yok. Yaklaşık yirmi kilometre yolu yürüyerek ilçe merkezine ulaşıp, hemen bir bakkala giriyor ve on yumurtayı satarak bir kalem ve bir silgi alıyorlar. Kalemi de, silgiyi de ikiye bölerek paylaşıyor ve sınava giriyorlar. İkisi de başarmıştır. Ancak bilmedikleri bir şey var. Sınav iki gün. Bu iki küçük köylü çocuk, sınava girip akşama köylerine dönmeyi düşünürken, şimdi Hükümet Konağı'nın önünde, neredeyse ağlamaklı geceyi nerede geçireceklerini bilmeden, bir aşağı, bir yukarı yürümekte… Cadde üzerindeki evlerden birinde, bu iki köylü çocuğa merakla bakan bir kadın onları eve çağırır. Durumu öğrenince onları doyurur. Akşama eşi de işten gelir ve çocukları o gece misafir ederler. İkinci gün de sınav başarılıdır. Birkaç ay sonra Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsüne kayıt ve ardından şanla şerefle geçen otuz yılı aşkın öğretmenlik yaşamı… Babam, öykünün sonun şöyle bağladı: BAK OĞLUM, KÖYDEN ON YUMURTAYLA ÇIKAN İKİ ÇOCUĞUN ÖĞRETMEN, SUBAY, MÜHENDİS, MİLLETVEKİLİ HATTA CUMHURBAŞKANI OLABİLDİĞİ YÖNETİME CUMHURİYET DENİR. (Alıntı) 

BAŞARININ SIRRI (MUTLAKA OKUYUN)

 İş adamının işleri bozulmuştu. Ne yaptıysa olmuyordu. Bir zamanlar çok başarılı bir insan olmasına rağmen şimdi büyük olan sadece borçlarıydı. Bir taraftan kredi verenler onu sıkıştırırken, diğer taraftan da bir sürü insan ödeme bekliyordu. Çok bunalmıştı ve hiçbir çıkış yolu bulamıyordu. Nefes almak için parka gitti. Bir banka oturdu, başını ellerinin arasına aldı ve bu durumdan nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı. Tam bu sırada birden, önünde yaşlı bir adam durdu. 'Çok üzgün görünüyorsun. Seni rahatsız eden bir şey olduğu belli… Benimle Paylaşmak ister misin?' diye sordu yaşlı adam. İşadamının yakınmalarını dinledikten sonra da, 'Sana yardım edebilirim' dedi. Çek defterini çıkardı. İşadamının adını sordu ve ona bir çek yazdı. Çeki ona verirken de şöyle dedi: 'Bu para senin. Bir yıl sonra seninle burada buluştuğumuzda bana olan borcunu ödersin. Hadi al' dedi. Ve yaşlı adam geldiği gibi hızla gözden kayboldu. İşadamı elindeki çeke baktı. Çekte 500 bin dolar yazıyordu ve imza ise John Rockefeller' e aitti, yani o gün için dünyanın en zengin adamına. 'Tüm borçlarımı hemen ödeyebilirim' diye düşündü. John Rockefeller' e ait bu çekle her şeyi çözebilirdi. Ama çeki bozdurmaktan vazgeçti. Bu değerli çeki kasasına koydu. Onun kasasında olduğunu bilmenin güveniyle yepyeni bir iyimserlikle işine tekrar dört elle sarıldı. Büyük küçük demeden tüm işleri değerlendirmeye başladı. Ödeme planlarını yeniden yapılandırdı. İyi yapılan işler yeni işleri doğurdu. Birkaç ay sonra tekrar işlerini yoluna koyabilmişti. Takip eden aylarda ise borçlarından tümüyle kurtulup hatta para kazanmaya başlamıştı. Tüm bir yıl boyunca çalıştı durdu. Tam bir yıl sonra, elinde bozulmamış çek ile parka gitti. Kararlaştırılmış saatin gelmesini bekledi. Tam zamanında yaşlı adamın hızla ona doğru geldiğini gördü. Tam ona çekini geri verip başarı öyküsünü paylaşacakken bir hemşire koşarak geldi ve adamı yakaladı. Hemşire 'Onu bulduğuma çok sevindim, umarım sizi rahatsız etmemiştir' dedi. 'Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp, bu parka geliyor. Herkese kendisinin John Rockfeller olduğunu söylüyor' diye ekledi. Hemşire adamın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı. İşadamı şaşkın bir şekilde öylece durdu kaldı. Sanki donmuştu. Tüm yıl boyunca arkasında yarım milyon dolar olduğuna inanarak işler almış, yapmış ve satmıştı. Birden, hayatının akışının değiştiren şeyin para olmadığını fark etti. Hayatını değiştirenin yeniden kendinde bulduğu kendine güven ve inançtı. Başarının sırrı, kasamızda duran değil, kendi kalbimizde ve kafamızda olanlardır. Başka yerde aramaya gerek yok. Herkese başarılar dilerim. 

GÜLEREK DÜNYAYA BAKMAK

 Gülmeden geçirilen bir gün yaşanmamış sayılır der Fransız atasözü. Toplum içinde yaşadığımız için, elbette güleceğiz, eğleneceğiz. Günümüzü güzel geçirmeye çalışacağız. Ruh ve beden sağlığı yerinde olan insanlar, dengeli neşeli, karşıdaki insanları kırmadan dökmeden, ironi yapabilir, kinayeli konuşmalar olabilir. İnce ince Yasemince cinsinde alayımsı tebessümlü esprilerde yapılabilir. Espri yapmak bir zekâ işidir. Ama karşıdaki insanın kültürü atmosferi, kişiliği de göz önüne alınmalıdır. Her gün aynı yaşayan bütün ömrünü bir gün yaşamış gibi olur. Arkadaşla sohbet ve muhabbetlerinde bencilliğe yer yok. Hep ben konuşayım, karşısı dinlesin. - Ne olursunuz dostlar hanımın beni evde konuşturmuyor. Hiç olmazsa burada kendime zaman buluyorum, fazla konuşayım. Ama bugünlerde moralim çok bozuk, bol bol espri şaka konuşuruz, deşarj olurum. - Diyemeyiz. Madem demokratik bir ortamdayız. Kaç kişi isek zamanı bölerek hepimiz eşit şartlarda düşüncelerimizi, fikirlerimizi söyleye biliriz. Dinlemesini bilmekte bir erdemdir. İnsan konuştukça ne bildiğini söyler, dinledikçe de bilmediğini öğrenir. Bazıları da ne kadarda güzel konuşur. Konuşma kurallarını bilir. Ses tonunu ayarlar. Sanki karşısındaki insanın ruhuna hitap ediyormuşçasına konuşur. - Deriz ki hep o konuşsa da bizler hep dinlesek! - Denk bejler böyle değil mi? Nasılda ballandıra ballandıra masal anlatırlar. Masalları anlattıkça insanlar, gerçek üstü, masalımsı düşüncelere dalarlar. Sonrada gerçek düşünce ve davranışlara yönelir. - Hayatın bazı bölümleri de böyle değil mi? Zaman zaman olmadık şeyleri düşünür, garip hallere dalarız. Ama hayat böyle değil hayatın provası yok. Bazı zamanlarda saniye içinde karar vermemiz gerekiyor. Araba kullanırken nasıl Saliselerin değeri var. O an kafanız başka yerde olursa, kaza yapmamanız imkânsız. - Bu kadar lafı neye söyledik ki... Demek istiyoruz ki şaka yapmakta Entelektüel boyut ister, kültür ister, insan psikolojisinin ruh hallerini bilmek ister. Ortamın atmosferin olgun olması gerekir. Bazı insanlara bakın, el şakası yapmayı çok sever. El şakalarını boyutu ayarlamak gerekir. Uçurum kenarında sırf gülmek için el şakası yapmak pek te akıllı işi değildir. Ölümlere sebep yaratmamalıdır. Avam kültüründe el şakası yapmak geçerli, çünkü her hareketini beden dili ile yapmayı sever. Beden dilini gücü yüksektir. Bir bakışı bir tarzı çok şeyi ifade eder. Hep diyoruz dil kırmızıdır. Sağa sola döner yalanda söyler. Ama beden dili yalanı bilmez. Batı toplumları, kültürlü toplumlar, konuşma dili çok kuvvetli, edebiyatı kuvvetli, konuşmaları insana zevk ve neşe verir. Belki de birkaç dil bilindiğinde fazla memleket dolaştığında insanın bilgi ve görgüsü artar, anlatacakları çok şekilde anlatır, dilin çok şekli vardır. Onun için diyoruz ki kültürlü toplumlarda latifeler şakalar, espriler, ironiler, alaylar, belirli bir atmosfer içinde geçer. Film şeridi gibi tadına doyum olmaz. Komedi sanatçılarına bakın, anlattıkları şeylere önce ortamını yavaş yavaş hazırlar, tam kıvamına geldikten sonra da peş peşe esprileri sıralarlar. Çünkü seyircinin kıvamını yakalamıştır artık. Önemli olan kişinin ve ortamın hazır olması. Komedi sanatların en zorudur. Onun için komedi sanatçıları yapacakları komediyi ayna karşısında en az kırk defa tekrarlar. Konferans konuşmacıları, kürsüye çıkana kadar konuşmalarını, önceden beş altı kez tekrarlar, hazırlar sıraya koyar ve kurgular. Hangi bölümde beden dilini devreye sokacağını, nerde ses tonunu ayarlayacağını, ciddi konuları anlatırken seyircinin dikkatini kendine çekmesi için nereye espri yerleştireceğini çok iyi bilir. Çünkü konusuna hâkimdir. Bir konferans verebilmek için uzun süre çalışma yapmıştır. Komedi sanatçıları her gün bütün gazeteleri okurlar, bol bol kitap okurlar, basını takip ederler, sonra da esprileri hazırlarlar. Bazı sanatçılar devamlı minibüslerde, otobüslerde, uçakta, alışveriş merkezlerinde gözlemler yaparak, gerçek insan yüzlerini komediye dökerler ve bu yöntem, çok işe yarar. Zaten espri yapan insanlara bakın genelde toplumu çok iyi gözlemleyenlerdir. Böyle insanlar bir anlamda toplumun psikologlarıdır. İnsanlar boşuna sirklere gidip hayvanların hareketlerini, palyaçoların komikliklerini izlemez ki. Maraş insanı sevgi doludur. Gülmeyi sevdiği gibi, güldürmeyi daha çok sever. Doğanın gücü aşkı, insanları adeta sevgiye davet eder. Yörenin balkon sefaları meşhurdur. Gün boyu yaz ayların da yanar yer gök. Evimizin balkonu, serin mi serin. Püfür püfür Kartalkaya barajından esintiler gelir. Kavaklar genç kızlar gibi nazlı nazlı sallanır. Akasyaların kokusu, komşu bahçesinden güllerin kokusu, balkona doğru yükselir. Elimizi uzatınca dut dallarını tutar, serçeler nasiplerini alırken, bizde avuç avuç dut yeriz. İncir ağaçları sanki gönül koyar gibi, benim zamanım geldiğinde benimde tadıma bakın der, rüzgârda sallanır durur. - Ağız yemeğince yüz gülmez ki Akşam yemeklerini tadı bir başkadır. Fırında kuzu tava yapılmış, lahmacunlar sıra sıra bekliyor. Köpüklü ayranlar, ayranım ayranım ekşi ayranım türküsünü söylüyor. Diyarbakır karpuzu sıra bana geldiğinde yemezseniz gönlüm kalır diyor. Espriler takılmalar şakalar gırla gidiyor. Yine de bizim toplumda okumuş, güngörmüş, yaşamında tecrübeli, o zamanların konuşmaları dinlemek, biraz da hasretliği gidermek ne güzel... Şakalar gülüşmeler peş peşe gelir. Ama dut ağacının yaprakları radyo teybi gibi sanki kayıt yapıyor gibidir. Birkaç gün sonra hakkında konuşulan her şeyi sergilemeye başlıyor. Ne derseniz deyin laf sahibini buluyor. Ok gibi saplar, acıdan kıvranarak sizde benim hakkımda konuştunuz der. - Canım ne olacak gizlimiz saklımız yok. Biraz, espri katarak anlatıyoruz. - Sonra o kadar da deli kanlı değiliz, insanların yüzüne söyleyecek kadar. Her ne kadar söylüyor olsak ta yüze karşı, arkadan lafların kadevesi oluyor. Ne de güzel oluyor olsa develer, esprileri develere yükle gitsin. Espriler şakalar gırla giderken herkes birbirine nazı oranında takılıyor. Her düşünce fikir, söylediğin ortam dost ortamıdır. Uzakta olunca, memleket özlemlerim artıyor. Çok sıkılmıştım, üzüntülerim olmuştu. Memlekete gider, dost ortamında moral bulur, kendime gelirim dedim. Kafamın kontağı bozulmuş, çalışmıyor. Tahtaları eksilmiş. Diğerleri de, üstüme bastırınca, gıcır gıcır ses çıkarıyordum. Beynim aklım değişmişti. Ruhum bedenim kendini moralsiz hissettiğinde en iyi doktor memleketimin havasıdır, dost topluluğudur. Ruh hastalıkları da tavsiye ediyor. Yurt dışında bunalım geçirenlerin, normal yaşadığı ortamda olması gerekir, o zaman sağlığına kavuşur diyorlar. Yurtdışında kendini ayrı ortamda hisseden insan bunalım geçirmesinde ne yapsın. Doktor tavsiyesi - Memlekete gideyim özlemlerim bitsin sıkıntım geçer derler. Bende, ekonomik kriz içindeyim. Türkiye’de çok büyük kriz var 99- 2001, ona rağmen kız kardeşimle anneme hiç mağdur etmedim. Paramız bitti dediklerinde yine bankadan faizle para alıp yolluyordum. Memlekete yollandım. Baktım kız kardeşim Süreyya’nın sağ elin bileğinde bilezikler şık şık edip duruyor. Kardeşim kendini garantiye almış, evlenme yaşım geldi kısmetim çıkmıyor diye, üzülüyordu. Bu üzüntü ile de altın alarak, bilezik takarak gideriyordu. Durumumu anlatıyordum ama o sanki doğru söylemiyormuşum gibi sanıyor, çok param varmış gibi beni, Vehbi Koç olarak görüyordu, bende gönderiyordum. Yemek yedikten sonra aklım başıma geldi, servis yapan kardeşimin kolları şıngır şıngır, altın sesini duyunca beynimden vurulmuşa döndüm. Ben krizden kıvrandıkça o tepemde altın bilezikleri ile Kemal abi şık şık deyip hava atıyor. Ne yapacağımı şaşırdım. - Dedim ki, anam babam vicdanlı insanlardı, her halde bunu aceleye getirmişler, içine vicdan koymayı unutmuşlar, kazaya gelmiş herhalde... Anneme niye bu kadar çocuk oldu dediğimde, Her seferin de; - Kaza oldu oğlum deyip duruyor. Bir seferin de yine böyle çok sıkılmıştım. Yine memlekete gidip rahatlamak istedim. Ocak Şubat ayları idi. Kardeşim bana - Kemal abi, buralar kar kış fırtına bora zaten, çoğu yerlerde yollar kapanmış. Bizim harçlık paralarını yolla, senin gelmene gerek yok dedi. Çok moralim bozulmuştu. Bunlar beni döviz yumurtlayan tavuklara benzetiyorlardı. Demek ki tavuk kadar aklım kalmamıştı. Bu kadar bunaltı içinde - Ey Allah’ım! Ben herkesin Allah’ı zannediyorken, ama sanki maalesef bazılarını daha fazla kolluyorsun. Demekten başka bir şeyim kalmamıştı. Temmuz Ağustos ayı oldu, memleketin en sıcak zamanı yine memlekete gideyim dedim. Kardeşim; - Kemal abi buralar yanıyor, su yok, barajda kurudu. Dışarıda insanlar baygınlık geçiriyor, dışarıya çıkmıyorlar. + 40 dereceyi geçiyor. Sende yaşlısın sıcağa dayanamazsın, her taraf sivrisinekten geçilmiyor, sende ne kadar kan var ki hepsini emecekler, kansız kalırsın. Sen para gönder gelmene gerek yok dedi. Bende; - Paralı geliyorum canım, bol bol karpuz, kavun, üzüm yemeği, memleketimin kebaplarını, lahmacunlarını, tavalarını özledim. Öleceğimi bilsem bile geleceğim dedim. Hiç olmazsa öbür dünyaya tok giderim. Hele bu yemekleri yedikten sonra birde üstüne Maraş dondurması yemek cana can katar dedim. Memlekete gittim. Köylük yerlerde doğa ile birleşiyor insan. Keçiler koyunlar, evin koruyucusu bekçi köpeği, börtü böcek, dut ağaçlarında ötüşen mutlu serçeler, kargalar, yeşillikler içinde bir cennet köşesi. İçime huzur dolmuş, bir mutluluk gelmişti. Balkon sefamız, barajdan da rüzgâr püfür püfür esiyor. Sofra kuruldu. Herkesin neşesi yerinde gırgır şamata espriler yapılıyor. Baktım istihbarat elemanları kertenkeleler, böcekler, akrepler, yılanlar dolaşıyor. Kız kardeşime; - Burası hayvanat bahçesi mi dedim O da; - S.kt.r ol git beğenmiyorsan dedi. Odunları içerde bulunduruyoruz. Kışın soba ve banyo yakmak için, onlar gelirken beraber gelmiş dedi. Bende korkumdan sus pus oldum. Sessizce; - Epey karıncada varmış dedim Erkek kardeşim; - Karıncaların zararı yok, bırak kardeş kardeş yaşayalım dedi. Kertenkeleler yanan ampulün yanında, tavanda dans ediyorlar. Belki onlardan birkaç dans figürü öğreniriz diye düşündüm. Tavanda nasıl dans edilecekse artık o saatten sonra herkes saçmalıyor. Saçmalamakta bir ihtiyaç, çünkü insan rahatlıyor. Her zaman ciddi ciddi konuşmak insanı yoruyor. Hayat hep matematik, fizik, cebir, kimya, trigonometri, değil ki... Çok ta bilgili oldu mu insan, bazen bilgiler isyan ettiriyor. - Onun için, bilgiler yalnız rahat rahat oturun. Ne olursun ben, saçmalamak istiyorum. Fen kitabı; - Müsaade senin dedi. Yazın memlekete akın akın dünyanın her yerinden gurbetçiler gelir. Memleketini özlemiştir. Baba hastadır, doktora götür, kızı evlendir, oğlanı evlendir, yeğenlerin düğünü vardır. Bazıları da yalnız gelmek zorunda kalmıştır. Çünkü orada da bir hayatları vardır. Okulları işleri vs. Komşumuz, Zeyno’da annesi Ayşe’nin bakıcısı olmayınca doktora götürmek için gelmiş. Çok çalışmaktan da boyun fıtığı olmuş. İki sene de bir geldiği evini görüp, tozunu toprağını alayım diyor. Bir taraftan da bizim muhabbetimizi kaçırmıyor. Beni de iri yarılığımdan, kocasına benzetmiş olacak ki, araya da biraz zaman girmiş olacak ki ister istemez özlem de oluşmuş olsa gerek. Ben fıkraları arka arkaya sıraladıkça; - Çok şakacısın Kemal abi küttt küttt, diye omuzuma kollarıma yumrukları peş peşe sıralıyor. Bu şaka mı yoksa kocasına duyduğu özlemi mi dile getiriyor, anlamadım. Hem dövüyor gibi bir taraftan da seviyor gibi. Ben böyle bir sevme sistemi görmedim. Kız kardeşimi anlattıkça yumruklar çok daha şiddetle iniyor - Çok şakacısın Kemal abi kütt kütt... Epey yumruk yedikten sonra, yurt dışından Süreyya ya koca olacak adaydan bahsettim, biraz yaşı var dedim. Ama onu çalıştıracağını da söylüyor. - Aman canım, yurt dışında herkes çalışıyor dedim. Süreyya diyor ki; - Ona söyleyin, 40 yaşına kadar kardeşlerim bana gül gibi baktı, şimdi de bir 40 yıl sen bakacaksın moruk, diye bileklerini şıngırta ta şıngırta ta, cevap veriyor. Zeyno da o an bant koptu. Yumruklar arka arkaya geliyor. - Çok şakacısın Kemal abi küttt... Sağ yanım çöktü. Biraz dışarı çıkıp nefesleneyim dedim gazinoya doğru yol aldım. Yediğim yumruklardan yamuk yumuk yürüyerek gazinodan içeriye girdim. Baktım ilerde ki masalar boş, yan tarafta anne kız oturmuş bir şeyler yiyor içiyor sohbet ediyorlar. Yan taraflarındaki masaya oturdum. Kız ağlamaklı bir ses tonu ile annesine dert yanıyordu. Annesi de, çok üzülmüş ki sıkıntıdan dudakları kurumuştu. Kulak misafiri oldum. İçimde çok acımıştı. Kız kayınvalidesinden dert yanıyordu. Kızın ailesinden para istiyordu. - Evlenirken Bir şey yapmadılar çeyizliğini versinler diyordu. Yoksa baba evine dönersin Annesi; - Bir emekli maaşı ile ne verelim işte o kadar yapabildik diyordu. İçim acımıştı. Ben de esprili bir dille olayları karikatüre etmeye başladım. Amacım ana kızı biraz olsun güldürmek sıkıntılarını gidermekti. - Kızım çocuğun var mı? - Yok, daha yeni evlendik Bende, nasihatleri sıralamaya başladım. - Para pul bahane, mutluluğun için mücadele edeceksin çalışıp uğraşacaksın. Sen kayınvalidenin kucağına bir çocuk ver her şey düzelir. Parayı pulu unutur dedim, Annesi anlattıklarımı biraz anlıyor çoğunu algılayamıyordu. Kızına; - Kalk kızım Bir şey anlamadım, ama bir psikoloğa gitsek bu kadar faydalı olmazdı. - Kalk kızım kalk eve git çok çalış çok çocuk yap bu iş tamam. Hızla uzaklaştılar. Etrafta olan insanlarla gülme krizine girmiştik. Saatlerce kahkahalarla güldük. Gülmek binlerce hücremizi yenileyerek bin derde deva oluyor. CEMAL BORANDAĞ 

Bir zamanlar Afrika’daki

 Bir zamanlar Afrika’daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi: “Bunda da bir hayır var!” Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki her zamanki sözünü söyledi: “Bunda da bir hayır var!” Kral acı ve öfkeyle bağırdı: “Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?” Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı. Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını fark ettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler. Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı. “Haklıymışsın!” dedi. “Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum. Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi” “Hayır” diye karşılık verdi arkadaşı. “Bunda da bir hayır var” “Ne diyorsun Allah aşkına?” diye hayretle bağırdı kral. “Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir” “Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi?” “Ve sonrasını düşünsene…” * Alıntı

EVLATLIK

 Evleneli oniki yıl olmuştu. Çocuk sahibi olamamıştık. Tedavi için gittiğimiz doktorların hemen hepsi aşağı yukarı aynı şeyleri söylemişlerdi. Bu gerçekleri duymak eşim için de benim için de her seferinde yıkım oluyordu. "Çocuk sahibi olabilmeniz imkansız görünüyor" Bu kelimelerin her tekrarlanışı umudumuzu iyice yitirmemize neden olmuştu. -Neden evlatlık edinmiyoruz? dedim eşime -Sahipsiz onca çocuk varken... Belki de Allah onlardan birine sahip çıkmamızı istiyor. Ve belki de bu yüzden bir bebek sahibi olmamızı dilemiyor. Yetimhanede bebeklerin bulunduğu bölüme girer girmez, ilk onu gördüm. Ayaklarını havaya dikmiş, elleri ile onlara ulaşmaya çalışıyordu. Harikulade bir bebekti ve ben ondan gözlerimi alamıyordum. -Bu... bunu kendimize evlat edinelim dedim. Daha ilk bakışta ona karşı öylesi güçlü bir sevgi hissettim ki, sanki doğurduğum çocuğumu emanet bıraktığım bir yerden geri almak üzere gelmişim hissine kapıldım. Ancak yetimhane yetkilileri evlat edinebilmenin biraz güç olduğunu söylemişlerdi. -Ben bu bebek için sonuna kadar mücadele edeceğim. dedim eşime Oda zaten bu konuda en az benim kadar kararlıydı. O günden sonra, gerçekten de onun için çok mücadele etmek zorunda kaldık. Bir çok araştırma, soruşturmaya tabi tutulduk. Aylarca uğraştık ama sonunda onu bize verdiler. Kızımızın hayatımıza girmesi ile birlikte yuvamızın tek eksiği de artık tamamlanmıştı. O harika bir bebekti. Eşimle ben onun için çıldırıyorduk. Kızım okul çağına geldiğinde ona gerçeği anlattık. Artık kendisinin öz anne ve babası olmadığımızı biliyordu. Bu gerçeği öğrenmiş olması onda tahmin ettiğimiz şoku yaratmadı. Küçücüktü fakat inanılmaz derecede olgun bir çocuktu. Birgün arkadaşıyla sohbetlerine tanık oldum. Sevgili kızımın o gün arkadaşına söylediği sözler, benim hayatımda aldığım en güzel ödül oldu. "Ben evlatlığım" dedi kızım Arkadaşo şaşkın bir ifade ile sordu;"Evlatlık ne demek?" Küçük kızım şöyle yanıt verdi. "Annenin karnında değil, yüreğinde büyümektir." 

Hocam… Soğuk bir Aralık sabahı

 Hocam… Soğuk bir Aralık sabahı Çapa’daki odasının kapısından içeri giren, üniversiteyi bitireli birkaç yıl olmuş genç bir biyologdu. Kapıyı iki kere çaldıktan sonra kafasını uzattı. ─Hocam müsait misiniz? Biyoloji Bölümü’nden Avni Bey gönderdi beni… Aramıştı sizi… ─Hatırladım, hatırladım. Melanoma (cilt kanseri) genetiği ile ilgili çalışıyormuşsun, gel içeri gel… Yüzünde son nefesini verirken bile eksilmeyen o tatlı gülümsemeyle Genç adama “Kahve mi içersin çay mı?” diye sordu. ─Zahmet olmasın hocam… bir iki sorum vardı. Onları sorup sizi çok yormadan gideyim ben… ─Zahmet filan olmaz. Ben de şimdi tomografiden çıktım. İki laflarız işte... Genç adam duraksadı. ─Meme kanseri tedavisi görmüştüm. Geçti bitti diyorduk. Bugün öğrendim ki karaciğerimde de küçük bir leke varmış. “Küçük bir leke” dediği, memesinde başlayan kanserin vücuduna yayıldığının ilk haberiydi aslında. Genç adam durumunun farkına varınca, endişe dolu bakışlarla, nazikçe, “Daha sonra rahatsız edeyim sizi isterseniz?" dedi. Hoca güldü ve “Çevrende hiç kanser teşhisi konan oldu mu çocuk?” diye sordu. “Hayır hocam." dedi. ─Bak o zaman sana ilk dersi veriyorum: Bu kanser denen mikrop tek başına hiçbir gücü olmayan zavallıcıktır. Kanser tek başına kimseyi öldürmez; ölümcül olması bir yalnızlık, bir çaresizlik, bir umutsuzluk, bir üzüntü, bir stres arar. Ona bu fırsatı vermesen, er ya da geç çeker gider. O yüzden sen şimdi hocanı bu zavallı mikropla yalnız bırakmayı çıkar aklından ve anlat bakalım, ne yapıyorsun, ne ediyorsun?” Böyle tanışmıştık Hocam Türkan Saylan’la. “Tanışmıştık” diyorum ama bazen tanımak için tanışmak yetmiyor. Bazı insanları tanımak için onları yaşamak, anlamak, attıkları her adımdan, ağızlarından çıkan her heceden bir şey öğrenmek gerekiyor. Hoca da öyle biriydi. O gün kapısından çıkarken "Sakın ha literatürü açıp 'Hocanın ne kadar ömrü kaldı?" diye bakma, literatür insan hikâyesi yazmaz, rakam yazar." demişti. Aradan geçen yıllar içerisinde Hocayı çok daha yakından tanıma fırsatım olmuştu. Ne zaman başım sıkışsa telefona sarılıyordum. Bir gün “Ben bilim adamı olmaktan vazgeçtim Hocam!" diye aradım. Kızacağını sanıyordum, kızmadı. Sadece bir öğüt verdi ki hâlâ kulağıma küpedir: “İnsan olmaktan vazgeçme yeter.” Hoca haklıydı. Her karar aslında bir vazgeçiştir… O yüzden vazgeçebilirdi insan birçok şeyden ama insan kalmakta israr etmeliydi. Böyle bir Mayıs ayında kaybettik Türkan Hoca’yı… “Kanserden öldü."dediler. Yalan! Hocayı kanser öldürmedi. Genç kızlar da okula gidebilsin diye hayatını ortaya koyan, bu ülkenin yetiştirdiği en aydınlık yüzlü kadındı Türkan Saylan. Onu ölüm döşeğinde “terörist” ilan edenler öldürdü. Onu televizyonların canlı yayınlarında, gazete köşelerinde “muhabbet tellalı” ilan eden medya pezevenkleri öldürdü. Bakmayın siz şimdi kurdukları sahnede oynadıkları “masum” rollerine… Türkan Saylan’a ölüm döşeğinde ‘darbeci’ diye operasyon yapılırken sessiz kalan, cenazesine katılmaya tenezzül etmedikleri gibi bir çiçek bile göndermeye korkanlar yüzünden öldü Hoca. Tanıştığımız gün kapısından çıkarken “Bakma” dediği o literatüre Türkan Hocam öldüğü gün bakmıştım. Biliyor musunuz ne yazıyordu? “En fazla bir sene…” Oysa Hoca o günden sonra tam 13 sene daha yaşadı. Ve bıraksalar belki bir 13 sene daha yaşayacaktı… Hatırlıyor musunuz ne söylemişti? “Kanser kimseyi tek başına öldürmez…” Candaş Tolga Işık KAFA dergisi /Mayıs sayısı 

Fırına geldiğimde ortalıkta ekmek görünmüyordu

 Fırına geldiğimde ortalıkta ekmek görünmüyordu. Eski bir dostum olan fırıncı; “Biraz bekleyeceksin hocam. İki-üç dakikaya kadar çıkartıyorum.” dedi. Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken, içeriye yaşlıca bir adamın girdiğini gördüm. Eskimiş ceketinin sol yakası altında bir madalya parıldıyor ve yürürken hafifçe topallıyordu. Selâm verdikten sonra, fırıncının tezgâhına yaklaşarak; “Ekmeklerimi alayım! Benim ikizler acıkmıştır.” dedi. Fırıncı, adamın kendisine uzattığı torbayı alarak tezgâhın altına eğildi ve bir gün öncesine ait olduğu anlaşılan ekmeklerden 4-5 tane çıkardı. Ben o arada oturması için kendi yerimi o adama vermiş, tezgâhın yanına iyice yaklaşmıştım. Ekmeklerden birkaç tanesinin şekli değişmiş, katılaşmış, taş gibi olmuştu. Fırıncıya sordum: - Neden taze ekmeği beklemesini söylemiyorsun? Biraz sonra çıkacak dedin ya!.. - Bayat ekmekleri kendisi istiyor. Çok fakir bir adam. Ona bayat ekmekleri yarı fiyatına veriyorum. - Kim bu adam? - Kendisi Kore gazilerinden. Oğluyla gelini bir trafik kazasında vefât edince, ikiz torunlarını yanına almıştı. Yıllardır onlara bakıyor, hem de çok az bir maaşı var. Fırıncının anlattıkları karşısında içimin yandığını hissediyor ve ufak da olsa bir şeyler yapmak istiyordum. Fırıncıya yavaşca dedim ki: - Aradaki farkı ben vereyim. Hiç olmazsa bugün taze ekmek yesinler. Fırıncı, teklifimi kabul etti. Biraz sonra da, fırından yeni çıkan taze ekmekleri adamın torbasına doldururken şekli bozuk, bayat ekmekleri de tezgâhın altına koyarken ihtiyara takıldı: - Bugün çok şanslısın hacı amca. Çocuklar için sana pasta gibi ekmek vereceğim. Yaşlı adam, bir evlât sevgisiyle kucakladığı torbayı göğsüne bastırarak kapıdan çıkarken bana döndü ve dedi ki: - Allah, senden razı olsun evlâdım. Bugün onların doğum günüydü.. DÜNYADA BİNLERCE AÇ İNSAN VARKEN LÜTFEN İSRAFTAN KAÇINALIM

2 Kasım 2021 Salı

4 EVLİ ERKEK BALIĞA ÇIKAR

 1. erkek: -balığa çıkabilmek için karıma geçen hafta bütün evi badana yapma sözü verdim der 2. erkek: -o da bi şey mi ya ben karıma evdeki bütün elektronik eşyaları yenileme sözü verdim der 3. erkek: -siz gene iyisiniz ben karıma yeni araba sözü verdim der hepsi şaşırır döner 4. erkeğe sorarlar -ne o sen karına söz vermedinmi yoksa sesin çıkmıyo 4. erkek: - yooo ben hiçbirşeye söz vermedim saati sabah 5.30 a kurdum, çalınca karımın kulağına şunları fısıldadım 'karıcım benimle annemlere mi gelirsin yoksa balığa mı çıkayım' dedim karımın cevabı kesin ve netti... - Sıkı giyin üşütürsün

Kavak Ağacı

 Kavak Ağacı ile Kabak Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış. Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş. Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa: -Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç? -On yılda, demiş kavak. -On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak. -Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak! -Doğru, demiş kavak. Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış. Sormuş endişeyle kavağa: -Neler oluyor bana ağaç? -Ölüyorsun, demiş kavak. -Niçin? -Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için. Sonuç: Kolay kazanılan, kolay kaybedilir. Dev gibi eserler verebilmek için, karınca gibi çalışmak gerekir, derler.

Bir gün yaralı bir kuş

Bir gün yaralı bir kuş Hz. Süleyman’a gelerek kanadını bir dervişin kırdığını söyler. Hz. Süleyman dervişi hemen çağırtır ve ona sorar: Bu kuş senden şikâyetçi, neden kanadını kırdın? Derviş kendini şöyle savunur:"Sultanım, kuşu avlamak istedim.Önce kaçmadı, yaklaştım yine kaçmadı.Teslim olacağını düşünüp atladım.Yakalayacağım esnada kanadı kırıldı" Hz.Süleyman: "Bak, bu adam haklı, niye kaçmadın? O sinsice yaklaşmamış, hakkını savunabilirdin. Şimdi kolum kırıldı diye şikâyet ediyorsun" Kuş kendini savunur : "Onu derviş kıyafetinde gördüğüm için kaçmadım. Avcı olsa hemen kaçardım. Derviş olmuş birinden bana zarar gelmez.. Hz. Süleyman bu savunmayı doğru bulur ve kısasın yerine getirilmesini ister. “Kuş haklı, hemen dervişin kolunu kırın” diye emreder. Ancak bu emre kuş itiraz eder: “Efendim, sakın böyle bir şey yaptırmayın” diyerek öne atılır. “Neden” diye sorar Hz. Süleyman. Kuş sebebini şöyle açıklar: “Efendim, dervişin kolunu kırarsanız, kolu iyileşince yine aynı şeyi yapar. Siz en iyisi bunun üzerindeki derviş elbisesini çıkarın. Çıkarın ki, benim gibi kuşlar bundan sonra aldanmasın !!

Garson: Efendim

 Garson: Efendim, sizleri burada görmek büyük mutluluk! Cemal Süreya: Kim istemez ki mutlu olmayı? Ama mutsuzluğa da var mısın? Garson: Anlamadım efendim? Can Yücel: Geldiğin kadar değil, göründüğün kadar mutlusun ve sakın unutma; gittiğin kadar değil, hak ettiğin kadar unutulursun… Garson: Anlıyorum efendim… Neyse, ne alırdınız? Nilgün Marmara: Sen ne getirdin bana çocukluğundan? Garson: Çocukluğumdan mı? Siz ne isterseniz mutfaktan onu getireceğim işte. Edip Cansever: Bu aralar ellerim hep üşür benim. Doktor ‘kansızlık’ der, ben ‘sensizlik’ derim. Nilgün Marmara: Üşümüşüm, düşlerimin üzeri açıktı. Garson: Ekrem klimayı aç oradan, çattık ya! Tomris Uyar: Bazen sensiz kalmak, kırıldığını göstermenin en iyi yoludur. Garson: Estağfurullah efendim, ne kırılması, bugün kötü bir gün sanırım benim için. Yaşar Kemal: Gülümse karamsarları şaşırt, gülümse güller açsın yüzünde, gülümsemenle yayılsın ışık, dünyayı ısıtmasan da güneş gibi çevreni ısıt. Garson: Ekrem klimayı kapat, gülümsüyorum

Hintli bir ermiş

 Hintli bir ermiş öğrencileri ile gezinirken Ganj nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp "insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?" diye sormuş. Öğrencilerden biri "çünkü sükûnetimizi kaybederiz" deyince ermiş "ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız?" diye tekrar sormuş. Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: "İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir." "Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır. Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur? Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir." Daha sonra ermiş öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş: "Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz. "Zerzevatçı bağırır, sarraf bağırmaz, Eskici bağırır , antikacı bağırmaz, Söyleyecek sözü, fikri değerli olan bağırmaz, Bağıran düşünemez düşünmeyen kavga eder..." Mevlâna