22 Şubat 2019 Cuma

ANAMI TOPRAK ANAYA VERDİM!


Ozan der ki “Ölümle aldatıp bizleri, bir bir göçtüler”
Evet, o da diğerleri gibi göçtü...
Ana Kraliçemiz bir zamandır “malign mezotelyama” ile boğuşurken, uykusuz gecelerine sığdırdığı son ve sürekli rüyasını şöyle anlatmış;
“Küçük bir oğlan çocuğu minicik beyaz elleriyle bana sürekli ‘gel, gel’ diyor”
“Ama ben gitmeyeceğim ve direneceğim” demişti.
Nafile o da fani dünyadan göçtü gitti. “Bütün günler ölüme gider, son gün varır” diyorlar ya, o da son günü olan 2019’un 16 Şubatında o rüyadaki oğlan çoçuğuyla buluştu.
*
Sene 1944, 75 yıl öncesiydi...
Turan Ailesinin ikinci konuğu, erkek olsun diye dua edilen ancak minicik gözlere sahip bir kız bebekti...
Adı “Sezer” olsun dediler. Kayıtlara “Remziye” yazdılar.
“Çocuk Sezer” sokakların şen oyuncusu ve ailenin zeki çoçuğuydu.
O topraklarda doğanların kaderidir, o da çocuk gelin oldu... En çok hatırında kalanlar somon rengi nişan elbisesi, bir de Sıdıka anasına duyduğu özlemdi.
“Çocuk Gelin Sezer” şanslıydı ki, adam gibi bir adam olan İlhan’la evlendi.
Anadoluda kadın olmak zordur, “Gelin Sezer” her şeyi yaşayarak öğrendi.
“Anadolu Kadını Sezer” sevgiyle, vefayla, cefayla dağları aşmayı bilendi.
O hiç sefasız gençliğinde tüm yoksunluklara göğüs gerdi.
İlhan Babaya tam dört şıvgın verdi...
Anne Sezer şıvgınları şefkat, sevgi ve hoşgörüyle suladı. Onlara rafine yaşamayı öğretti, İyilik ve dürüstlük zırhı giydirdi. Şıvgınları her biri ayrı renkte birer güle döndürdü.
40 yıllık yoldaşını ebediyete uğurladığında “Anne Sezer” hüzün perdelerini indirdi.
Bir daha da yüzü gülmedi.
“Sezer” artık tüm ömrünü güllerine ve o güllerin şıvgınlarına adadı. O torunlarını da tıpkı gülleri gibi kokladı, suladı ve aynı zırhları giydirdi.
Birisine apayrı özendi onu “Rose Centifolia” olarak yetiştirdi.
Güllerinin ve şıvgalarının ailevi kazalarına, hastalıklarına, ihaneti ve mahpushaneyi görmelerine, özlemlerine gögüs gerdi, direndi. Hep yüksek doğrulukla öngördüğü olayları, krizleri bilgece yönetti, güllerine yol gösterdi. O artık danışılacak “Bilge Sezer”di.
Ama yorgun bedeni bir illetle tanıştı. “Hasta Sezer” şifaya inandı, mücadele etti. Ama bir yerden sonra direnemedi. Yitirdikleriyle hem gururuna, hem de o illete yenik düştü.
“Merhume Sezer”in kefeninin ucundan görünen mütebessim yüzü, tüm güllerinin ve şıvgınlarının (kendileri de kefen giyene kadar) en mukaddes fotoğrafı olarak yaşayacaktır.
Evet tarih 17 Şubat 2019, anamı toprak anaya teslim ettim..
*
Nurlar içinde yat cefakar anam. O adam gibi adama ve o sevimli oğlana da hasseten selam söyle...
Ölüm karşısında boynumuz kıldan ince, mukadderrat başımızın üstünde.
“Ey ölüm sen ne güzel hakikatsın, sana bakıyoruz ve kendimize geliyoruz”


Bir Şarkıcıyla Bir Memurun Hikayesi


Aydın’da tren istasyonunda işçi olarak çalışan babası bir kaza sonucu vefat etti. Sonra da evleri bir yangında kül oldu. Anne, çocuğunu alıp iş bulma ümidiyle İzmir’e taşındı. Ama nafile... Anne, parasızlıktan oğlunu yetimhaneye bırakmak zorunda kaldı.
Çocuğun babası ölmüş, annesi de bırakıp gitmişti. Okuldan arta kalan vakitlerinde kah hırdavatçıda kah elektrikçide çıraklık yaptı, Fransızca öğrenmeye çalıştı. Gitar dersleri aldı.
Askerliğini Akhisar Orduevinde müzisyen olarak görev yaptı. Tezkereden sonra İzmir Kordon’daki Marmara Gazinosu’na girdi. Şarkı söyleyip, gitar çalarak para kazanıyordu artık.
İzmir’den sonra İstanbul’da çeşitli gazinolarda boy gösterdi. Ankara’dan davet aldı. Maltepe’deki Bomonti Gazinosu’nda çalıp söyleyecekti.
Henüz tanınan bir şarkı değildi, az kazanıyordu. “En ucuz yer neresi?” diye sordu, “Hergele Meydanı’na git” dediler. Gitti şarkıcı, kötü bir pansiyonda, tek göz oda buldu. Fakat bir oda arkadaşıyla kalmak zorundaydı. Bu, kirayı bölüşecekleri için iyiydi, fakat kim olduğunu bilmediği bir adamla kalacağı için de endişeliydi.
Sabaha kadar Bomonti’de çalıp söylüyor, gün ağarınca pansiyona gidip yatıyordu. Oda arkadaşı tam tersi saatlerde kullanıyordu odayı. Adam memurdu, sabahın köründe işe gidiyor, gece gelip yatıyordu. Biri memur, diğeri müzisyen… Aylarca birlikte kaldılar ama bir türlü denk gelip tanışamadılar. Birbirilerini göremiyorlardı çünkü. Sonunda bir gün denk geldiler, konuştular, sevdiler birbirlerini; tesadüf o ki, ikisi de yıllar içinde Türk sanat hayatına damgasını vurdular. Memur, bir gün Bomonti’de dinlemişti şarkıcıyı ve büyülenmişti “Yurt dışına gidersen sesinin kıymetini bilirler, imkânın varsa git!” demişti.
Şarkıcı Ankara’dan sonra İstanbul Maksim’de çıkmaya başladı. Ünleniyordu yavaş yavaş. Patron 20 lira maaş veriyordu o zaman, şarkıcı ise maaşının 30 lira olmasını istiyordu. Velhasıl anlaşamadılar. Şarkıcının aklına pansiyondaki memurun sözleri geldi, şansını denemek için Fransa’ya gitti. Paris’te Jezabel şarkısıyla dikkatleri üzerine çekti, Monte Carlo’da ses müsabakasında birinci oldu. Şöhretin kapıları açılıyordu artık. Fecri Ebcioğlu onun için şarkılar yazdı. Yetimhanede kalırken öğrendiği o Fransızcasıyla, Fransızlara Fransızca şarkılar söyledi, tüm dünya bizim yetimhanede büyüyen şarkıcıyı tanıyordu. Vatana, millete, İzmir’e, e haliyle Atatürk’e aşıktı. Bir gün Charles Anzavour Türkler hakkında ileri geri konuştu, dayanamadı bizimki, yumruk atıp karakolluk oldu.
Fransa’da 15 yıl içinde 32 film çevirdi, Brigitte Bardot ile birçok filmde başrol oynadı, Bardot’nun en yakın arkadaşlarından biri oldu. Yetimhanede okurken kendisini geliştiren bu kişi bir başarının örneği olarak karşımıza çıktı. Yazar Tolga Aydoğan olarak paylaştığım bu kişilerin kaderi Ankara’daki bir pansiyon odasında kesişmişti. Vefatları da aynı şekilde gerçekleşti; şarkıcı İstanbul Yeşilköy Havalimanında beyin kanaması geçirerek hayatını kaybetti, memur ise çukura düşüp beyin kanaması geçirerek… Kim miydi bu kişiler? Şarkıcının adı İzmir’le özdeşleşmiş olan Dario Moreno’ydu. Peki ya pansiyondaki oda arkadaşı? O yıllar PTT’de memur olarak görev yapan Şair Orhan Veli’den başkası değildi. Evet, tesadüfi bir şekilde bu iki ünlü sima Ankara’da Hergele Meydanı’nda aylar boyu aynı odada arkadaşlık yapmışlardı.





Tolga Aydoğan


YABAN KAZLARI NEDEN 'V' YAPARAK UÇARLAR...?


Göç eden yaban kazlarının havada süzülürken "V" seklinde bir
formasyonla uçtuklarını görmüşsünüzdür...
Bilim adamları kazların neden bu şekilde uçtuklarını araştırmışlar ve ;





1-) "V" seklinde uçulduğunda, uçan her kus, kanat çırptığında
arkasındaki kuş için, onu kaldıran bir hava akimi yaratıyormuş.
Böylece "V" seklinde bir formasyonda uçan kaz grubu,
birbirlerinin kanat çırpışları sonucu ortaya çıkan hava akimini
kullanarak uçuş menzillerini % 70 oranında uzatıyorlarmış. Yani
tek başına gidebilecekleri maksimum yolu grup halinde neredeyse ikiye katlıyorlarmış.





Kıssadan Hisse: Belli bir hedefi olan ve buna ulaşmak için bir
araya gelen insanlar, hedeflerine daha kolay ve çabuk erişirler.





2-) Bir kaz, "V" grubundan çıktığı anda uçmakta güçlük çekiyor. Çünkü
diğer kuşların yarattığı hava akiminin dışında kalmış oluyor. Bunun sonucunda,
genellikle gruba geri dönüyor ve yoluna bu şekilde devam ediyor.





Kıssadan Hisse: Eğer kafamız bir kaz kadar çalışıyorsa; bizimle ayni yöne
gidenlerle bilgi alışverişini ve işbirliğini sürekli kılarız.





3-) "V" grubunun başında giden kaz hiç bir hava akımından yararlanamıyor.
Bu yüzden diğerlerine oranla daha çabuk yoruluyor. Bu durumda en arkaya
geçiyor ve bu defa hemen arkasındaki kaz lider konumuna geçiyor. Bu
değişim sürekli yapılıyor; böylece her kaz grubun her noktasında yer almış oluyor.





Kıssadan Hisse: Yaptığınız her isi, yeri ve zamanı geldiğinde
başkasına bırakmak gerekiyor.





4-) Uçuş hızı yavaşladığında gerideki kuşlar, daha hızlı gitmek üzere
öndekileri bağırarak uyarıyorlar.





Kıssadan Hisse: İlerlemek ve yol almak için bazen başkalarının
uyarılarına gereksinim duyarız. Bundan alınmamalıyız; tam aksine,
böyle uyarıları sevinç ve takdirle karşılamalıyız.





5-) Gruptaki bir kuş hastalanırsa ya da bir avcı tarafından
vurulup uçamayacak duruma gelirse; düşen kuşa yardim etmek üzere
gruptan iki kaz ayrılıyor ve korumak üzere hasta / yaralı kazın
yanına gidiyor. Tekrar uçabilene (ya da eğer ölürse, ölümüne
kadar) onunla beraber yaralı kuşu asla terk etmiyorlar. Daha sonra
kendilerine başka bir kaz grubu buluyorlar. Hiçbir kaz grubu,
kendilerine bu şekilde katılmak isteyen kazları reddetmiyor...


Karısı Yaşlanan


Karısı yaşlanan ve işgörmez hale gelen 70'lik emekli bir albay evlenmek istemiş. Karısı da eşine genç ve güzel bir hanım bulup kocasını evlendirmiş. Bir arada mutlu mesut yaşıyorlarmış. Genç ve güzel gelin bu durumdan rahatsız olmuş ve kocasının eski eşine;
- Siz bu durumdan nasıl rahatsız olmuyorsunuz, ben genç ve güzelim beni hiç kıskanmıyormusunuz ? demiş.
Kadın da;
- Bak yavrum, kocamın saçının ışıltısını, cebinin şıkırtısını, kalbinin tıkırtısını, ayakkabısının parıltısını ben yaşadım. Sana da göğsünün hırıltısı, götünün zırıltısı kaldı, neyini kıskanayım...🤣


14 Şubat 2019 Perşembe

Adolf HİTLER


Önce kendine bağlı SS subaylarına Alman Polisi üniformalarından giydirdi ve kendi millet meclisinin bombalanması talimatını verdi.


Sonra Alman halkına bunu yapanlardan intikam alacağını söyleyerek , kendine muhalif kim varsa kumpaslarla ya hapse gönderdi ya da idam ettirdi.


Düzenlediği operasyonlar ile kendine biat etmeyen herkesi temizledi.


Her propaganda mitinginde ise şu cümlenin söylenmesini emretti ''ADOLF HİTLER tanrının gönderdiği bir kurtarıcıdır ve tanrı Alman halkının yanındadır!''


Sonrasında yapılan ilk seçimde ise halkın %74 oyunu alarak Führer, yani lider ilan edildi.


Tüm yetki tek bir kişide toplandı. İlk icraatı azınlıkta olan cumhuriyetçi ve sosyalist bölgeleri ülkeden tecrit ederek her türlü hizmetten muaf tutmak oldu.


Ülkedeki bütün gazete, dergi ve basın yayın organlarını elinin altına aldı. Öyle ki 2. Dünya savaşında Ruslar Berlin kapılarına dayandığında Alman halkı hala savaşı kazanmak üzere olduklarını sanıyordu.


Ve yenilirken dahi her mitinglerinde milyonlarca insan toplanarak ona biat ettiklerini gösteriyordu.


Önceden Alman halkının ''tanrının elçisi, büyük lider, büyük başkan, büyük kurtarıcı'' gibi sloganlarla yere göğe sığdıramadığı ADOLF HİTLER'in intiharından bir ay sonra tüm gerçekler gün yüzüne çıkmaya başladı.


O aslında sadece çevresindeki silahlı koruma ordusuna güvenen, söylediği her şeyin yalan olduğu, korkak basit bir ruh hastasından başka bir şey değildi.


Aman halkı bunu çok geç anladı, herkes ona tapıyordu ama gün geldi hiç kimse ben oyumu ona verdim diyemedi.


Savaştan sonra tekrar bir meclis kuruldu, laik bir cumhuriyet sistemine geçiş yapılarak egemenlik artık tek bir kişinin değil kayıtsız şartsız milletin oldu!


İşte tarih her zaman tekerrürden ibarettir!
Bu sebepten ders alınması gerekir. Egemenlik tek bir kişinin değil, milletin olmalıdır…

Şarap Gibi Kadın


Şarap gibi kadın.
Dili kırbaç gibi kıvrak,
Ateş gibi yakıcı,
Su gibi berraktır.
Şiir okur,şarkı söyler,
Bir türkü tutturur.
Memleket havalarında.
Zılgıtla halay çeker,mendili sallayarak.
Raks eder,kanını kaynatır.
Ummanda hissedersin kendini,sevişirken.
Cana can katar.
Şarap gibi kadın.





Cemal Borandağ
14 Şubat 2019 Doğum günüm Pazarcık-Kahramanmaraş
Sevgililer günü kutlu olsun.Şarap Bardaklarını şerefe kaldıralım.


Üç Kişi Giyotinle...


Üç kişi giyotinle idama mahkûm olur. Bunlardan biri papaz, biri hâkim, biri de fizikçi...
*İdam sehpasına ilk papaz çıkarılır. Başını giyotinin altına yerleştirir ve sorarlar:
– Son sözün nedir?
Der ki:
– Ben Allah’a inanıyorum, O beni kurtaracaktır. Allah... Allah... Allah...
Giyotini indirdiklerinde boynuna birkaç santim kala giyotin durur. Halk şaşırır ve hep bir ağızdan bağırır:
– Onu serbest bırakın; Allah sözünü söylemiş ve onu korumuştur.
Böylece papaz idam edilmekten kurtulur... *Sıra hâkime gelir, ona da sorarlar:
– Demek istediğin en son söz nedir?
Der ki:
– Ben papaz gibi Allah’a inanmıyorum. Ama adalete güveniyorum. Adalet... Adalet... Adalet...
Giyotini indirirler, giyotin hâkimin de boynuna birkaç santim kala durur...
Bunun üzerine insanlar tekrar şaşırır ve bağırırlar:
– Adalet sözünü söyledi, onu serbest bırakın.
Böylece hâkim de boynunun kesilmesinden kurtulur...
Sıra fizikçiye gelir. Ona da
– Son sözünü söyle derler
Der ki:
– Ben ne Allah’a inanan bir papazım, ne de adalete güvenen bir hâkim..
Bildiğim tek şey şudur: Giyotinin ipinde bir düğüm var ve o düğüm
giyotinin tam inmesine engel oluyor.
Görevliler giyotini kontrol
edince gerçekten de bir düğüm olduğunu görürler. Düğümü açıp tekrar
bırakırlar, böylece fizikçinin başı bedeninden kopar..





Toplumdaki "düğümler" ve sorunlara işaret edip gerçekleri söylemenin acı sonuçları olabilir!..
Gerçeğe talip olanlar, bedel ödemeyi göze almalıdır..


Yıl 1971...


Fırat adlı gemiyle, Amerika’nın Phıladelphia limanına 10 bin ton tütün götürmüştük.
Şehri dolaşmış gemiye dönüyorduk.
Yanımıza bir araba yaklaştı ve nereye gittiğimizi sordu.
Limana deyince bizi götürebileceğini söyledi. 3 arkadaş bindik ve geminin bordasına kadar getirdi.
Bu kibar Amerikalıyı ‘Türk kahvesi’ ikram etmek için gemiye davet ettim.
Zabitan salonuna geçtik. Kaptanımız da oradaydı.
Misafirimiz salonu inceledıkten sonra; “Bu geminin Türk gemisi olduğunu söylediniz. Ancak, salonda Atatürk resmi yok” dedi ve hemen ilave etti; “Önce Atatürk’ün resmini koymalıydınız” deyip kahveyi içmeden gemiden ayrıldı.
Hepimiz şaşırıp kalmıştık.
Karşılaştığımız olaya bir anlam veremiyorduk.
Bu olayı çok düşündüm.
Sanırım bu kibar Amerikalı, varlık nedenimiz olan Atatürk’e kayıtsız kaldığımızı düşünmüş ve tavrımızı vefasızlık olarak değerlendirerek bizi protesto etmişti.
Karşılaştığımız bu sıradışı olaya başka açıklama bulamamıştım…





Yıl 1985 ...





İzmir’e yük getiren Yunan bandralı gemide baş mühendis mide kanaması geçirdiği için hastahaneye kaldırılmış.
İşe davet ettikleri için görev aldım. Gemide tek Türk, baş mühendis olarak benim.
Bir sohbet esnasında, gemi kaptanı (adı Kosta’ydı) gümrükte fotoğraf
makinesinin mühürlü kamaraya kilitlendiğini ve bu duruma çok üzüldüğünü
söyledi.
Makine yanında olsaydı ne yapacaktın diye sordum.
Oğlu istediği için, Kordon’daki Atatürk Anıtı’nın resmini çekeceğini söyledi. Şaşırmıştım.
“Atatürk size tarihinizin en büyük darbesini vuran komutandı, neden onun resmini çekmeyi düşünüyorsunuz” dedim.
Şu cevabı verdi;
“Biz, emperyalizmin emrinde haksız ve işgalci olarak Anadolu’ya geldik.
Uçurumdan aşağı yuvarlanırken Atatürk sizi uçurumun kenarından alıp,
özgür uluslar arasına modern bir ulus olarak kattı.Bunu yaparken,
insanlık tarihine ezilen ulusların kurtuluşuna örnek olan, yeni bir
deneyim kazandırdı. Onlara, özgürlükleri için mücadele ederlerse
kazanacaklarını öğretti. Atatürk, bu nedenle bizim için de değerlidir”.
Bu cevap nedeniyle, etkisini hayatım boyunca taşıdığım bir duygu yoğunlaşması yaşamıştım…





Yıl 1988 ...





Ekvador’un Guayaquil şehri.
Gemideki işim bitince, çevreyi tanımak için dolaşmaya çıktım.
Bir okula rastladım. okulun girişindeki alanda 5 tane büst gördüm.
Birinci büst Simon Bolivar’a aitti.
İkincisi Che Guavera,
üçüncüsü Fidel Castro,
Dördüncüsü Emiliyano Zapata
ve Beşinci büst Mustafa Kemal Atatürk’e aitti.
Büstleri inceleyip İspanyolca açıklamaları anlamaya çalışırken,
öğretmen olduğunu düzgün İngilizcesi ile söyleyen bir kişi geldi.
Nereli olduğumu sordu.
Türk olduğumu söyleyince, içtenlikli bir ilgi gösterdi.
Atatürk hakkında konuşmaya başladık. Türk devrimi konusundaki bilgisi yüksekti.
Atatürk’ü, saygı duyduğu diğer 4 devrimciden ayrı tuttuğunu söyledi. “O
yalnızca ülkesini kurtarıp modern bir ulus yaratmakla kalmadı, ezilen
uluslara evrensel bir örnek yarattı. İnsanlık tarihinde hiçbir lider
bunu başaramamıştır” dedi.
O an duyduğum övünç ve mutluluğu unutmam mümkün değildir.





YIL 1999 ...





Hindistan’ın Visakapatman limanındayız.
Şehri dolaşırken büyük bir kitapçı dükkanına girdim.
Çocuklar için kısaltılmış İngilizce dünya klasikleri dizisi olduğunu
gördüm. İncelediğim listede ‘Atatürk’ün Hayatı ve Devrimleri’ isimli bir
kitap bulunuyordu.
Listede olmasına rağmen raflarda yoktu.
Görevliyi buldum ve diğerleri ile bu kitabı istediğimi söyledim.
Görevli, okulların yeni açıldığı, ilginin fazla olması nedeniyle
kitabın kalmadığını, ısmarladıklarını ve bir hafta sonra uğramamı
söyledi.
Ertesi gün limandan hareket edeceğimiz için zamanım olmadığından bu kitabı alamadım.
Bir yandan bütün kitabevi benim olmuş gibi mutlu oldum, diğer yandan,
derin bir acı ve üzüntü duydum. Dünyanın öbür ucunda, çocuklara
öğretilen Atatürk kendi ülkesinde üstü örtülmüş,
Yetkili yerlere gelen kişiler Onu bu ülke gençliğine öğretmemek için her şeyi yapmışlardı.





Üzüntümün nedeni buydu…





Yıl 2003 ...





Kamerun’un Douala Limanındayız.
Kütük kereste yüklenecek. Yükün sahibi, gemiye yüklemeye nezaret edecek bir kaptan göndermişti.
Kaptan Hırvattı.
Zabitan odasına geldiğinde, gelenin karşısına düşen duvardaki Atatürk resmini görünce duraladı.
Bir süre durduktan sonra resme doğru yürüdü.
Saygı ifade eden davranışlarla resmi nazikçe düzeltti ve hepimizin
yüreğine bir ok gibi saplanan şu sözleri söyledi; “Siz bu insanı ve
ideallerini anlayamadınız. Anlamış olsaydınız bugün Avrupa kapılarında
sürünmez, Avrupalılar sizin kapılarınızda bekleşirlerdi”…





Yıl 2017 ...





Bangladeşin Chittgong limanındayız.
Gemiden inmiş limanın çıkış kapısına doğru gidiyordum.
Takkeli, entari ya da şalvar giyimli, yaşlı birisi ile hafifçe çarpıştık.
Nedeni o olmamasına karşın özür diledi ve konuşmaya başladık.
Nereli olduğumu sordu. Türk olduğumu söyledim.
Hiç beklemediğim bir cevap verdi;
“Atatürk’ün çocuğusun yani” dedi. Heyecanlanmıştım.
Sohbeti sürdürdüm.
Birçok kimseye inanılmaz gelebilir ama bana şunları söyledi;
“En büyük Müslüman Atatürk’tür.
Biz Bangaldeş olarak onun öğrettiği yoldan gittik ve özgürlüğümüze kavuştuk.
Fakiriz ama onun yaptıklarını yaparsak fakirlikten de kurtulabiliriz.
O sadece Türklerin değil tüm Doğu halkları için de büyük bir liderdir ….





Mehmet Ali Ergöz Hatıralarından ...http://www.guncelmeydan.com/…/dunya-ataturk-u-nasil-goruyor…


Mansiyon Ödülü



Hava Yollarında yemek servisi zamanı. Hostes en öndeki adama kibarca gülümseyerek sordu:
- Yemek ister misiniz efendim?
Kendini lokantada zanneden yolcu servis masasına baktı:
- Seçeneklerim neler?
Hostes yine kibarca gülümseyerek seçenekleri sundu:
- Evet veya hayır.
3.'lük Ödülü
Bir alışveriş merkezindeyiz. Yaşlı bir hanım tavuk reyonunda bir türlü istediği kadar büyük bir tavuk bulamayınca, onu izleyen reyon görevlisine söylendi:
- Bu tavukların daha büyük olmaları mümkün değil mi?
Görevli tonton teyzeye takılmadan edemedi:
- Mümkün değil teyze, onlar ölü.
2.'lik Ödülü
Kamyon sürücüsü "Dikkat, alçak köprü." İkaz levhasını fark ettiğinde iş işten çoktan geçmişti. Olanca hızıyla üst köprüye bindirdi ve orada sıkıştı kaldı. Arkasında kilometrelerce araç kuyruğu oluştuktan sonra trafik/kurtarma ekibi nihayet geldi. Kurtarıcı işine başlarken polis de gözleri sıkışmış kamyonda, sürücüye yaklaşarak söze girmiş olmak için sordu:
- Köprüye sıkıştınız, he?
Sürücü canı burnunda homurdandı:
- Yo, köprü taşıyordum, mazotum bitti.
1.'lik Ödülü
Trafik kuralı ihlali yapan kimsenin çıkmadığı uzun bir nöbetin sonunda polis nihayet aşırı hız yapan bir aracı durdurdu. Sürücü camı açtı. Ruhsat ve ehliyetini uzattı. Polis ceza makbuzunu cebinden çıkarırken keyifle gülümsedi.
- Sizi bütün gün bekledim.
Sürücü nasıl olsa cezamı öyle ya da böyle çekeceğim rahatlığıyla, iç çekerek cevap verdi.
- Anlıyorum memur bey. Elimden geldiği kadar hızlı gelmeye çalıştım ben de.
Polis, dakikalar süren gülmesi kesilmeyince adama eliyle git, git işareti yaptı ve adam cezadan kurtuldu


8 Şubat 2019 Cuma

Hastane santralının telefonu çaldı.


Hastane santralının telefonu çaldı. Arayan yaşlı bir büyük anne idi.
Çekingen bir sesle sordu:
- Bir hastanın durumu hakkında bilgi verebilecek biriyle görüşmem mümkün mü?
- Ben size yardımcı olayım tatlı teyzecim. Hastanın adı ve oda numarası
nedir?
Büyük anne yorgun ve titrek sesiyle söyledi:
- Halime Kaya. Oda numarası 302.
- Siz birkaç dakika hatta kalın, ben hemşiresinden durumunu öğreneyim.
Birkaç dakika sonra operatör telefona geldi:
- Haberler iyi teyzecim. Hemşire bana Halime hanımın durumunun gayet iyi
olduğunu söyledi. Tansiyonu ve kalbi çok iyiymiş ve doktoru Sami bey onu
salı günü taburcu etmeyi düşünüyormuş.
- Sağ olun, ne güzel haberler verdiniz. Öyle endişeleniyordum ki! Allah
razı olsun evladım.
- Bir şey değil teyzecim. Halime hanım kızınız mı?
- Yok evladım, Halime Kaya benim... Hiç kimse bana bir şey söylemiyor ki!


Ayşe Tükrükçü'nün İnanılmaz Hikayesi


Çocukken
Amcasının Tecavüzüne Uğrayan, Kocası Tarafından Geneleve Satılan
'Hayatsız Kadın' Ayşe Tükrükçü'nün İnanılmaz Hikayesi ;





Bazen
hayat bizleri ne kadar da zorlar, nasıl da isyan ettirir bilirsiniz. En
kötü şeylerin hep bizim başımıza geldiğini düşünür, nefes alacak gücü
bile bazen kendimizde bulamayız. Fakat bazı hayatlar var ki, onca
kötülüğün, çaresizliğin içinden sıyrılarak herkesten ve her şeyden güçlü
bir abide gibi durur karşımızda.





Şimdi size Ayşe Tükrükçü'nün
güçlü ve muhteşem kalpli hikayesini anlatacağım. O "hayatsız bir kadın".
Boğazınız düğümlenecek ama sonuna geldiğinizde Ayşe Hanım'a hayran
olacaksınız...
Bu kadının yüzündeki ifadeye iyi bakın çünkü orada hayatsız bir yaşamın izleri var. En başa gidip anlatalım olanları...






Antepli gurbetçi bir ailenin çocuğu Ayşe. Ailesi ablasıyla birlikte
Ayşe'yi Antep'te bırakıyor ve yanlarına iki oğullarına alıp Almanya'ya
gidiyor. Ayşe'nin abisi Berlin'de sokakta yürürken bir çukura düşüyor ve
boğuluyor. O noktadan sonra aslında aile de o çukurda boğulmaya
başlıyor ama kimse farkında değil.
Daha 15 günlükken babaannesinin
yanına bırakılan Ayşe'nin yanına bir de yeni doğan kardeş İlknur
ekleniyor. İki kardeş Antep'te babaanneyle büyüyor.
Fakat bir süre
sonra ailesi Ayşe'yi yanına, Almanya'ya alıyor. Yaşı henüz 7. Sevgisiz
bir ailede yeni hayatına alışmaya çalışırken baba "yemeğin tuzu yok"
diye anneyi dövüyor; anne de hırsını almak için çocukları dövüyor.
Şiddet, nefret, sevgisizlik her şey var... Bir süre sonra günün birinde
Antep'te yaşayan babaanneden "Çocukları benden aldınız, yapayalnız
kaldım. Bari birini gönderin" diye mektup yazınca Ayşe koşa koşa geri
dönüyor. İşte o gidiş, Ayşe'nin kötü hayatının başlangıcı...





Antep'e döndüğünde Ayşe'nin amcası Ayşe'yi ve kendi çocuklarını Antalya'ya tatile götürüyor... Güya... Lanet olsun o amcaya!
Ayşe o sıra 9 yaşında. Amca, çocukları babaanneden alıp Antalya'ya
götürüyor. Bir gece uykusunda üstünde bir ağırlıkla ve alkol kokan bir
nefesle uyanıyor Ayşe. Yan yatakta amcasının kızı Şengül de yatıyor
üstelik. 9 yaşındaki Ayşe'nin ağzını kapatıyor ses çıkartmasın diye,
çamaşırlarını yırtıyor ve kaçamasın diye meyve bıçağını sırtına
saplıyor, tecavüz ediyor. Amca her gün Ayşe'yi kendi elleriyle yıkayıp
akşama hazırlıyor; kaçamıyor 9 yaşındaki çocuk.





Antep'e
döndüklerinde amca, "Konuşursan seni öldürürüm" tehditleri savuruyor
Ayşe'ye. İnsanlara da “Yazık! Bu öksüz, babası yok” diyerek sahte bir
şefkat gösterisi yapıyor.
6 ay sonra baba gelip Ayşe'yi yeniden
Almanya'ya götürüyor ama durumdan haberdar değil, zaten anlayacak bir
adam da değil. Bu sefer evde şiddet başlıyor, her gün dayak yiyor
babadan. Ayşe'nin vücudundaki morlukları fark eden öğretmeni sosyal
hizmetlere haber veriyor Ayşe aileden alınıp yetiştirme yurduna
veriliyor. Vücudunda tam 72 tane morluk tespit ediliyor.






Yetiştirme yurdu, Ayşe'nin belki de en hayatında en huzurlu olduğu zaman
dilimi. Tecavüze uğradığını 11 yaşına kadar söyleyemiyor.
Bir gün
yurtta duş aldıktan sonra kurulanırken bacaklarından akan kanı görüyor
öğretmeni ve bir şey olduğunu düşünüyor önce. Ayşe "Ali Rıza yaptığında
da böyle olmuştu" diye çığlıkla ağlamaya başlayınca yurttaki öğretmeni
bir şeyler olduğunun farkına varıyor. Ayşe aslında her genç kız gibi
regl olmuş o sırada. O feryattan sonra Ayşe'nin tecavüze uğradığı
anlaşılıyor ve yetkililer aileye dava açıyorlar. Aile Ayşe'yi
sahiplenmek yerine "Orospu oldun sen" diyor, iyice dışlıyor.





16
yaşında yurttan ayrılınca ailesinin yanına dönmek zorunda kalıyor Ayşe.
İşte o zaman amcasının kızı Şengül "Evet, Ayşe'ye babam tecavüz etti"
diyor aileye. Değişen bir şey oluyor mu peki? Hayır...
23 yaşına
kadar Almanya'da yaşadıktan sonra Türkiye'ye geliyor ve kendisine ilk
evlilik teklifi eden adamla evleniyor kurtulmak için. Futbolcu olan
eşine durumu anlatıyor, kabul ediyor. Ancak bu sefer de kocasının abisi
tarafından şiddet görüyor, hem de 6 aylık hamileyken. Köydeki evlerinin
tuvaletine gittiğinde çocuğunu, o lağım çukuruna düşürüveriyor yediği
dayaklar yüzünden. Eğilip çukurdan almak istiyor, alamıyor... Bir süre
sonra Hasan'la boşanıyorlar. "Dul bir kadın" olarak Antep'e dönüyor
Ayşe. Kolay mı "dul kadın" olmak?
Almanca bildiği için bir avukatın yanında işe başlıyor Antep'te. Bahri ile de orada tanışıyor. Olmaz olası Bahri!
"Akraba ziyareti" diye şehir şehir geziyorlar Bahri'yle fakat
akrabaların hepsi erkek. Ziyaretten önce de Bahri "saçını başını yaptır,
güzel giyin" diye tembihliyor Ayşe'yi. Meğer o akraba denilen adamlar,
genelev patronlarıymış. Ayşe'ye "evlilik için lazım" diyerek bir sürü
kağıt imzalatıyor Bahri. İşte o kağıtlar, Ayşe'nin geneleve satıldığını
belgeleyen kağıtlar!





Kocası tarafından Mersin Genelevine satılıyor Ayşe. Kaçmak istiyor, kaçamıyor. Türkiye'de 7 genelevde çalışmak zorunda kalıyor.
365 gün çalışıyor her genelev kadını gibi. Regl olduğunda bile tamponla
kanı durdurup çalışmak zorunda bırakılıyor. Günde bazen 60-70 adamla
birlikte olmak zorunda kalıyor. 365 gün boyunca! İçerdeki kadınların
%70'i tecavüz mağduru.





2,5 yıl boyunca başına gelmeyen kalmıyor
Ayşe'nin. Gitmek istediğinde gözünün önüne kafası, bedeninden ayrılan
arkadaşları geliyor.
İlişki sırasında kalp krizi geçirerek üstünde
ölen müşteriler mi dersiniz yoksa 18 yaşın altına yasak olan geneleve
müşteri olarak gelerek Ayşe ile beraber olan 16 yaşında çocuklar mı
dersiniz... Neler neler...





"Bir kadın, o haldeki bir erkekle yatmaz, yatamaz! Yüreği kaldırmaz. Ama erkekler yatabiliyor"
İnsanlık dışı şartlarda çalıştığını söylüyor Ayşe. Ve kadınla erkek
arasındaki en net farkın da bu olduğunu söylüyor: "Bir kadın, o haldeki
bir erkekle yatmaz, yatamaz! Yüreği kaldırmaz. Ama erkekler yatabiliyor.
Adam geliyor seninle yatıyor. Sonra, “Kızım, sen niye orospu oldun?”
diyor. “Kızım” diyor, çünkü kızı yaşındayım."





Geneleve girdikten sonra ailesine "İşte şimdi orospu oldum!" diye haber veriyor. Nasıl bir yazgı bu?
"Namussuz dedin, orospu dedin, işte şimdi orospu oldum! Ali Rıza’nın 9
yaşında bilmem ne yaptığı kızın, şimdi vesikalı çalışıyor. Gel gör
istersen!” diye mektup yazmış annesine. "Peki bu haberden sonra kimse
onu kurtarmaya gelmemiş mi?" diye düşünebilirsiniz. Gelmiş tabii.
Eniştesi gelmiş, müşteri olarak!
Kendisine aşık olan bir müşterisi Ayşe ile evlenmek istemiş ama genelevden çıkmak o kadar kolay değil. Önce o borçlar ödenecek!
Adam evlenmek istemiş ama düğün parası yokmuş ve Ayşe'nin kendisine
borç olarak çıkartılan sigorta parası, işçi parası, yemek parası, kuaför
parası, vekil parası, yakıt parası, su parası, elektrik parasını
ödemesi gerekmiş. Bunun için de tam 700 erkekle daha birlikte olması
gerekmiş. Düğünün neden şart olduğunu şimdi anlayacaksınız...





Emniyetin şartı şu: "Genelevden çıkarken düğün yapacaksın, videoya çektireceksin."
"Videocu para, kına para, pasta para, en çok zoruma giden da imamın
aldığı 30 bin lira oldu. Ama sonunda düğün oldu." diyor Ayşe. 6 yıl
sonra da eşinden boşanmış çünkü yoğun bir "Sen genelevden çıktın"
baskısı yaşamış. Sonrasında da bulaşıkçılık yapmış, yemek yapmış, hasta
bakıcılığı yapmış ve hatta, 4 buçuk ay sokakta bile yaşamış. Ama asla
geneleve dönmemiş. O günden sonra da 20 yıl geçmiş...





"Genelevden düğünle çıkan kadın" diye haber olunca Şefkat-Der başkanı kendisine ulaşmış.
Yaşadıkları için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurmuş Ayşe. Hatta
Şefkat-Der, kendisinin bağımsız milletvekili adayı olması için de
destekte bulunmuş. Amaç meclise girmek değil, farkındalık yaratmak.





Son eşinden ayrıldıktan sonra hastanelerin acil servislerinde yatmak, lokantaların artıklarıyla beslenmek zorunda kalmış...
Bir dönem sokaklarda yatan bir insan olarak kimsesizlerin halini çok
iyi bildiğini söylüyor Ayşe Tükrükçü. Bu yüzden gece kimsesizler için
çorba yaparak dağıtmaya başlamış. Semt semt dolaşarak banklarda,
sokaklarda, derme çatma yerlerde yatan insanların başucuna çorba
bırakmış.





Peki şimdi Ayşe Tükrükçü ne yapıyor biliyor musunuz?
Çorba ile başlayan bir gönüllü hareketini daha da ileri götürerek
kimsesizlere aş oluyor, şefkat oluyor...
Sokakta yaşayanlara destek
vermek için oluşturulan "Hayata Sarıl" isimli sosyal sorumluluk projesi
ortaya çıkıyor zamanla. Daha sonra bu proje dernek statüsüne geçiyor,
daha da büyüyor.





Gönüllülerin de el vermesiyle Beyoğlu'ndaki bir
dükkanı tadilat ediyorlar hep birlikte. Sonra işte o sıcacık "Hayata
Sarıl Lokantası" ortaya çıkıyor.
Gündüz saatlerinde herkesin
parasıyla yemek yiyebileceği, akşam da evsizlere ücretsiz yemek dağıtan
bu muhteşem projenin başında şimdi Ayşe Tükrükçü. Sadece yemek değil
üstelik, iş ve yaşam imkanı da sağlıyorlar ihtiyacı olanlar için.
Üstelik her ay ünlü bir şef gelip bu lokantada menüye katkıda bulunuyor,
ekiple birlikte yemek yapıyor.





Bu "Hayatsız Kadın"ın ne kadar
güçlü ve hayata nasıl tutunduğunu, üstelik başkalarının hayatını da
nasıl ısıttığını bir düşünün şimdi. Ayşe Tükrükçü, yaşadığımız çağın en
önemli kahramanlarından biri. Saygıyla eğilmeyip ne yapacağız? Çok yaşa
sen Ayşe Abla !





Güzel kalbinden ve ellerinden öpüyoruz seni...





Alıntıdır...
(Not: #LimonluKahve
belgesel filmini izlememiş olanlara tavsiye ederiz. Kadınların
hayatının 'en yakınları' tarafından nasıl karartılığını ortaya koyan bir
belgesel...)


Sadakatin , şefkatin



Sadakatin , şefkatin , tutkunun ve en önemliside başkaldırının temsili Lady Godiva
Mercia dükü lord Leofric halkı ağır vergilere boğar, halkı zorda
bırakır.Herzaman şefkati ve sevgisiyle halkın yanında yer olan lady
eşinden bu vergileri kaldırmasını ister.
Ama Lord Lady 'nin bu isteğini kabul etmez. Fakat lady ısrarında devam edince lord karısına bi teklifte bulunur.
"çırılçıplak at üstünde bütün şehri dolaşırsan" söz vergileri kaldıracağım der, tabi lady'nin bunu yapamayacağını düşünerek ...
Lady halkı için bu teklifi kabul eder ve soyunarak at'a biner, saçlarıyla mahremini örter
Bunu duyan, halk çok sevdikleri lady'nin onuru zedelenmesin diye,
dükkanlarını kapatır, evlerinin perdelerini çeker, çocukları sokağa bırakmaz ve halk lady'i bu haliyle görmekten kaçınır.
Ve lord sözünden dönemeyerek vergileri tamamen kaldırır. Lady halkını korumayı başarır....
Lady Godiva'nın halkı için kocasına bu başkaldırısı tarih boyunca asla unutulmamıştır .


AŞK BİR SIZMA HÂLİDİR



Biz, başımıza aşkın taşının düştüğünü bir mevsim geçtikten sonra fark
ettik. Bir gün evi düzenlerken fark ettim. Bir de baktım ki, benden çok
Yaman'ın eşyaları var. Küçük küçük poşetlerle sızmıştı. Aşk bir sızma
halidir. Bizim Yaman'la tarihe kayıt olarak düşeceğim hiçbir kavgamız
olmadı. O, kalbini insanlara açarken de, onlara güvenirken de çok
hızlıydı ve kırılması da doğal olarak aynı hızla olabiliyordu.
Aktörlerin kalbi camdandır. Aşk kendinden vazgeçme halidir, kendi
benliğini ezmeden 'biz' olabilme halidir. İnsan egosu denetlenmesi en
güç olan şeydir. Bunu ancak aşk becerebilir, sadece aşk ile üstünden
atlayabilirsiniz.





Eee bazen de sıkılırdık, hele üç beş aydır bir
aradaysak birbirimizin gözüne bakardık, önce kim gidecek diye, böyle
nefes molaları da verirdik. Döndüğümüzde yepyeni bir enerji ve hasret
bekliyor olurdu bizi. Aşk bazen de bir kıyamama hâlidir...





Böyle,
bir şölen gibi, bir lunapark gibi sevdalık yaşayınca bu görkemi
taşımayan her şey bir çadır tiyatrosu gibi geliyor insana. Bu ateşle
yanma hâli, o kadar derinden, için için yanıyor ki, dönüp bir başka
ölümlüyü yakmaya içi elvermiyor insanın. Yaman'la her günümüz Sevgililer
Günü'ydü. Eşine bu kadar çok çiçek getiren bir adamı daha analar
doğurmamıştır. Biz birçok defa sabah uyanıp birlikte gün doğumunu
seyreder, ne bileyim çingene vapuruna binip sabah erken Boğaz'ı
turlardık. Bu gün eksik olan ne? Bu topraklarda aşk ve mutluluk
kutsanmaz, ayrılık ve acı kutsanmıştır. Birlikteliklerdeki tutku
kutsanmaz da, ayrılıktaki tutku kutsanır hep. Yaralarıyla mutlu olmaya
daha yatkın bir kültüre aitiz biz!





Öyle kadınlar ve erkekler
tanıyorum. Risk almıyorlar. Aşk emniyetli bir şey değildir. Emniyetli
olan sevgidir. Aşk ehlileşmez. Sakinleşemez. Öyle olursa akraba
olursunuz...





Meral Okay


OKUNMAZ AMA YİNEDE PAYLAŞAYIM.



Sarah Sartjie Baartman Afrika'da doğmuş bir kız çocuğudur. Annesi onu
doğururken ölünce Sarah'ı babası büyütür. İngiliz sömürgecileri ile
girdiği çatışmada babasını da kaybedince onu siyahi bir tüccar kendisine
köle yapar.
Tüccarı ziyarete gelen bir İngiliz subayı Sarah'ı
satın alır. Çünkü Sarah'ın bir özelliği vardır; kalçası ve vajinası çok
büyüktür. Bu onun kabilesine has bir özelliktir. İngiliz subay bu
özelliğinin Avrupadaki eğlence mekanlarında ilgi çekeceğini düşünür. Onu
alıp Londra'ya götürür.
Kabus böylece başlamış olur.
Sarah
Londra'ya getirildiğinde 21 yaşındadır. Subay onu bir sirke satar.
Yüzünü boyarlar, dar kıyafetler giydirip başına tüyler takarlar. Sirkte
bir kafes içinde sergilenen Sarah Avrupalıları hayrete düşürür. Bir süre
burada kaldıktan sonra müzeye götürülür. Camdan bir bölme içinde
sergilenir. Avrupalı erkeklerin iştahı kabarır. Ona dokunmak
isteyenlerin sayısı artınca camı kaldırırlar. Taciz edilir, vücuduna
çöpler dürtülür. Kalçasının gerçek olduğunu anlamak isteyenler iğne
batırıp bıçakla keserler. Acıdan bayılınca dinlenmeye alırlar. İngiliz
burjuvasının eğlence kaynağı olur. Ayakta duramayacak kadar halsiz
düşünce Paris'teki bir sirke satarlar. Hayvan terbiyecileri onun
üzerinde deneyler yaparlar. İşleri bitince onu satın almak isteyen bir
bilim adamına verirler. Bilim adamı canlı canlı vücudundan parçalar
alır. Onun vücudu üzerinden değerlendirmelerle Avrupa ırklarının
üstünlüğünü öven bilimsel makalaler yazar. İşi bitince sokağa atar.
Sokakta onu bulanlar uzun bir süre fahişe olarak çalıştırır.
Kaderi gibi kara bedeni daha fazla işkenceye dayanamaz; 1816 yılında Paris'te ölür.
Ölümünün üzerinden 24 saat geçmeden cerrah George Cuvier tarafından
vücudu yarılır. Beyni ve cinsel organı çıkarılarak İnsanlık Müzesi'ne
konur. Doldurulan vücudu ise 1974 yılına kadar halka açık bir sergide
sergilenir.





İşte insanlığı var eden bir kadının yaşamda var olma mücadelesi.






Kadın Haklarına olan sonsuz saygımı ve gerekli değerin verilmediğini
dile getirdiğim bir konuşmanın gecesinde, önce insanlığımdan sonra
erkekliğimden utanarak kaleme aldığım bir yazımdır.





(Bekir yıldız)


VATAN HAİNİ ARTİST!


Sabah kapı hışımla açıldı.
İki polis içeri bakti:
"Burada bir artist varmış. Kimmiş bu artist?.
"Buradayım" demek zorunda kaldım.
"Çık dışarı!"
Polislerden biri, "Al şu süpürgeyi eline" dedi
ve hücrelere doğru bağırarak devam etti:
"Beni dinleyin! Herkes çöpünü kapının altından atacak; artist de buraları süpürecek".
Bir an, süpüreyim mi süpürmeyeyim mi diye düşündüm. Sonra elimdeki
saplı süpürgeyi ayaklarımın çevresinde ufak ufak, isteksizce hareket
ettirmeye başladım.
"Ulan çöplerinizi dışarı çıkartın, yoksa fena yaparım".
9 -10 hücrenin hiçbirinde hareket olmadı. Ben de gönülsüz, süpürmeyi bıraktım.
"Ulan çöplerinizi dışarı çıkartın! Vatan haini Tarık Akan toplayacak!"
O da ne?
Ilk kez biri bana 'vatan haini' diyordu. Sözler kulağımda yankılandı.
Polis bir bana dönüyor 'vatan haini' diye bağırıyor, bir hücrelere
dönüp küfrediyordu.





Sonra en uçtaki hücrelerden onu çılgına çeviren ses duyuldu:
"Memur bey, ben süpürürüm.Tuvaletleri de yıkarım. Ama ona yakışmaz."
Hiç bu kadar gururlandığımı anımsamıyorum.





Boğazım düğümlenmişti...





Tarık Akan
" Anne kafamda bit var. "


Bugün eşimin ellinci ölüm yıl dönümü.


Bugün
eşimin ellinci ölüm yıl dönümü. Evliliğimizin üçüncü yılında, henüz
yirmi yedisinde soluverdi canı bir tanemin. Bir evlat emanet etti bana,
oğlumu. Ailem, dostlarım, komşularım birçok kez baskı yaptılar evlenmem
için. Evlenmedim. Elli yıldır özlemimdeki sırlı güzelliktir eşim. Can
yoldaşımı çok özlüyorum ve ona bir mektup yazdım bugün. Kendimden,
oğlumdan, güzel günlerden, hoş hatıralardan bahsettiğim bir mektup. O
mektubu paylaşacağım sizinle ve mektubumun bitiminde kaval çalacağım
eşimin o güpgüzel ruhuna doğru…





Can Yoldaşım,





Bir
haftalığına oğlumuzun yanına gitmiştim İstanbul`a. Bugün döndüm köye.
Yolda yazdım sana bu mektubu. Şimdi mezarının başında okumak istiyorum.
Biliyorum ki, bütün zamanlardan ve bütün mekanlardan gören ve duyansın
beni sen; evimizden, bahçemizden, oğlumuzun yanından , yeryüzünden ve
gökyüzünden duyumsayansın ruhumu.





Oğlumuz profesör oldu geçen ay,
felsefe profesörü. Benim kadar sen de gurur duymuşsundur eminim.
“Babacığım seni her davet edişimde reddediyorsun; ama bu sefer beni
kırma lütfen. Üniversitede dersime girmeni çok isterim” dedi. “Peki”
dedim, “otururum bir kenarda.” “Hayır babacığım” dedi, “kürsümde sen
oturacaksın ve sohbet edeceksin öğrencilerimle. “ Şaşırdım. “Oğlum, ne
konuşabilirim ki öğrencilerinle?” dedim. “Felsefe üzerine elbette” dedi,
“onlar soracak, sen cevaplayacaksın.” Kızdım. Dedim, “senin gibi
tahsilli değilim ben, aklım ermez senin ilmine. “ “Kıracak mısın yine
oğlunu?” dedi sitemle. Sana baktım, senin duvardaki fotoğraflarına,
-hele kucağında oğlumuzun olduğu fotoğrafa-. Seslendin o fotoğraftan
bana, “git Derviş`im” dedin, “benim hatırıma, oğlumuzun hatırına git
canım benim.” Yıllardır köyünden çıkıp ilçeye bile gitmeyen ben,
oğlumuzun yolladığı biletle, on saatlik yola, İstanbul`a gittim.






Otogarda karşıladı beni oğlumuz. Nasıl özlemişim bir bilsen. Sımsıkı
sarıldım ona. Oğlum annesi koktu, sen koktun o anda. Evinde ağırladı
beni, -gelinimiz demeyeceğim kesinlikle- kızım ve torunlarımızla. Daha
evine giderken sordum arabada, “öğrencilerin biliyor mu dersine
gireceğimi?” “Evet babacığım” dedi. “Nasıl anlattın onlara beni?” dedim.
Gülümsedi. “Bir köylüm gelecek ve sizinle felsefe sohbetleri yapacak
dedim”. “Niye söylemedin baban olduğumu?” dedim. “Sana torpil
geçmelerini istemedim, çatır çatır sorular soracaklar sana!” dedi. Aldı
beni bir tedirginlik. “Bilmez misin, cahilim senin yanında oğlum” dedim.
“Sen benim yalnızca babam değilsin, hocamsın” dedi oğlumuz. Eve
vardığımızda kızımız, torunlarımız hep moral vermeye çalıştı bana.
Kızımızı ve torunlarımızı da çok özlemişim. Ah, o tedirginlik işte; gece
uyuyamadım, gözlerimi bile yummadım neredeyse.





Oğlumuz kavalımla
gelmeni söylemişti. “Olur” demiştim, “kaval çalışımı özlemiştir. “
Ertesi sabah üniversiteye gitmek için hazırlanırken, “kavalını da al
babacığım” dedi. “Öğrencilerine kaval mı çalacağım?” dedim. “Sen
sustuklarını kavalında dillendirensin” dedi. “Rezil olacağım bugün”
dedim. “Hayır babacığım” dedi, “her şey çok güzel olacak…”





Vardık
üniversiteye. Beni arkadaşlarıyla tanıştırdı oğlumuz; profesör, doçent,
asistan arkadaşlarıyla. Öyle mahcup oldum ki el sıkışırken. Bir şey
dediklerinde, sesim titredi konuşurken. Fısıldadı kulağıma oğlumuz,
“benim hatırıma ve annemin hatırına” dedi, “lütfen rahat ol babacığım.”






Koluma girdi oğlumuz ve sınıfına geçtik. Gülümseyerek karşıladı bizi
gencecik çocuklar. “Size bahsettiğim köylüm” dedi oğlumuz, “Derviş
Amcanız bizimle olacak bugün.” “Hoş geldiniz” dediler. “Bugün aranızda
oturacağım” dedi oğlumuz, “Derviş Amca kürsüde yer alacak.” Yüzümün
kızardığını, hatta yandığını hissettim kürsüye yönelirken. “Önde bir
yere otur bari” dedim usulca, “bir şey olursa yardım edersin bana”.
Gülümsedi, omzuma dokundu hafifçe ve en arkada bir yere oturdu hınzır!






Ön sıradan bir öğrenci dedi ki kürsüdeki bana, “sizinle felsefe üzerine
konuşabileceğimizi, her şeyi sorabileceğimizi söyledi hocamız.”
Çekinerek dedim, “vakıf değilim felsefe ilmine, ama bildiğim bir şey
olursa söylerim.” Gülümsedi hepsi, içtenlikliydi gülümsemeleri. “Köyde
yaşıyormuşsunuz” dedi bir öğrenci, “anlatsanıza köyünüzü”. “Bizim
oralarda gökyüzü daha hür” dedim, “yıldızlar daha bol.” “Eminim ki
öyledir” dedi bir başka öğrenci, “İstanbul`da gökyüzü bile tutsak.” Bir
ferahlık süzüldü ruhuma. “Buğday ekerim ben” dedim. “Bir buğday
tanesinde ne görüyorsunuz?” diye sordu biri. “Emeği görürüm “ dedim.
“Emeği ekinde gördüm ömrüm boyunca; ekin ektikçe huzur buldum, ekmeğimi
kazandım ve ektiğim buğdaylarla hem doydum, hem doyurdum.” “Derviş Amca,
sen ne güzel bir insansın” dedi bir başkası. “Sağolasın” dedim,
“hepimiz can`ız ve hepimiz güzeliz.” Aynı öğrenci,“sana ironik bir soru
sormak isterim” dedi. İronik ne demek bilmiyorum. Dedim içimden
“başlıyor bilmediğim yerlerden sorular gelmeye!” “Kaç sorusu olabilir
bir kedinin?” dedi. Torunlarım geldi gözümün önüne, “onlar sorsa bu
soruyu, ne derdim acaba?” diye düşündüm. Bütün gençler merakla bana
bakıyor. Göz gezdirdim sınıfa, dedim ki, “sokak kedisinin sorusu olmaz
hiç, ev kedisinin de cevabı...” “Derviş Amca, süpersiniz” dedi biri.
“Müthiş cevaptı” dediler. “Ben de bir ironik soru soracağım” dedi bir
genç. O kadar tedirgin olmadım bu sefer! “Bir balık mı yaşamımız kuş
olmaya hüküm giymiş?” dedi. Torunlarımızı düşündüm yine. Onların her
muzır sorusuna, aynı muzırlıkta cevap verişimi. “Kuş olamayacağını
anlayınca uçanbalık olmuş bir yaşamımız var belki de” dedim.
“Alkışlıyorum sizi” dedi soruyu soran öğrenci. “Helal olsun Derviş
Amcaya” diyenler, “harikasınız amcacığım” diyenler… Felsefe
akımlarından, düşünürlerden soru sormadılar bana. Biri dedi, “çok güzel
kaval çalıyormuşsunuz, bize kaval çalar mısınız?” “Eşimi kaybettikten
sonra öğrendim kaval çalmayı” dedim. “Kaval ne ifade ediyor sizin için?”
dediler. “Sevgiyi ifade ediyor” dedim; “eşimin sesi, nefesi, ruhu
kavalımın tınılarında dolaşıyor her üflediğimde.” “Bize eşinizi anlatır
mısınız kaval çalarak?” dedi bir genç. Demedim bir şey. Çıkardım
kavalımı kılıfından. Yanı başımda seni gördüm sanki. “Çal Derviş`im”
dedin bana, “benim için üfle kavalına bir tanem…” “Gel gör beni aşk
neyledi”; ne çok severdik Yunus`un mısralarını değil mi… Onu çalarken
öğrenciler de eşlik etti bana…





Ben yürürüm yane yane
Aşk boyadı beni kane
Ne akilem ne divane
Gel gör beni aşk neyledi…






Bitiremeden ezgiyi, gözlerim doldu, nefesim ıslandı… Baktım, çocukların
da gözleri dolu dolu olmuş. Yanıma geldiler, “eşini çok sevmişsin
Derviş Amca” dediler. “Seviyorum” dedim. “Can olana ölüm yok ki;
bedenimiz çürüse de sevgimiz taptaze dolaşacak yeryüzünü, doğayı,
evreni…” Sevgiden konuştuk, aşktan, umuttan… “Aşkı tarif etsenize”
dediler. “Aşk” dedim, “zemheride bile kelebek olmaya heveslenmektir.”
“Kelebeğin ömrü üç günlük” dediler, “üç günlük dünyadayız zaten” dedim.
Hiçbiri sırasına dönmedi, hepsi yanımda yöremde. Oğlum geldi en arka
sıradan. “Müsaade eder misiniz?” dedi. Çekildiler geçebilmesi için.
“Derviş Amcanız benim babamdır, ama babam olduğu kadar hocamdır da. “
Şaşırdılar. “Elinizi öpmek isterim hocam” dedi oğlumuz. “Estağfurullah
oğlum” dedim, “ben senin elini öpmeliyim asıl.” Kavradı elimi oğlumuz,
öpüverdi saygıyla. Sarıldık birbirimize. “Sizin hocanız bizim de
hocamızdır” dedi bir öğrenci. Bir de baktım, hepsi sıraya girmiş elimi
öpmek için. Oğlumuz dedi ki, “felsefe, sevgiye ulaşmak için bir
köprüdür; babam da bir köprü işte görüyorsunuz.” “Derviş Hocanın
üflediği kaval bana çok şeyi sorgulattı birkaç dakika içinde” dedi bir
öğrenci. Bana “hoca” denmesi, ah nasıl mutlu etti beni. “Neyi
sorguladın?” dedi oğlumuz. “Doğadan ne çok uzak düştüğümüzü sorguladım”
dedi, “ne çok hırsımızın, kibrimizin olduğunu sorguladım.” “Derviş Hoca
aşmış” dedi bir başkası, “annenizden bahsederken gözleri ışıl ışıl”
dedi. “Derviş Hocamın sayesinde profesörüm” dedi oğlumuz. Duygulandım.
“Estağfurullah hocam” dedim. “Ama ondan başka bir şey daha öğrendim”
dedi. “Karıncayı incitmeyenlerden değil, bir çay kaşığı şekeri
karıncadan esirgemeyenlerden olmayı öğrendim. İyi bir insan olmanın
ötesinde, can olmayı, can`a kıymet vermeyi öğrendim.” Yanıma sokuldu
yine. “Teşekkür ederim babacığım” dedi, “sana ve anneme çok teşekkür
ederim…” Bütün öğrenciler alkışladı bizi. Oğlumuzla, çocukluğunda,
karıncaları doyurmak için, karıncaların yollarına koyduğumuz toz
şekerleri anımsadım… “Karıncalar…” dedim. Tutamadım kendimi, hıçkıra
hıçkıra ağladım, dakikalarca hem de… Sarıldı bana yine oğlumuz, o
sıcacık gençler sarıldılar sımsıkı. Korkarak girdiğim sınıftan sevinç
gözyaşları içinde çıktım. Hatıra fotoğrafları çekildik hep beraber.
Arabaya binene kadar, hatta araba hareket edip de gözden kayboluncaya
kadar alkışladılar bizi ardımız sıra. Beni çok sevdiler karıcığım…






“Sana bir hediye almak istiyorum” dedi oğlumuz. “Üzerindeki montu ver”
dedim. “Sana yeni, daha kalın bir mont alayım babacığım” dedi. “Hayır”
dedim, “seni her kokladığımda annenin kokusunu da alıyorum ben. Montunu
giydikçe hem sen yanımda olacaksın, hem de annen.” Demedi bir şey.
Üzerimde oğlunun montu var şimdi. Bir giyside canımdan parçalar,
kokular, dokular saklı…





Oğlumuz, yazdığı felsefe kitaplarını,
tezlerini, makalelerini koydu çantama. Onun yazdığı kitaplara, emeğinin
olduğu dergilere dokunmak, sana dokunmak gibi bir tanem. Oğlumuz bizim
emeğimizdi, sevgimizdi, umudumuzdu. Onun felsefeye serpilen emeğini,
sevgisini, umudunu okuyacağım her gece ve aşk`ı ,-öz`ümdeki felsefeyi-
yollayacağım kavalımın tınılarıyla sana…





Seni sevmek başlı başına
bir felsefeymiş can özüm; seninle yan yana geçen zamanlarımız,
bitmesini istemediğim felsefe derslerimmiş benim. Ah, o dersler ki aşk`a
erdirdi beni. Ah güzel kadın, ah sevgili karıcığım, minnettarım
varlığına…
*Yazan: Ergür Altan


İBRETLİK...


Bu olay 14 Ekim 1998'de, kıtalar arası bir uçuş esnasında gerçekleşmiştir.






"Bir kadın, uçakta zenci bir adamın yanında oturuyordu. Durumdan
rahatsızlığını belli edercesine, hostesten başka bir yer bulmasını
istedi, zira öylesine antipatik birinin yanında oturamazdı. Hostes, tüm
uçağın dolu olduğunu fakat birinci sınıfta yer olup olmadığına
bakacağını söyledi.





Diğer yolcular şaşkınlık ve tiksintiyle olayı
izliyorlardı, bu kadının sadece terbiyesizliğine değil, bir de birinci
sınıfta yolculuğu devam edeceğine şahit oluyorlardı. Zavallı adamcağız
çok kötü bir durumda olmasına rağmen cevap vermemeyi tercih etti. Bu
yüksek tansiyondaki durumda kadın, birinci sınıfta ve o adamdan uzak
uçabileceğinden tatmin olmuş, hostesin dönmesini bekliyordu.





Birkaç dakika sonra geri gelen hostes, kadına:






"Çok özür dilerim geciktim.Birinci sınıfta bir yer buldum… Bu yeri
bulmak biraz zamanımı aldı, sonra yer değişikliği için pilottan izin
almam gerekiyordu. 'Hiç kimse sorun yaratan bir diğerinin yanında
oturmak mecburiyetinde tutulamaz' dedi ve bu izni verdi."





Diğer
yolcular kulaklarına inanamıyorlardı, bu esnada kadın da bir zafer
kazanmış gibi yerinden kalkmaya hazırlandı. Aynı anda hostes, oturmakta
olan zenciye dönerek:





"Beyefendi, sizi uçağın birinci sınıfındaki
yeni yerinize götürmem için beni takip eder misiniz lütfen? Seyahat
firmamız adına kaptan pilotumuz sizden böyle nahoş bir olay yaratan
kimsenin yanında oturmak mecburiyetinde bırakıldığınız için çok özür
diliyor."





Tüm yolcular hep birlikte, bu olayı iyi bir biçimde sonuçlandıran uçak personelini alkışlayarak tebrik ettiler.






O yıl, kaptan pilot ve hostes uçaktaki davranışlarından dolayı
ödüllendirildiler. Aşağıdaki mesaj, tüm ofislere personelin görebileceği
bir biçimde iletildi:





"İnsanlar onlara ne söylediğinizi
unutabilirler. İnsanlar onlara ne yaptığınızı da unutabilirler. Ama
insanlar, onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar.


İhtiyarlik kaç yaşında başlar?


Kristof Kolomb Amerika'yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmış durumdaydı ...
Pasteur kuduz olarak 60 yaşındaydı ...
Mimar Sinan, Süleymaniye camisini bitirdikten 70 yaşını geçmişşti. Selimiye camisini tamamladığında ise 86 olmuştu ...
Galileo, ayın günlük ve aylık çizimleri yapıyor 73 yaşındaydı ...
Charlie Chaplin, 76 yaşında film yönetmenliği yapıyor hala hala işinin yapılmasıydı ...
Goethe, büyük eseri Faust'u ölümünden bir yıl önce, yani 82 yaşında bitirmişti. 83'dü ...
Gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgili değildir.
İnsan, kendine olan güveni derecesinde genç, şüphesi derecesinde yaşlıdır.
Cesareti derecesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır.
Ümitleri derecesinde genç, ümitsizliği derecesinde yaşlıdır.
Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz. İnsanları ihtiyarlatan, ideallerinin gömülmesi, hedeflerinin yapıldır. Seneler cildi buruşturabilir. Fakat heyecanların, ideallerin teslim edilmesi adeta ruhu buruşturur.
Sanırlar, insanlar yaşadıkça yaşlanırlarını, halbuki hedeflerine götüren yolu yürüyerek yaşlanırlar.
İnsan ihtiyar olmaya karar veriyor gün gün ihtiyardır.
Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeden asla yaşlanmaz.
Tabiri caiz ise yaşlanmak bir dağa tırmanmaktır. Çıktıkça yorgunluğunuz artar. Nefesiniz daralır ancak görüş alanınız genişler.
Beynimiz yeni tecrübeler keşfedebiliyor insan genç sayılır.
WİLLİAM ELDİVENİ


Poliklinik yaparken , sisteme sıra alan bir hasta düştü.


Fazilet Öztürk.





Ekrandan hastayı çağırdım. Kapı açıldı, hastanın kocası gelmiş elinde kutularla;
"Hocam ilaç yazdıracaktım." dedi.
"Eşiniz gelmeden olmaz" dedim.
"Ama ilaçlar raporlu bla bla bla..." her zamanki savunmalar. "Hayır, eşiniz olmadan kesinlikle yazmam!" dedim.
Söylenerek gitti.






15 dk sonra yine geldi, tabi bu sefer eşi de yanında. Bayan hemen sitem
etmeye başladı "Hocam neden ben gelmeden yazmıyorsunuz ilaçları? İşi
gücü bırakıp geldim vs." "Siz olmadan işlem yapamam hanımefendi." dedim.
"Yeni mi çıktı bu kural önceki doktorumuz yazıyordu."dedi.
"O doktor kurallara uymuyor diye biz de mi uymayalım?" dedim. "Ama hocam.." derken araya girdim.





"Bakın Fazilet hanım siz olmadan kesinlikle ilaçlarınızı yazmam!!!"





Kadın bir kahkaha attı.





Hocam ben Aysel, Fazilet kocam olur.😁