Sayfalar
- Ana Sayfa
- Potrem
- C.Borandağ Kimdir?
- Bozlar
- 46 AYNEN MARAŞ
- AQ Biriç
- Asker Oldum Piyade
- TKY
- Bir Şiirdir Yaşamak
- Fıkralar
- Kendini Yönetme İlt.
- Küçük Asker
- Türk Mutfağı
- Sözler Düşünceler
- Bir Şiirsin Sen
- Mehmetcik
- Pazarcık
- Nurhak
- Düşünüyorum O Halde Gülüyorum
- Bir Subayın Anatomisi
- Devrim Günlerinde Aşk
- Küçük Paris
- Çanakkale Geçilmez 1915
- Düşüncelerin Kaynağı
- Cem
- Sarıkamış
- Ulusal Kurtulus Savaşı
4 Haziran 2018 Pazartesi
Akatlar’da Yürüyordum
Akatlar’da yürüyordum; kadın beni tanıdı ve selamlaştıktan sonra, sorusunu sordu: “Oğlum dersleri tamamen bıraktı; ne söylesem hiç fayda etmiyor. Ya arkadaşlarıyla buluşuyor, ya telefonda mesajlaşıyor ya da bilgisayarın başında oyun oynuyor. Ne yapacağımı şaşırdım, Hocam ne yapalım?” “Sohbet ediyor musunuz?” “Valla, konuşuyorum, ama hiçbir faydası yok.” “Kaç yaşında?” “On yedi yaşında.” “Mesela ne diyorsunuz?” “Sınavların yaklaştığını söylüyorum; derslerine çalışması gerektiğini söylüyorum; böyle giderse sınıfta kalacağını, arkadaşlarından geri kalacağını, ilerde çok pişman olacağını, ama o zamanda duyulan pişmanlığın işe yaramayacağını anlatıyorum.” “Siz konuşup, nasihat ediyorsunuz.” “Evet.” “Ama, onunla sohbet etmiyorsunuz.” “Valla bilmem; biz bildiğimiz kadarıyla elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz, konuşuyoruz, anlatıyoruz.” “Doğru, bildiğiniz kadarıyla elinizden gelenin en iyisini yapıyorsunuz. Ama konuşmak, nasihat etmek, sohbet etmek değildir. Siz sohbet etmesini bilmiyorsunuz.” Kadın haklı olarak “neden bahsediyorsunuz,” diyen bir yüz ifadesiyle bana baktı. İçim burkuldu. Anne acı çekiyordu ve çocuğuna yardım etmek istiyordu, ama kendini çaresiz hissediyordu. *** Öğrencileri ve anababaları birlikte çağırdım. Danışmalığını yaptığım okulun küçük tiyatro salonunda buluştuk, öğrencilerle birlikte anababalar da oturdu. Ufacık sahneye çıktım, bir sandalye attım oturdum, yanı başıma bir boş sandalye koydum. “Buradaki öğrencilerden kim benimle sohbet etmek istiyor?” diye sordum. Kalkan ellerden birini gelişigüzel seçtim. Selim adıyla anacağım bir öğrenci yanımdaki sandalyeye geldi oturdu. “Adın ne?” “Selim.” “Kaç yaşındasın?” “On iki.” “Bugün ayın kaçı?” “24 Aralık 2008.” (Gerçek tarihtir; bu uygulamayı o gün yaptım.) “Selim, gözünü kapa, beni iyi dinle. Gözünü açtığın zaman aradan yirmi yıl geçmiş olacak. 24 Aralık 2028 tarihinde gözünü açmış olacaksın. Tamam mı?” Anladığını belirtmek için başını salladı. “Lütfen gözünü aç.” Selim, gözünü açtı. “Bugünün tarihini söyler misin?” “24 Aralık 2028.” “Kaç yaşındasın?” “Otuz iki.” “Ne iş yapıyorsun?” “İç mimarlık.” Göz ucuyla anneye babaya bakıyorum; yüzlerinde hayret belirten hafif bir tebessümü var. Belli ki, onlar da Selim’in söylediklerini benimle birlikte ilk defa duyuyorlar. “Nerede çalışıyorsun?” “New York, Manhattan’da.” Anne, babanın yüzünde saklayamadıkları büyük bir şaşkınlık ifadesi. “Evli misin?” “Hayır.” “Arkadaşlarından evlenenler oldu mu?” “Kızların hepsi evlendi.” Gülüşmeler.. “Çalıştığın yere beni götürür müsün?” “Ofisim, Manhattan’da 86 katlı bir binanın 42. Katında.” Gülüşmeler devam ederken hayalen o binaya yürüdük, asansöre bindik, 42. Katta indik. “Burası ‘home office,’” dedi. İçeri girdikten sonra açıkladı: “Dubleks daire: aşağıda salon ve mutfak var. Yukarda yatak odası ve ofis odam.” “Selim, salonda neler var?” “Salonda masa var, koltuklar var, sandalyeler var; komodin var, sehpalar var.” “Duvarlarda ne var?” “Resimler var, fotoğraflar. Ailemin fotoğrafı da var.” “Ailenin fotoğrafına bakınca neler görüyorsun? Beraber bakabilir miyiz?” “Annem ar, babam var. Ailece çektirdiğimiz bir fotoğraf. Abim var, ablam var, ben varım.” “En küçük sen misin?” “Evet.” “Selim, bu fotğrafa baktığında, içinde ‘keşke!” duygusu beliriyor mu? İçindeki herhangi bir ‘keşke’nin sesini duyuyor musun?” Hiç beklemeden “Evet,” dedi. “Haydi, anlat bize,” dedim. “Ben, babamla birlikte futbol maçına gitmeyi çok istedim. Bir de hafta sonları onunla top oynamak, kırlara gitmek istedim. Güreşmek istedim. Ama babam çok yoğundu; çalışmak zorundaydı, olmadı, zaman bulamadı. Ne yapalım, böyle oldu.” Baba’ya baktım; gözlerinin yaşını tutmaya çalışıyor, ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu. Selim’e teşekkür ettim. Ve sordum: “Selim, bu konuşmamızda, sana büyüklük tasladığımı, sana nasihat etmeye çalıştığımı hissettin mi?” “Hayır!” “Olanla ilgili olarak mı konuştuk, olması gereken üzerine mi?” “Olanla ilgili olarak konuştuk.” “Selim, seninle yeniden böyle sohbet etmek istesem, benimle konuşmak ister misin? Konuşmamızdan zevk aldın mı?” “Yeniden konuşmak isterim; sohbetimizden zevk aldım.” *** Sohbet özel türden bir konuşma, kendine özgü özellikleri olan bir söyleşidir. Sohbet içinde olan iki insan o an için güç, onur ve değer yönünden eşittir ve olanı paylaşırlar; olması gereken üzerinde konuşmazlar. Korku kültürünün olduğu yerde sohbete izin verilmez. Türkiye’nin aydınlık geleceğinde anababaların çocuklarıyla sohbet içinde olmasını diliyorum. Doğan Cüceloğlu (26.06.2011)
Devrimci
Devrimci Olacaksan Deniz Olacaksın Arkadaş uzaktan seyreder ninlili sarayları şatafatlı lambaları. sardunyalı yollar dikenli tel/ışık arar gözler. göz çamura saplanır çukara düşer kanar yanar buğday taneleri arın terinde boğulur emek çaresiz düşmüş entel kucağına bir ömür sardunyalı yollar dikenli tel/ ışık arar gözler. gözler umut arar gözler devrim arar halk için güneş gibi doğar emeğin fikri şafaktan. şafak vakti geldi vakit tamam gel yoldaş yürüyelim mahir gibi yusuf gibi herbirimiz deniz olalım. yakalım devrim meşalesini devrim marşı söylüyelim.türküler yakalım çocuklara çiçekli ve özgür ülke bırakalım sardunyalı yolar dikenli tel/ gözler ışık arar. ışık devrim ışık sosyalizm ışık emek hak. köylü kentli bak iyi bak bak denize bak havaya. bak dağa taşa bak nasıl kapitalizmin esirisin. nasıl sömürüldün iyi bak ve kurtulmak için aklı kulan kuşatıldın her alanda mızraklandın akıyor her gün kan ter ağlıyor vatan. sende ol mahir düş yolara istiyorsan özgürlük korkmuyacaksın dar ağcından. korkaklar deniz olamaz korkalar sardunyalı dikenli telleri yıkamaz. korkaklar vatan savunamaz. korkaklar devrimci olamaz. devrimci olacaksan deniz olacaksın arkadaş İrfan Kökten
Arabamız Su Kaynatmasa
Arabamız su kaynatmasa durmayacaktık, o sıcak yaz günü Balıkesir'in Savaştepe ilçesinde. Yola çıkmadan önce arabaya bakım yaptırmış, hararet sorunu olduğunu söylememe rağmen arıza bulamamışlardı. Dağda su kaynattıktan sonra motorun soğumasını bekleyip ancak Savaştepe'ye kadar gidebilmiştik. Birlikte yolculuk ettiğim eşim ve kızımın da canı sıkkındı. Günlerden pazardı ve her yer tatildi. Sanayi sitesinde arabaya baktıracak birilerini aradık, bulamadık. Can sıkıntısı ve çaresizlik içinde söylenirken tamirci aradığımızı duyan birileri aracılığıyla tanıştık;Hüseyin amcayla. Elinde küçük bir alet çantası vardı. Yardımcı olmak istediğini söyledi. Motora yaklaştı, sesini dinledi. Kontağı kapatıp tekrar açtı. Hiçbir yere dokunmadan uzun uzun motoru ve çalışmasını izledi. "motorun soğutma sisteminde sorun görmediğinden" söz etti. Bir süre daha bakındı. Sonra"buldum galiba" diye haykırdı. "Her şey normal görünüyor ve su kaynatıyor ise araba su eksiltiyor demektir. Muhtemelen kalorifer peteği delinmiş, su kaçırıyordur. O takdirde döşemelerin ıslak olmalı" dedi. Gerçekten de onca uzmanın çalıştığı servisin bulamadığı sorunu kısa sürede görmüştü. Arabanın kalorifer sistemi su kaçırıyor eksilen soğutma suyu yüzünden araba hararet yapıyordu. Kalorifer sistemini devre dışı bırakıp geçici bile olsa su kaçağını önleyip sorunu çözdü, Hüseyin amca. Teşekkür edip borcumu sordum. Arabanın camındaki tıp armasını gösterdi; - Doktor musun? - Evet. - Bizim hanımın yıllardır geçmeyen ağrıları var. Gelip bakarsan ödeşiriz. Ben de hanıma doktor götürmüş, gönlünü almış olurum. Hem de çayımızı içer soluklanırsınız. Hep beraber, Hüseyin amcanın evine gittik. Tek katlı bahçeli şirin bir evdi. Hanımının şikayetlerini dinleyip, muayene ettim. Çoğu yaşlılığa ve menopoza bağlı yakınmaları için tavsiyelerde bulunup iki de ilaç yazdım. Kadıncağızın yüzü güldü. Teşekkür etti. Çay hazırlamak için izin istedi. Bu arada ilkokul çağındaki kızım boş durmuyor odaları karıştırıyordu. Bir şey kırıp dökmesin diye yanına gittiğimde evin bir odasının duvarlarının kitapla dolu olduğunu gördüm. Şaşkınlığım daha da artmıştı. Muhabbet ilerleyince, tamirci sandığım Hüseyin amcanın gerçekte emekli ilkokul öğretmeni olduğunu 39 yıl devlet hizmetinde Ege'nin köyleri nde çalışıp emekli olduktan sonra Savaştepe'ye yerleştiğini anlattı. Çocuklarının okuyup büyük şehre gittiğini burada hanımıyla baş başa yaşadığından dem vurdu. - Neden buraya yerleştin? - Ben okumayı, yazmayı, hayatı burada öğrendim. Sizler bilmezsiniz, unutuldu gitti. Ben Savaştepe köy enstitüsünün ilk mezunlarındanı m. Hasan Ali Yücel maarif vekili iken ilk köy enstitüsü burada açıldı. Burada öğrendim ben hayatı, bir şeyler öğretmenin nasıl mutluluk verdiğini. Ayrılamadım buralardan. - Peki bu tamircilik işi nereden çıktı? - Dedim ya, bilmezsiniz sizler, köy enstitüsü mezunu olmanın ne demek olduğunu? O zamanın okulları sanırsınız. Halbuki orada bu toprağın çocuklarına okuma yazmanın yanı sıra çiftçiliği, hayvancılığı, inşaat yapmayı, yemek yapmayı, bozulanları tamir etmeyi, örgü örmeyi hatta az buçuk hekimlik yapmayı bile öğret tiler. Hayatı öğrendik ve öğretmen olup hayatı öğrettik çocuklara. - Yani elinizden çok iş geliyor. - Köy enstitülerinde bilmeyi, öğrenmeyi, düşünmeyi soru sormayı,aklını kullanmayı öğretiyorlardı. Zaten bu yüzden yaşatmadılar ya... Bu arada çaylar geldi. Çayın yanında ekmek peynir ve zeytinden oluşan kahvaltı da hazırlamıştı Hüseyin amcanın hanımı. Emekli olduktan sonra zeytinciliğe başladığını sofradaki zeytinin de kendi ürünleri olduğundan söz etti. - Zeytinin hikmetini bilir misin? Meyveleri ile karnımızı doyurmuş, yağını çıkarmışsız. Kandillerde yakıp aydınlanmışız, odunu ile ısınmışız. Giderek ona benzemişiz. - Nasıl yani? - İnsan da doğanın meyvesi değil mi? Sofradaki zeytin çanağından aldığı zeytini ışığa doğru tutup; - Doğup büyüdüğünde zeytin tanesi gibi acı, yeşil bir meyve insan. Çoğunu sıkıp yağını çıkarıp posasını da sabun yapıyoruz. Yani heba olup gidiyor. Bir kısmını sofralık ayırıyor selede tuza yatırıp acı suyunu atmasını buruşup bu hale gelmesini sağlıyoruz. Veya salamura yapıp olduğundan daha şişkin gösterişli hale getiriyoruz. İnsanlara da böyle yapmıyor muyuz? Okullarda okutup okutup hayata hazırladığımızı sanıyor ya şişiriyor ya da buruşturup atıyoruz insanları. "Sizin köy enstitülerinde yaptığınız da böyle bir şey değil miydi" diye soracak oldum. Hanımına baktı gülüştüler. - Hurma zeytini bilir misin? - Bilmem. Hiç duymadım. - Egenin bazı yerlerinde olur. Ağaç aynı ağaçtır ama her yıl kasım ayı sonu gibi denizden karaya esen rüzgar ile zeytin ağaçlarına bir mantar bulaşır. Bu mantar zeytinin terini giderir, acısını dalında alır. Dalında olgunlaşır zeytinler. Toplandığınd a yemeğe hazırdır anlayacağın. - Eeee. - Köy enstitüleri de böyleydi. Dalında olgunlaşan zeytinler gibi insanları oldukları yerde yetiştirmeye, onların bilgilerini de diğer insanlara bulaştırmayı amaçlamıştı. Doğup büyüdüğü ortamda olgunlaştırıyorlardı, insanı. Hayata hazırlıyorlardı . Sustuğumu görünce. Hanımından boşalan bardakları doldurmasını rica etti. "işte bu yüzden, öğrendiklerimin zekatını vermek, zeytinin terini hatırlatmak için buradayım, doktorcum, unutulsun istemiyorum" dedi. Kitaplığından çıkardığı iki kitabı kızıma hediye etti. Vedalaştık. Arkamızdan bir tas su döküp, uğurladılar. Dr. Mehmet Uhri > > Not: Bu yazı, emekli öğretmen Hüseyin Kocakülah ve köy enstitülerine emek > verenlerin anısına ithaf olunmuştur.
RAKI MANİFESTOSU
(Vardar Ovası türküsü eşliğinde okuyunuz) 1- Rakı her içkinin üzerindedir. Bazen başka içki de içilebilir ama rakı masasında rakıdan başka içki tercih edilmez. 3- Rakı, hakkını vererek içilen bir içkidir. Rakıcının mezesi tadında, muhabbeti kıvamındadır. 4- Rakıcı, nihavendden hüzzama, acemaşirandan hicaza, rakısını makam makam yudumlar. Şarkıların dilinden anlar, o şarkıları söyleyenleri saygıyla anar. 5- Gerçek rakıcı, rakıyı ağzıyla içmeyenleri masasında barındırmaz. İki kadeh içip masanın adabını bozanlarla bir daha asla kadeh kaldırmaz. 6- Muhabbet masasında konuşan saygıyla dinlenir, saçmalayanı susturulur. Masadaki kadınlara sarkanlar kolundan tutup atılır. 7- Gerçek rakıcı, kararında içmeyi bilir. Masadan kalkma zamanı geldiğinde üstelemez, ‘yolluk’ olayına hiç girmez. 8- Rakıcı, cibezi, radikayı, turp otunu, şevketi bostanı tanır. Taze balığı gözünden anlar. Etin hasını renginden çakar. 9- Muhabbet nerede bulunursa rakı sofrası orada kurulur. Dünyanın her köşesi makbuldür. 10- Rakıcının içmeye bahanesi çoktur. Üzülür içer, sevinir içer, sınavı kazanır içer, kaybeder içer, evladı okulu bitirir içer, sınıfta kalır içer, terk edilir içer, terk eder içer. Ama en çok da aşktan içer. 11- Rakıcı, aşkı bilir, aşkı tanır, zaten rakı içmenin başlı başına bir aşk olduğunun farkındadır. 12- Rakıyı sulu da içilir, sek de içilir. Gerçek rakıcı, sulu içecekse kadehe önce rakı sonra su sonra buz konulacağını bilir. Bu sırayı şaşıran garsona bardağı geri götürmesini söyleyecek kadar rakıya saygılıdır. 13 - Rakıcı, içemeyeceği rakıyı kadehe koymaz. Bu yüzden de kadehi bitmeden masadan kalkmaz. 14- Rakı masasında konuşulan, rakı masasında kalır. Dedikodu yapılmaz, hiç kimse ne kadar içtiğiyle değerlendirilmez. Kadeh kaldırılırken söylenen 'Şerefe' sözcüğünün, "Şeref sözü veriyorum ki bu masada konuşulanlar dışarı çıkmayacak' anlamında olduğunu bilir. 15- Rakıyla şaka olmaz, rakıyla yarışılmaz. Rakı, keyif için içilir, iddia için değil. 16- Rakı içmek istemeyen, içmeye zorlanamaz. Rakı içmeyen, masanın misafiridir. Ama bu misafirlik bir kereye mahsustur. Madem içmiyor, onunla rakı masasına oturulmaz. 17- Rakı ayrıştırıcı değil, bütünleştirici bir içkidir. 18- Rakı masasında ‘açılım ’ yoktur, ‘katılım ’ vardır. Rakı masasında dili, dini, ırkı, mezhebi, etnik kökeni ne olursa olsun herkes eşittir. Çünkü rakı herkesi güzelleştirir.
29 Mayıs 2018 Salı
Gavurdağlı
Sen aşk nedir bilir misin?
Gavurdağlı.
Bilemezsin?
Senin halinden,
Ancak,
Gavurdağlı güzeli,
Anlar..!
Zor adamsın zor
Cemal Borandağ
21 Mayıs 2018 Tuzla-İstanbul.
İnsan doğduğu yerin,dağına,çiceğine benzer.!
Mavi Gülüşlü Yarim
Süt kokardı,
Tomurcuk memelerin.
Çocuk doğurmaktan.
Okudukça,okudukça,okudukça.
Şimdi parfüm kokuyorsun.
Eteklerinde,yapraklar,çiçekler.
Zil çalıyor,sevincinden.
Gökyüzü maviliğinde,bir gülüş.
Denizin dalgaları arasında bir gülüş.
Bahar kokulu,
Mavi gülüşlü yarimsin.
Cemal Borandağ
17 Mayıs 2018 Tuzla-İstanbul
Kadınlar gülünce nede güzel oluyorlar
Duyun Sesimi
Esmer yar bana küsmüş,
Yok mu karlı dağları eriten.
Yalpalıya yalpalıya,
Nara atarak,
Türkü,şarkı,şiir söylüyor muşum?
Merhametli insanlar,
Duyun sesimi.
Teselli bulurum,yaylalarda,dağlarda.
Kurtlar kuşlar,börtü böcekler,
Turnalar yoldaşım olsun.
Bir sen bilirsin,ne çektiğimi.
Merhametli insanlar,
Duyun sesimi.
Düştüm sarhoşun eline diyormuş,
Güzelle olan sarhoş olmaz mı?
Var mı benim günahım dostlar,
Merhametli insanlar,
Duyun sesimi.
Cemal Borandağ
12 Mayıs 2018 tuzla-İstanbul
Yalnızlık,ya Allaha,yada vahşi yaratıklara mahsusutur.
Milletvekilinin
Milletvekilinin biri bir köyu gezerken, bağlı olduğu değirmeni döndüren bir eşek görmüş.
Yanında ki köylüye sormuş;
- Bu eşeğin boynundaki zil ne işe yarıyor ?
- Efendim, demiş köylü, o zil sustuğunda eşeğin durduğunu anlıyorum. Müdahale edince tekrar harekete başlıyor.
- Akıllıca ,demiş vekil peki eşek olduğu yerde durupta başını sağa sola sallarsa nereden anlayacaksın durduğunu?
- Anlayamam ama, ne gezer efendim sizin gibi akıllı eşek buralarda.
Fransızlar
Fransızlar, İncil’i ne zaman Fransızca okuyabildi, bilir misiniz?
Ya İngilizler? Ya Almanlar? İncil Latince idi. Başka bir dile çevrilmesine Vatikan izin vermiyordu.
I. Fransuva (François), Fransa kralı emir verdi. Sorbonne Üniversitesi karşı çıktı. Kral aldırmadı. İncil Fransızcaya çevrildi.
Yıl 1530’lar. İngiltere’de VIII. Henri kraldı. O da İncil’in İngilizceye çevrilmesini buyurdu. Çevrildi.
Yıl 1530’lar. İncil’in Almancaya çevrilmesi Martin Luther tarafından gerçekleştirilmiştir.
Yıl 1530’lar. Bu yıllardan sonra bu ülkelerin insanları kutsal kitaplarının ne dediğini okuyup anlamışlardır. Buna karşı çıkan Vatikan ve ruhban sınıfı da eski güçlerini kaybetmişlerdir.
Peki Türkler? Arapça okunan Kuran’ı anlamadan dinleyip ağlayan, hislenen ama ne dediğini bilmediği için imamın her dediğini doğru sanan Türkler?
Kuran Türkçeye ne zaman çevrildi?
Kuran Türkçeye Atatürk’ün önerisiyle 1929’da çevrildi. Atatürk’ün önerisi, Büyük Millet Meclisi’nin kararıyla çeviri işi yapılmıştır.
Avrupa’dan 400 yıl sonra Türkler, kendi dillerinde kutsal kitaplarının ne dediğini okuyup anlamaya başladılar.
400 yıl sonra. Anlaşılıyor mu efendiler?
Anlaşılıyor mu, din adına her türlü sahtekârlığı yapıp halkı kandıran bezirgânlar?
Anlaşılıyor mu Atatürk’ü ordan burdan çekiştirenler. Atatürk’ü yenemiyorsunuz efendiler. Yattığı yerden sizi yeniyor. Vesselam...
Erdal Atabek
Ya İngilizler? Ya Almanlar? İncil Latince idi. Başka bir dile çevrilmesine Vatikan izin vermiyordu.
I. Fransuva (François), Fransa kralı emir verdi. Sorbonne Üniversitesi karşı çıktı. Kral aldırmadı. İncil Fransızcaya çevrildi.
Yıl 1530’lar. İngiltere’de VIII. Henri kraldı. O da İncil’in İngilizceye çevrilmesini buyurdu. Çevrildi.
Yıl 1530’lar. İncil’in Almancaya çevrilmesi Martin Luther tarafından gerçekleştirilmiştir.
Yıl 1530’lar. Bu yıllardan sonra bu ülkelerin insanları kutsal kitaplarının ne dediğini okuyup anlamışlardır. Buna karşı çıkan Vatikan ve ruhban sınıfı da eski güçlerini kaybetmişlerdir.
Peki Türkler? Arapça okunan Kuran’ı anlamadan dinleyip ağlayan, hislenen ama ne dediğini bilmediği için imamın her dediğini doğru sanan Türkler?
Kuran Türkçeye ne zaman çevrildi?
Kuran Türkçeye Atatürk’ün önerisiyle 1929’da çevrildi. Atatürk’ün önerisi, Büyük Millet Meclisi’nin kararıyla çeviri işi yapılmıştır.
Avrupa’dan 400 yıl sonra Türkler, kendi dillerinde kutsal kitaplarının ne dediğini okuyup anlamaya başladılar.
400 yıl sonra. Anlaşılıyor mu efendiler?
Anlaşılıyor mu, din adına her türlü sahtekârlığı yapıp halkı kandıran bezirgânlar?
Anlaşılıyor mu Atatürk’ü ordan burdan çekiştirenler. Atatürk’ü yenemiyorsunuz efendiler. Yattığı yerden sizi yeniyor. Vesselam...
Erdal Atabek
40'LAR MECLİSİ...
Bir zamanlar bilginler ve şairler, 'suskunlar meclisi' adıyla bir topluluk oluşturmuşlardı.
Üye sayısı kırk kişiydi ve bunu artırmıyorlardı. Üyeliğin ilk şartı çok düşünmek fakat çok az konuşmaktı.
O zamanlar meşhur şair ve bilgin Molla Câmî, bu meclisin aşkındaydı. Günün birinde suskunlar meclisinin bir üyesinin öldüğünü duyunca, onun yerine aday olmak için bilginlerin bulunduğu köşke geldi.
Kendisini karşılayan kapıcıya bir şey söylemeden, ismini bir kağıda yazarak o sırada toplantı halinde bulunan suskunlar meclisine gönderdi.
Meclis üyeleri bu teklifi görünce biraz üzüldüler. Molla Câmî oraya layık bir bilgindi, ama ölen üyenin yerine başka birini almışlardı.
Yeni bir üye için yer yoktu. Meclisin başkanı, bir bardağı tamamen suyla doldurduktan sonra Molla Câmî'ye gönderdi. Zeki bilgin durumu kavramıştı. Bir damla daha olsa bardak taşacaktı. Bunun üzerine o da hemen oracıktaki bir gül dalından küçük bir yaprak koparıp, nazikçe suyun üstüne koyuverdi.Bardak taşmamıştı. Bunu içeri gönderdi.
Meclistekiler bu kibar cevabın mânasını anlamışlardı: Zarif insanların yeri başkaydı. Üyeler, bu değerli bilgini de aralarına almaya karar verdiler.
Başkan listeye Molla Câmî'nin adını ekledi. Kırk sayısının sonuna bir sıfır koyarak, 400 yazdı. Bununla Molla Câmî sayesinde, meclisin değerinin on misli arttığını belirtiyordu. Listenin son şekli Molla Câmî'ye gelince, meseleyi anladı. Ancak sayının büyük gösterilmesinden hoşlanmadı. Sağdaki bir sıfırı silerek, kırk sayısının soluna koydu.
Yani 040 yazdı. Alçak gönüllü Molla Câmî, böylece kendisini solda sıfır sayıyor, bardağı taşırmadığı gibi, o meclisin yapısını da etkilemeyeceğini söylemek istiyordu.
Gül yaprağı olmak, kolay değil. Ama, evde, işte, çevrede geçim ehli olmanın, gül gibi geçinmenin yolu gül yaprağı olmaktan geçiyor. Yük olmayıp yük almak, gül yaprağı güzelliğine kavuşmak… Kendi içimizde, ailemizle, çevremizle uyumlu olmanın, ebedi güzellikler yolunda yürümenin müjdecisi.
Gül yaprağı sırrına erenler, sağdaki sıfır gibi bulundukları topluma güç katarlar hem de bire on, ama soldaki sıfır gibi davranıp kimseye yük olmazlar.
Üye sayısı kırk kişiydi ve bunu artırmıyorlardı. Üyeliğin ilk şartı çok düşünmek fakat çok az konuşmaktı.
O zamanlar meşhur şair ve bilgin Molla Câmî, bu meclisin aşkındaydı. Günün birinde suskunlar meclisinin bir üyesinin öldüğünü duyunca, onun yerine aday olmak için bilginlerin bulunduğu köşke geldi.
Kendisini karşılayan kapıcıya bir şey söylemeden, ismini bir kağıda yazarak o sırada toplantı halinde bulunan suskunlar meclisine gönderdi.
Meclis üyeleri bu teklifi görünce biraz üzüldüler. Molla Câmî oraya layık bir bilgindi, ama ölen üyenin yerine başka birini almışlardı.
Yeni bir üye için yer yoktu. Meclisin başkanı, bir bardağı tamamen suyla doldurduktan sonra Molla Câmî'ye gönderdi. Zeki bilgin durumu kavramıştı. Bir damla daha olsa bardak taşacaktı. Bunun üzerine o da hemen oracıktaki bir gül dalından küçük bir yaprak koparıp, nazikçe suyun üstüne koyuverdi.Bardak taşmamıştı. Bunu içeri gönderdi.
Meclistekiler bu kibar cevabın mânasını anlamışlardı: Zarif insanların yeri başkaydı. Üyeler, bu değerli bilgini de aralarına almaya karar verdiler.
Başkan listeye Molla Câmî'nin adını ekledi. Kırk sayısının sonuna bir sıfır koyarak, 400 yazdı. Bununla Molla Câmî sayesinde, meclisin değerinin on misli arttığını belirtiyordu. Listenin son şekli Molla Câmî'ye gelince, meseleyi anladı. Ancak sayının büyük gösterilmesinden hoşlanmadı. Sağdaki bir sıfırı silerek, kırk sayısının soluna koydu.
Yani 040 yazdı. Alçak gönüllü Molla Câmî, böylece kendisini solda sıfır sayıyor, bardağı taşırmadığı gibi, o meclisin yapısını da etkilemeyeceğini söylemek istiyordu.
Gül yaprağı olmak, kolay değil. Ama, evde, işte, çevrede geçim ehli olmanın, gül gibi geçinmenin yolu gül yaprağı olmaktan geçiyor. Yük olmayıp yük almak, gül yaprağı güzelliğine kavuşmak… Kendi içimizde, ailemizle, çevremizle uyumlu olmanın, ebedi güzellikler yolunda yürümenin müjdecisi.
Gül yaprağı sırrına erenler, sağdaki sıfır gibi bulundukları topluma güç katarlar hem de bire on, ama soldaki sıfır gibi davranıp kimseye yük olmazlar.
Akşamdan Kalma
Akşamdan kalma bir adam, büyük bir başağrısı ile sabah uyanmış. Zorlukla gözlerini açıp, yerinden doğrularak, şöyle bir etrafına bakınmış. Komodinin üstünde bir bardak su ve iki aspirin duruyor.
Yatağın ayakucundaki sandalyede elbiseleri temiz ve ütülenmiş..
Aspirinleri içerken, komodindeki not dikkatini çekmiş;
”Sevgilim, günaydın. Kahvaltın mutfakta. Ben alışverişe çıkıyorum, erken dönerim. Seni seviyorum’.
Kalkıp, giyinmiş ve kahvaltı için mutfağa gitmiş. Bakmış oğlu oturmuş, kahvaltı ediyor. Masada da kendi servisi ve gazeteleri duruyor. Oturmuş, kahvaltısına başlamış ve oğluna sormuş;
- Evlat, dün gece ne oldu, biliyor musun?
- Evet, dün gece saat 3’ü geçiyordu, sarhoş olarak eve geldiğinde. Önce koridordaki sandalyeyi devirdin, ardından kustun, daha sonra da odanın kapısına kafanı çarptın, bir gözün morardı.
Adam, şaşırmış vaziyette:
- Anlayamadım. O zaman niye herşey temiz, kahvaltı hazır ve gazetem alınmış?
– Ha onu mu soruyorsun. Annem seni sürükleyerek yatak odasına götürüp, pantalonunu çıkarmaya çalıştığında,
Bayan, beni rahat bırakın, ”BEN EVLİ BİR ADAMIM” dedin.
Yatağın ayakucundaki sandalyede elbiseleri temiz ve ütülenmiş..
Aspirinleri içerken, komodindeki not dikkatini çekmiş;
”Sevgilim, günaydın. Kahvaltın mutfakta. Ben alışverişe çıkıyorum, erken dönerim. Seni seviyorum’.
Kalkıp, giyinmiş ve kahvaltı için mutfağa gitmiş. Bakmış oğlu oturmuş, kahvaltı ediyor. Masada da kendi servisi ve gazeteleri duruyor. Oturmuş, kahvaltısına başlamış ve oğluna sormuş;
- Evlat, dün gece ne oldu, biliyor musun?
- Evet, dün gece saat 3’ü geçiyordu, sarhoş olarak eve geldiğinde. Önce koridordaki sandalyeyi devirdin, ardından kustun, daha sonra da odanın kapısına kafanı çarptın, bir gözün morardı.
Adam, şaşırmış vaziyette:
- Anlayamadım. O zaman niye herşey temiz, kahvaltı hazır ve gazetem alınmış?
– Ha onu mu soruyorsun. Annem seni sürükleyerek yatak odasına götürüp, pantalonunu çıkarmaya çalıştığında,
Bayan, beni rahat bırakın, ”BEN EVLİ BİR ADAMIM” dedin.
7 Mayıs 2018 Pazartesi
Baba Senin Aşık Olduğun Yaştayım
Neden yağmurlu bir günde,
Aşık olup,sevişmek ister insan,
Doğanın göz yaşları arasında,
Ömrün uzun,
Düğünün yazın olsun.
Yıldızlar,yıldızlar ,yıldızlar.
Baba,
Senin,aşık olduğun yaşatayım.
Cemal Borandağ
06 Mayıs 2018 Tuzla-İstanbul
Deniz,İnan,Aslan.
Bir gün İsak efendi şapkasını kaybediyor.
Bir gün İsak efendi şapkasını kaybediyor. Dünyayı alt-üst ediyor, şapka mapka yok!
Sonunda kendi kendine diyor ki: “Bugün Cumartesi Sinagogda sabah ayininde eşraftan bir sürü adam olmalı. Gideyim de oralardan şöyle bana yakışacak cinste ve tiynette bir şapka yürüteyim.”
Gittiğinde haham ayini bitirmiş, mihrapta çok ateşli ve ciddi bir şekilde on emir ile ilgili vaaz vermektedir.
İsak efendi gittikçe artan bir ilgi ve heyecanla dinler öyle ki vaazın sonunda elini kaldırıp:
"-Sayın Haham ! Bu söylediklerinizle inanın bugün beni günahtan kurtardınız! İnanmayacaksınız, benim çok güzel bir şapkam vardı ve onu kaybettim. Buraya bir şapka çalmak amacı ile gelmiştim, ancak vaazınızı dinledikten sonra, bunu yapmaktan vazgeçtim!”
"-Kutlarım seni evladım, der haham. Bu anlattığın elbette ki bugünkü konumuz olan günahlardan, ve senin kararın takdire şayan ve örnek bir karar.Peki vaazın tam olarak hangi bölümü senin bu günahı işlemekten men etti? Benimle ve cemaatimizle paylaşır mısın?”
_ Sayın Haham , az önce on emir’den bahsediyordunuz. Ve tam da yedinci emiri yani “ zina etmeyeceksin” i anlatırken hatırladım, şapkamı nerede bıraktığımı..
Sonunda kendi kendine diyor ki: “Bugün Cumartesi Sinagogda sabah ayininde eşraftan bir sürü adam olmalı. Gideyim de oralardan şöyle bana yakışacak cinste ve tiynette bir şapka yürüteyim.”
Gittiğinde haham ayini bitirmiş, mihrapta çok ateşli ve ciddi bir şekilde on emir ile ilgili vaaz vermektedir.
İsak efendi gittikçe artan bir ilgi ve heyecanla dinler öyle ki vaazın sonunda elini kaldırıp:
"-Sayın Haham ! Bu söylediklerinizle inanın bugün beni günahtan kurtardınız! İnanmayacaksınız, benim çok güzel bir şapkam vardı ve onu kaybettim. Buraya bir şapka çalmak amacı ile gelmiştim, ancak vaazınızı dinledikten sonra, bunu yapmaktan vazgeçtim!”
"-Kutlarım seni evladım, der haham. Bu anlattığın elbette ki bugünkü konumuz olan günahlardan, ve senin kararın takdire şayan ve örnek bir karar.Peki vaazın tam olarak hangi bölümü senin bu günahı işlemekten men etti? Benimle ve cemaatimizle paylaşır mısın?”
_ Sayın Haham , az önce on emir’den bahsediyordunuz. Ve tam da yedinci emiri yani “ zina etmeyeceksin” i anlatırken hatırladım, şapkamı nerede bıraktığımı..
Babamın Arkadaşından Dinlemiştim
Babamın arkadaşından dinlemiştim;
kendisi Of'luydu.
Olay 60'lı yılların Türkiyesinde geçiyor.
Üniversiteye okumaya gitmiş İstanbul'a. Okuduğu dal Elektrik Mühendisliği.
Okulda bir arkadaşı ile bayağı samimi olmuş. Hatta Bizim Karadeniz'in güzelliğini öyle bir anlatmış ki arkadaşına, o arkadaşı da merak etmiş.
Tabii haliyle oflu köyünü merak eden arkadaşını köylerine davet etmiş.
Yaz tatilinde kalkmışlar Of'a, yaylaya gitmişler.
Evde misafir olunca tüm sülale toplanmış.
Sülalenin bir yaşlısı, sormuş;
-'Ne okuyaysunuz?'
Misafir cevap vermiş: 'Oğlunuzla aynı daldayız amca. Elektik Mühendisliği okuyoruz..'
Yaşlı amca şöyle iki gence bakmış bakmış;
kafasına pek yatmamış olsa gerek ki, ekşimsi bir suratla zoraki bir 'Aferum' demiş.
Yemekler yenmiş. Akşam yine hep beraber oturmuşlar.
Sohbet ediliyor, yaşlıların anıları dinleniliyor derken, malum ahşap yayla evi, ortalıkta bir fare peydah olmuş..
Babamın arkadaşı ile misafiri olan okul arkadaşı bayağı bir uğraşmışlar sıçanı yakalamaya ama bir türlü yakalayamamışlar, sıçan kaçmış.
Nerede okuduklarını soran ve dili ucuyla 'Aferum' diyen amca bu sefer sinirli sinirli söylenmiş.
'Ha!... Pi sıçani tutamadunuz. Pen sıçaym sizin okuduğuniz ogula!....'
Aynı Türküyü Söyledik
Evimizin çatısında,
Yıldızları beraber saydık.
Komşumuzun bahçesinde,
Erikleri çalıp,
Güle güle yerdik.
Aksu ırmağının kenarında,
Dilek tutar,
Taş sektirirdik.
Yılanlarla beraber yüzer,kumda debelenirdik.
Deniz kenarında,
Mehtaplı,yakamozlu gecelerde,
Şarap içer,coşku ile dans ederdik.
Erzurum dağları kar ile boran,
Türküsünü beraber söylerdik.
Ne oldu sana canım,
Can candan ayrılır mı?
Birden bire,
Hırçın,aksi.namert oldun.
Nemrutun kızı mısın?
Yoksa.
Cemal Borandağ
03 Mayıs 2018 Tuzla-İstanbul
Türküler yoldaşın olsun!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)