8 Haziran 2016 Çarşamba

Bir grup kariyer yolunda ilerleyen yeni mezun

Bir grup kariyer yolunda ilerleyen yeni mezun, eski üniversitelerindeki profesörlerini ziyaret için bir araya gelirler. Sohbet, sonunda işin ve hayatın stresinden şikâyetleşmeye döner. Misafirlerine kahve ikram etmek isteyen profesör mutfağa gider ve yanında büyük bir termos içinde kahve ve porselen, plastik, cam, kristal olmak üzere değişik tarzda ve ucuz görünenden, pahalı ve hatta çok özel olanlarına kadar değişik kahve bardakları ile gelir. Herkes bir bardak secince, profesör şöyle söyler : ‘Fark ettiyseniz, tüm pahalı görünen bardaklar alındı ve geriye ucuz görünümlü, sade bardaklar kaldı. Kendiniz için en iyi olanı istemeniz normal olsa da, bu sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynağı aslında. Emin olun ki, bardağın kendisi kahvenin kalitesine hiç bir şey katmaz.
Çoğu zaman, sadece daha pahalıdır ve hatta bazı durumlarda da içtiğimizi saklar. ! Hepinizin aslında istediği kahveydi, bardak değil, ama bilinçli olarak en iyi bardaklara yöneldiniz ve sonra birbirinizin bardağına bakmaya başladınız. Hayat kahveye benzer, is, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar. Onlar hayati tutmak için sadece araçlardır ve seçtiğimiz bardak yasadığımız hayatin kalitesini belirlemediği gibi değiştirmez de. Bazen sadece bardağa odaklanarak kahvenin tadını çıkarmayı unuturuz. Kahvenizin tadına varın! En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip değildirler. Sadece her şeyin en iyi şekilde tadını çıkartırlar.

Efsane Kaleci Varol anlatıyor

Efsane Kaleci Varol anlatıyor: Gece hayatımın fazla göze battığı bir zaman, beni namaz kılarken de görsünler, diye Camiye gittim. Sakallı bir Adamın yanında namaza durdum; fark ettim, o da biraz tedirgin. o ne yaparsa aynısını yapıyorum; yarım saat geçti bizim namaz halâ devam ediyor. Camide kimse kalmadı. Tam secde halindeyken adamın kafasını yerde tuttum ve sordum, "ne zaman bitecek bu namaz birader?" dedi ki, "abi ben de sana soracaktım!" *** Adam sigorta acentasıyla dalga geçmek için, - Penis sigortası da yapıyor musunuz? diye sormuş - Pek tabii efendim, hem de en âlâ şekilde. yanıtını alınca - Nasıl yani? yeni bir penisim mi olacak, bir kaza halinde? - Hayır efendim, Karınıza hayat boyu istediği tarzda bir penisi garanti ediyoruz.

Olay Trabzon'un Maçka ilçesinde geçmiş

Olay Trabzon'un Maçka ilçesinde geçmiş... Yaşlı Ayşe teyze, başı bağlı, namazını kılan Atatürkçü bir teyze... Trabzon'a gitmek için otobüs durağında beklemektedir. O sırada sıkmabaş türbanlı genç bir kız da durağa gelmiş. Kızın başı ambalajlı ama eteği normalden çok kısa... Ayşe teyze bir süre kızı dikkatle süzdükten sonra dayanamamış..söylemiş : ' Kızım, yukarıdan değil,,, aşağıdan yapayler...'

1 Haziran 2016 Çarşamba

DELİ İRFAN

Deli İrfan Bozlarla medeni yaşamı buluşturan isimdi. Maraş Bozlar arasında ulaşımı sağlayordu. Deli İrfanın deliliği delikanlılığındandı. Gözü pek korku bilmez bir salınarak yürürdü ki sanırsın milletvekili geçiyor. İyi de içerdi.
Bozlar köylüsü, yaylarda biriktirdikleri yağ çökelek peynirleri şehirde satarak çocuğuna patik, hanımına renkli entari, kendisine de mencistir şalvar alırlardı. Köye döndükleri zamanda gezdikleri gördükleri yerleri Maraş dondurmasının tadını ballandıra ballandıra anlatırlardı.
Hele birde Maraş kalesine çıktı iseler,
- Anam anam ne heybetlidir derler
Oraya çıktınız mı bütün şehir ayaklar altındadır. Heybetiyle heybetlenirsiniz adeta.
Yükseklikleri dağların doruğunda hissedersiniz.
Yükseklere çıktıkça kendilerini Allaha yakın hissedersin. Ama Maraş kalesi öylemi, herkes sanki Maraş kalesini fetetmeye gelmiş. İğne atsan yere düşmeyecek gibi, bir kalabalık bir kalabalık. Burada yaşayan bütün medeniyetler, gönüllerini Maraş kalesine yığmışlar. Caddeler geniş geniş hele bir kapalı çarşıya girdin mi
- Yok yok
Yokun yok olduğu yer . Ne alsam diye şaşırır kalırsın. Sattığın çökeleklerin yağların peynirlerin parası çoktan bitmiştir. Bir bakarsın cebin delinmiş, parada kalmamış.
Deli İrfan 'ın otobüsü nerde kaldı der kendini oraya zor yetiştirirsin. Maraş insanda paramı bırakır. İnsanı soyar soğana çevirir. Hele bir de gençsen tek başına peynirleri satmaya gitti isen vay anam haline.
- Oy farfara farfara ateş de düştü şalvara ağzım dilim kurudu kız yalvara yalvara diyerek, pavyondaki afişleri görerek içeriye dalarsın. Orada sarı kızları görüp başı dönmeyen mi var. bir de rakı içti isen sarı kızı öptüğün de paranı bırakır, donunu kurtardığına şükredersin.
Memiş dayım anlatırdı pavyondaki maceralarını şimdi yetmiş iki huri ile beraberdir. Köye döndüğünde şalvarıma jilet attılar beni soydular hesabını anlatır,
babam da saf saf
-Vah vah canını kurtardığına şükür derdi.
Memlekette herkesin gözü açık.
Köydeki esmer peri kızlarını bırakıp Maraştaki sarı kızlara cadılara gitmeye değermi? Şeytan rezilliği sever miş.
Bozlardan çıktık yola deli İrfan direksiyonda . Şöför mahalinde yer kapmak için bir hafta önce deli İrfanı bir büyük rakı açacaksın ki ancak orayı kapasın. Şöför mahalini kaptnmı sanki otobüs emride imiş gibi olur. Bozlarda ne kadar sipariş varsa sana verirler. Senin beceremeyeceğin oldumu da deli İrfana söylerler. Çünkü deli İrfan Maraşın ıcığını cıcığını bilir. Ölümsüzlük otunu ısmarla vallahide billahide onuda bulur getirir. Deli İrfanı sevmeyen yok, arabasının hertarafı muska dualarla kaplı ama , Maraşa varıncaya kadar en az yirmi defa arıza yapar ön kapak devamlı havada. Ama deli İrfan arabanın ruhunu biliyor, vida tornavida pense ile sanki eli efsunlu ,vuruyor sonrada bir tekme yola devam ediyor. Yolcuların biran önce Maraşa varma hevesleri kursaklarında kalıyor nerde ise üç günlük yolculuk gibi geliyor.
Deli İrfan ne yapsın, sonuçta bir otobüs ne kadar yolcu ne kadar yük alacağı belli,arabanın içi insan dolu. İnsanlar adeta birbirlerine yer açmak için yarışıyorlar. Hayvanlar Bremen mızıkacıları gibi üstüste. Kimileri insanların kucaklarında . Anbar dolusu tahıl ve yiyecek soğan patates çuvallarını üst üste ,üstüde insan dolu. Fukaralığın gönül zenginliği herşeye rağmen yüzler mutlu.İnsanlar şehirde ne kadar işleri varsa görmek için , arabanın içi yetmiyor üstüne de doluşuyorlar. Satacakları eşyalar emanetler, koyun keçi kuzu doluşuyorlar. İnsanlar birbirlerini ilk defa görmüş gibi herkes hararetli hararetli, konuşmalar gülüşmeler. Herkes konuşuyor kimse dinlemiyor, kimin ne dediği önemli değil herkes birbirine hava atma derdinde. Bende Maraşa gidiyorum dağdan indim köye, köyden indim şehire. Hele birde çok ağlayıp anne bende gelecem diyen keçi gibi çocuklar varsa anne baba ne yapsın, deli İrfan ne yapsın, sonuçta bu otobüsün alacağı yolcu belli nereye gideceği de. Sonuçta otobüste bir can taşıyor. İnsanlar sığmıyor, o yetmiyor bu seferde otobüsün arka merdivenlerine tutunarak yolculuk yapıyorlar. Keyfini çıkarıyolar. Maraşa kadar en az yirmi defa arıza yapıyor.

-Ne yapsın Allaha emanet gidiyor.
Deli İrfan ,otobüs nefes nefese yola devam.Hele birkaç defa Maraşa gitti isen , bütün kavşakları bilirsin. Jandarma karakolunun önünden geçince herkesi bir korku sarar. Herkes süklüm püklüm olur. Dili tutulmuş gibi jandarmadan bu kadar mı korkulur canım. Oradan 93 harbinden gelenlerin köyüne uğrar. Daha sonra küçük Gavurdağı dediğimiz tren yolundan geçtikten sonraki yol ,
anam anam bu araba zor seviyor.
Yol yokuşu tırmandıkça önüne mi baksak arkaya mı diye heyecanlanırsın. Eksozun patlak sesi bağıra bağıra araba yol almaya çalışırdı.

Bazende araba yokuşu çıkamazdı. Zorlanmış beygirgücü bitkinliği ile yığılırdı. Deli İrfan'ın dudaklarına yapışmış baca gibi tüten sigarasının küllerini döke döke

-Hadi bütün yolcular inin, arabayı iteceksiniz derdi .
Maraşa arabamı bizi götürürdü yoksa yolcular mi arabayı götürür analyamazdık birbirimize şaşar kalırdık.

Ama maksat muhabbet olsun ne hatıralar ne anılar canlanıyor.
Deli İrfan Maraşa gelmekle kötü mü etti. Hemen herkese medeniyetin yolunu açtı gösterdi. Sonrada insanlar ben okumadım çocuklarım okusun diye dağda bayırda yetişen çocuklarını okula verdi. Öğretmenimiz Apdurahman Gölbaşı çok iyi eğitim veriyordu. Çünkü köy enstitüsü mezunu idi.tarımıda gül yetiştirmeyide yaban güllerini aşılamaıda öğretiyordu. Okula gidenlerin yaban güllerinden ne farkı vardı ki sağolsun öğretmenimiz bizleri aşılıyordu. Aşı tutanlar ortaokula , liseye ve üniversiteye gönderildi. Aşı tutamayanlar okuma imkanı olmayanlar okuyamayanlar da İstanbul'la çslışmaya veya Almanyanın yolunu tuttu. Sonrada Almanyadan memlekete son model arabalarla deli İrfandan öğrendikleri şöförlükle dönüyorlardı. Herkes hayatından memnundu.
Deli İrfan ağaların seyisi Yaban Bayramlada ,jandarma komutanı ile hep beraber akşamları büyük rakı ile kafaları buluyorlardı. Hele köyde bir aşık saz çalan varsa deme keyfine. Jandarma komutanı iyi saz çalar türkü söylerdi. Kafaları bulunca hep bir ağızdan

Güvercin uçuverdi
Kanadını açıverdi
Ben yandım aman, ayrılamam
El oğlu değil mi aman aman
Öptü de kaçıverdi

Oy farfara farfara
Ateş de düştü şalvara
Ağzım dilim kurudu
Ben sana yalvara yalvara

Deniz tuzsuz olur mu
Ah dibi kumsuz olur mu
Ben hocaya danıştım
Güzel yarsız kalır mı

Güvercinim uyur mu
Çağırsam uyanır mı
Ben yandım aman, ayrılamam
Sen orada ben burada
Aman aman
Buna can dayanır mı

Oy farfara farfara
Ateş de düştü şalvara
Ağzım dilim kurudu
Ben sana yalvara yalvara

Sabahleyin o sarhoş kafa ile müzelik olan hurda otobüsü ile Maraşa kadar kullanırdı. O ,mu arabayı ,arabamı onu götürürdü bilinmez. Ama ne de olsa araba yıllarca gide gele yolu biliyordu. Deli İrfan yarı uykulu yarı uyanık yarı sarhoş yarı sersem . Yedekte şöförüde hazırdı hani

Hasan Apdullah tek gözü kör , tek göz ile arada direksiyona geçerdi. Bir şekilde Allaha emanet Maraşın yolunu tutarlardı.


CEMAL BORANDAĞ

83 YAŞINDAKİ BETÜL MARDİN"DEN KADINLARA ÖGÜTLER

1. Her sabah spor yapacaksın. Günaşırı filan değil evladım. Her sabah.
2. Hep çalışacaksın. Üreteceksin. Beynin meşgul olacak, hep koşturman gereken işler olacak.
3. Günceli takip edeceksin. Haber izle, dergi, kitap, gazete oku. Gündemi yakala. Her konuda kendini update et. Yeni çıkan kitapları da bil, yeni açılan lokantaları da, bu sene moda olan renkleri de.
4. Evlilik ise şart değil, kafanı takma. Gerekli de değil. Hatta şöyle söyleyeyim: One problem less! (Bir problem eksik!)
5. Çocuk meselesine gelince... Ha işte, burada akan sular duruyor. Yapabiliyorsan yap. Birini bu kadar çok sevmek, onun sorumluluğunu taşımak sadece onu değil, seni de mutlu eder. Doğurmayacaksan, evlat edin. O zaman da senin çocuğun değişen bir şey yok. Evlat edinmeyeceksen de, manevi çocuğun olsun, birini okut, geleceğini şekillendirmesine yardımcı ol.
6. Günde bir kere et ye. Mutlaka her öğün sebze ve meyve ye. Kusura bakma, ben tatlı severim. Tatlıdan uzak dur diyemeyeceğim!
7. Ölümden sonra yaşamak istiyorsan, günlük tut. O küçük notlar, hem kendi hayatının tanıklığı, hem de yarına kalan bir bilgi kaynağı. Mesele benim babam, hiç düşünmeden 60 sene boyunca her gün Ece Ajanda'sına o gün olanları yazmış. Hâlâ açıp okuyorum ve çok faydalanıyorum.
8. Olumlu olacaksın.
9. Bazı şeyleri kabul edeceksin. Bütün kadınların seni sevmesine imkân yok! Demek ki bazı kadınlara dikkat edeceksin.
10. Erkeklere gelince, aynı anda birkaçını sevmeyeceksin. Ama onların böyle bir yeteneği ve şerefsizliği olduğunu bileceksin!! !

KIRKLI YAŞLARDAN SONRAKİ FARKINDALIKLARIM

KIRKLI YAŞLARDAN SONRAKİ FARKINDALIKLARIM * Bazı şeyler için artık sabrım yok; ukala biri haline geldiğim için değil, aksine hayatımda artık beni mutsuz eden ya da üzen şeyler ile vaktimi daha fazla kaybetmek istemediğim bir noktaya ulaştığım için… Laf sokmalara, haddinden fazla eleştirilere ve hangi türden olursa olsun talep ve beklentilere artık sabrım yok. Benden hoşlanmayan insanları memnun etmeye, beni sevmeyen insanları sevmeye ve bana gülümsemeyen insanlara gülümsemeye yönelik arzumu kaybettim. Artık yalan söyleyen ve beni yönetmek isteyen insanlara bir tek dakika bile harcamak istemiyorum. Oyunların, ikiyüzlülüğün, sahtekarlıkların ve ucuz övgülerin olduğu ortamlarda bulunmak istemiyorum.

Çok bilmişliğe ve akademik ukalalığa tahammülüm yok. Aynı şekilde boş dedikodulara da bulaşmak istemiyorum. Uyuşmazlıklardan ve karşılaştırmalardan nefret ediyorum. Farklılıklardan, hatta zıtlıklardan oluşan bir dünyaya inanıyorum, bu nedenle katı ve toleransı olmayan insanlardan kaçınıyorum. Arkadaşlıkta sadakatsizlikten ve ihanetten hoşlanmıyorum. Birisine nasıl iltifat edileceğini ya da cesaretlendirmek için ne diyeceğini bilmeyen insanlarla bir arada olamıyorum. Abartılar beni sıkıyor. Ve her şeyin de üzerinde, sabrımı hak etmeyen hiç kimseye sabrım yok”. MERYL STREEP

BİR ZEKA SPORU: BRİÇ Briç

BİR ZEKA SPORU: BRİÇ Briç, ilk olarak 20.yy’ın başlarında oynandığı düşünülen bir oyundur. Standart iskambil destesiyle oynanan bu spor fiziksel bir spor olmayıp, Uluslararası Akıl Oyunları Federasyonu’nun kabul ettiği dört akıl sporundan biridir. Briç sporu, vücudu zinde tutmak için yapılan sporlar gibi zihni zinde tutmak için önem taşır. Fiziksel bir aktivite içermediği düşünüldüğünde her yaştan, dilden, cinsiyetten insanın kolaylıkla yapabildiği bir spor türüdür.

Sporcuların analitik düşünme, konsantrasyon, plan yapabilme, sosyal sorumluluk alabilme özelliklerini geliştirir. Briç akıl, zeka ve hafıza kullanan bir beyin sporudur. Diğer spor dallarındaki gibi kurallar, etik değerler, disiplin, eğitim, uygulama, yarışma, performans, fair play yanında strateji, planlama, konsantrasyon, bilgiyi doğru kullanma, azim gereken bir spordur. Briçin başlıca geliştirdiği kişilik özellikleri ise başarılı iken performansı korumak ve geliştirmek, başarı ve başarısızlığı yönetmek, kendini motive etmek, risk almak, özdenetim sağlamak, sınırlarını zorlamak, rakibe saygı duymak, doğru karar verme yetisi ve daha niceleridir.

ABD California Üniversitesi'nin, bir dizi denek üzerinde uyguladığı grup çalışmaları sonucunda yayınlanan raporda; bricin, Alzheimer ve Parkinson gibi hastalıklara karşı bir çare olduğu belirtiliyor. Bugün yıllık 20.000.000 USD bütçesi, 200.000 üyesi olan ACBL, (American Contrat Bridge Lig) yayınlarında bricin tarihinden bahsederken, "İlk defa Türkiye'de İstanbul'da oynanmıştır ve adını Haliç'in üzerindeki Galata Köprüsü'yle olan ilgisi nedeniyle bridge olarak almıştır." demektedir. Olimpiyatları, Avrupa ve Dünya Şampiyonaları düzenlenen briç, uluslararası kurumlarca organize edilmektedir. Her ülkede briç kulüplerinin üye olduğu ulusal federasyonlar vardır. Türkiye'de ulusal federasyonumuz, Türkiye Briç Federasyonu'dur. Dünya coğrafi olarak 8 briç bölgesine bölünmüştür. Bu 8 briç bölgesinin, bir organizatör kuruluşu vardır.

Türkiye, Avrupa bölgesinde yer almaktadır ve Türkiye Briç Federasyonu, European Bridge Leageu‘e üyedir. 8 bölge dünya bricini oluşturur ve her bölgenin organizatörü kuruluş, Dünya Bridge Federasyonu'nun (WBF) üyesidir. Dünya Briç Federasyonu (The World Bridge Federation -W.B.F.-) Oslo kentinde, Ağustos 1958 tarihinde; 1930’larda kurulan Amerikan Kontrat Briç Ligi (American Contract Bridge League), Avrupa Briç Ligi (European Bridge League) ve Avustralya Briç Konseyi (Australian Bridge Council) temsilcileri tarafından kurulmuştur. Bugün, WBF’ nin beş kıtada yakın ilişkide olduğu 120 Ulusal Briç Kuruluşu ve yaklaşık 1 milyon kayıtlı üyesi ve festival ve turnuvalara iştirak eden yaklaşık 1 milyon kayıt dışı oyuncu vardır. Tüm bu oyuncular masterpoint planına göre her yıl sıralanmaktadır. Tüm dünyada 60 milyon briç oyuncusu vardır. Ulusal Briç Kuruluşlarının yaklaşık yarısı kendi ülkelerinin Ulusal Olimpiyat Komiteleri ve Spor Bakanlıkları tarafından tanınmakta veya resmi görüşmeleri devam etmektedir. WBF IOC ( Uluslararası Olimpiyat Komitesi ) tarafından Mart 1999 tarihinde Seul’ de yapılan 109. Toplantısında, Yönetmeliğinin 29. Maddesi uyarınca tanınmıştır. W.B.F. yapılanmasını ve yönetmeliğini IOC Hakem Kurulu ve Anti-Doping yönetmeliklerine uygun olarak düzenlemiştir.

Türkiye Briç Federasyonu 1997 yılında kurulmuş olup, Türkiye Cumhuriyeti Gençlik ve Spor Bakanlığı’na bağlı olarak faaliyetlerini yürütmektedir. Bünyesindeki lisanlı birçok sporcunun Olimpiyat Oyunları, Avrupa ve Dünya Şampiyonaları’nda birçok başarısı bulunmaktadır. Briç sporu yapılan turnuvalar ile gerçekleşir. Belirli bir eğitim aldıktan sonra sporcular turnuva briçine dahil olurlar. Federasyonun düzenlediği her ildeki turnuvaların dışında, her ilde bulunan Briç Kulüpleri sayesinde briçin gelişmesi ve yaygınlaşması hedeftir. Ülkemizde 100’ü aşkın briç kulübü bulunmaktadır. Aynı zamanda Spor Bakanlığı’na bağlı olan bu spor kulüpleri hem briç öğrenmek isteyenlere dersler düzenlemekte hem de turnuvalar organize etmektedirler.

Ülkemizde Briç oynayan çok sayıda insan olmasına rağmen "Turnuva Briçi" oynayan lisanslı briç sporcusu sayısı halen 10.000 kadardır. Bricin diğer spor branşlarında mümkün olmayan özelliği, öğreniminizi tamamladığınızda katılacağınız bir briç turnuvasında, Türkiye Şampiyonu oyuncularla aynı masada oyun oynayabilirsiniz. Hatta katılacağınız uluslararası turnuvalarda, Dünya Şampiyonlarına karşı da oynayabilirsiniz. Türkiye briç sporu açısından gelişmekte olan bir ülkedir. Milli takımlar düzeyinde birçok başarıya imza atmıştır. Ülkemizde ilk Briç Turnuvası 1954 yılında düzenlenmiştir. İlk "Milli Takım" 1969 'da Oslo'da yarışmıştır.

Türkiye Briç Federasyonu Masterpoint ( puanlama ) sıralaması güncel birincisi ve Türk Milli Takım sporcusu Süleyman Kolata, 1963 senesinde Karaman’da doğdu. Kadıköy Anadolu Lisesi’ni bitirdikten sonra Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’ne girdi. Fakat buradaki öğrenimini 3. sınıftayken bıraktı. Daha sonra bir süre Milliyet Gazetesi’ne ait ithalatçı bir firmada çalıştı. 1994 senesinden beri profesyonel briç eğitmenliği, oyunculuğu ve takım kaptanlığı yapmaktadır. Yaklaşık 20 seneden beri İstanbul Teknik Üniversitesi Vakfı Sosyal Hizmetler Komitesi bünyesinde dersler ve turnuvalar düzenlemektedir.

Aynı zamanda Hoşgörü Briç Kulübü bünyesinde çalışmalarına devam etmektedir. Türkiye’nin birçok yerinde düzenlediği seminer ve toplantıları haricinde 1987 senesinde Türk Genç Milli Takımında yer aldıktan bu yana A Milli Takım’da 3 olimpiyat, 4 Avrupa Şampiyonası, 2 Dünya Şampiyonası’nda ve birçok uluslararası turnuvada oynamıştır. Türkiye’de 20 adet büyük turnuva ve yüzlerce özel turnuva kazanmıştır. Bu turnuvalardan kazandığı başarı puanları ile Türkiye Briç Federasyonu Masterpoint sıralamasında birinci sırada yer almaktadır.

Yeni başlayanlar için ders kitabı ve ileri seviyedekiler için Seminer Notları isimli iki kitabı vardır. Türkiye briçinin her kategorisindeki sporculara , genç ve kadın sporculara koçluk , eğitmenlik ve partnerlik yapıp gelişimleri için çaba sarf etmektedir.

 

HAYAT ;

HAYAT ; Seni kaç kişinin aradığı, kiminle çıktığın, çıkıyor olduğun veya çıkacağın demek değildir. Kimi öptüğün, hangi sporu yaptığın, kimlerin seni sevdiği de değildir. Hayat; ayakkabıların, saçın, derinin rengi de değildir. Nerede yaşadığın veya hangi okula gittiğin de değildir. Aslında hayat; notlar, para, giysiler, girmeyi başardığın ya da başaramadığın okullar da değildir. HAYAT; Kimi sevdiğin ve kimi incittiğindir. Kendin için neler hissettiğindir. Güven, mutluluk, şefkattir. Arkadaşlarına destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktır HAYAT; Kıskançlığı yenmek, önemsemeyi öğrenmek ve güven geliştirmektir Ne dediğin ve ne demek istediğindir. İnsanların sahip olduklarını değil, kendilerini olduğu gibi görmektir. Her şeyden önemlisi hayatı, başkalarının hayatını olumlu yönde etkilemek için kullanmayı seçmektir. İşte hayat bu seçimden ibarettir. İnsanların en acizi dost edinemeyen, ondan daha acizi ise dost kaybedendir. ~Charles Eguone~

Günlerden bir gün

Günlerden bir gün gerçekten zengin bir baba oğlunu yakın bir köye götürdü. Bu yolculuğun tek amacı vardı, insanların ne kadar fakir olabileceklerini oğluna göstermek. Çok fakir bir ailenin çiftliğinde bir gece ve gün geçirdiler. Yolculuktan dönüşlerinde baba oğluna sordu, "İnsanların ne kadar fakir olabildiklerini gördün mü? " "Evet!" "Ne öğrendin peki?" Oğlu cevap verdi, "Şunu gördüm: bizim evde bir köpeğimiz var, onlarınsa dört. Bizim bahçenin ortasına kadar uzanan bir havuzumuz var, onlarınsa sonu olmayan bir dereleri. Bizim bahçemizde ithal lambalar var, onlarınsa yıldızları. Bizim görüş alanımız ön avluya kadar, onlarsa bütün bir ufku görüyorlar." Oğlu sözünü bitirdiğinde babası söyleyecek bir şey bulamadı. Oğlu ekledi, "Teşekkür ederim baba, ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için!"

HAYATINIZ SEÇTİĞİNİZ KADINDIR.

Evvel zaman içinde Memleketin birinde 90 yaşlarında fakat çok dinç ve genç görünümlü bir adam yaşarmış? Çevresinde bulunan herkes ona çok özenir ve sorarlarmış. "bu gençliğin sırrı nedir" diye. İhtiyar delikanlı güler geçermiş her soruldukça bu soruya. Ama sorular sık ve soranlar çoğalınca cevap vermek vacip olmuş sanki. Düşünmüş nasıl anlatırım bu sırrımı kolayca herkese. Sonra karar vermiş tüm meraklıları yemeğe davet etmeye evine. "Bu davette size sırrımı açıklayacağım" demiş. Herkes merakla davete gelmiş.Yemekler yenilmiş, içilmiş, sohbetler edilmiş vakit iyice gecikmiş. Ama gençlik sırrı ile ilgili tek kelam edilmemiş.

Herkes konu ne zaman açılacak diye merak ederken adamcağız huri gibi sevimli hanımına seslenmiş. "Hatun , şu kilerden bir karpuz getirirmisin bize sana zahmet!.." Hanım hemen doğrulmuş kilere giderek kaş ile göz arasında gidip bir karpuz getirmiş. Adamcağız şöyle eliyle bir vurmuş tık tık diye sonra da : " Bu olmamış hanım, güzel çıkmayacak, başka getirir misin bir zahmet" demiş. Hanım onu götürmüş bir tane daha getirmiş. Adam onu da bir yoklamış yine beğenmemiş. "Hanım sana yine zahmet olacak ama bu da olmamış başka bir tane getirir misin" demiş. Başka istemiş?

Bu böylece dört sefer daha tekrarlanmış . Dedemiz beşincide karpuzu beğenmiş ve karpuz kesilmiş, misafirlere ikram edilmiş?. Herkes karpuzunu afiyetle yerken bizim dedecik sormuş. "Eeeee?. Arkadaşlar işte benim gençliğimin sırrı burada anladınız mı??" Herkes birbirinin yüzüne bakmış.Kimse bişey anlamamış.. "Aman dede demişler nerde? Anlamadık biz bu sırrı!" Dedecik gülmüş. "Efendiler" demiş "O gördüğünüz karpuz kilerde bir tanecikti, tekti. Ben hanıma git de başka getir dedikçe o kilere gidip geliyor aynı karpuzu getiriyordu. Bir kere bile (aman be adam, delimisin nesin şu tek karpuzu ne taşıtttırıyorsun bana defalarca, demedi. Beni sizin önünüzde mahcup duruma düşürmedi.

İşte bütün bu gençliğimi hanımıma borçluyum." "Biz birbirimizi hiç başkalarının önünde zor duruma düşürmeyiz. Aile içindeki hiçbir şeyi dışarıya yansıtmayız. Hep birbirimize destek olur, dert ortağı olur, yardım ederiz. Birbirimizle ilgili olan problemleri yine birbirimize anlatırız. İyi kötü her olayı da birlikte paylaşırız." demiş. Hayatınız seçtiğiniz kadındır.. Zevkli bir kadına rastlarsanız,ZEVKİNİZ, bilgili bir kadına rastlarsanız BİLGİNİZ, zeki bir kadına rastlarsanız ZEKANIZ gelişir. Hayat kat kattır. Babil'in Asma Bahçeleri gibi teraslar halinde yükselir ve bir terastan bir terasa sizi kadınlar götürür. Ve bugün durduğunuz teras , seyrettiğiniz manzara, gördüğünüz hayat yanınızdaki kadının terası, manzarası ve hayatıdır.

OKULDA ÖĞRETİLMEYEN 50 KURAL

OKULDA ÖĞRETİLMEYEN 50 KURAL... Charles Skyes

1) Hayat adil değildir... Alışın...

2) Gerçek dünya, kendinize duyduğunuz saygıyı okulunuz kadar önemsemeyecek... Sizin kendinizi iyi hissetmeden önce, bir şeyler başarmanızı bekleyecek...

3) Kusura bakmayın; üniversiteden mezun olur olmaz ayda beş bin dolar kazanmayacaksınız... Başbakan da olmayacaksınız... Şirket arabanız olmayacak... Hatta üzerinizde ünlü bir markanın etiketi bulunmayan, sıradan bir takım elbiseniz olacak...

4) Henüz bir şeylere sahip olmanız gerekmiyor...

5) Babacığınız ne derse desin, siz bir prenses değilsiniz...

6) Hayır; hayal ettiğiniz bir şey olamazsınız...

7) Öğretmeninizin katı olduğunu düşünüyorsanız, henüz patronunuzla tanışmadınız demektir...

8) Göbeğiniz o kadar ilginç değil, hayatınızı onu inceleyerek geçirmeyin...

9) Okul kazanan ve kaybeden herkesi mezun etmiş olabilir... Hayat öyle yapmaz... 10) Yaşam, beden eğitimi öğretmeninizin inandığının aksine, daha çok bir yakan top oyunu gibidir...

11) Mezun olduktan sonra, oyun parkındaki sanal rakiplere karşı yarışmayacaksınız...

12) Küçük düşmek yaşamın bir parçasıdır... Alışın...

13) NBA’ye giremeyecesiniz... O yüzden para harcamayı bırakın ve şu egonuzdan kurtulun...

14) Sürtük gibi görünmek size yetki sağlamayacak...

15) Hamburgercide çalışmak saygınlığınızı yitirmenize neden olmaz...

16) Aileniz ve küçük kardeşiniz, düşündüğünüz kadar utanç verici değiller... Asıl utanç verici olan nankörlük, kabalık ve somurtkanlıktır...

17) Anne ve babanız siz doğmadan önce, şimdi oldukları kadar sıkıcı değillerdi... Sizin faturalarınızı ödeyerek, sizi etrafta gezdirerek, eğitiminiz için para biriktirerek, odanızı temizleyerek, sizin onlara ne kadar idealist olduğunuzu anlatmanızı dinleyerek böyle oldular...

18) Hayat dönemlere bölünmez ve siz yazları tatilde değilsiniz...

19) İşleri berbat ederseniz siz sorumlusunuz... Bu anne ve babanızın hatası değil... 20) Sigara içmek sizi havalı göstermez, garip gösterir...

21) Alındınız mı bu söze?..

22) Mağdur falan değilsiniz... Sızlanmayı bırakın...

23) Bir gün büyümek ve ailenizin evinden ayrılmak zorunda kalacaksınız...

24) ‘Özünde kim olduğun önemli değil... Seni yaptıkların tanımlar’ sözünün ne kadar doğru olduğuna inanman gerekkiyor...

25) Metamatik sizin ne düşündüğünüzü önemsemez...

26) Hayatı yargılayıcı olmamayı öğrenmelisin...

27) Cinsel organlarınız düşünce sisteminiz için engel, karar vermeniz için araç değildir...

28) Birileri izliyor olabilir...

29) İki yüzlülükle başa çıkmayı öğrenin...

30) Sıfır hoşgörü eşittir sıfır sağduyu...

31) Çıplak insanlar gerçek hayatta farklı görünürler...

32) Televizyon gerçek hayat değildir...

33) İneklere iyi davranın... Bir gün onlar için çalışmak zorunda kalabilirsiniz...

34) Kazananların yaşam felsefeleri vardır... Kaybedenlerin de...

35) Eğer kalçanız genişledikçe genişlemişse, bunu suçu Mc Donald’s ve Big Mac değildir... Eğer sigara içiyorsanız bunun suçlusu da Joe Camel değildir...

36) Ölümsüz değilsiniz...

37) Bağlantıda olmak, cahil olmadığınız anlamına gelmez...

38) İnsanlarla konuşurken gözlerinin içine bakın...

39) Siyah-beyaz filmlerde gördüğünüz insanlar, gerçekte hayatta renkliydiler... Ve siz doğduğunuz gün dünya dönmeye başlamadı...

40) Çevrenin karmakarışık beyin yıkama faaliyetlerine karşın, net ve mantıklı bir şekilde düşünmeyi öğrenin...

41) Şu yaşadıklarınızı yaşayan ilk ve tek insan siz değilsiniz...

42) Yağı değiştirin...

43) Başkalarının başarılarının, sizi üzmesine izin vermeyin...

44) Meslektaşlarınız arkadaşınız olacak diye bir şey yok... Arkadaşlarınız da aileniz değil...

45) Yetişkinler sizin yaşınızda olmanın ne kadar korkutucu olduğunu unuturlar... Sadece şunu unutmayın; Bu da geçecek...

46) Etrafınızdaki insanlara dikkat edin...

47) Kusursuz değilsiniz... Olmak zorunda da değilsiniz...

48) Kendinize yaşamınızın öyküsünü anlatın... Bir amacınız olsun...

49) Teşekkür etmeyi unutmayın...

50) Fırsatınız varken keyfini çıkartın...

80'li yıllarda biz öğrenciydik

80'li yıllarda biz öğrenciydik ve nasıldık bir bakın: Saçlara jöle, tırnaklara oje, sürülemez, spor ayakkabıyla okula girilemezdi. Erkekler kravat, kızlar fiyonk takmadan, yaka ve tırnak kontrolü yapılmadan derse girilemezdi. Sabahları bahçede sıra olunur, pazartesi sabah Cuma öğleden sonra müdür konuşma yapar, özel günlerden biriyse saygı duruşu yapılır ve gerçekten saygıyla durulur, İstiklal Marşı okunurken dik durulur, konuşulmaz, saygı duyulurdu. Öğretmenlerle dalga geçilemez, veli toplantıları aileye korkarak bildirilir, okulda "konuştuğun" (sevgilin) varsa sadece bahçede yan yana yürünürdü. Forma ile okula gidilir, eve gelene kadar forma çıkarılmazdı. Gömlekler pantolonların - eteklerin, içine sokulur, okul renkleri dışında bir renk giymek yürek isterdi. Küpe, kolye, yüzük, bilezik hafta sonları takılır, saçlar erkeklerde tıraşsız, kızlarda 3 boğum örgüsüz ise disipline gidilirdi. Cep telefonu yoktu, internet de yoktu ama yine de öğrenciler birbirleri ile haberleşirdi. Biyoloji dersinde üreme konusu anlatılırken utanılır, aruz ölçüsü ezberlerken delirilir, milli güvenlik hocaları askeri disipline sokmaya çalışırdı.

Okul kitapları üzerinde sevilen sanatçı resimlerini olduğu klasörlerde taşınır, ders yılı başında mutlaka kap kâğıdıyla kaplanır, etiketler yapıştırılır, etikete adı-soyadı- sınıfı- hangi dersin kitabı olduğu yazılır, o derse ait defterler de kolaylık olsun diye aynı desen kap kâğıdıyla kaplanır, ders sırasında yanında kitabı olmayan azarlanırdı. Sınıflar kalabalık olsa da çıt çıkmadan ders dinlenir, boş derslerde sınıftan çıkılmaz, ders saatlerinde okul sınırlarını ihlal etmek isteyenlere acınmazdı.

Ödevler mutlaka yapılır, dönem ödevleri için kütüphaneler, meydanloueres, ana ya da temel britanikalar taranır, ödevler elle ve mutlaka dolmakalemle yazılırdı. Yat denince yatılır, sabah okula servis yerine otobüsle gidilir, bazen çanta yoklaması yapılır, okula yasak bir şey getirilemezdi.-okulun herhangi bir yerinde sakız çiğnenemez, derslerde bir şey yenemez, su içmeye gitmek için izin istenirdi. Birine uyuz olduysak öğretmene şikâyet eder, asla kendimiz sopayla, bıçakla girişmez, çeteleşmez, okul dışında bile kavga etmezdik. Bilirdik ki kavga edersek evde ya da okulda bi posta daha dayak var. Kızlarla erkekler birbirine mesafeli durur, el şakası yapmaz, küfürlü konuşmaz, efendilik bozulmazdı. Yerli malı haftası sınıf pikniğine döner, her tür yiyecek bulunur ve biz bu yemekleri paylaşırdık. Kitap okurduk örneğin, ödev bile olsa okurduk. Değiştirip kitapları öyle okur, kütüphaneden kimlik çıkartır kütüphanede okurduk. Biz öğrenci gibi öğrenciydik. Saygılıydık, tertipliydik, edepliydik... Biz çok güzel öğrencilerdik. Çok zor da olsa o dönemlerde hayat, şimdikiler gibi kayıp kuşak değildik. Hayatın bir anlamı vardı ve biz bunu bilmesek bile hissederdik...

Evliliğinden beri evinde kalan

Evliliğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve 'Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak' diyerek rest çekti. Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini seven bir eşi ve bir de çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında.

Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala onu ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can 'Baba ben de seninle gelmek istiyorum' diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular. Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik Can sürekli babasına 'Baba nereye gidiyoruz ?' diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu. Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu.

Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı. En son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki Dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu.

Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu. Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hâkim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terk etti. Arabaya bindiler. Can yol çıktıklarında ağlamaya başladı neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu. Can 'Baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim' diye sorunca Dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında 'Beni affet baba' diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu 'Baba beni affet, sana bu muameleyi yaptığım için beni affet' diye hatasını belli ediyordu.. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu... 'Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın'. Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum.

San Francisco Körfezi'nde

San Francisco Körfezi'ndeki bir okulda okul müdürü 3 öğretmeni çağırıp şöyle demiş. " Siz üç öğretmen sistemde en iyi ve en uzman kişilerden olduğunuz için 90 tane seçkin üstün öğrenciyi size vereceğiz. Bu öğrencilerin gelecek yıl da hızlarını korumalarını sağlamanızı ve çok şey öğrenmelerini bekliyoruz. "

Üç öğretmen, öğrenciler ve öğrencilerin anne -babaları bunun çok iyi bir fikir olduğunu düşünmüşler. O okul dönemi hepsinin hoşuna gitmiş ve çok başarılı çalışmalar yapmışlar. Okul bittiği zaman öğrenciler bütün San Francisco Körfezi'ndeki diğer öğrencilere göre % 20-30 daha başarılı olmuşlar. Yıl sonu geldiğinde müdür, üç öğretmeni çağırmış ve onlara şöyle demiş. "Bir itirafta bulunmak istiyorum. En zeki öğrencilerin 90'ı sizde değildi. Onlar ortalamanın biraz üstünde öğrencilerdi ve o 90 öğrenciyi sistemden tesadüfen seçtik." Öğretmenler doğal olarak öğrencilerde görülen başarının kendi istisnai öğretme becerilerine bağlanması gerektiği sonucuna varmışlar. Müdür devam etmiş. "Bir itirafım daha var demiş. Siz de en parlak öğretmenler değilsiniz. İsimlerinizi bir şapkanın içine doldurduğum kağıtların arasından rasgele seçtim." Siz inandığınız için başarılı oldunuz . . .

25 Mayıs 2016 Çarşamba

KUL AHMET

Kul Ahmet 1932 yılında Bozlar köyünde doğdu. Asıl adı Ahmet Kartalkanat'tır. Babası sonradan Kantarma köyüne yerleşen, Mehmet beydir. Mehmet bey ise Pazarcık'ın Köroğlu köyüne yerleşmiş olan Sinamilli aşiretinden Bilal ağanın oğludur. Köroğlu denince, benli dmne de akla gelir. Köroğlu'nun karısıdır benli döne. Pivayetlere göre Bilala ağanın nenesi benli dönenin soyundandır. Nereden nereye! Köroğlunun soyundan biri yirmi birinci yüzyılda bir ozan olarak karşımıza çıkar.

Yalnız bu kadar mı? Ozanın nenesinin babası Mehmet dede, tarikatın piri idi ve Mehmet dede'de bir ozandı. Babası da saz çalan şiir söyleyen biri... Kul Ahmet 1 yaşında iken babası ölür. Hatice ve Fidan adında iki kardeşi ile öksüz kalır. Annesi Memeiş diye biri ile evlendirilir. Kul Ahmet çok acı çekerek büyür. İlk okulu bitirir ve 12 yaşında saz çalmaya başlar. O yıllarda Aşık Veysel'in yolu oralara düşer. Kul Ahmet Aşık Veysel'e hayran olur. İlk dersini ondan alır. Bundan böyle her gördüğü ozanın peşine düşer. Birşeyler öğrenebilmek için. Kul Ahmet'in çabaları boşa gitmez. Sonunda ünlü bir ozan olur.

Hayatının bundan sonrasını Kul Ahmet şöyle anlatıyor;

“Askerlik görevimi yaptıktan sonra akrabalarımdan Halil ağanın kızı Ayşe'ye gönlümü kaptırdım. Araya rakipler girince babası kızını bana vermek istemedi. Bende kızı kaçırdım. Babası bizi yakalattı. Bu yüzden Maraş hapisanesinde 1 yıl hapis yattım. TBMM'ye mazum dilekçe yazarak affımı istedim. Suçsuz bulunduğum için bırakıldım.

Sazımı aldım gurbete çıktım. Muş yöresinde Zeynep adlı yörük kzını sevdim. Babası Hüseyin Ağa kızı önce bana nişanladı. Sonra da paralı birine vermek için vazgeçti. Zeynep'te başkasına varmamak için ağu içti intahar etti. Bu acılarla bu kez Bağdat'a gittim. Sonra yine Anadoluya döndüm. Daha sonra Ankaraya geldim. Ve halden anlayan ehli diller can dostlar buldum.

Ankara'da Ali Tatlıbal beyin kzı fatma ile evlendim. Ve karımı çok sevdim. Mehmet ve Kenan diye iki oğlumuz oldu. 1971 de karım kalp yetmezliğinden öldü. Hem de ameliyat masasında. 2 oğlum yetim kaldı. Ben de onları Ankara Atatürk çocuk yuvasına vermek zoruında kaldım. Bu acılar içinde Anadoluyu karış karış dolaştım. Aşık Veysel Aşık Mahsuni ile arkadaşlık yaptım. Ankara da devlet dairesinde 7 yıl çalıştım. Avrupa ülkelerini şimdiye kadar 5 sefer dolaştım. Radyo ve televizyonlar da değişlerimi çaldım söyledim. Ekmek paramı ozanlıkla kazandım.”

Kul Ahmet sazı ile sözleri ile bu yurdun bu toprakların ozanıdır. İnsanlığa hizmet etneyi barış içinde yaşamayı kendine yol etmiştir. Türklüğü öven bir ozandır.

Annem Türktür babam Türktür soyum Türk
İlim Türktür vatanım Türk köyüm Türk
Ay yıldızlı bayrak bir de Atatürk
Ordu ile sancak askerde benim

Bu duyguları aşılayan Kul Ahmet içten bir Atatürkçü ve yurtseverdir. Pek çok değişi halkın dilinde türkü olarak dolaşmaktadır. İnsanlık Türklük ve yurt sevgisi ile doludur.

Dedim kaşın zülfikar mı?
Dedi ki yay
dedim cemalin ne güzel
dedi ki yay
dedim seni seviyorum
dedi ki vay
dedim elden gönlün varmı?
Dedi ki yoh yoh
dedim şirin huyun mudur?
Dedi ki he
dedim melek soyunmudur?
Dedi ki he
dedim gurbet köyün müdür?
Dedi ki he
dedim başka ilin var mı?
Dedi ki yoh yoh
dedim koynun nedir?
Dedi ki cennet
dedim ki iki gülün varmış?
Dedi ki a bu hayat
dedim senin yarin kimdir?
Dedi kul ahmet
dedim başka yarin var mı?
Dedi ki yoh yoh

Bayan yoh yoh Esin Avşar tarafından zevkle okunarak halka sevdirilmiştir.
-Esin Avşar Kul Ahmet'i sahneye çağırarak türkünün telif ücretini ödemek istediğini söyledi.
- Kul Ahmet te benim telif ücretim sadece yanağından bir öpücüktür deyip sarılarak öpmüştür.
Ozanlarımız böyle gönlü bol insanlar. Şimdi Pazarcık meydanında Kul Ahmet 'in heykeli dikilmiştir.
Yakışıklı ve uzun boylu ozanımıza yakışanda budur.
Halk edebiyatının gelenek ve törlerine içtenlikle uyan kul ahmet ozanlık niteliklerine tümüyle sahiptir. Acı dolu hayatı onu ozanlığın yüksekliğine çıkarmıştır. Halkımızı ulusal birlik ve beraberliğini isteyen değişlerinde ve düşünce ve duygularını aşılayan içten bir Atatürkçü ve yurtseverdir.

Köy türkülerinin en güzellerini arkasında büyük olaylar gerçekleşir. Bütün köyü saran düğün dernek büyük bir müjde olur. Arkasından kızıl kandil türküleri yakılır. Bütün köyü bütün memeleketi saran bir bela belirir. Bir deprem bir sel felakaeti bulaşıcı bir hastalık... arkasından türküler yine göz göz açılır. Düğün dernekler geçer, depremler afetler geçer türküler arkasından iz bırakır. Yerine yenileri yakılır. En güzel köy türkülerinde bizi saran bir tazeliğin özü güzeli yabana atılacak gerçek değildir. Ben köy türkülerinin delisiyim.

“ Bu notlar Kul Ahmet'in hayat hikayesi kitabından alnmıştır”

CEMAL BORANDAĞ 17 MAYIS 2016 İSTANBUL