"Bir kurdu avcılar fena halde sıkıştırmıştır.Kurt ormanda oraya buraya kaçmakta, ancak peşindeki avcıları bir türlü ekememektedir. Canını kurtarmak için deli gibi koşarken bir köylüye rastlar. Köylü elinde yabasıyla tarlasına girmektedir. Kurt adamın önüne çöker ve yalvarmaya başlar: 'Ey insan ne olur yardım et bana, peşimdeki avcılardan kaçacak nefesim kalmadı, eğer sen yardım etmezsen biraz sonra yakalayıp öldürecekler.' Köylü bir an düşündükten sonra yanındaki boş çuvalı açar, kurda içine girmesini söyler. Çuvalın ağzını bağlar, sırtına vurur ve yürümeye devam eder. Birkaç dakika sonra da avcılara rastlar. Avcılar köylüye bu civarda bir kurt görüp görmediğini sorarlar, köylü 'görmedim' der ve avcılar uzaklaşır. Avcıların iyice uzaklaştığından emin olduktan sonra köylü sırtındaki torbayı indirir, ağzını açar, kurdu dışar salar. 'Çok teşekkür ederim' der kurt, 'Bana büyük bir iyilik yaptın' 'Önemli değil' der köylü ve tarlasına gitmek üzere yürümeye baslar. 'Bir dakika' diye seslenir kurt: Çok uzun zamandır bu avcılardan kaçıyorum, çok bitkin düştüm, açım,kuvvetimi toplamam için bir şeyler yemem lazım ve burada senden başka yiyecek bir şey yok. Köylü şaşırır: 'Olur mu, ben senin hayatını kurtardım.' 'Yapılan iyiliklerden, verilen hizmetlerden daha çabuk unutulan bir şey yoktur' der kurt. 'Ben de kendi çıkarım için senin iyiliğini unutmak ve seni yemek zorundayım.' Bir süre tartıştıktan sonra, ormanda karşılarına çıkacak olan ilk üç kişiye bu konuyu sormaya ve ona göre davranmaya karar verirler. Karşılarına önce yaşlı bir kısrak çıkar. ' Ne vefası ' der kısrak, 'Ben sahibime yıllarca hizmet ettim, arabasını çektim, taylar doğurdum,gezdirdim. Ve yaşlanıp bir işe yaramadığımda beni böylece kapıya kovdu... Bir sıfır öne geçen kurt sevinirken bir köpeğe rastlarlar. 'Ben hizmetin değerini bilen bir efendi görmedim' der köpek, ' Yıllardır sadakatle hizmet ederim sahibime koyunlarını korurum,yabancılara saldırırım, ama o beni her gün tekmeler, sopayla vurur...' Kurt köylüye döner, 'ışte gördün' der. Köylü deson bir çabayla 'Ama üç diye konuşmuştuk, birine daha soralım, sonra beni ye' diye cevap verir. Bu kez karşılarına bir tilki çıkar. Başlarından geçenleri,tartışmalarını anlatırlar. Tilki hep nefret ettiği kurda bir oyun oynayacağı için keyiflenir. 'Her şeyi anladım da' der tilki 'Bu küçücük torbaya sen nasıl sığdın?' Kurt bir şeyler söyler, tilki inanmamış gibi yapar: 'Gözümle görmeden inanmam...' İşin sonuna geldiğini düşünen kurt torbaya girer girmez, tilki köylüye işaret eder ve köylü torbanın ağzını sıkıca bağlar. Köylü eline bir taş alır ve 'Beni yemeye kalktın ha nankör yaratık' diyere torbanın içindeki kurdu bir süre pataklar. Sonra tilkiye döner, 'Sana minnettarım beni bu kurttan kurtardın' der. Tilki de 'Benim için bir zevkti' diye cevap verir. O an köylünün gözü tilkinin parlak kürküne takılır, bu kürkü satarsa alacağı parayı düşünür ve hiç beklemeden elindeki taşı kafasına vurup tilkiyi öldürür. Sonra da torbanın içindeki kurdu ayağıyla dürter: 'Haklıymışsın kurt, yapılan iyilikten daha çabuk unutulan bir şey yokmuş...'
Sayfalar
- Ana Sayfa
- Potrem
- C.Borandağ Kimdir?
- Bozlar
- 46 AYNEN MARAŞ
- AQ Biriç
- Asker Oldum Piyade
- TKY
- Bir Şiirdir Yaşamak
- Fıkralar
- Kendini Yönetme İlt.
- Küçük Asker
- Türk Mutfağı
- Sözler Düşünceler
- Bir Şiirsin Sen
- Mehmetcik
- Pazarcık
- Nurhak
- Düşünüyorum O Halde Gülüyorum
- Bir Subayın Anatomisi
- Devrim Günlerinde Aşk
- Küçük Paris
- Çanakkale Geçilmez 1915
- Düşüncelerin Kaynağı
- Cem
- Sarıkamış
- Ulusal Kurtulus Savaşı
24 Mart 2016 Perşembe
Bir gün Ali, öğretmen
"Bir gün Ali, öğretmeni Ayşe Hanım'a giderek dersten sonra kendisiyle görüşmek istediğini söyledi. Öğretmen kabul etti ve sordu: - Sorun nedir Ali? - Ben bu sınıfın düzeyine göre fazla zekiyim. Bir üst sınıfa geçmek istiyorum. İstek konusunda bilgi verilen müdür, Ali'ye bunun için bir testten geçmeyi isteyip istemediğini sordu. Ali tereddütsüz kabul etti ve test başladı. - Söyle bakalım ali: 3x4? - On iki - Peki 6x6? - Otuz altı müdür bey - Japonya'nın başkenti? - Tokyo. Ve test bir saat sürdü, Ali hiç hata yapmadı. Test sonunda Ali'nin öğretmeni de soru sormak istedi. Ali ve müdür bu isteği kabul ettiler. Öğretmen sorulara başladı: - İneklerde dört tane, bende iki tane olan nedir? - Bacaklar öğretmenim! - Doğru! peki; senin pantolonunun içinde olup, benim pantolonumun içinde olmayan nedir? Müdür bu soruya çok şaşırdı. - cepler öğretmenim. - Kadınların tüylerinin en kıvırcık olduğu yer neresidir? Velet tereddütsüz yanıt verdi: - Afrika'dır öğretmenim. - Yumuşak olup, kadınların ellerinde sertleşen nedir? Müdür gözleri fal taşı gibi açılmış tam konuşacakken ali yanıtladı: - Tırnak cilası. - Peki. bekâr bir kadına göre evli kadında daha geniş olan nedir? Müdür kulaklarına inanamıyordu. - Yatak öğretmenim. - Kadın vücudunda en nemli organ hangisidir? - Dil öğretmenim. Nefes nefese kalan müdür, testi bitirmeye karar verdi ve şöyle dedi: "Değil bir üst sınıfa, ben bunu doğrudan üniversiteye göndereceğim. Çünkü ben bütün sorulara yanlış cevap verdim!"
Bir zamanlar Afrika’daki bir ülkede...
Bir zamanlar Afrika’daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi: “Bunda da bir hayır var!” Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki her zamanki sözünü söyledi: “Bunda da bir hayır var!” Kral acı ve öfkeyle bağırdı: “Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?” Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı. Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını fark ettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler. Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı. “Haklıymışsın!” dedi. “Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum. Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi” “Hayır” diye karşılık verdi arkadaşı. “Bunda da bir hayır var” “Ne diyorsun Allah aşkına?” diye hayretle bağırdı kral. “Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir” “Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi?” “Ve sonrasını düşünsene…” * Alıntı
11 Mart 2016 Cuma
Gülerek Dünyaya Bakmak
Gülmeden geçirilen bir gün yaşanmamış sayılır der Fransız atasözü. Toplum içinde yaşadığımız için, elbette güleceğiz, eğleneceğiz. Günümüzü güzel geçirmeye çalışacağız. Ruh ve beden sağlığı yerinde olan insanlar, dengeli neşeli, karşıdaki insanları kırmadan dökmeden, ironi yapabilir, kinayeli konuşmalar olabilir. İnce ince Yasemince cinsinde alayımsı tebessümlü esprilerde yapılabilir. Espri yapmak bir zekâ işidir. Ama karşıdaki insanın kültürü atmosferi, kişiliği de göz önüne alınmalıdır. Her gün aynı yaşayan bütün ömrünü bir gün yaşamış gibi olur. Arkadaşla sohbet ve muhabbetlerinde bencilliğe yer yok. Hep ben konuşayım, karşısı dinlesin. - Ne olursunuz dostlar hanımın beni evde konuşturmuyor. Hiç olmazsa burada kendime zaman buluyorum, fazla konuşayım. Ama bugünlerde moralim çok bozuk, bol bol espri şaka konuşuruz, deşarj olurum.- Diyemeyiz.
Madem demokratik bir ortamdayız. Kaç kişi isek zamanı bölerek hepimiz eşit şartlarda düşüncelerimizi, fikirlerimizi söyleye biliriz. Dinlemesini bilmekte bir erdemdir. İnsan konuştukça ne bildiğini söyler, dinledikçe de bilmediğini öğrenir. Bazıları da ne kadarda güzel konuşur. Konuşma kurallarını bilir. Ses tonunu ayarlar. Sanki karşısındaki insanın ruhuna hitap ediyormuşçasına konuşur. - Deriz ki hep o konuşsa da bizler hep dinlesek! - Denk bejler böyle değil mi? Nasılda ballandıra ballandıra masal anlatırlar.
Masalları anlattıkça insanlar, gerçek üstü, masalımsı düşüncelere dalarlar. Sonrada gerçek düşünce ve davranışlara yönelir. - Hayatın bazı bölümleri de böyle değil mi? Zaman zaman olmadık şeyleri düşünür, garip hallere dalarız. Ama hayat böyle değil hayatın provası yok. Bazı zamanlarda saniye içinde karar vermemiz gerekiyor. Araba kullanırken nasıl Saliselerin değeri var. O an kafanız başka yerde olursa, kaza yapmamanız imkânsız. - Bu kadar lafı neye söyledik ki... Demek istiyoruz ki şaka yapmakta Entelektüel boyut ister, kültür ister, insan psikolojisinin ruh hallerini bilmek ister. Ortamın atmosferin olgun olması gerekir.
Bazı insanlara bakın, el şakası yapmayı çok sever. El şakalarını boyutu ayarlamak gerekir. Uçurum kenarında sırf gülmek için el şakası yapmak pek te akıllı işi değildir. Ölümlere sebep yaratmamalıdır. Avam kültüründe el şakası yapmak geçerli, çünkü her hareketini beden dili ile yapmayı sever. Beden dilini gücü yüksektir. Bir bakışı bir tarzı çok şeyi ifade eder. Hep diyoruz dil kırmızıdır. Sağa sola döner yalanda söyler. Ama beden dili yalanı bilmez. Batı toplumları, kültürlü toplumlar, konuşma dili çok kuvvetli, edebiyatı kuvvetli, konuşmaları insana zevk ve neşe verir. Belki de birkaç dil bilindiğinde fazla memleket dolaştığında insanın bilgi ve görgüsü artar, anlatacakları çok şekilde anlatır, dilin çok şekli vardır. Onun için diyoruz ki kültürlü toplumlarda latifeler şakalar, espriler, ironiler, alaylar, belirli bir atmosfer içinde geçer. Film şeridi gibi tadına doyum olmaz. Komedi sanatçılarına bakın, anlattıkları şeylere önce ortamını yavaş yavaş hazırlar, tam kıvamına geldikten sonra da peş peşe esprileri sıralarlar.
Çünkü seyircinin kıvamını yakalamıştır artık. Önemli olan kişinin ve ortamın hazır olması. Komedi sanatların en zorudur. Onun için komedi sanatçıları yapacakları komediyi ayna karşısında en az kırk defa tekrarlar. Konferans konuşmacıları, kürsüye çıkana kadar konuşmalarını, önceden beş altı kez tekrarlar, hazırlar sıraya koyar ve kurgular. Hangi bölümde beden dilini devreye sokacağını, nerde ses tonunu ayarlayacağını, ciddi konuları anlatırken seyircinin dikkatini kendine çekmesi için nereye espri yerleştireceğini çok iyi bilir.
Çünkü konusuna hâkimdir. Bir konferans verebilmek için uzun süre çalışma yapmıştır. Komedi sanatçıları her gün bütün gazeteleri okurlar, bol bol kitap okurlar, basını takip ederler, sonra da esprileri hazırlarlar. Bazı sanatçılar devamlı minibüslerde, otobüslerde, uçakta, alışveriş merkezlerinde gözlemler yaparak, gerçek insan yüzlerini komediye dökerler ve bu yöntem, çok işe yarar. Zaten espri yapan insanlara bakın genelde toplumu çok iyi gözlemleyenlerdir. Böyle insanlar bir anlamda toplumun psikologlarıdır. İnsanlar boşuna sirklere gidip hayvanların hareketlerini, palyaçoların komikliklerini izlemez ki.
Maraş insanı sevgi doludur. Gülmeyi sevdiği gibi, güldürmeyi daha çok sever. Doğanın gücü aşkı, insanları adeta sevgiye davet eder. Yörenin balkon sefaları meşhurdur. Gün boyu yaz ayların da yanar yer gök. Evimizin balkonu, serin mi serin. Püfür püfür Kartalkaya barajından esintiler gelir. Kavaklar genç kızlar gibi nazlı nazlı sallanır. Akasyaların kokusu, komşu bahçesinden güllerin kokusu, balkona doğru yükselir. Elimizi uzatınca dut dallarını tutar, serçeler nasiplerini alırken, bizde avuç avuç dut yeriz. İncir ağaçları sanki gönül koyar gibi, benim zamanım geldiğinde benimde tadıma bakın der, rüzgârda sallanır durur. - Ağız yemeğince yüz gülmez ki Akşam yemeklerini tadı bir başkadır. Fırında kuzu tava yapılmış, lahmacunlar sıra sıra bekliyor. Köpüklü ayranlar, ayranım ayranım ekşi ayranım türküsünü söylüyor. Diyarbakır karpuzu sıra bana geldiğinde yemezseniz gönlüm kalır diyor. Espriler takılmalar şakalar gırla gidiyor.
Yine de bizim toplumda okumuş, güngörmüş, yaşamında tecrübeli, o zamanların konuşmaları dinlemek, biraz da hasretliği gidermek ne güzel... Şakalar gülüşmeler peş peşe gelir. Ama dut ağacının yaprakları radyo teybi gibi sanki kayıt yapıyor gibidir. Birkaç gün sonra hakkında konuşulan her şeyi sergilemeye başlıyor. Ne derseniz deyin laf sahibini buluyor. Ok gibi saplar, acıdan kıvranarak sizde benim hakkımda konuştunuz der. - Canım ne olacak gizlimiz saklımız yok. Biraz, espri katarak anlatıyoruz. - Sonra o kadar da deli kanlı değiliz, insanların yüzüne söyleyecek kadar. Her ne kadar söylüyor olsak ta yüze karşı, arkadan lafların kadevesi oluyor. Ne de güzel oluyor olsa develer, esprileri develere yükle gitsin. Espriler şakalar gırla giderken herkes birbirine nazı oranında takılıyor.
Her düşünce fikir, söylediğin ortam dost ortamıdır. Uzakta olunca, memleket özlemlerim artıyor. Çok sıkılmıştım, üzüntülerim olmuştu. Memlekete gider, dost ortamında moral bulur, kendime gelirim dedim. Kafamın kontağı bozulmuş, çalışmıyor. Tahtaları eksilmiş. Diğerleri de, üstüme bastırınca, gıcır gıcır ses çıkarıyordum. Beynim aklım değişmişti. Ruhum bedenim kendini moralsiz hissettiğinde en iyi doktor memleketimin havasıdır, dost topluluğudur. Ruh hastalıkları da tavsiye ediyor. Yurt dışında bunalım geçirenlerin, normal yaşadığı ortamda olması gerekir, o zaman sağlığına kavuşur diyorlar. Yurtdışında kendini ayrı ortamda hisseden insan bunalım geçirmesinde ne yapsın. Doktor tavsiyesi - Memlekete gideyim özlemlerim bitsin sıkıntım geçer derler. Bende, ekonomik kriz içindeyim. Türkiye’de çok büyük kriz var 99- 2001, ona rağmen kız kardeşimle anneme hiç mağdur etmedim. Paramız bitti dediklerinde yine bankadan faizle para alıp yolluyordum. Memlekete yollandım. Baktım kız kardeşim Süreyya’nın sağ elin bileğinde bilezikler şık şık edip duruyor.
Kardeşim kendini garantiye almış, evlenme yaşım geldi kısmetim çıkmıyor diye, üzülüyordu. Bu üzüntü ile de altın alarak, bilezik takarak gideriyordu. Durumumu anlatıyordum ama o sanki doğru söylemiyormuşum gibi sanıyor, çok param varmış gibi beni, Vehbi Koç olarak görüyordu, bende gönderiyordum. Yemek yedikten sonra aklım başıma geldi, servis yapan kardeşimin kolları şıngır şıngır, altın sesini duyunca beynimden vurulmuşa döndüm. Ben krizden kıvrandıkça o tepemde altın bilezikleri ile Kemal abi şık şık deyip hava atıyor. Ne yapacağımı şaşırdım. - Dedim ki, anam babam vicdanlı insanlardı, her halde bunu aceleye getirmişler, içine vicdan koymayı unutmuşlar, kazaya gelmiş herhalde...
Anneme niye bu kadar çocuk oldu dediğimde, Her seferin de; - Kaza oldu oğlum deyip duruyor. Bir seferin de yine böyle çok sıkılmıştım. Yine memlekete gidip rahatlamak istedim. Ocak Şubat ayları idi. Kardeşim bana - Kemal abi, buralar kar kış fırtına bora zaten, çoğu yerlerde yollar kapanmış. Bizim harçlık paralarını yolla, senin gelmene gerek yok dedi. Çok moralim bozulmuştu. Bunlar beni döviz yumurtlayan tavuklara benzetiyorlardı. Demek ki tavuk kadar aklım kalmamıştı. Bu kadar bunaltı içinde - Ey Allah’ım! Ben herkesin
Allah’ı zannediyorken, ama sanki maalesef bazılarını daha fazla kolluyorsun. Demekten başka bir şeyim kalmamıştı. Temmuz Ağustos ayı oldu, memleketin en sıcak zamanı yine memlekete gideyim dedim. Kardeşim; - Kemal abi buralar yanıyor, su yok, barajda kurudu. Dışarıda insanlar baygınlık geçiriyor, dışarıya çıkmıyorlar. + 40 dereceyi geçiyor. Sende yaşlısın sıcağa dayanamazsın, her taraf sivrisinekten geçilmiyor, sende ne kadar kan var ki hepsini emecekler, kansız kalırsın. Sen para gönder gelmene gerek yok dedi.
Bende; - Paralı geliyorum canım, bol bol karpuz, kavun, üzüm yemeği, memleketimin kebaplarını, lahmacunlarını, tavalarını özledim. Öleceğimi bilsem bile geleceğim dedim. Hiç olmazsa öbür dünyaya tok giderim. Hele bu yemekleri yedikten sonra birde üstüne Maraş dondurması yemek cana can katar dedim. Memlekete gittim. Köylük yerlerde doğa ile birleşiyor insan.
Keçiler koyunlar, evin koruyucusu bekçi köpeği, börtü böcek, dut ağaçlarında ötüşen mutlu serçeler, kargalar, yeşillikler içinde bir cennet köşesi. İçime huzur dolmuş, bir mutluluk gelmişti. Balkon sefamız, barajdan da rüzgâr püfür püfür esiyor. Sofra kuruldu. Herkesin neşesi yerinde gırgır şamata espriler yapılıyor. Baktım istihbarat elemanları kertenkeleler, böcekler, akrepler, yılanlar dolaşıyor. Kız kardeşime; - Burası hayvanat bahçesi mi dedim O da; - S.kt.r ol git beğenmiyorsan dedi. Odunları içerde bulunduruyoruz. Kışın soba ve banyo yakmak için, onlar gelirken beraber gelmiş dedi. Bende korkumdan sus pus oldum. Sessizce; - Epey karıncada varmış dedim Erkek kardeşim; - Karıncaların zararı yok, bırak kardeş kardeş yaşayalım dedi. Kertenkeleler yanan ampulün yanında, tavanda dans ediyorlar. Belki onlardan birkaç dans figürü öğreniriz diye düşündüm. Tavanda nasıl dans edilecekse artık o saatten sonra herkes saçmalıyor. Saçmalamakta bir ihtiyaç, çünkü insan rahatlıyor. Her zaman ciddi ciddi konuşmak insanı yoruyor. Hayat hep matematik, fizik, cebir, kimya, trigonometri, değil ki...
Çok ta bilgili oldu mu insan, bazen bilgiler isyan ettiriyor. - Onun için, bilgiler yalnız rahat rahat oturun. Ne olursun ben, saçmalamak istiyorum. Fen kitabı; - Müsaade senin dedi. Yazın memlekete akın akın dünyanın her yerinden gurbetçiler gelir. Memleketini özlemiştir. Baba hastadır, doktora götür, kızı evlendir, oğlanı evlendir, yeğenlerin düğünü vardır. Bazıları da yalnız gelmek zorunda kalmıştır. Çünkü orada da bir hayatları vardır. Okulları işleri vs. Komşumuz, Zeyno’da annesi Ayşe’nin bakıcısı olmayınca doktora götürmek için gelmiş. Çok çalışmaktan da boyun fıtığı olmuş. İki sene de bir geldiği evini görüp, tozunu toprağını alayım diyor. Bir taraftan da bizim muhabbetimizi kaçırmıyor. Beni de iri yarılığımdan, kocasına benzetmiş olacak ki, araya da biraz zaman girmiş olacak ki ister istemez özlem de oluşmuş olsa gerek. Ben fıkraları arka arkaya sıraladıkça; - Çok şakacısın Kemal abi küttt küttt, diye omuzuma kollarıma yumrukları peş peşe sıralıyor. Bu şaka mı yoksa kocasına duyduğu özlemi mi dile getiriyor, anlamadım. Hem dövüyor gibi bir taraftan da seviyor gibi. Ben böyle bir sevme sistemi görmedim. Kız kardeşimi anlattıkça yumruklar çok daha şiddetle iniyor -
Çok şakacısın Kemal abi kütt kütt... Epey yumruk yedikten sonra, yurt dışından Süreyya ya koca olacak adaydan bahsettim, biraz yaşı var dedim. Ama onu çalıştıracağını da söylüyor. - Aman canım, yurt dışında herkes çalışıyor dedim. Süreyya diyor ki; - Ona söyleyin, 40 yaşına kadar kardeşlerim bana gül gibi baktı, şimdi de bir 40 yıl sen bakacaksın moruk, diye bileklerini şıngırta ta şıngırta ta, cevap veriyor. Zeyno da o an bant koptu. Yumruklar arka arkaya geliyor. - Çok şakacısın Kemal abi küttt... Sağ yanım çöktü. Biraz dışarı çıkıp nefesleneyim dedim gazinoya doğru yol aldım. Yediğim yumruklardan yamuk yumuk yürüyerek gazinodan içeriye girdim.
Baktım ilerde ki masalar boş, yan tarafta anne kız oturmuş bir şeyler yiyor içiyor sohbet ediyorlar. Yan taraflarındaki masaya oturdum. Kız ağlamaklı bir ses tonu ile annesine dert yanıyordu. Annesi de, çok üzülmüş ki sıkıntıdan dudakları kurumuştu. Kulak misafiri oldum. İçimde çok acımıştı. Kız kayınvalidesinden dert yanıyordu. Kızın ailesinden para istiyordu. - Evlenirken Bir şey yapmadılar çeyizliğini versinler diyordu. Yoksa baba evine dönersin Annesi; - Bir emekli maaşı ile ne verelim işte o kadar yapabildik diyordu. İçim acımıştı. Ben de esprili bir dille olayları karikatüre etmeye başladım. Amacım ana kızı biraz olsun güldürmek sıkıntılarını gidermekti. - Kızım çocuğun var mı? -
Yok, daha yeni evlendik Bende, nasihatleri sıralamaya başladım. - Para pul bahane, mutluluğun için mücadele edeceksin çalışıp uğraşacaksın. Sen kayınvalidenin kucağına bir çocuk ver her şey düzelir. Parayı pulu unutur dedim, Annesi anlattıklarımı biraz anlıyor çoğunu algılayamıyordu. Kızına; - Kalk kızım Bir şey anlamadım, ama bir psikoloğa gitsek bu kadar faydalı olmazdı. - Kalk kızım kalk eve git çok çalış çok çocuk yap bu iş tamam. Hızla uzaklaştılar. Etrafta olan insanlarla gülme krizine girmiştik. Saatlerce kahkahalarla güldük. Gülmek binlerce hücremizi yenileyerek bin derde deva oluyor. CEMAL BORANDAĞ
Başarının Sırrı
İş adamının işleri bozulmuştu. Ne yaptıysa olmuyordu. Bir zamanlar çok başarılı bir insan olmasına rağmen şimdi büyük olan sadece borçlarıydı. Bir taraftan kredi verenler onu sıkıştırırken, diğer taraftan da bir sürü insan ödeme bekliyordu. Çok bunalmıştı ve hiçbir çıkış yolu bulamıyordu. Nefes almak için parka gitti. Bir banka oturdu, başını ellerinin arasına aldı ve bu durumdan nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı. Tam bu sırada birden, önünde yaşlı bir adam durdu. 'Çok üzgün görünüyorsun. Seni rahatsız eden bir şey olduğu belli…
Benimle Paylaşmak ister misin?' diye sordu yaşlı adam. İşadamının yakınmalarını dinledikten sonra da, 'Sana yardım edebilirim' dedi. Çek defterini çıkardı. İşadamının adını sordu ve ona bir çek yazdı. Çeki ona verirken de şöyle dedi: 'Bu para senin. Bir yıl sonra seninle burada buluştuğumuzda bana olan borcunu ödersin. Hadi al' dedi. Ve yaşlı adam geldiği gibi hızla gözden kayboldu. İşadamı elindeki çeke baktı. Çekte 500 bin dolar yazıyordu ve imza ise John Rockefeller' e aitti, yani o gün için dünyanın en zengin adamına. 'Tüm borçlarımı hemen ödeyebilirim' diye düşündü. John Rockefeller' e ait bu çekle her şeyi çözebilirdi. Ama çeki bozdurmaktan vazgeçti. Bu değerli çeki kasasına koydu. Onun kasasında olduğunu bilmenin güveniyle yepyeni bir iyimserlikle işine tekrar dört elle sarıldı. Büyük küçük demeden tüm işleri değerlendirmeye başladı.
Ödeme planlarını yeniden yapılandırdı. İyi yapılan işler yeni işleri doğurdu. Birkaç ay sonra tekrar işlerini yoluna koyabilmişti. Takip eden aylarda ise borçlarından tümüyle kurtulup hatta para kazanmaya başlamıştı. Tüm bir yıl boyunca çalıştı durdu. Tam bir yıl sonra, elinde bozulmamış çek ile parka gitti. Kararlaştırılmış saatin gelmesini bekledi. Tam zamanında yaşlı adamın hızla ona doğru geldiğini gördü. Tam ona çekini geri verip başarı öyküsünü paylaşacakken bir hemşire koşarak geldi ve adamı yakaladı.
Hemşire 'Onu bulduğuma çok sevindim, umarım sizi rahatsız etmemiştir' dedi. 'Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp, bu parka geliyor. Herkese kendisinin John Rockfeller olduğunu söylüyor' diye ekledi. Hemşire adamın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı. İşadamı şaşkın bir şekilde öylece durdu kaldı. Sanki donmuştu. Tüm yıl boyunca arkasında yarım milyon dolar olduğuna inanarak işler almış, yapmış ve satmıştı. Birden, hayatının akışının değiştiren şeyin para olmadığını fark etti. Hayatını değiştirenin yeniden kendinde bulduğu kendine güven ve inançtı. Başarının sırrı, kasamızda duran değil, kendi kalbimizde ve kafamızda olanlardır. Başka yerde aramaya gerek yok. Herkese başarılar dilerim.
O zamanlar tığ gibi delikanlı
O zamanlar tığ gibi delikanlı, cepte para çok. Oyuncu bir de, Mavi Boncuk filmini cekiyoruz. Bir gün setten çıktık eve gidiyoruz. Ben Laleli'de oturuyorum. Kemal, benden önce çıktı. Herkes yevmiyesini almış, taksiyle giden gitti, kendi arabasıyla giden gitti. Ben baktım ki Kemal yürüyerek gidiyor; üç kilometre var gideceği yere. Her gün yürüyerek gidip geliyor. Merak ettim, nereye gidiyor bu adam böyle diye. Uzun süre yürüdü,sonra bir bankta bir adam yatıyordu. Kaldırdı adamı, bir şeyler konuştular, sonra cebinden para çıkarıp verdi. Şaşırmıştım. Sonra biraz daha ilerde bir lokantaya girdi, bir şey yemeden çıktı, oraya da para verdiğini görmüştüm... Bıraktım takibi, banktaki adama yaklaştım: 'tanıyor musunuz o az önce size para veren adamı?' dedim. 'Adını bilmem, sormam da, her gün para verir bana..' dedi. Teşekkür ettim. Az ilerdeki lokantaya gittim: 'Az önce gelen beyin borcu mu var size?'dedim. tanımadılar beni: 'Kemal abi'nin mi, yok hayır bize her gün evsizler uğrar, yemek yediririz, o da sağolsun, onların yemek masrafını öder...' dedi.. Ertesi gün Kemal'in yanına gittim. 'Sen ne güzel bir adamsın ya..' dedim, ne olduğunu anlayamadı, sarıldım ağladım.. 'Ölme sen benden önce..' dedim, ama dinletemedim...
Yazan: Emel Sayın
Yazan: Emel Sayın
9 Mart 2016 Çarşamba
Çarpım Tablosu
Bir gün Ali, öğretmeni Ayşe Hanım'a giderek dersten sonra kendisiyle görüşmek istediğini söyledi. Öğretmen kabul etti ve sordu: - Sorun nedir Ali? - Ben bu sınıfın düzeyine göre fazla zekiyim. Bir üst sınıfa geçmek istiyorum. İstek konusunda bilgi verilen müdür, Ali'ye bunun için bir testten geçmeyi isteyip istemediğini sordu. Ali tereddütsüz kabul etti ve test başladı. - Söyle bakalım ali: 3x4? - On iki - Peki 6x6? - Otuz altı müdür bey - Japonya'nın başkenti? - Tokyo. Ve test bir saat sürdü, Ali hiç hata yapmadı. Test sonunda Ali'nin öğretmeni de soru sormak istedi. Ali ve müdür bu isteği kabul ettiler. Öğretmen sorulara başladı: - İneklerde dört tane, bende iki tane olan nedir? - Bacaklar öğretmenim! - Doğru! peki; senin pantolonunun içinde olup, benim pantolonumun içinde olmayan nedir? Müdür bu soruya çok şaşırdı. - cepler öğretmenim. - Kadınların tüylerinin en kıvırcık olduğu yer neresidir? Velet tereddütsüz yanıt verdi: - Afrika'dır öğretmenim. - Yumuşak olup, kadınların ellerinde sertleşen nedir? Müdür gözleri fal taşı gibi açılmış tam konuşacakken ali yanıtladı: - Tırnak cilası. - Peki. bekâr bir kadına göre evli kadında daha geniş olan nedir? Müdür kulaklarına inanamıyordu. - Yatak öğretmenim. - Kadın vücudunda en nemli organ hangisidir? - Dil öğretmenim. Nefes nefese kalan müdür, testi bitirmeye karar verdi ve şöyle dedi: "Değil bir üst sınıfa, ben bunu doğrudan üniversiteye göndereceğim. Çünkü ben bütün sorulara yanlış cevap verdim!"
Cumhuriyet nedir? On yumurta kaç öğretmen eder?
Daha ilk okuldayım. Evde telefon çaldı. Koştum, açtım. Babamın okul arkadaşı Kerim amca. O da babam gibi öğretmen. Çocukluğumuzun öğretmenleri işte…
İki söz arasında hemen birkaç soru, her fırsatta öğretmenliği yaşıyor ve yapıyor. Telefonda hemen sınav başladı....
-Zafer, İstiklâl Marşımızı kim bestelemiştir? - Zafer, Konya’nın plakası kaç? Hepsini yanıtlıyorum. Ardından o zaman bana çok garip gelen bir soru geliyor:
-Zafer, ON YUMURTA KAÇ ÖĞRETMEN EDER? Şaşırıyorum. - O nasıl soru Kerim Amca? Kerim Amca telefonda uzun uzun gülüyor. “Bak,” diyor. “Okulun akıllısı Zafer. Yanıtını bilmediğin bir soru buldum işte. Şimdi telefonu babana ver. Sonra da babana sor. O sana yanıtını verir.” Babamla Kerim Amcamın telefon görüşmesi bitince, babama soruyorum:
- Baba, Kerim Amcam sordu. On yumurta kaç öğretmen eder? Babam da gülmeye başlıyor. Ardından, gülerek başlayan, ama bittiğinde ikimizin de gözyaşlarıyla yıkanan aşağıdaki öyküyü anlatıyor: Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinin yaklaşık yirmi kilometre güneyinde yan yana iki orman köyü vardır.
Boşnakköy ve Armutlu. Her iki köyde de hayat zor, insanları yoksuldur. 1950 yılının güneşli bir Temmuz sabahında, bu iki köyün en çalışkan iki öğrencisi Ali ve Kerim, birkaç yıl içinde öğretmen okullarına dönüşecek olan Köy Enstitüsü sınavına katılmak için ilçe merkezine yola çıkarlar. Tabii yürüyerek.
Ali’nin elinde küçük bir sepet ve sepetin içinde on tane yumurta var.
Evde para olmadığından, annesi ilçede satıp, sınav için lâzım olacak kalem, silgi gibi ihtiyaçları alması için bu on yumurtayı, biraz kendi evinden, biraz da komşulardan toplayarak Ali’ye vermiş. Kerim’in ailesi daha da fakir olduğundan, Kerim’de o da yok. Yaklaşık yirmi kilometre yolu yürüyerek ilçe merkezine ulaşıp, hemen bir bakkala giriyor ve on yumurtayı satarak bir kalem ve bir silgi alıyorlar.
Kalemi de, silgiyi de ikiye bölerek paylaşıyor ve sınava giriyorlar. İkisi de başarmıştır. Ancak bilmedikleri bir şey var. Sınav iki gün.
Bu iki küçük köylü çocuk, sınava girip akşama köylerine dönmeyi düşünürken, şimdi Hükümet Konağı'nın önünde, neredeyse ağlamaklı geceyi nerede geçireceklerini bilmeden, bir aşağı, bir yukarı yürümekte… Cadde üzerindeki evlerden birinde, bu iki köylü çocuğa merakla bakan bir kadın onları eve çağırır. Durumu öğrenince onları doyurur.
Akşama eşi de işten gelir ve çocukları o gece misafir ederler. İkinci gün de sınav başarılıdır. Birkaç ay sonra Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsüne kayıt ve ardından şanla şerefle geçen otuz yılı aşkın öğretmenlik yaşamı…
Babam, öykünün sonun şöyle bağladı: BAK OĞLUM, KÖYDEN ON YUMURTAYLA ÇIKAN İKİ ÇOCUĞUN ÖĞRETMEN, SUBAY, MÜHENDİS, MİLLETVEKİLİ HATTA CUMHURBAŞKANI OLABİLDİĞİ YÖNETİME CUMHURİYET DENİR. (Alıntı)
8 Mart 2016 Salı
Barış Manço Fransa'da
Barış Manço Fransa'da bir televizyon kanalının canlı yayınına konuktur. Küstah bir spiker vardır ve Barış Manço ile dalga geçmektedir. Sürekli, " İşte Türk, yani barbar, vahşi vs... " demektedir... Barış Manço daha fazla dayanamaz ve spikere " Yanınızda kâğıt para var mı? " diye sorar! Bu soruya spiker şaşırır ve " Evet var ama n'olacak " der. Barış Manço ısrar edince spiker cebindeki kâğıt paraları çıkartır.
Bu olaydan az önce Barış Manço canlı yayında "Anahtar" adlı şarkısını söylemiştir. Bu şarkının bir bölümü şöyledir: " Beş Akif- bir Saat Kulesi, iki Kule-bir Fatih, beş Fatih-bir Mevlana, İki Mevlana-bir Sinan" (Barış Manço / Anahtar şarkısı / Darısı Başınıza Albümü / 1992).
Bu şarkı bir matematik sorusudur ve şarkıda adı geçen kişiler o dönemdeki Türk parası olan banknotların arkasında fotoğrafı olan kişilerdir... Barış Manço spikere sorar: " Bu paranızda fotoğrafı olan kişi kim? " Spiker: "General ." Barış Manço diğer paralardaki fotoğrafları olan kişileri de sorar, spikerin verdiği cevaplar hep aynıdır, "General, Amiral, "Komutan"
Spikerin bu "falanca General, falanca Amiral, falanca Komutan" cevabından sonra, bu sefer de Barış Manço cebinden Türk paralarını çıkarır... Barış Manço der ki: Bu parada fotoğrafı olan kişi Mehmet Akif Ersoy'dur. Şairdir... Bu fotoğraftaki kişi Mevlana'dır. Düşünürdür... Bu paradaki fotoğrafı olan kişi Fatih Sultan Mehmet'dir. Adaletin sembolüdür...
Bu paradaki kişi ise Atatürk'tür. "Yurtta barış, dünyada barış" diyen kişidir. Bizim paralarımız bunlar. Biz Türkler ince ruhlu, kibar, medeni insanlar olduğumuz için paralarımızın arkasına şairlerimizin, düşünürlerimizin, bilim adamalarımızın fotoğraflarını bastık...
Siz Fransızlar kendiniz barbar, vahşi olduğunuz için paralarınızın arkasına hep savaş Adamlarının fotoğraflarını basmışsınız!" der... Barış Manço'nun bu müthiş cevabından sonra televizyon yöneticileri Canlı yayını keserler ve spikeri yayından alırlar, başka bir spiker yerine gelir ve canlı yayın yeniden başlar, yeni spiker Barış Manço'dan ve Türklerden özür diler..
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!
Kaleme Alan "Murat Yatağanbaba" ya Teşekkürler...
3 Mart 2016 Perşembe
Erzurumlunun Aşk Şiiri
Aşk Şiiri
Seni ele sevirem ki...
Diyacahsan ki niye ?
Ne bilim işde ele !
Seni görende bir hoş olir,
ölir, ölir, ölirem...
Ahşam olir, davar, nahır, mal gelir,
Komlar, ahırlar dolir.
Sayiram, sayiram biri esgik.
Bi daha sayiram,
Bir de bahiram ki tamam.
Ama üzülirem;
Diyacahsan ki niye?
Bennam işde ele!
Yassi olir,sekide eymek yiyeceğam.
Civil lavaşi dürüm edir, tam kıtliram,
Sen ahlıma gelirsen, boğazimda dügümlenir, yiyemirem.
Gene diyirsen ki niye?
İşde ele...
Anam örtileri serir...
Gendi gendimi yiyirem.
O da gidir, külli biçare galiram.
Gözlerim süzülir, uyuyacağım uyiyamiram.
Gafam garişir, yüregim sıhişir, yatamiram.
Gene diyirsen niye..?
İşde ele...
Guşluğa doğri daliram,
Hayal, hülya görirem, sanki yanımdasan.
Sevinir, sevinir bir hoş oliram,
Bir de ayıliram ki, yastığa sarılmışam.
Diyacaksan ki niye?
Amaaan, işde ele!
Sabah olir, horozlar ötir, gün doğir...
Gahiram tavuhlara, culuhlara yem verirem...
Culuhlari dutir dutir öpirem.
Onlari bile sene benzedirem.
Saggın deme niye?
Ne bilim işde ele!
Gün gibi gelir, ay gibi gidirsen.
Beni yiye yiye bitirirsen.
Hep ömrümden götirirsen.
Seni sevdigimi de coh ey bilirsen.
Diyirsen ki niye?
Bilirsen işde ele!
Babam beni gapiya goymir diyirsen.
Ey helt yiyirsen.
Gomşulara, emin, bibin, ezen gile gidirsen...
Medem ele çıh cama, tırhıca gel!
Yüzün görim, bu da bene yeter.
Saggın deme niye?
İşde ele...
Seni ele sevirem ki...
Diyacahsan ki niye ?
Ne bilim işde ele !
Seni görende bir hoş olir,
ölir, ölir, ölirem...
Ahşam olir, davar, nahır, mal gelir,
Komlar, ahırlar dolir.
Sayiram, sayiram biri esgik.
Bi daha sayiram,
Bir de bahiram ki tamam.
Ama üzülirem;
Diyacahsan ki niye?
Bennam işde ele!
Yassi olir,sekide eymek yiyeceğam.
Civil lavaşi dürüm edir, tam kıtliram,
Sen ahlıma gelirsen, boğazimda dügümlenir, yiyemirem.
Gene diyirsen ki niye?
İşde ele...
Anam örtileri serir...
Gendi gendimi yiyirem.
O da gidir, külli biçare galiram.
Gözlerim süzülir, uyuyacağım uyiyamiram.
Gafam garişir, yüregim sıhişir, yatamiram.
Gene diyirsen niye..?
İşde ele...
Guşluğa doğri daliram,
Hayal, hülya görirem, sanki yanımdasan.
Sevinir, sevinir bir hoş oliram,
Bir de ayıliram ki, yastığa sarılmışam.
Diyacaksan ki niye?
Amaaan, işde ele!
Sabah olir, horozlar ötir, gün doğir...
Gahiram tavuhlara, culuhlara yem verirem...
Culuhlari dutir dutir öpirem.
Onlari bile sene benzedirem.
Saggın deme niye?
Ne bilim işde ele!
Gün gibi gelir, ay gibi gidirsen.
Beni yiye yiye bitirirsen.
Hep ömrümden götirirsen.
Seni sevdigimi de coh ey bilirsen.
Diyirsen ki niye?
Bilirsen işde ele!
Babam beni gapiya goymir diyirsen.
Ey helt yiyirsen.
Gomşulara, emin, bibin, ezen gile gidirsen...
Medem ele çıh cama, tırhıca gel!
Yüzün görim, bu da bene yeter.
Saggın deme niye?
İşde ele...
Erdemli Bekleyiş
Adımlarımda duygularım düşüncelerimden önce gider kavuşmamız
bir ressamın tuvalinde saklı topaca sarılı insafı yeşerir rengarenkyaklaştıkça sana değdikçe sözlerin tenime karada bir balık sendeler
doğanın geleneğini giyinen sesin kekik kokusuyla örülü
suyunu kaybeden bir denizin geminin gölgesine sığınmasi
kadar sensizim
endamlı bekleyişler sabah çarpıntısı tutmasam düşecek kalbim
şiir taşıyan dudakların karışır terimin nemli sevincine
boğulur koynunda doğan çağlayanlar
sesin yeşilimsi ateşe karışıyor ürkek bir gecenin koynunda sessizlik
ah! O sesin yağmur damlası,sonrası!
bir ressamın tuvalinde saklı topaca sarılı insafı yeşerir rengarenkyaklaştıkça sana değdikçe sözlerin tenime karada bir balık sendeler
doğanın geleneğini giyinen sesin kekik kokusuyla örülü
suyunu kaybeden bir denizin geminin gölgesine sığınmasi
kadar sensizim
endamlı bekleyişler sabah çarpıntısı tutmasam düşecek kalbim
şiir taşıyan dudakların karışır terimin nemli sevincine
boğulur koynunda doğan çağlayanlar
sesin yeşilimsi ateşe karışıyor ürkek bir gecenin koynunda sessizlik
ah! O sesin yağmur damlası,sonrası!
20-06-2005
Sedef Ünal
26 Şubat 2016 Cuma
Çocukluğum Anavatanım
Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı: - Hayrola, neden elimi öpmek istedin? - Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinize katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim. -
Ne oldu, nasıl oldu? - Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, "Bir insanın ana vatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır."Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
-Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, "Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır." Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam? - Hayır, neden? - Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. "Oğlum bugün ödevini yaptın mı?" Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da *sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, "cık" sesini çıkarıyordu.* Kızıyordum, söyleniyordum,
"Niye yapmıyorsun ödevini!" diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu. Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti: - Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. "Ben ne biçim babayım," diye kendime sordum. Seminer için geldiğim* İstanbul'dan çalışma yerim olan Kayseri'ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın. - Radikal bir karar!* - Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam.
Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu. - Eşiniz ne dedi? - Hocam biliyor musun ne oldu? - Ne oldu?* - Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, "Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz." - Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor! - Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi. - Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın? - İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve "Hayır!" anlamına gelen "cıkk" dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık.
Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti. "Ne büyük tehlike!" diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım. - Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike! - İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, "Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın," demişti.
O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim. - Eşiniz gelmek istemedi!* - Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. "Çok mu kötü hocam?" diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. "Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?"
- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz? - Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. "O kadar mı kötü?" diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım. Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum.Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş. "Gel seni yeniden kucaklayayım!" dedim. Kucaklaştık. "Çocuklar Gülsün diye!" yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!
Babaanne
Yaşlı kadın, usulca odasından çıktı. Salondan torunu ile gelinin sesleri geliyordu: "-Oğlum, sofra hazır, çorbanı koydum; haydi gel de soğutmadan ye!.." Salonun en kuytu yerine geçti, yerde kendine ait köyden getirdiği minderin üzerine oturdu. Çocuk, babaannesini görünce: "-Babaanneciğim, gel beraber yiyelim!.." dedi. Yaşlı kadın mânidâr bir şekilde iç çektikten sonra: "-Evin erkeği gelmeden akşam sofrasına oturulmaz. Hele babanız gelsin, beraberce yeriz inşaâllah!" dedi. Evin gelini: "-Aman anneciğim, eskidenmiş onlar!.. Şimdi acıkan yemek sofrasına oturur, o da gelince yer." dedi.
Yaşlı kadın: "-Kızım, nasıl insanların bir edebi, hayâsı, iffeti varsa, evlerin de iffeti ve edebi vardır." Torunu dayanamayarak alaycı bir tavırla söze karıştı: "-Yaa babaanne, neymiş bu evlerin iffeti... Anlat bakalım, merak ettim!.." dedi. Yaşlı kadın söze başladı: "-Biz küçükken annelerimizden önce babalarımızın karşısında edepli oturmayı öğrenirdik. Evde babamız, annemiz varken ayağımız uzatıp oturmaz, büyüklerimiz konuşurken söz hakkı verilmedikçe söze dâhil olmazdık. Büyüklerimiz odaya girdiğinde hemen toparlanır, kalkıp onlara oturmaları için yer verirdik. Aslâ babamız sofraya oturmadan sofraya el uzatmazdık. Babamız gelir, «Besmele» çeker, «Haydi buyurun.» derdi.
Huzurla hepimiz başlardık yemeğe... Sonunda da sofra duâsını kardeşlerimiz aramızda sıra ile okurduk. Hiç âilece yenen yemek kadar lezzetli yemek olur mu? Bu sofranın edebidir, yavrum!.." Torunu: "-Bu kadar baskı karşısında depresyona girmez miydiniz babaanneciğim!" dedi. "-Hayır, yavrum bizim zamanımızda saygı olduğu için sevgi hep bâkî kalırdı. Sevgi var oldukça da hiç depresyona giren olmazdı. Yemekler lezzetli, uykular dinlendiriciydi. Biliyor musun? Ben depresyon kelimesini ilk defa burada duydum, hattâ köyümüzde bir tane akıldan mahrum birisi vardı, «Deli İbram» derlerdi. Vallahi, o bile o kadar mutluydu ki, anlatamam. Akşama kadar sokakta çocuklarla oynar, acıkınca bir kapıyı tıklatır; «Aba acıktım, aba su ver!» derdi. Hangi kapıyı çalsa, boş çevrilmezdi. Berber saçları uzadıkça tıraş eder, hamamcı arada yıkardı.
Cumaları esnaf elinden tutar, namaza bile götürürlerdi. Yani hiç kimse onu dışlamazdı.. Şimdi hiçbir şeye saygı kalmadı. Bak evlere bile saygı yok bu şehirde! Herkes akşam olduğu hâlde perdelerini örtmemiş, bütün evlerin içi görünüyor, ama kimse utanmıyor. Biz daha hava kararmaya başlamadan kalın perdelerimizi çeker, ondan sonra evin ışıklarını yakardık. Hattâ perde kapalıyken üzerimizi değiştirmeye edep eder; ışığı söndürür, yere çömelir öyle üzerimizi değiştirirdik. Gölgemizin bile dışarıdan görünebileceğini düşününce yüzümüz kızarırdı."
Bu sırada gelini, oturduğu yerden kalktı, mahcup bir edâ ile salonun perdelerini çekti. "-«Evin edebi, önce perdesinin çekilip çekilmediğinden belli olur.» derdi büyüklerimiz... Evler, kocaman duvarlarla çevrilmiş avluların içinde olduğu hâlde hiç kimse iç çamaşırlarını ulu orta asmazdı, ev ahâlisinden bile edep ederlerdi. Ben daha küçükken giydiğim şalvarı en ön ipe asmışım, hemen anam gelip; «Kız, baban bugün avluya çıktı, senin şalvarın asılı idi, utancımdan yerin dibine girdim. Bir daha öyle ortaya asma, çamaşırların en arkasındaki ipe as!.. Üstüne uzun bir tülbent ört, sonra mandalla...
Altında ne olduğu görünmesin!.. İffetimiz, edebimiz bir giderse, ortada îmanımız kalmaz!..» dedi. Tabiî ben 12 yaşlarındaydım, annem bunları bana söylerken ben yerin dibine girdim. Şimdi öyle mi? Geçende bir nefes alayım diye balkona çıktım, karşı komşu, bütün çamaşırları asmış uluorta, ben utancımdan hemen içeri girdim. Bugün yemekler dışarıda yeniyor, «göz hakkı» oluyor, kimse umursamıyor. Çarşı pazardan alınanlar şeffaf poşetlerde eve geliyor; alan var, alamayan var. Göz hakkı, kıskançlık oluyor bu yenenlerde... Hiç şifâ olur mu yavrum? Bizim Peygamberimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, «Yemeğinizin kokusu ile komşunuza eza etmeyiniz.» buyuruyor. Bugün kokuyla, gösterişle çevredekilere hep ezâ veriliyor. Tabiî ki yenilenler içinize sıkıntı veriyor. Sonra da «depresyon» diye diye doktorlara gidiliyor. Evin bir edebi daha vardır ki, en önemlisi de budur herhalde... Evin içinde yaşananlar, aslâ dışarıda anlatılmaz; yenenler, içilenler, muhabbetleşmeler, kavgalar... Bu da evin iffetinden sayılır ve hiç kimseye anlatılmazdı.
Bu yüzden problemler ev içinde kolaylıkla çözülürdü. Zaten Peygamberimiz de özellikle karı-koca arasında olanların etrafa yayılmasının ne büyük bir günah olduğunu hep hadislerinde anlatıyor, değil mi Leylâcım!.." dedi gelinine... Leylâ mahcup bir şekilde: "-Evet anneciğim." diyebildi. Torunu: "-Babaanneciğim, şimdi facebook diye bir şey var; insanlar gittikleri lokantalarda yedileri şeylerin fotoğrafını çekip binlerce kişiye gösteriyorlar!.." "-Aayy ne ayıp... İnsan hiç yediğini söyler mi?" "-Âh anneciğim, her hâllerinin fotoğrafları var. Gezdikleri yerlerin, yedikleri yiyecek-içeceklerin, aldıkları eşyâ ve kıyâfetlerin, hattâ beylerinin aldığı çiçekleri üzerinde yazdıkları notlarla paylaşıyor insanlar..." "-Yavruuum, sen neler diyorsun? Kıyamet koptu kopacak desene... Evler çırılçıplak kaldı desene..." dedi gözyaşları içinde anlatmaya devam etti: "-Biz beylerimizle yan yana yürümeye ar edinirdik; dul kalanlar var, evlenemeyenler var. Onların gönül yaralarına tuz basmayalım diye, beylerimizin bir adım gerisinden yürürdük... Şimdi kavgalar ortada, sevmeler ortada... Tabiî ki, hiç mahremiyet kalmayınca samimiyet de kalmıyor. Evin bereketi, büyüklere saygıdadır. Evin iffeti, örtülen perdedir. Sevginin iffeti, gizliliktedir. Gözün iffeti, göz kapaklarındadır. Bedenin iffeti, tesettürdedir. Utanma, hayâ, îmandan bir şûbedir. Bakın size, benim annemin anlattığı bir hikâyeyi anlatayım. Hikâye dedimse, adı hikâye...
Aslında bir hadîs, hadîs-i kudsî hem de... Yani mânâsını Allâh'ın Peygamber Efendimize haber verdiği, sözlerini ise Peygamberimizin kendi sözleriyle ifade ettiği bir hadis... Bu hadîs-i kudsîye göre: "Allah Teâlâ, Âdem aleyhisselâm'ı yarattığı vakit Cebrâil aleyhisselâm ona üç hediye getirdi: İlim, hayâ, akıl.
Ona dedi ki: «Ya Âdem!.. Bunlardan dilediğini seç!..» Âdem aleyhisselâm aklı tercih etti. Cibrîl aleyhisselâm hayâ ve ilme, makamlarına dönmelerini emretti. Hayâ ve ilim dediler ki: "-Biz, âlem-i ervâhta (ruhlar âleminde) hep beraber idik. Birbirimizden aslâ ayrılmayız. Ruhlar cesetlere girdikten sonra da aynı şekildedir. Ve akıl nerede olursa, biz ona tâbî oluruz. Cibrîl aleyhisselâm da öyle ise yerlerinize yerleşin!.." diye emretmekle akıl dimağda, ilim kalpte, hayâ da gözde yerleşti." İşte bu hadîs-i kudsîde de anlatıldığı gibi, hayânın makamı gözdür. Bu yüzden hem gözümüzü korumak önemlidir, hem de göze hitâp eden şeyleri kontrol altında tutmak..." Gelini: "-Haklısın anneciğim, biz iffetimizi kaybettikçe buhranlarımız arttı." dedi. Torunu kaşığı sessizce bırakıp: "-Ben babam gelince yemeğe başlayacağım, anneciğim!" dedi. Babaanne de söylediklerinin evlatları üzerindeki tesirini görünce sessiz bir şekilde Allâh'a hamd etti.
18 Şubat 2016 Perşembe
İsraftan Kaçınalım
Fırına geldiğimde ortalıkta ekmek görünmüyordu. Eski bir dostum olan fırıncı; “Biraz bekleyeceksin hocam. İki-üç dakikaya kadar çıkartıyorum.” dedi. Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken, içeriye yaşlıca bir adamın girdiğini gördüm. Eskimiş ceketinin sol yakası altında bir madalya parıldıyor ve yürürken hafifçe topallıyordu. Selâm verdikten sonra, fırıncının tezgâhına yaklaşarak; “Ekmeklerimi alayım! Benim ikizler acıkmıştır.” dedi. Fırıncı, adamın kendisine uzattığı torbayı alarak tezgâhın altına eğildi ve bir gün öncesine ait olduğu anlaşılan ekmeklerden 4-5 tane çıkardı. Ben o arada oturması için kendi yerimi o adama vermiş, tezgâhın yanına iyice yaklaşmıştım. Ekmeklerden birkaç tanesinin şekli değişmiş, katılaşmış, taş gibi olmuştu. Fırıncıya sordum:
- Neden taze ekmeği beklemesini söylemiyorsun? Biraz sonra çıkacak dedin ya!.. - Bayat ekmekleri kendisi istiyor. Çok fakir bir adam. Ona bayat ekmekleri yarı fiyatına veriyorum. - Kim bu adam? - Kendisi Kore gazilerinden. Oğluyla gelini bir trafik kazasında vefât edince, ikiz torunlarını yanına almıştı. Yıllardır onlara bakıyor, hem de çok az bir maaşı var. Fırıncının anlattıkları karşısında içimin yandığını hissediyor ve ufak da olsa bir şeyler yapmak istiyordum. Fırıncıya yavaşca dedim ki: - Aradaki farkı ben vereyim. Hiç olmazsa bugün taze ekmek yesinler. Fırıncı, teklifimi kabul etti.
Biraz sonra da, fırından yeni çıkan taze ekmekleri adamın torbasına doldururken şekli bozuk, bayat ekmekleri de tezgâhın altına koyarken ihtiyara takıldı: - Bugün çok şanslısın hacı amca. Çocuklar için sana pasta gibi ekmek vereceğim. Yaşlı adam, bir evlât sevgisiyle kucakladığı torbayı göğsüne bastırarak kapıdan çıkarken bana döndü ve dedi ki: - Allah, senden razı olsun evlâdım. Bugün onların doğum günüydü.. DÜNYADA BİNLERCE AÇ İNSAN VARKEN LÜTFEN İSRAFTAN KAÇINALIM
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)