15 Nisan 2021 Perşembe

İngiliz Kadınlarının Tarihe Bıraktıktıkları Mesaj

 

'İngiliz kadınları Türk kadınlarından daha mı değersiz?'
1963’te ABD’de de Eşit Ücret Yasası (Equal Pay) çıkmıştı. 1967- 1970 yıllarında ise İngiliz kadınlar verdikleri mücadele ile bu yasanın çıkmasını istiyorlardı. Yasa 1970’te çıkarılabildi. Bu resim o yıllarda yapılan bir gösteriden alınmıştır.
 

 
 
İNGİLİZ KADINLAR, TÜRK KADINLARI İLE KENDİLERİNİ NEDEN KIYASLIYOR
Varoluş Dergisinden Nükhet Serin konuyu şöyle özetliyor:
“1920-1935 dönemi, Türkiye’de kadın haklarının yerleşmesinde önemli zamanlardır. Yeni Türkiye Cumhuriyeti 1924 senesinde eğitimde birliği sağlayan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile çağdaş demokratik bir eğitim tahsis etti. Bu vesileyle eşit eğitim imkanlarına kavuşan Türk kadını her meslekte kendini yetiştirme şansına erişti. 1926 yılında İsviçre Medenî Kanunu esas alınarak, Türk Medenî Kanunu çıkarıldı. Medenî Kanunun Türk kadınına sağladığı en önemli haklar, çok evlenmenin kalkması ve boşanma hakkının kadınlara da tanınması idi. Ardı ardına gelen bu devrimler sonunda 1934 yılında Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı verildi.
Devletlerin çoğunda olduğu gibi İngiltere’de de kadın hakları oldukça sancılı mücadelelerin neticesinde kazanıldı. İngiliz kadınlarının politik eylemleri tabandan gelen bir halk hareketine dönüştü. Cinsiyetlerini ve bireyselliklerini ön planda tutarak geliştirdikleri bu hareket yüzyılları aşan bir geçmişe sahip. Türkiye’de ise kadın hakları kazanımı devlet desteğiyle, “Atatürk’ün ulusal politikası” olarak kısa bir süreçte ortaya çıkmıştır. Bu durum birçok uzman tarafından mücadelesiz bir kazanım gibi yorumlansa da, kazanılan haklar Anadolu kadının ulusal kurtuluş mücadelesinde ortaya koyduğu fedakar duruşun ve modern bir Türk toplumu oluşturma hedefinin neticesidir. Çünkü milletin yükselişi hedefse, tüm fertlerin ilerlemesi zaruridir. Atatürk bu önemli dengeyi şöyle açıklar:
“Mümkün müdür, bir camianın yarısı topraklara zincirlere bağlı kaldıkça, diğer kısmı gökyüzüne yükselebilsin. Şüphe yok, gelişmenin adımları iki cins tarafından arkadaşça atılmalı, gelişme ve yenilik alanında birlikte kesin bir tavır almak gereklidir. Böyle olursa devrim başarılı olur.” (Mustafa Kemal Atatürk / Söylev; 1952: 138)
İngiltere ve Türkiye arasındaki ilişkiler müttefik güçler olmaları nedeniyle 1. Dünya savaşında zirveye ulaştı. Kral Edward’ın 1936’da ülkemizi ziyareti iki ülke arasındaki ilişkilere olumlu yönde yansıdı ve İngiliz basını ülkemizle ilgili tüm gelişmeleri yakından takip etti. Sadece İngilizler değil tüm Avrupa Yeni Türkiye Cumhuriyetinde kadınlara tanınan hakların yasallaşma sürecine tanıklık etti. Fotoğrafta gördüğümüz gibi ülkemizdeki toplumsal ilerlemeler dünya kadınlarının mücadelesini güçlendirdi.
Türk kadın hareketinin ülkemizdeki tarihçesini ve dünyaya yansımalarını özetlemeye çalıştığım yazımı Atatürk’ün 1923’te İzmir’de yaptığı konuşmadan bir bölümle noktalamak istiyorum:
“Eğer bir toplum idealleri uğruna kadın ve erkekle birlikte ilerlemiyorsa, ilmen ilerlemek ve medenileşmek mümkün olmayacaktır. Dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir.”

6 Nisan 2021 Salı

Kurtuluş Savaşına Gelen Kırgızlar


 

Şerife Bacı

 


Onbeşliler


 

Şekerci Ökkeş

 

Fransızlar Maraş’ı işgal edip halka saldırmaya başlayınca, hiç tereddüt etmeden cephe hazırlıklarına başladı.
Cepheye giderken annesinin gözleri doldu, küçücük bedenine baktı ve: “Ökkeş'im, henüz çok küçüksün, seni hemen vururlar oğlum!” dedi.
Ökkeş annesinin gözyaşlarını sildi, ona sarıldı ve: “Yaşım küçük ama vatan sevgim büyüktür anne. Eğer şehit olacaksam Türklüğüm, vatanım, milletim, bayrağım ve senin uğruna şehit olacağım. Ben ölmeliyim ki düşman sizlere ilişmesin!” dedi ve cepheye koştu.
Bir daha da gelmedi...

17 Ocak 2021 Pazar

SARIKAMIŞ GAZİSİ MARAŞLI ŞEYHOĞLU SATILMIŞ...

 



Faruk Nâfiz Çamlıbel’in ünlü “Han Duvarları” şiirinde, ismi geçen Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış, Sarıkamış’tan sağ dönen bir askerdir aslında.
Yemen cephesinden Sarıkamış cephesine sevk edilen askerlerden olduğu için üzerinde kışlık elbisesi bile yoktur.
Savaş bittikten sonra köyüne, anne ve babasına dönmek için yola çıkar, ancak vereme yakalanmıştır.
Ulukışla taraflarında kaldığı bir handa, köyüne ulaşamadan ölür, ölmeden önce de hanın duvarlarına aşağıdaki dörtlükleri yazar.
1922 yılının soğuk bir Mart ayında Kayseri Lisesi'ne atanan genç edebiyat öğretmeni Faruk Nafiz Çamlıbel bir yaylı arabayla Kayseri'ye giderken aynı handa misafir kalır ve Şeyhoğlu Satılmış'ın ölmeden önce duvara yazdığı o meşhur dörtlükleri görür ve ünlü şiiri Han Duvarları'na aktarır:
Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslımı el almış harem diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben…
On yıl var ayrıyım kına dağından
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben…
Gönlümü çekse de yârin hayâli
Aşmaya kudretim yetmez cibâli
Yolcuyum bir kuru yaprak misâli
Rüzgârın önüne katılmışım ben…
_______________

Eskiden geleceğe dair

 

Eskiden geleceğe dair ne hayallerimiz vardı ne tuhaf şimdi eskiyi hayal eder olduk...😢
Çocukluk yıllarımızda hatırlarsanız yer sofralarında yemek yerdik. Çağın değişmesiyle beraber masalarda yemek yemeye aile içinde olursak yer sofrasını tercih etmeye başladık.
Yemek yerken çat kapı gelen komşumuzu hemen masamıza davet eder ve sofraya bir tanede onun için tabak koyardık.
Tadına doyamazdık o güzel yemeklerin ve sofraların...🙏🙏💖💖

Halide Edip ADIVAR

Halide Edip ADIVAR:1884- 9 ocak 1964.Yazar, öğretim üyesi
İst.da doğdu.Üsküdar Amerikan Kolejini bitirdi.İlk evliğini Robert Kolejinde Riyaziye (Matematik) öğretmeni Salih Zeki ile yaptı.İki oğlu oldu.Eşi üstüne 'Dinimiz izin veriyor' diyerek ikinci evlilik yapmak istedi.Ona 'BİR EVDE DÜ ZEN (İki kadın) OLURSA O EVDE DÜZEN OLMAZ' diyerek ayrıldı.İkinci evliliğini Dr.Adnan Edip Adıvar'la yaptı.İzmir'in işgali üzerine düzenlenen Sultanahmet mitinglerinde çok etkili konuşmalar yaptı.Anadolu'ya geçti Kurtuluş Savaşına katıldı.Onb.sonra Çvş. oldu.Bir çok roman yazdı,bazıları filme alındı.1926 da yurtdışın da iken eşinin adı İzmir Suikastına karışınca 'Yurda dön' çağrısına uymadı.1939 da döndü.İst. Üniv. İngiliz Dili Edb.bölümün de öğretim üyesi oldu.1950-1954 arası Milletvekiliği yaptı.Bazı görüşlerine katılmasam da ölüm yıl dönümünde kendini saygıyla anıyorum.

 

Charlie Chaplin 88 yaşında öldü


Bize 4 açıklama bıraktı:
(1) Bu dünyada hiçbir şey sonsuz değildir, bizim derdimiz bile değildir.
(2) Yağmurda yürümeyi seviyorum çünkü kimse gözyaşlarımı göremez.
(3) Hayatın en çok boşa harcanan günü gülmediğimiz gündür.
(4) Dünyanın en iyi altı doktoru....
1. güneş,
2. Dinlenme,
3. Egzersiz,
4. yemek diyeti,
5. Özgüven
6. arkadaş
Onları hayatınızın her aşamasında tutun ve sağlıklı bir hayatın tadını çıkarın...
Ay 'ı görürsen Tanrı' nın güzelliğini görürsün.....
Güneşi görürsen Tanrı ' nın gücünü görürsün...
Aynayı görürsen, Tanrı ' nın en iyi yaratılışını görürsün.
Öyleyse inan o zaman.
Hepimiz turistiz, seyahatlerimizi, rezervasyonlarımızı ve destinasyonlarımızı çoktan belirleyen seyahat acentemiz Tanrı ' dır... Güvenin ve HAYATIN tadını çıkarın
Hayat sadece bir yolculuktur!
Bugünü yaşa!!!!

16 Ağustos 2020 Pazar

BU TOHUMU SİZ EKEBİLİR MİSİNİZ?

 


Bir zamanlar Çin'de bir adam o kadar aç ve bitkin düşmüştü ki, dayanamayıp bir armut çaldı..
Adamı yakalayıp cezalandırılmak üzere İmparator'un karşısına çıkardılar. Hırsız imparatoru görünce ona şöyle dedi;
"Değerli efendim, çok açtım,
dayanamadım çaldım ve yedim. Beni affetmeniz için yalvarıyorum. Eğer affedersiniz size paha biçilemez bir armağanım olacak.."
İmparator dudak büker;
"Senin gibi birinde paha biçilemez ne olabilir ki?"
Hırsız, avucunun içindeki armut çekirdeğini uzatır ve;
"Bu çekirdeği ekerseniz bir gün içinde altın meyveler veren bir ağacın yeşerdiğini göreceksiniz.."
İmparator kahkaha atarak;
"Ek o zaman, altın meyveleri görünce affederim seni.." dedi.
Yoksul adam;
"Haşmetlim bu tohumu ben ekemem çünkü ben bir hırsızım..
Bu tohumu ancak, ömründe hiç
çalmamış, başkalarına hiç haksızlık yapmamış, yalan söylememiş biri ekebilir. Tohum o zaman gücünü gösterir, aksi takdirde onu ekeni zehirler, tarif edilemez acılarla öldürür. Sultanım, bu tohumu ancak siz ekebilirsiniz.."
İmparator irkildi, suratını astı, bir süre düşündü, sonra hırçın bir sesle;
"Ben imparator'um bahçıvan değil, o tohumu başbakana ver eksin de altın meyveleri görelim." dedi..
Yoksul adam, tohumu başbakana uzatınca başbakan telaşe içerisinde imparatora dönüp itiraz etti.
"Ben ekim biçim işlerinde çok beceriksizim efendim, sihirli tohumu ziyan ederim. Bence bu tohumu hazinedar başı eksin.."
Hazinedar başı da hemen bir bahane buldu ve bu görevi başkasına devretti.
Bir bir orada bulunan herkes sudan sebeplerle tohum ekme görevinden kaçındılar..
Sonra İmparator, doğan sessizliğin içerisinde bir süre düşündü. Başı önünde başbakana, hazinedara ve bütün görevlilere dik dik baktı ve;
"Hadi bakalım bu hırsız bahçıvana tohumun nasıl altın meyve verdiğini hep birlikte gösterip sevindirelim." dedi.
Cebinden bir altın çıkarıp yoksul adamın tutması için attı.
Herkesin ceplerinden sessiz sedasız birer altın çıkarıp adama vermesini izledi..
Sonra da gülerek;
"Bas git buradan be adam, bugünlük bu ders hepimize yeter.." dedi.
Ortalığın toz duman olduğu şu günlerde tohumu ekecek temiz kimse var mı dersiniz?
Okumayı, hele hele uzun yazıları okumayı pek sevmeyen bir toplumuz, okuyan nokta ya da herhangi bir ifade simgesi koyabilir mi?
Alıntı

TİLKİNİN ORUCU ..........

 


Tilki ormanda gezmektedir. Bir
ağacın dalında asılı bir geyik
budu... görür.
Açtır ama şüphelenir kontrol
etmeye başlar ve görür ki bu bir
tuzak.
Geyik budu bir iple bombaya
bağlıdır.
Epeyce uzağa gider ve başını
kollarının üzerine koyarak yatar,
biraz sonra kurt gelir, budu görür
ve yatan tilkiyi de tabi…
Tilkiye sorar ‘ne yapıyorsun
dostum’
Tilki cevap verir ‘hiç… Yatıyorum’
-Burada bir but var
-Evet var
-Neden yemedin
Tilki sakince cevap verir;
‘BU GÜN ORUCUM’
Kurt kendinden emin;
‘Ben yiyeyim o zaman’
Tilki ‘Buyur afiyet olsun’ der.
Kurt but'a uzanır uzanmaz bir
patlama, ortalık toz duman, kurt
yaralı, hareketsiz, 10 metre uzakta,
perişan halde yatarken tilki
sakince budu yemeye başlar.
Bunu gören kurt;
‘LAN ŞEREFSİZ HANI ORUÇTUN’
Tilki pişkin pişkin;
‘Biraz önce top patladı duymadın
mı ?

Turgay Tanülkü

 

7 yıl kalacağı ceza evine girdiğinde henüz 18 yaşındaydı. Üzülmesinler diye ailesine Almanya'ya gittiği söylenmişti. Bu yüzden hiç ziyaretçisi de yoktu. Koğuştaki diğer mahkumları eğlendirmek için fıkraları canlandırıyor, kendince tiyatrolar oynuyordu. 25 yaşına geldiğinde suçsuz olduğu anlaşıldı ve siyasi düşünceleri nedeniyle girdiği cezaevinden "Bir gün buraya tekrar geleceğim" diyerek çıktı. 1 yıl dolmadan "Gönüllü Tiyatrocu" olarak geri döndü ve cezaevlerinde tiyatrolar oynamaya başladı. İçeride gördüğü işkenceler yüzünden artık hiçbir zaman çocuk sahibi olamayacaktı. O da tiyatro sayesinde tanıştığı mahkumların, dışarıda anasız babasız kalan çocuklarını sahiplenmeyi düşündü. Çünkü bu çocukların sokağa ve suça yönelmeye meyilli olduklarını fark etmişti. Önce o çocukları okutmakla başladı işe, sonra ihtiyaçlarını karşıladı ve evlerine erzak aldı. Çocukların sayısı giderek artınca tiyatrodan kazandığı para bunları karşılamadı ve o da pazarlarda limon, naylon torba ve çay sattı.
Evet, okuduğunuz bu hikayede bahsettiğimiz kişi hepimizin oynadığı dizi ve filmlerden bildiği oyuncu Turgay Tanülkü'ydü.
Toplamda 26 çocuğu evlat edinen Tanülkü'nün şimdilerde 11 çocuğu okullarından mezun olup yuvalarını bile kurdu. 8 tane de torunu olan ünlü oyuncu Uluslarası İyilik Ödülü ile de ödüllendirildi.
Sokaklarda kaybolmak üzere olan çocukları okutup, karanlık dünyalarından çekip çıkardığı ve en önemlisi de bunu yıllardır hiç reklam malzemesi olarak kullanmadığı için Turgay Tanülkü'yü alkışlıyoruz !

ŞALVARIN İPİ !...

 


*Teslim ettinse şalvarın ipini;
Senin değildir artık içindeki!..*(Ninem)
-------
Oldum olası iki düşmanı oldu Cumhuriyetin…
Biri ihanet; biri cehalet…
*
Yakın geçmişte…
İhanet; işine yaramıştı işgalcilerin;
İmparatorluğun yıkımından pay kapmak için,
Kendi yaratmıştı her işgalci güruh…
Kendi işbirlikçisini.
Sevr arzusu kursaklarında kalanda - sömürünün zebanileri..
Gün olsun da yeşersin yarım kalmış
Arzuları...
Hazır kuvvet; elde bulunsun diye;
Beslemede tutuldu - bazıları.
*
Cehalet işlerine yaradı işbirlikçilerin…
Gözbağı olsun aydınlığa… dediler..
Prangası olsun beyinlerin.,
Sormasın…
Sorgulamasın…
Bilmesin, öğrenmesin istediler
Hep.
Zaten; biadı inançtan sayar cehalet.
Bilmez ki; bir adım ötesi köleliktir.
*
Cehennem korkusu elde hazır:
Korkut derse korkutacak;
Sustur derse, susturacak!..
Bekler emre amade… zebani..
Hakimiyet cehalette olacak - illa ki
Yalnızca onun bayrağı dalgalanacak!..
Bu onun ortaçağdan kalma huyu…
İster ki
Feleğin çarkı,
Hep kendilerinin değirmenine taşısın suyu.
*
Savaş çığırtkanlığı.. ihanetin ta kendisi!..
Savaş açlık…
Savaş yıkım…
Savaş kan ve gözyaşı...
*
Bu söylemin sahibi mi - barışın efendisi!?..
Kimdir savaşa çanak tutan;
Yiğitse; gitsin savaşa kendisi…
Savaşın ölmeyeni için ne kolay söylem..
Çıkıp yanlışı, mertçe söylemeli sözün sahibine birisi;
*
Allahü Ekber çığlıkları yükseliyor her bir köşeden,
İnandıkları Allah ortakken!..
Diken diken oluyor tüylerim;
Ürküyorum; duyduğum sesten;
Ortak din.. musubet zincirine halka yapılmış;
Her halkaya binbir yalan takılmış..
Her nida bin can;
Bu nidalarla yücelmez ki din;
Onların inancıyla değil,
Kendi imanımla soruyorum.
Allah hangi tarafında bu tekbirin!?..
*
Gün bu gün…
Sürüyor o günden gelen alışkanlıklarımız;
Söylem açık; söylem net,
Onurun yüzkarası;
Sadakatın son evresi;
Gafletin, dalaletin emaresi; şaşkınlığın son devresi…
Var mı peşkeşin; teslimiyetin… bundan ötesi!?!?...
*
Kanarsam; inanırsam bu katmerli yalana;
Yuh bana!..
Sen kanarsan, aldanırsan; sana da Yuh!..
Her kim ki bu söylemin… sahibine
Kuyruk olur takılırsa peşine
Ona; yüzbin kere Yuh!..
*
Oysa derdi ki ninem;
Teslim edersen şalvarın ipini; senin değildir artık içindeki!..
*
Bir bilimsel gerçeği hatırlatmak isteriz
Hurdasız!.., Yalansız;
H i l e s i z...
Kurtuluş savaşını yok sayıp inkar eden… unutan;
500 yıllık geçmişi, övünçle; dün gibi hatırlayan,
Vicdanlar,!.. Beyler!..… Beyinler!..
Takdir görse de hitabet’iniz;
Sağlığınız kusurlu;
Sizlere İyi gözle bakamaz ki tababet’iniz!..
B i l e s i n i z !.. İyi yolda değilsiniz!..
*******************************
DERDİ Kİ RAHMETLİ NİNEM...
BOŞVER SEN ONUNKİNİ - BUNUNKİNİ...
TESLİM ETME KENDİ ŞALVARININ İPİNİ !!!...
TESLİM ETTİNSE ŞALVARIN İPİNİ;
SENİN DEĞİLDİR ARTIK İÇİNDEKİ !!!...

BRİÇİN

 

BRİÇİN sadece bir oyun olduğunu düşünmekteyseniz, öncelikle E.A.POE’nin Morg Sokağı Cinayeti isimli öyküsünün girizgahındaki (briç üzerine) tiradını okuyana kadar oynamaya ara vermelisiniz. Okuduktan sonra da “sadece oyun” olduğu yönündeki fikriniz baki kalmışsa briç oynamayı tamamen bırakmalısınız.
*
Briç oyuncusu olgundur! Herkesle rakip olur: rakibini sevmemesinin veya rakibine küs olmasının hiçbir önemi yoktur. Briç oyuncusu kibardır!..
[…]
Dünyanın ilk dedektiflik öyküsü olarak kabul edilen E.A.POE’nin Morg Sokağı Cinayeti kitabından briç üzerine tiratı:
Çözümleme diye adlandırdığımız düşünce gücünün kendisi çözümlenmeye pek elverişli değildir. Onu, sadece, vardığı sonuçlarla değerlendirebiliriz. Bildiğimiz bir şey de şu: çözümleme gücüne aşırı derecede sahip olmak, insanoğlu için her zaman gerçek bir tat kaynağıdır. Güçlü bir adam nasıl vücudu ile övünür, adalelerini çalıştıran hareketlerden hoşlanırsa, çözümleyici de karmakarışık şeylerin içinden çıkmaya çalışarak kafa yormaktan hoşlanır. Yeteneğini göstermesine yarayacak en saçma işlerden bile tat alır. Bilmecelere, bulmacalara, anlaşılmaz yazılara pek düşkündür; bunları çözerken o derece beceriklilik gösterir ki, alelade kimselere doğaüstü bir iş yapıyormuş gibi gelir. Yöntemli düşünceyle vardığı sonuçların havasında, gerçekten de, bir içe doğmuşluk vardır.
Bu çözümleme yeteneğinin canlanmasına, herhalde, matematiğin, hele onun en yüksek kolu olan ve karışık işlemleri var diye – adeta değerini artırmak içinmiş gibi – yanlış olarak analitik dediğimiz çeşidinin çok etkisi vardır. Gene de, aslında, hesaplamak çözümlemek demek değildir. Örnekse, bir satranç oyuncusu hiç çözümleme yapmadan bazı hesaplamalar yapar. Şunu da söylemeli: satranç oyununun düşünce üzerindeki etkileri çok yanlış anlaşılmıştır. Bir bilim kitabı yazmıyorum, sadece biraz tuhaf bir öyküye başlangıç olarak gelişigüzel bazı görüşlerimi sıralıyorum; bunu fırsat bilerek, gösterişi sevmeyen dama oyununun, ustaca bir araya getirilmiş saçma zorluklarla dolu satranç oyununa oranla, düşünce gücünün en yüksek katlarını kullandırmak bakımından daha keskin, daha yararlı olduğunu ileri süreceğim. Satranç oyununda taşların değişik, başka başka hareketleri vardır, değerleri de çeşitlidir, birbirine uymaz; karışıklığı derinlik sanıyor, yanılıyorlar. Bu oyun bütünüyle dikkate dayanır. Bir an dikkatiniz gevşeyecek olsa, hata yaptınız demektir, ya bir taş kaybedersiniz, ya da yenilirsiniz. Hareketler sadece türlü türlü değil, üstelik karışıktır da, o yüzden bu gibi hatalara düşme olasılığı çoktur; on oyundan dokuzunu, kafası derli toplu işleyen kazanır, zeki olmak yetmez. Damada ise tam tersine hareketler tek çeşittir, pek öyle bir değişiklik yoktur, dikkatsizlik olasılığı azalmıştır, dikkat kullanılmaz bile, her iki taraf da kazandıklarını kendi beceriklilikleriyle kazanırlar. daha elle tutulur bir örnek verelim, bir dama oyunu var diyelim, sadece dört tane dama olmuş taş kalmış ortada; elbette ki böyle bir durumda hata yapılması beklenemez. Kazanmak için görülmemiş bir hareket yapmak gerekir; öyle bir hareketi de insan ancak kafasını kullanarak bulabilir. Basmakalıp çarelere başvuramayacağından, çözümleyici, karşısındakinin ruhuna girmek, düşünüşünü anlamak zorundadır; böylece bir bakışta ana yöntemler, baştan çıkarıcı, yanlış hesaplara sürükleyici oyunlar buluverir.
BRİÇ denilen iskambil oyunun hesaplama gücüne dayandığı söylenir; öte yandan, en akıllı kimseler bile, satrancı saçma bulurlar da, bu oyundan açıkça görülen ama nedeni pek bilinmeyen bir tat alırlar. En küçük bir kuşkum olmadan söylüyorum, çözümleme gücünü onun kadar çalıştıran başka hiçbir oyun yoktur. YERYÜZÜNDEKİ EN İYİ SATRANÇ OYUNCUSU, SATRANCI EN İYİ OYNAYAN KİMSEDİR, O KADAR; BRİÇTE USTALIK İSE BİR İNSANIN KAFASINI KULLANABİLDİĞİNİ, AKILLARIN ÇARPIŞACAĞI ÇOK DAHA ÖNEMLİ İŞLERDE DE BAŞARI SAĞLAYABİLECEĞİNİ GÖSTERİR. Ustalık derken, elverişli yardımların geleceği bütün kaynakları bir anda kavrama gücüne sahip olan, örnek bir briç oyuncusunun olgunluğunu düşünüyorum. Bu kaynaklar hem pek çoktur, hem de pek çeşitlidir, üstelik düşüncenin öyle kuytu köşelerinde saklıdırlar ki, alelade kimselere, erişilmez, yanına varılmaz şeylermiş gibi görünürler. Dikkatle gözlemlemek, iyi hatırlamak demektir; onun için kafası derli toplu işleyen bir satranç oyuncusu briçte de kendini gösterebilir, sonra Hoyle kuralları da (oyunun mekanik yapısına dayandıklarından) herkesin yeteri kadar anlayabileceği şeylerdir. Böylece sağlam bir belleği olup, kitaba uyarak oynayan herkese iyi oyuncu demek bir alışkanlık haline gelmiştir. Ama kurallara sığmayan şeyler de vardır, işte çözümleyicinin ustalığı böyle durumlarda belli olur. Sessizlik içinde, bazı gözlemler yapar, bazı sonuçlar çıkarır. Belki arkadaşları da yapar aynı şeyi; ama herkes kendine göre bir bilgi elde eder; bu bilginin azlığı ya da çokluğu, sadece varılan sonuçların doğruluğundan gelmez, daha çok, gözlemlerin niteliğinden gelir. İŞ NEYİ GÖZLEYECEĞİNİ BİLMEKTİR. Bizim oyuncumuz dikkatini sınırlamaz; kendimi oyuna vermeliyim diyerek, oyunun dışındaki şeylerden çıkarılabilecek sonuçları bir yana atmaz. Ortağının yüzündeki değişikliklere dikkat eder, öbür iki oyuncu ile inceden inceye ölçüşür. Her elde kağıtların nasıl dağıtıldığını kestirmeye çalışır; oyuncuların bakışlarından kozların, onörlerin kimlerde olduğunu anlar. Oyun devam ederken yüzlerdeki bütün değişiklikleri kollar, güven, şaşkınlık, utku, can sıkıntısı gibi kolayca belli olan değişikliklere bakarak bazı düşünceler elde eder. Bir elin alınışından onu alanın aynı cinsten başka bir kağıdı olup olmadığını kestirir. Şaşırtmak için oynanan bir kağıdı masanın üstüne atılışındaki edadan anlayabilir. Ağzından kaçan ya da rasgele söylenen bir söz; bir kağıdın düşüşü, ters dönüşü, görülmemesi için harcanan çaba ya da umursamazlık; kazanılmış ellerin sıralanıp sayılışı; sıkıntı, duralama, heveslenme, heyecan- bütün bunlar, onun sanki içine doğmuşçasına ortaya attığı gerçekleri bulmasına, durumu görebilmesine yardım eder. İlk iki üç kağıt oynandı mı, herkesin elinde neler olduğunu öğrenir, ondan sonra da, bütün eller yere açılmış gibi, rahat rahat, hiç çekinmeden oynamaya başlar.
ÇÖZÜMLEME GÜCÜ, BİLDİĞİMİZ BECERİKLİLİKLE KARIŞTIRILMAMALIDIR; GERÇİ ÇÖZÜMLEYİCİ İSTER İSTEMEZ BECERİKLİ BİR KİMSEDİR; AMA BECERİKLİ KİMSELERİN HEPSİ ÇÖZÜMLEME YAPAMAZLAR. Kuruculuk ya da birleştiricilik gücü diye adlandırılan ve bilginlerin (bence yanlış olarak) ayrı bir organdan geldiğine inandıkları, ilkel bir yetenek sandıkları beceriklilik, kafası işlemeyen, aptal denilebilecek kimselerde de sık sık görülen bir şeydir; o kadar ki, insan düşüncesi üzerine eser veren yazarların aşağı yukarı hepsi bu gerçeğin farkına varmışlardır. ÇÖZÜMLEME GÜCÜ İLE BECERİKLİLİK ARASINDAKİ UZAKLIK, ÇEŞİTLİ HAYALLERİ KAFAYA TOPLAMA GÜCÜ İLE BUNLARDAN YENİ BİR HAYAL YARATABİLME GÜCÜ ARASINDAKİ UZAKLIKTAN BİLE FAZLADIR, AMA BÜYÜK BİR BENZERLİKLERİ DE VAR. GERÇEKTEN, BECERİKLİ KİMSELER KAFASI HEP HAYALLERLE DOLUP TAŞAN KİMSELERDİR; YARATMA GÜCÜ OLANLAR İSE BİRER ÇÖZÜMLEYİCİDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLLERDİR.
(BBO: tompit)

KARADUTUM ÇATALKARAM ÇİNGENEM....

 


"Adı, MARİ Gerekmezyan'dı..
Türkiye'nin ilk kadın heykeltraş larından biriydi..
Ermeni asıllıydı..
Güzel Sanatlar Akademisi'nde misafir öğrenciydi..
Çok başarılıydı..
Okulda bir asistana aşık oldu..
Asistan ünlü bir ressam ve şairdi..
Üstelik de evliydi..
Delice sevdiler birbirlerini..
Dillere düştüler..
Sevdiği adamın büstünü yaptı..
Ünlü ressam da onun portrelerini çizdi..
Günlerce aylarca büyük bir aşk yaşadılar..
Birbirlerine seranat yaptılar.
Mari'nin kaşı kara, gözü kara, bahtı da karaydı..
Ailesi ve Ermeni toplumu onu terketti..
İtinayla yalnızlaştırıldı..
Dönemin basını, Ermeni olduğu için Ankara’daki Resim Heykel sergilerinde üst üste aldığı ödüllerde adını bile geçirmedi.
Buna rağmen sevgilisini hiç terketmedi..
Ta ki hastalanana kadar..
1947 yılında tüberküloza yakalandı..
İstanbul Alman Hastanesi’ne yatırıldı..
Durumu ağırdı..
Antibiotik gerekiyordu..
Ama dünya savaşı yeni bitmişti..
Ülkede ilaç yoktu..
Ünlü ressam sevgilisini
kurtarmak için tablolarını sattı..
İlaç için her yolu denedi..
Şiirler karaladı..
Ama olmadı..
Mari Gerekmezyan 1947 yılının 12 Ekiminde 37 yaşında hayata gözlerini yumdu..
Aradan 2 yıl geçmişti..
1949 yılının bir ilkbahar günüydü..
İstanbul Büyük Kulüp'te bir toplantı vardı..
O gece Büyük Kulüp'tekiler özel konuk olan Bedri Rahmi Eyüboğlu'ndan bir şiir okumasını istediler..
Bedri Rahmi ayağa kalktı..
Şiiri okumaya başladı..
Ama gözyaşlarını tutamadı..
Bir yandan mısraları söylüyor,
bir yandan sular seller ağlıyordu.
Gözyaşlarına mendil yetmiyordu..
"Karadutum, çatal karam, çingenem..
Nar tanem, nur tanem, bir tanem..
Ağaç isem dalımsın salkım saçak..
Petek isem balımsın ağulum..
Günahımsın, vebalimsin.
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan..
Yoluna bir can koyduğum..
Gökte ararken yerde bulduğum..
Karadutum, çatal karam, çingenem..
Daha nem olacaktın bir tanem..
Gülen ayvam, ağlayan narımsın..
Kadınım, kısrağım, karımsın.
Sigara paketlerine resmini çizdiğim,
Körpe fidanlara adını yazdığım,
Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam.
Sıla kokar, arzu tüter,
Ilgıt ılgıt buram buram.
Ben beyzade, kişizade,
Her türlü dertten top yekun azade..
Hani şu ekmeği elden suyu gölden.
Durup dururken yorulan
Kibrit çöpü gibi kırılan
Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan
Artık otlar göstermelik atlar gibi bedava yaşayan
Sen benim mihnet içinde yanmış kavrulmuşum
Netmiş, neylemiş, nolmuşum
Cömert ırmaklar gibi gürül gürül
Bahtın karışmış bahtıma çok şükür.
Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum
Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam..
Sensiz bana canım dünya haram olsun."
Bedri Rahmi'nin hemen yanında eşi Eren Eyüboğlu oturuyordu..
Ama hiç tepki vermiyordu..
O da herkes gibi bu şiiri ona yazmadığını biliyordu..
Bedri Rahmi'nin "Karadutum, çatal karam, çingenem" diye seslendiği kadın,
MARİ Gerekmezyan'dı..