29 Şubat 2020 Cumartesi

TÜRKİYE 9.SINIF ÖĞRENCİSİ 3 GENCİN YAZDIĞI YAZIYI KONUŞUYOR.


Atatürk’ün hep “kahraman” olduğunu söylediler bize… Düşmanları nasıl yendiğini, ulusunu karanlıktan aydınlığa nasıl çıkardığını, yurdu nasıl kurtardığını, zaferden zafere nasıl koştuğunu, yurtsever biri olduğunu ve ulusu için neler yaptığını, her başarıyı kendisine değil de ulusuna mal ettiğini, dünyaya hükmeden kararlı bir devlet adamı olduğunu anlattılar. Her söyleyen, her söylediğinde gerçekten de haklıydı. O, bizim için hep ulaşılmaz, hep ayrıcalıklı biriydi.

Atatürk’ü bir “kahraman” olarak değil de bir “insan” olarak düşündünüz mü hiç? Oysa O, saydığımız tüm üstün niteliklerinin yanında bir “insandı”. O da bizim gibi banyo yapan, yemek yiyen, pijama giyen, ağlayan, üzülen, gülen, seven birisiydi. Herkes gibi O’nun yaşamında da hırslar, heyecanlar, öfkeler, iniş ve çıkışlar vardı.
Renkli bir kişiliği vardı… Erleriyle sigara içip sohbet eden, köylüyle ayran bölüşen, şekerli kahve içen, fal baktıran, gecelik entarisi giyen, bağdaş kuran sade bir vatandaştı. Yemek seçmez, sofraya gelen her yemeği yerdi. Karnıyarığı, kuru fasulyeyle pilavı, gül reçelini ve kavrulmuş leblebiyi çok severdi.
Arkadaşlarıyla sokaklarda korumasız yürüyen, Lebon’a pasta yemeye, Rejans’a Borç çorbası, Vefa’ya boza içmeye giden, aklına eseni yapmayı seven, özgür ruhlu bir entelektüeldi.

Gramofonunu başucundan ayırmayan, vals ve tangoya bayılan, balolarda genç kızların en gözde kavalyesi olan bir salon adamıydı. Bir iğde ağacının kesilmesine üzülen, bir tayın ölmesine ağlayan, doğayı seven, ulu bir çınarın görkemiyle büyülenen ve bir dalının bile kesilmesine gönlü elvermeyen bu nedenle de o yılların teknolojik olanaklarıyla bir binayı yerinden 4. 80 metre kaydırtan bilinçli bir çevreci, insan sevgisiyle dolu bir askerdi.
Sık sık Sarayburnu’na giderek halkın arasına karışmayı ve onlarla birlikte müzik dinlemeyi çok severdi.

O’na Sarı Paşa derlerdi… Kararlı bir devlet adamı sertliğine ve cesur asker kişiliğine karşın, özel yaşamında çok duygusaldı.

Belki de küllenmemiş aşklarıyla geçmişe özlem duyan, sık sık gözleri dolan bir adamdı… Selanik’teki çocukluk aşkını ve Fikriye’yi hiçbir zaman unutamadı. Başka aşklar da yaşadı. O’na neredeyse dönemin bütün kadınları âşıktı. Kadınlar, gazeteden kestikleri fotoğrafını, göğüslerindeki madalyonlarda taşırdı. Eşi Latife Hanım da genç kızlığında, Paris’te yayımlanan bir dergiden Paşa’nın fotoğrafını kesip madalyonuna koymuştu. Bunu da ilk karşılaştıklarında Mustafa Kemal’e göstermişti. Bu durum, romantik Mustafa Kemal’i, fazlasıyla duygulandırmıştı. O, genç kızlar için düş kurup özledikleri ve bir türlü ulaşamadıkları beyaz atlı bir prens, mavi gözlü çok yakışıklı bir asker, düşlere giren bir masal kahramanıydı.

Atatürk, tüm insanlara değer verirdi; ama kadına ve kadın haklarına verdiği değer kuşkusuz tartışılamazdı. Kadını kadın olarak değil de Avrupalılar gibi insan olarak görürdü. Onların eğitimini önemli bulurdu. Kadınların erkeklerden daha bilgili, daha aydın, daha verimli olmaları gerektiğini söylerdi. Kadınları geri kalmış toplumların uygar olmadığını düşünürdü.

Cumhuriyetin ilanından sonra Tarsus’a gittiğinde O’nu karşılayanlar arasında Kurtuluş Savaşı kahramanlarından iri yapılı, yağız çehreli Adile Çavuş da vardı. Adile Çavuş saygı, sevgi ve coşkusundan Atatürk’ün önünde yere kapanır, ağlayarak toprağı öper. “Bastığın toprağa kurban olayım Paşa’m! ” der. Atatürk, Adile Çavuş’un elinden tutarak onu yerden kaldırır. “Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil omuzlar üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.” der ve toplumun anası olarak gördüğü kadını yerden kaldırır.
O, Türk kadınına örnek olsun diye seçtiği, Sorbon’da eğitim gören modern Latife Hanım’la olan evliliğinde çok mutsuz oldu. Bu evliliği sürdüremeyeceğini anlayınca çaresiz kalıp boşandı, kendini bekarlığa mahkum ederek bir daha evlenmemeye and içti. Eşinden ayrıldığı gün gramofonda Sadettin Kaynak’ın şu şarkısını dinleyip ağladı.

Gördüm seni bir gün yeni açmış güle döndüm.
Coştum, şakıyıp aşk okuyan bülbüle döndüm.
Bak ayrılığın şimdi karanlık kucağında
Bir bağrı yanık, boynu bükük sünbüle döndüm.
Ömrü boyunca evlat özlemiyle yanıp tutuşarak manevi çocuklarıyla avundu… Cumhurbaşkanı oldu; ama mutlu bir aile reisi olamadı.
O’nu çoğu kez kahraman bir asker, başarılı bir devlet adamı, kararlı ve cesur bir devrimci, çağdaş bir halkçı, ender rastlanan bir deha; şık giyinen, yakışıklı bir lider fotoğrafı olarak tanıdık, sevdik ve anımsadık…

O, koyduğu eşyaların yerinin değişmesini sevmeyen, değişiklik yapılacaksa bunu yalnızca kendisinin yapması gerektiğini düşünen birisiydi. O’nun doğasında kendisi seçmek ve düzenlemek, kendi istediği yere koymak vardı.

Oysa O, bütün bu değerlerinin arkasında gizlenen, utangaç, ârif, duygulu, seçkin zevkleri ve sanat tutkusu olan, milyonların arasında yaşayan birisiydi.

Kimi zaman acı, kimi zaman özlem çeken, kimi zaman ağlayan, kimi zaman pişmanlıklarla sarsılan bir yalnız adamdı. Bazen bir çocukla gülen, köpeğiyle dertleşen, atıyla yalnızlığını paylaşan bir yalnız adam. O, gerçekten yalnız mıydı? Devrim yapan her lider biraz yalnız değil midir? Halkından hiç kopmayan, halkla arasında perde olmasın diye koruma bile kabul etmeyen bir yönetici nasıl yalnız olabilirdi? Çiftlik’ten tohum almaya gelen köylülerle konuşan, şakalaşan bir halk adamı yalnız olabilir miydi?

Değil yaşarken, öldükten sonra bile yalnız kalmadı. Norveçlilerin “Atatürk gibi olmak” diye bir deyimlerinin, tüm dünyada “Atatürk çiçeği” adıyla bilinen bir çiçeğin olduğunu hepimiz bilmiyor muyuz? Yunan Başkomutanı Trikopis, her “Cumhuriyet Bayramı”nda Atina´daki Türk Büyükelçiliğine giderek Atatürk`ün resminin önüne geçip saygı duruşunda bulunurmuş. Düşmanlarının bile saygı gösterdikleri ulu bir devlet adamı yalnız olabilir mi hiç?

Haiti Cumhurbaşkanı, mezar taşının üzerine “Bütün ömrüm boyunca Türkiye´nin lideri Mustafa Kemal Atatürk´ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm.” cümlesinin yazılmasını vasiyet etmiş. Vasiyeti de yerine getirilmişti. Bu vasiyet bile Ata’mızın hâlâ yaşadığını ve yalnız olmadığını kanıtlamaya yetmez mi?

Ne yapmak istediğini çok iyi bilirdi O. Adaletliydi. Başkalarını dinlerdi. Gazete kağıdına sardığı tütünü içmeye çalışırken eli yanan ve bu yüzden de kendisine söven bir köylüyü tutuklayıp yargılayanlara, “Bırakın o adamı, onu mahkemeye vereceğinize doğru dürüst sigara içmesini temin edin.” deyip köylüyü serbest bıraktırmıştı. Hoşgörülüydü. Bilet almadan yolculuk yapan ve bunu mebus ayrıcalığı olarak gören milletvekillerine kızar ve onları çok ayıplardı.

Toplantılarda sık sık görülmezdi; ama toplantıları kendi yaratırdı. Bir halk toplantısında, kendisine “Paşa’m, size diktatör diyorlar, ne dersiniz?” sorusunu yönelten gence, “Ben diktatör olsaydım, sen bana şimdi bu soruyu soramazdın! “yanıtını veren Sarı Paşa akıllı, hazırcevap bir yöneticiydi.

Türk ulusunun Ata’sı, kurtarıcısı, kahramanı, Cumhuriyet’in mimarıydı. Milyonlarca seveni, uğruna öleni, yoluna baş koyanı vardı.

Ömrünü ulusuna adadı, yüreğinde hep acıyı taşıdı, özel yaşamında ıssızlığı yaşadı… Aşklarını içine gömdü, baba olamadığı için çok üzüldü.

Bedevi bir falcının kehanetini 26 yıl içinde sakladı ve ondan çok etkilendi. Cumhurbaşkanlığının 15 yıl süreceğini, ne zaman öleceğini çok iyi biliyordu…
Savaşta yüz binlerce düşmanla çarpışıp onları yok etti; ama ölmek üzere olan atını vuramadı. Köpeği Foksi ölünce, onun doldurulmuş bedenini görmeye dayanamadı. Yeşile ve maviye tutkundu, kesilen bir ağaç için yas tutardı. Çankaya’dan Meclis’e giden yolun üzerindeki iğde ağacına sanki âşıktı. Bu benim ağacım der, gelip geçerken o ağacı selamlardı. Yol yapımı nedeniyle kesilen o ağaca çok üzülmüştü. Onu, bozkır Ankara’yı yeşile dönüştürecek bir umut simgesi olarak görmüştü. Çankaya Köşkü’nün bahçesindeki ağacı kesen bahçıvanın işine son verilmesini; ama bahçıvana başka bir iş bulunmasını söylemişti.

Şarkılardan fal tutar, aşk ve özlem şarkıları çalınırken ağlardı. Özgür ruhuyla, bazen ortalardan kaybolmak ister, bir sade vatandaş gibi yaşamanın özlemi ve coşkusuyla, otomobilinden inip hareket etmek üzere olan trene atlar, tramvaya binip Beyoğlu’na çıkar; aklına esti mi türkü söyler, coştu mu zeybek oynar, erleriyle güreş tutar, gece yarısı mutfağa inip aşçısıyla omlet ya da yakınlarının pek sevdiği menemene benzer bir yumurta yemeği yapardı.

Sofrasında oturup da düşüncelerini söyleyen insanları cesaretli olarak görmez, üstelik söylemeyenlere çok kızardı. Bir şeye karar vermeden önce herkesin düşüncesini alırdı.
Ankara’nın değişik yerlerinden gelen konukları kabul eden Latife Hanım’ın kabul günlerine O da arkadaşlarıyla katılırdı.

Florya’da kaldığı günlerde, halkın arasında denize girerdi. Çocuklarla şakalaşır, gençlerle söyleşir, sandala binip saatlerce kürek çekerdi. O’na pencereden el sallayan tanımadığı yaşlı kadınların yalısına sandalını yanaştırıp kahve içmeye giderdi. Onlarla saatlerce söyleşirdi. Bir şenliğe rastlasa “Galiba burada bir düğün var.” deyip sünnet çocuklarını ya da gelinle damadı ziyaret eder, onlara armağanlar verirdi. Bazen de rastgele bir kapıyı çalıp Tanrı misafiri olur, onlarla birlikte sofralarında pilava kaşık sallar, dertlerini dinlerdi.
Bir Adanalı kadar sıcakkanlı; Karadenizli olmamasına karşın, bir Karadenizli kadar cana yakın, bir Aydınlı kadar oturaklıydı. Kısacası O, Anadolu insanının mayasından, onun kumaşındandı.

Kendisini Türk ulusunun öğretmeni olarak görürdü.

Yakın arkadaşı Behçet Kemal Çağlar’dan, kendisinde gördüğü nitelikleri anlatan bir şiir yazmasını istemişti. Yarım saat sonra şiiriyle dönen ve Atatürk’ün yiğitliği, zaferleri ve devrimlerini bir bir dile getiren ünlü ozana, “Olmamış. Sen benim asıl niteliğimi yazmamışsın. Benim asıl niteliğim, öğretmenliğim, ben ulusumun öğretmeniyim, bunu yazmamışsın. “demiş ve buna da çok üzülmüştü.

Atatürk aslında öğretmen değil, dünyada “Başöğretmen” olarak kabul gören tek liderdi. Bir geometri kitabı yazmıştı. “Üçgen, açı, dikdörtgen …” gibi tam 48 geometri teriminin Türkçe ad babasıydı. Bu yönüyle de Mustafa Kemal, gerçekten bir öğretmendi.

En büyük düşü bir dünya turuna çıkmak, Türk dili ve tarihi üzerindeki çalışmalarını genişletmekti. Çok çalışkandı. Onun için çalışma saati diye bir şey yoktu. Yapacağı işi bitirinceye kadar uyumadan, dinlenmeden, yemek yemeden çalışırdı. Uykunun dostu değildi. Zaman zaman geçirdiği kısa hastalıklar bir yana, sabah güneşini görmeden yatağına girmez ve uyumazdı. Uykuda geçirdiği zamana acırdı. Başladığı kitabı çok sevmişse onu bitirmeden uyumazdı. Binlerce kitabı vardı; ama bunlardan birini, Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” romanını cephede bile başucundan ayırmazdı.

Giyimiyle ve ev düzeniyle yakından ilgilenirdi. Gömleklerinin hepsi beyazdı, başka renk gömlek giymezdi. Lacivert kıyafeti hiç sevmezdi. Çok şık giyinirdi. Takım elbiselerinin modellerini hep kendisi çizerdi.

Sabah kahvaltısını yapmak istemez, yataktan kalkar kalkmaz odasındaki divanın üzerine bağdaş kurup oturur ve kahvesini içerdi. Eğri duran eşyaları düzeltmeden rahat edemezdi.
Yufka yürekliydi. Gittiği yurt gezilerinde kendisi için kurban edilen hayvanlara bakamaz, böyle durumlarda sırtını dönerdi.

Sportmen bir kişiliği vardı. Her gün at biner, yüzmeye gider, kürek çeker ve tavla oynardı. Kısacası spor yapmayı çok severdi.

Değişik bir insandı..

Alçakgönüllüydü; ama hiç de uysal değildi, sertti. Yaşamı zor olaylarla geçmişti.
Her şeyi kazanarak elde etmek ister, hak etmediği hiçbir koltuğa oturmazdı. İstanbul Üniversitesinin bir salonunda yapılan açılış törenine katılmıştı. Herkes tahta iskemlelere, O da kendisi için hazırlanan kırmızı renkli süslü koltuğa oturacaktı; ama oturmadı. Yanındaki profesörlere bakarak “Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk yalnızca sizlere layıktır.” dedi.

En kıdemli profesörü o koltuğa oturtup programı tahta iskemlede izledi. Böylece dünya lideri olmanın yolunu da herkese göstermiş oldu.

Yoğurda “yuğurt”, tabancaya “tapanca”, sarhoşa “sarfoş”, derdi. Kendini övenleri ve yağcıları hiç sevmezdi. Lafı uzatanların sözünü “yani” diyerek keser, anlamsız sorulara sinirlenirdi. İlk mecliste, bir oturum sırasında üyelerden birinin “Paşam, laikliğin ne anlama geldiğini anlamadım, anlatır mısınız?” sorusuna çok kızmıştı. Elini kürsüye vurmuş, soruyu soran din bilgini üyeye, “Adam olmak demektir hocam, adam olmak!” diye yanıt vermişti.

Herkese “çocuk” demeyi pek sever, armağan vermeye bayılırdı. Durup dururken odasına çıkar ve çok özel, seçkin, şık eşyalarını sofradaki dostlarına seve seve dağıtırdı. Eli çok açıktı. Kimine kravat, kimine gömlek, kimine kürk hediye ederdi. Sofradakiler bu özel armağanların değerinden çok, Atatürk’ten armağan aldıkları için sevinirlerdi.

Bazen de cimriliği tutardı… Gardırobundaki on beş – yirmi zarif kalpağı arkadaşlarının başına tek tek yerleştirir sonra da ” lıh… Veremeyeceğim…” der, kalpaklarını geri alarak yakın arkadaşlarına şakalar yapardı.

Her insan gibi düşleri ve aşkları vardı. Bursa’yı ziyaret ettiğinde onuruna bir akşam yemeği verilmiş. Kendisini neşeli ama düşünceli gören davet sahibi Laika Hanımefendi, cesaretini toplayarak Gazi’ye,” Paşam! Af buyurunuz, hiç âşık oldunuz mu? Sevdiniz mi?”diye bir soru yöneltmiş. “Sevmek!… Sevmeye acaba vakit bulabildik mi Hanımefendi? Ömrü, çeşitli mücadeleler içinde geçen, dağ, tepe, dere demeden dolaşan, çadırda, karargâhta ömür süren bir askerin sevmeye vakti kalır mı sizce?” diyerek soruya, soruyla yanıt vermiş. Ardından da “Biz de insanız Hanımefendi! Bizim de çarpan kalbimiz, bizim de his tarafımız var… Yoksa, askeriz diye, bu yönümüzden kuşku mu duyarsınız?” demiş. Bu yanıt da sevmiş, ama çok sevmiş; ancak sevgiyi dilediğince yaşayamayıp içine gömmüş Mustafa Kemal’in, Latife Hanımefendi ile evlenmesinden bir hafta önceki itirafı olmuştu.

Yaşamının her döneminde onurunu duygularından üstün tuttu. Birdirbir oynayan komşu çocuklarının oyun çağrısını kabul eder; ama onların üzerinden atlaması için eğilmezdi. Ama eğil ki atlayalım diyen arkadaşlarına başını sallayarak “Ben eğilmem, üstümden böyle atlayabiliyorsanız atlayın.” dedi.

Çok sık düş görür… Düşlerinin baş kahramanı Zübeyde Hanım’la, gelincik ve ayçiçeği tarlalarında buluşur, ömründe yalnızca bir kerecik giydiği mareşal üniformasıyla anasına kavuşmak için koşup durur, bir türlü ulaşamayıp ter içinde uyanırdı. Düşlerinde annesine ulaşıp onu kucaklayacağı gün, öleceğine inanırdı. Ölümü, Zübeyde Hanım’la randevu gibi düşünürdü. Bazı şeylerin olacağını önceden sezer, gördüğü kötü düşlere üzülürdü. Annesinin ölümünü de düşünde görmüş ve ardından da bu üzücü ölüm haberini almıştı.
Ankara’da, sıkça ve gizlice, Çiftlik arazisi içinde olan Söğütözü’nde bir kulübeye kapanır, ömründe en sevdiği kadın olan annesi için saatlerce Kur’an okurdu.

İnsanüstü değildi Atatürk; güzel insandı, tam insandı, büyük insandı. Onun büyüklüğünü yalnız biz değil, tüm dünya ulusları kabul etmişti. Kimi uluslar dünyanın tarihini değiştirdiğini, kimileri ise yüzyılın yetiştirdiği en büyük adam olduğunu belirtmişlerdi.
Her insan gibi O da ölümlüydü. Doğa O’nu da zamanı gelince alacaktı. Öyle de oldu, 1938 yılının 10 Kasım günü bu büyük insan, bu güzel insan aramızdan ayrıldı. Biz, bu ölüme hazır değildik kuşkusuz, o nedenle inanamadık. Bu ölüme bizim gibi başka uluslar da uzun süre inanamadı. Kimi uluslar bunu derinliği ölçülemez büyük bir kayıp büyük bir acı olarak gördü. Kimileri onun ölümünden sonra dünyayı eskisi kadar enteresan bulmadı. Kimileri ise Doğu’nun Ata’sının kaybolduğunu, bir güneşin battığını söyledi.

Yakasını ölümden kurtaramayan Ata’mızın o uğursuz ölüm haberi çok çabuk duyuldu. İstanbul’u taşa kesti, dondurdu. Dükkanlar kapandı, yaşam durdu. İnsanlar sustu, kendi içlerine çekiliverdi. İşte o gün İstanbul Üniversitesinde de saat dokuzu beş geçenin o uğursuz haberi duyuldu. Hukuk Fakültesinde çalışan bir Alman profesör ağlayan, üzülen öğrencilerin durumunu gördü ve çok şaşırdı.

Derse girsin mi, girmesin mi bir türlü karar veremedi. Durumu anlatmak ve bilgi almak için rektörün yanına gitti. Ona:

-Efendim, ne yapacağımı bilemiyorum. Kararsızım. Derslere girmeli miyim acaba ? diye sordu.

Rektör:

-Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yapılıyorsa onu yapın, yanıtını verdi.
İşte o zaman Alman profesör, kollarını iki yana sarkıtarak:

-Efendim, bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki… dedi.

Sevgili Atatürk,
Bırakıp gittin bizi
Sen’i unuttuk sanma

Zaman alışmayı öğretir belki; ama
Unutmayı asla!
Hazırlayanlar:
Özel Izmir Tevfik Fikret Okulu öğrencileri
9/B’den
Hüma D
Ahmet G
Ege D….

MUSTAFA KEMAL PAŞA ENVER PAŞA’YI ANLATIYOR


Hesapsızdır, fikir ve kararların nasıl tatbik edileceğini düşünmeyi teferruattan sayar. Askerlikte genel bakımdan bilgisizdir, çünkü tabur, alay gibi birliklere sıra ile kumanda etmeden, en çok Makedonya ve Bingazi’de çete ve aşiret vuruşmalarında bulunduktan sonra sonra siyasal destekle en yüksek makamlara erişmiştir. Bu yüzden Enver,
bir tümen veya bir kolorduya herhangi bir hareketi emrettiği vakit, o hareketin yapılabilmesi ve beklenebilmesi için nelerin gerektiğini hiç düşünmezdi ve bu gibi emirleri adeta bir çavuşa 40-50 kişiyle bir tepeyi tutması emrini verir gibi verirdi. Sarıkamış yıkımı bu biçim kıt anlayıştan doğmuştu.
Enver’i siyasal bakımdan başarı sağlayıp ilerleten sebep onun çıkar umduğu kimseler karşısında mütevazi, saf ve söz dinler bir durum takınmasını bilmesi ve onlarda, ‘bu adam daima bana bağlı kalır, her istediğimi ona yaptırırım’ duygusunu uyandırmasıdır. O, başta Talat’ı
ve daha sonra da önemi pek büyük olmakla birlikte Sultan Reşat’ı böyle kazanmıştır.
Atatürk. Hayatı ve Eseri/Hikmet Bayur, Sayfa 85
ENVER PAŞA, MUSTAFA KEMAL’ PAŞA’YI ANLATIYOR
Mustafa Kemal mükemmel bir kurmay, zeki, cesur ve iyi bir komutandır. Ben, Birinci Dünya Savaşında Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili iken bazı kanunsuz hareketleri oldu. Fakat hiç birini muameleye koyup cezalandırmadım. Bir defasında, harbin yönetiminde gördüğü eksiklikleri, o zaman iş başında bulunan ordu kumandanlarına açıklayarak ve onları da kandırarak birlikte bir rapor hazırlamış ve bunu Sadrazam Talat Paşa’ya (Şubat 1917-Temmuz 1918 arasında Sadrazamlık yapmıştır) vermişti. Başkumandanlığına danışmadan hareket ettiği için kendisine kızdım, kumandanları topladım, dedim ki; ‘Bu işin müteşebbisi Mustafa Kemal Paşa’dır. Sizin, fikirlerinizi önce bana bildirmeniz, yönetimin doğru olup olmadığını benimle tartışmanız lazımdı. Bunu yapmadınız. Harp zamanında böyle bir hareket kanunsuzdur. Ve ağır suçtur.’ Sonra Mustafa Kemal’e dönerek dedim ki; ‘Sen çok kabiliyetli bir kumandansın, mülkte bugün de, yarın da büyük hizmetler ifa edeceksin!’ O zaman tahminlerimde yapılmadığımı şimdi daha iyi anlıyorum. Mustafa Kemal olmasaydı memleket sahipsiz kalacaktı.
Sınıf Arkadaşım Atatürk/ Ali Fuat Cebesoy
(Bu ifadeleri Enver Paşa, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Ekim 1918’de yurdu terk ettikten sonra gittiği Rusya’da ve Kasım 1920’de Moskova Büyükelçisi olarak atanan Ali Fuat’a söylemiştir.)

BERKANT ve SAMANYOLU ŞARKISI....

Bir sarkisin sen, omur boyu surecek.
Hiç merak ettiniz mi, şehirde değil, kerpiç evli bir köyde 1938'de dünyaya gelen ve 2012 yılında aramızdan ayrılan, unutulmaz "Samanyolu" şarkısını söyleyen Berkant, ortaokuldayken piyano çalmayı nereden biliyordu ?.. Yetmiş sene evvel, ilkokuldayken, memleketin yüzde doksanında radyo bile yokken, mızıka ve akordeon çalmayı kimden öğrenmişti ? Henüz 14 yaşındayken, Frank Sinatra, Dean Martin, Nat King Cole şarkılarından oluşan repertuvara nasıl sahip olabilmişti ? Dedim ya, 1938'de köyde dünyaya gelen çocuk.. On sekiz yaşındayken orkestra kurmayı, Saksafon çalmayı, hangi vizyonla akıl etmişti ?..
Çünkü..
Babası Hasan Akgürgen'in Köy Enstitüleri'ndeki görevi nedeniyle Ankara'nın Hasanoğlan Köyü'nde dünyaya gelmiş, ilkokula Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde başlamış, babasının tayini gereği, Bilecik'e, Denizli'ye gitmiş ama, ailesi tarafından hep "köy enstitüsü ruhu"yla büyütülmüştü..
Berkant'ın temel eğitimini aldığı Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde ; tarih derslerini Ordinaryüs Profesör Enver Ziya Karal, zooteknik derslerini Profesör Selahattin Batu, ekonomi derslerini Profesör Muhlis Ete, kültür-edebiyat derslerini Sabahattin Eyüboğlu, ziraat derslerini Profesör Kazım Köylü, coğrafya derslerini Profesör Ferruh Sanır veriyordu. Peki, ya müzik derslerini ?.. Âşık Veysel ve Ruhi Su !..
Ankara Konservatuvarı'nın saygın ustaları klasik müzik öğretiyordu. 1945 senesinde, Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nün enstrüman demirbaşı şöyleydi : 259 mandolin, 55 keman, 37 bağlama, 8 akordeon, 3 piyano, 3 davul, 1 metronom ve 1 pikap..
"Harika çocuk"lar Suna Kan ve İdil Biret, enstitüye misafir getiriliyor, köy çocuklarını teşvik için yaşıtlarından keman ve piyano dinletiliyordu. Âşık Veysel ve Ruhi Su ise saz çalmasını öğretiyordu. Âşık Veysel, enstitü bahçesine kiraz fidanı dikmiş, seneler sonra ziyaret edip kollarını açarak kiraz ağacına sarılmış, nasıl boy verdiğini hissetmişti..
Resim yapıyorlar, voleybol oynuyorlardı.. Sinema salonu vardı, tiyatro salonu vardı..
Bedri Rahmi Eyüboğlu bir hatırasını şöyle anlatmıştı :
"Hasanoğlan Köy Enstitüsü'ne gitmiştik. Okulun hayvanlarını barındıran ahırda bir çocuk gördüm. Gece nöbeti ona düşmüş, elinde kitap vardı, dalmıştı. Shakespeare okuyordu. Okuduğunu nasıl kavradığını, ertesi gün oynadıkları piyeste gördük.."
Mozart, Vivaldi, Beethoven dinliyorlar ; Gorki, Tolstoy, Zola okuyorlardı. Molieré'in "Kibarlık Budalası"nı, Sofokles'in "Kral Oedipus"unu, Gogol'un "Müfettiş"ini sahneliyorlardı.
Mesela, bir mezuniyet töreni programı sırasıyla şöyleydi : İstiklal Marşı, bağlama konseri, türküler, mandolin konseri, şiirler, keman konseri, piyano konseri, koro, Anton Çehov'un "Bir Evlenme Teklifi", diploma takdimi ve topluca oynanan zeybek...
Tüm zamanların gelmiş geçmiş en şöhretli şarkısı "Samanyolu"nu ölümsüzleştiren, dededen toruna nesiller boyu adeta marş gibi ezberleten Berkant, işte bu "ruh"un Türkiye'ye armağanıydı..
İşin ilginç tarafı, romantizm tarihimizin en önemli şarkısının adı "Samanyolu" ama, şarkının içinde tek kelime "Samanyolu" geçmiyor..
Tıpkı, eğitim-öğretim tarihimizin en önemli parçası KÖY ENSTİTÜLERİ'nin, günümüzün eğitim sisteminde adının geçmemesi gibi..
Yılmaz Ozdil
VEEE.......BUGÜNKÜ DURUM😥😥
1 Nisan Çarşamba günü köy okulumuzda gerçekleştirilmek üzere Opera Sanatçısı Devrim Demirel ve bir grup sanatçıdan oluşan topluluğun okulumuzda eğitim konserinin izin yazısını Antalya Elmalı İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü"ne yazdık. Bugün iznin verilmediği telefonu geldi. Antalya Elmalı İlçe Milli Eğitim Müdürü Recep Akalın"ı arayıp iznin verilmeme nedenini sorduğumda "ÇOCUKLAR NE ANLAR OPERADAN!" yanıtını alınca şoka girdim. Şimdi sizlerden isteğim bu yazının altına asla yorum yapmamanız ve sadece paylaşmanızdır. 3 yıllık öğretmenliğim sürecinde hiçbirşeyden ve hiç kimseden korkmadım. Emeklerimin ve yaptıklarımın hep arkasında durdum. Bir eğitimcinin eğitimle asla bağdaşmayan cümlesini duymak beni çok üzdü.
Sizler ne olur çocuklarınızı müzikten, operadan, senfoniden, halk müziğimizden, köy müziğimizden uzak tutmayınız.
EMRE DAYIOĞLU
ANTALYA ELMALI İLÇESİ BAYRALAR KÖYÜ
MÜZİK ÖĞRETMENİ.

BERKANT ve SAMANYOLU ŞARKISI....

Bir sarkisin sen, omur boyu surecek.
Hiç merak ettiniz mi, şehirde değil, kerpiç evli bir köyde 1938'de dünyaya gelen ve 2012 yılında aramızdan ayrılan, unutulmaz "Samanyolu" şarkısını söyleyen Berkant, ortaokuldayken piyano çalmayı nereden biliyordu ?.. Yetmiş sene evvel, ilkokuldayken, memleketin yüzde doksanında radyo bile yokken, mızıka ve akordeon çalmayı kimden öğrenmişti ? Henüz 14 yaşındayken, Frank Sinatra, Dean Martin, Nat King Cole şarkılarından oluşan repertuvara nasıl sahip olabilmişti ? Dedim ya, 1938'de köyde dünyaya gelen çocuk.. On sekiz yaşındayken orkestra kurmayı, Saksafon çalmayı, hangi vizyonla akıl etmişti ?..
Çünkü..
Babası Hasan Akgürgen'in Köy Enstitüleri'ndeki görevi nedeniyle Ankara'nın Hasanoğlan Köyü'nde dünyaya gelmiş, ilkokula Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde başlamış, babasının tayini gereği, Bilecik'e, Denizli'ye gitmiş ama, ailesi tarafından hep "köy enstitüsü ruhu"yla büyütülmüştü..
Berkant'ın temel eğitimini aldığı Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde ; tarih derslerini Ordinaryüs Profesör Enver Ziya Karal, zooteknik derslerini Profesör Selahattin Batu, ekonomi derslerini Profesör Muhlis Ete, kültür-edebiyat derslerini Sabahattin Eyüboğlu, ziraat derslerini Profesör Kazım Köylü, coğrafya derslerini Profesör Ferruh Sanır veriyordu. Peki, ya müzik derslerini ?.. Âşık Veysel ve Ruhi Su !..
Ankara Konservatuvarı'nın saygın ustaları klasik müzik öğretiyordu. 1945 senesinde, Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nün enstrüman demirbaşı şöyleydi : 259 mandolin, 55 keman, 37 bağlama, 8 akordeon, 3 piyano, 3 davul, 1 metronom ve 1 pikap..
"Harika çocuk"lar Suna Kan ve İdil Biret, enstitüye misafir getiriliyor, köy çocuklarını teşvik için yaşıtlarından keman ve piyano dinletiliyordu. Âşık Veysel ve Ruhi Su ise saz çalmasını öğretiyordu. Âşık Veysel, enstitü bahçesine kiraz fidanı dikmiş, seneler sonra ziyaret edip kollarını açarak kiraz ağacına sarılmış, nasıl boy verdiğini hissetmişti..
Resim yapıyorlar, voleybol oynuyorlardı.. Sinema salonu vardı, tiyatro salonu vardı..
Bedri Rahmi Eyüboğlu bir hatırasını şöyle anlatmıştı :
"Hasanoğlan Köy Enstitüsü'ne gitmiştik. Okulun hayvanlarını barındıran ahırda bir çocuk gördüm. Gece nöbeti ona düşmüş, elinde kitap vardı, dalmıştı. Shakespeare okuyordu. Okuduğunu nasıl kavradığını, ertesi gün oynadıkları piyeste gördük.."
Mozart, Vivaldi, Beethoven dinliyorlar ; Gorki, Tolstoy, Zola okuyorlardı. Molieré'in "Kibarlık Budalası"nı, Sofokles'in "Kral Oedipus"unu, Gogol'un "Müfettiş"ini sahneliyorlardı.
Mesela, bir mezuniyet töreni programı sırasıyla şöyleydi : İstiklal Marşı, bağlama konseri, türküler, mandolin konseri, şiirler, keman konseri, piyano konseri, koro, Anton Çehov'un "Bir Evlenme Teklifi", diploma takdimi ve topluca oynanan zeybek...
Tüm zamanların gelmiş geçmiş en şöhretli şarkısı "Samanyolu"nu ölümsüzleştiren, dededen toruna nesiller boyu adeta marş gibi ezberleten Berkant, işte bu "ruh"un Türkiye'ye armağanıydı..
İşin ilginç tarafı, romantizm tarihimizin en önemli şarkısının adı "Samanyolu" ama, şarkının içinde tek kelime "Samanyolu" geçmiyor..
Tıpkı, eğitim-öğretim tarihimizin en önemli parçası KÖY ENSTİTÜLERİ'nin, günümüzün eğitim sisteminde adının geçmemesi gibi..
Yılmaz Ozdil
VEEE.......BUGÜNKÜ DURUM😥😥
1 Nisan Çarşamba günü köy okulumuzda gerçekleştirilmek üzere Opera Sanatçısı Devrim Demirel ve bir grup sanatçıdan oluşan topluluğun okulumuzda eğitim konserinin izin yazısını Antalya Elmalı İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü"ne yazdık. Bugün iznin verilmediği telefonu geldi. Antalya Elmalı İlçe Milli Eğitim Müdürü Recep Akalın"ı arayıp iznin verilmeme nedenini sorduğumda "ÇOCUKLAR NE ANLAR OPERADAN!" yanıtını alınca şoka girdim. Şimdi sizlerden isteğim bu yazının altına asla yorum yapmamanız ve sadece paylaşmanızdır. 3 yıllık öğretmenliğim sürecinde hiçbirşeyden ve hiç kimseden korkmadım. Emeklerimin ve yaptıklarımın hep arkasında durdum. Bir eğitimcinin eğitimle asla bağdaşmayan cümlesini duymak beni çok üzdü.
Sizler ne olur çocuklarınızı müzikten, operadan, senfoniden, halk müziğimizden, köy müziğimizden uzak tutmayınız.
EMRE DAYIOĞLU
ANTALYA ELMALI İLÇESİ BAYRALAR KÖYÜ
MÜZİK ÖĞRETMENİ.

31 Ocak 2020 Cuma


Yazılar






Kurtuluş savaşı zamanın'da yaşamış hüküm sahibi #Sinamilli aşiretinin ağalarında


(Topo ağa (Tapki Hasan ağa)
Mustafa Kemal Atatürk tarafından
teşekkür mektubu gönderilmiş kurtuluş savaşındaki tutumundan ve başarısından
dolayı(Mektup türkçe ve osmanlıca gönderilmiş)

( bu teklifi mektuptan ayrı edilmiş)
Tapo ağa kadılık teklifini kabul etmemiş iki konağından birisi yaylada yıkılmış duruda"
Kitapta güzeliği konu olan konak yaylada
yıkılan konaktdįr. konağın yapımında.
14 deve yükü kör çivi kulanılmış diğer konağı ve ebedi mekanı
Saray Mahlesi bozlardadır
Ruhu Şad Olsun...
(Alıntı)

Cenovalı keşif,gezgin ve sömürgeci

İspanya'nın Katolik Kralları himayesinde
Atlas Okyanusu'nu aşan dört sefer yaptı.
Bu seferlerinde İspnyol kolonizasyonu'nu
başlatan kalıcı yerleşmler kurdu.
Doğumu 1451,Cenova,Italya.

Haziran 1503.
#Kristof #Kolomb.
Gemilerin zorunlu tamiratı için Jamaika'ya uğrar oradaki yerliler tamirata yardımcı olur,gemi tayfasına
yiyecek içecek verir.
Ancak aradan aylar geçmesine rağmen
tamirat bitmez.
Üstelik gemi tayfası,yerilerin yiyeceklerini
yağmalamaya başlamıştır...
Bu duruma kızan yerliler,yardımı ve yiyeceği keser,
Çaresiz durumdaki Kolomb,
O dönemlerde gemilerde bulunan ve yıldız pozisyonlarını da içeren takvimi karıştırken,ertesi gün Ay tutulması olduğunu öğrenir.
Aklına parlak bir fikir gelir ve hemen yerilerin şefine gider...
Şefe Tanrı ile haberleşriğini veTanrı'nın
yardımın kesilmesine çok kızdığını, bu kızgınlığını,da Ay'ı kan kırmızıya çevirerek
göstereceğni söyler.
Ertesi gün akşam Ay tutuması başlar ve Ay'ın rengi tutulmadan dolayı kızıla Döner.
Kolomb'un oğlu o anı günlüğüne şöyle yazmış;
"İnleme ve fryatlarla birlikte,her yerden gemilere doğru geldiler,yiyecek ve içecekler getirdiler,
Tanrı'ya onları afetmesini söylemesi için
amirale yalvardılar"
Kolomb kum saatine bakar,48 dakika
süren tutulma bitmek üzeredir,
Onlara Tanrı'nın kendilerini afettiğini ve Ay'ı birazdan normal rengine çvireceğini
söyler...
Tutulma biter,Tanrı tarafından afedilen yeriler de mutludur,evrenin işleyişini bilen
Kolomb'da...
(*Cehalet her zaman köleliği getirir.
ve zalimin zorbanın gadarın işne yarar.!)

16 Ocak 2020 Perşembe

Asla Pes Etme


Fıkralar








Osmanlıca meraklısı bir bayan

Osmanlıca meraklısı bir bayan Edebiyat öğretmeni ,öğrencilerden, sürekli Osmanlıca konuşmalarını ,sorulara Osmanlıca cevap vermelerini istiyormuş.
Soğuk bir kış günü öğretmen sınıfın ortasında dolaşarak ders anlatıyormuş.
Bir ara yanan sobaya arkasını dönmüş ve sobadan sıçrayan kıvılcım eteğini tutuşturmuş.

Parmak kaldırıp söz isteyen öğrenci ;
_Efendim, arka cenahızdaki sobanın derunundaki parçe-i nardan kopan bir şerare şahsınız istikametine tevcihlenerek eteğinize sirayet etmiş ve dahi mabadınıza intikal etmek üzre revan olmaktadır.
Öğretmen , öğrenciyi anlayıncaya kadar geçen sürede arkasında artan ısının etkisiyle panikler ve ;
_Evladım, ne uzatıyorsun
şuna GÖTÜN YANIYOR desene 🔥

BİR KIŞ GÜNÜ -1963-64 Çengelköy-Kuleli


Kalk borusu bir başkadır kış günü
insanı sarar sıcak ranzadan kalkmanın hüznü
bir başkaydı bu sabah boru sesi
dans ederek düşerken kar taneleri
kaputumu giydiğim gibi çıkarken yan bahçeye
boğaz ,o her zamanki canım boğaz
beyaz gelinlik giyinmiş bu sabah
balıklar aman o balıklar
başlarını çıkarmışlar öyle de kalabalıklar
koşan koşana
eliyle balık tutan potin pabuçlu çocuklar
ve o gün bir başkaydı karavana
parmaklarımın arasında çingene palamutu
yemekhaneyi sarıp sarmaladı
nefis ızgaranın kokusu...
O.C. 06.01.2019

not :Ogün okulun önünde tuttuğumuz yarı baygın balıkları,mutfakta, pişirmemize izin veren görevleye sonsuz teşekkürler.O ne lezzetti !

Ziya Yergök - Enver Paşa’nın sınıf arkadaşı

Ziya Yergök - Enver Paşa’nın sınıf arkadaşı, Sarıkamış Harekatı’na 37 yaşında bir Alay Komutanı olarak katıldı, esir düştü, kaçtı, göreve başladı, tuğgeneral oldu.
Sami Önal, Sarıkamış’tan Esarete isimli kitapta onun anılarını yayınladı.
İşte Sarıkamış Harekatı ile ilgili Yergök’ün gözünden bazı gerçekler...
Kasım 1914
Köprüköy, Pasinler Ovası’ndaki öbür Ermeni köyleri gibi bayındır ve zengin bir Ermeni köyü idi.....
Aralık 1914
Enver Paşa’nın tahkimat hatlarını ve ilerideki birlikleri denetleyeceği haberini alır almaz günlük talimlerimize daha da önem ve hız verdik.... Enver Paşa’nın uzaktaki taburlardan birine doğru geldiğini haber verdiler. Atla dört nala yanına koştum ki Genelkurmay İkinci Başkanı Bronsart Paşa, Harekat Şubesi Başkanı Feldman Bey, Hasan İzzet Paşa (Ordu Komutanı), 9.Kolordu Komutanı İhsan Paşa, Fırka Komutanımız, yaverler, kurmay subaylardan oluşan heyet kenarda duruyor, Enver Paşa da bir eri imtihan ediyor. Selam verdim ve bekledim..... Bölgemize geçinceye kadar konuşarak yürüdük. Öbür paşalar ve maliyeti bizden on adım geriden geliyordu. Enver Paşa “Köprüköyü’ndeki gayretlerinden memnun oldum. İleride senden yine mühim işler beklerim” dedi. Ben “İnşallah. Ama asker nekahat halinde hasta gibidir. Sanmam ki iyi iş görelim” dedim. O “Yaparsın, yaparsın” diyerek .....
Hastalık askerlerin sayısını yarı yarıya azalttı.... askerler firara başladılar.....
Mevsimin de felakette büyük payı vardı. Ya savaşmamalı, ya da yalnızca silah bakımından değil, talim terbiye, nakil vasıtaları, giyim kuşam ve iaşe bakımlarından da düşmandan üstün olmalıydık.
22 Aralık 1914 günü sabah olduktan ve askere Knorr dedikleri sıcak Alman çorbasını içirdikten sonra yola çıktık...
23 Aralık 1914 (Şekerli/Narman) Kolordu 1.Şube Müdürü Kurmay Binbaşı Merzifonlu Ömer Lütfü Bey Kolordu emrini tebliğ ediyor;
- Azizim, bundan sonra erzak ve cephane beklemeyeceksiniz. Düşmanı süngü hücumuyla tepeleyeceksiniz. Onun İçin cephaneye ihtiyaç kalmayacaktır. Erzakınızı da Tekalif-i Harbiye usulüyle mülkümüzde köyümüzden, düşman arazisinde düşman ambarlarından ve düşman köylerinden sağlanacaktır. Yakında gideceğiniz istikamet bildirilecektir.
- Şaka etme, hiç cephanesiz harp edilir mi? Süngümün de sırası vardır. Sırasıgelince elbette ki süngü hücumu da yapılır.
- Başkomutanlığın emri böyledir ne yapalım. Ağır ve yapılmayacak teklifle dahi karşılaşsak, yapmaya çalışacağız. Gideceğiniz istikametten yük ve binek hayvanları bile zor geçer. Her taraf karla kaplı. Sözün kısası başınızın çaresine bakacaksınız, dedi ve ayrıldı....
24 Aralık 1914
Güneş doğarken Pitkir’e geldik. Bizim fırka karargahı oradaydı. Fırka komutanından emir almaya gittim. Fırka Komutanı hala kalkmamıştı. Kurmay Yüzbaşı Rifat Bey’le biraz konuştuktan sonra Fırka Komutanı kalktı. Yine bizim alay öncü olmak üzere Yukarı Terpenk yönünde yürümemizi emretti. Hava açık ve güneş doğmuştu. Yollar karla kaplı olduğu İçin elde iyi bir harita dahi olsaydı yine de gideceğimiz yönü bulmak bir hayli zor olacaktı. Bundan ötürü bir kılavuz almak şarttı.... Kar diz boyu idi. Yeniden yol sökerek ilerleniyordu. Açılan yoldan asker tek kol düzeninde yürümek zorundaydı. Boyuna yokuş çıktık. Alayın yolu dört kilometre kadar uzadı. Dörderli kolda yürüyebilseydik bir buçuk kilometreyi geçmezdi. Üç saat kadar yokuş çıktıktan sonra tepelere vardık..... Sonra dik bir yokuştan aşağıya doğru indikçe indik. Güneş batmadan iki saat öncesine kadar indik. İniş kolay olmakla birlikte o kadar uzundu ki inmekten usandık. Nihayet, Yukarı Terpenk denilen yerin dibinde bir köye geldik.
Halk bizi karşıladı. Gözyaşlarıyla kucaklaştık..... Az zaman sonra fırka karargahı da geldi. Fırkanın niyeti burada gecelemekti. Çünkü karlara bata çıka gelen asker çok yorgundu. Şekerli’den beri asker hep yürüyüş halinde demekti. Fakat daha sonra, Enver Paşa, karargahıyla çıkageldi. Fırka’nın Bardız’a kadar yürümesini emretmiş ise de Fırka Kurmay Başkanı “Efendim, alaylardan bazıları bugün 40 kilometre kadar yol yürümüştür. Karlar içinde buraya gelmeleri büyük bir başarıdır. Daha ileriye gitmenin büyük döküntüyü doğuracağını takdir buyurursunuz. Bu geceyi burada geçirmeye müsaade buyurmanızı dileriz” gibi sözler söylemiş. Enver Paşa da “Hiç olmazsa bir alay Kızılkilise’ye gitmelidir” emrini vermiş, kendisi ilerlemiştir.
Bizim 83. Alay öncü olduğu için köyün çıkışında mola vermişti. Enver Paşa maiyeti ile birlikte yanımızdan geçip gitti. Biz de Kızılkilise’ye gitmek emrini aldık. Enver Paşa’nın selamsız sabahsız gitmesi, düşmandan eser olmadığına hükmettirerek bizi de harekete geçirdi. Güneş batarken adi yürüyüşle yola koyulduk.
Alayın önüne düştüm. İki saat yol aldıktan sonra Kızılkilise’ye geldik. Burası Terpenk kadar büyük değildi. Terpenk hep Türk olduğu halde burada insandan eser görmedik. Fakat mal, davar vardı. Asker evlere, ahırlara yerleşti. Karakol çıkarılmasını istemeyerek emrettim. Çünkü asker çok yorgundu. Adım atacak takatı kalmayan askerin ileri karakolda görev yapacağına aklım kesmez.
Bir ahırda ateş yakmış ısınırken yavaş yavaş köylüler gelmeye başladılar. Buranın bir Kürt köyü olduğunu o zaman anladık. Bunlarla görüştüğümüzde biz gelmeden önce Kazakların buraya geldiklerini, onun İçin köylülerin dağa kaçtığını anlattılar. Geceyi burada geçirdik. Fakat Kürt’ler bizi rahat bırakmadılar. İkide bir askerden şikayetçi oluyorlardı. Askerler köylülerin mal-davarlarını kesiyorlarmış. ....Sabah kalkıp köyü dolaştığımda acı bir görüntü ile karşılaştım. Yaklaşık 20 kadar koyun ve keçinin boğazlandığını, bir kaç öküzün kesildiğini ve derilerinin çarpıklık İçin soyulduğunu gördüm. Kürt’ler zarar ziyan parası istiyor, taburlar ise para değil tutanak bile vermek istemiyorlardı. Tabur Komutanlarına “Ordunun şerefini ayaklar altına alıyorsunuz” dedim. Tutanak verdiler. Sabahın saat dokuzunda yola çıktık. Fırkanın diğer alayları da bize yaklaşıyordu. (Çok yorgun olan askere acıyarak hafif Konak karakol tertibatı aldırmış, devriye vs.den vazgeçmiştim. Oysa ki genç asker yorgunluğunu çabuk gideriyor, aklına gelen kötülüğü yapıyor. Bundan şu anlaşılıyor; asker ne kadar yorgun olursa olsun, askerliğin gereği yapılmalıdır.)
25 Aralık 1914
...25 Aralık günü 83. Akay yine önde yürüdü. Öğle ve ikindi arasında Bardız’a vardık. Bardız’a şimdiye kadar gördüğümüz köylerin en büyüğü, en mamuru, en güzeli idi. Düzenli yapıları ve tek minareli bir camii vardı. Minareye çan asıp kiliseye çevirmişlerdi. Bizimkiler çanı indirmiş, Türk bayrağı asarak yeniden cami yapmış ve ezan okutmuşlardı.
Burada erzak bolmuş. Fakat buraya ilk giren 29. Fırka balını kaymağını, ondan sonra gelen 17. Fırka kalanı almış, bizim fırkaya tortu türünden bir şeyler kalmıştı. Bardız’a vardığımızda Alaya köyün 300 metre kadar uzağında mola verdirdim. Her mangadan iki kişiyi köye gidip mangaları hesabına işlerine yarayan ne kadar erzak elde ederlerse getirmelerini, öbürlerinin çatılan silahların yakınından ayrılmamalarını kesin bir ifadeyle emrettim. Askerler sanırım undan başka bir şey bulamamışlar.. Her günkü
gibi kuru ekmek, peynir ve kavurma ile karnımızı doyurduk....
Fırka komutanının yanına gittim,. Komutan bana alayımla Çilhoroz Dağı’nı tutmamı emretti..... Çilhoroz Dağı’nın Güney ve batısı düz denecek derecede harekata uygun, kuzey ve batısı gayet dik olduğu için harekata uygun değildi. Bu yüzden sola rastlayan kısım zayıftı ve çok kuvvete ihtiyaç gösteriyordu. Buraya gelecek 2. Tabura bu nedenle dar cephe verdim. Büyük, belki bu cephenin iki katı olan bir yeri öncü üçüncü tabura ayırdım.... Tabur komutanları taburlarını aldıkları Emre göre yerleştirmek üzere karşılamaya gittiler. Ben de (ihtiyat) 1.Tabur Komutanı ile birlikte tepenin eteğinde (ihtiyat) yedek mevzilerine gittim.
26 Aralık 1914 günü bilmem gecenin hangi vakti idi. Fırka’dan bir emir geldi. Uyku sersemliği ile zarfı imza edip verdikten sonra emri okudum. Şimdiye kadar olduğu gibi, Fırka emrinden taburları ilgilendirenleri ayrıca Alay emri halinde yazmayarak, doğrudan doğruya fırka emrini imzalayıp, bir derkenarla taburlara intikal ettirip yeniden yattım. Sabahleyin yaver beni uyandırdığı vakit baktım ki 3. Tabur gelmiş, 1. Taburun yanında mola veriyor....
3.Tabur Komutanına niçin mevziini terk ettiğini sordum. Tabur komutanı “Sarıkamış’a gideceğiz de ondan.” dedi. “Sarıjamış’a 82. Alay gidecek. Biz burada kalacağız. Yanlışınız var.” dedim. Tabur komutanı “Efendim fırka emrinde Sarıkamış’a bizim gideceğimiz yazılı.” dediği zaman orda bulunan 1.Tabur komutanının yüzüne baktım. O da “Evet efendim, bizim Alay Sarıkamış’a gidecektir.” deyince yazılı emri getirttim. Yeniden omudumki tabur komutanlarının dediği doğru. O zaman iyi ki Alay emrini yazmamışım. Eğer Alay emri yazsaydım, uyku sersemliğiyle yanlış anladığım gibi yazacaktım. Bu defa daha büyük bir yanlışlığa eden olacak, hem de büyük bir cezaya çarptırılacaktım.
Bu sırada 82. Alay 2. Tabur Komutanı Yüzbaşı Boşnak Emin çıkageldi. “Alayın sancağı ile birlikte taburumla emrinize hazırım.” dedi. Alayın sancağını niçin getirdiğini sordum. “Alayın sancağı alayda olur. Geçici olarak ayrılan taburda olmaz.” dedim. Yüzbaşı Emin, “Efendim Alay Komutanı Alay’ın sancağı 2. Taburda olur, diye bana teslim etti.” dedi......Bizim 83. Alayın sancağının olmadığına sevinmiştim. Şimdi hiç yoktan büyük bir sorumluluk altına girmiş bulunuyordum. Tabur Komutanına; “Sancağı canından aziz tutacak, gerekirse bu uğurda canını bile feda edeceksin” dedim. O da “Ona şüphe yok” dedi.
Şimdi 83. Alay, 83’ncü Alayın 1 ve 3. Taburlarıyla, 82. Alayın 2. Taburundan meydana geliyordu. (83. Alay 3. Tabur Çilhoroz Dağındaki dar cepheli mevziinde kalmıştı)
83. Alayın Makinalı Tüfek Bölüğü de Bardız’da kalmıştı.
Yürüyüş üzüntü vericiydi. Asker tek kolda, bir metreden fazla karlar içinde düşe kalka ilerliyordu. Hava eksi 15-20 derece, askerin sırt çantalarının ağırlığı 30-35 kg.dı. Ağır yükün altında zahmet çeken askerler ter içinde kalıyorlar, dinlenmek için yol kenarına oturuyorlardı.
Asıl felaket bu zaman başlıyordu. Aklı başından gitmiş, canından bezmiş, bitkin bu insanlar, tüfekleri bacaklarının arasında yere çömeliyor, öylece donup kalıyor, mübalağa olmasın ama bu görüntüleriyle korkuluk taşlarını andırıyorlardı.
Yol boyunca bu şekilde donmuş yüzlerce ere rastladık.....
...Kimse kimseye yardım etmiyor. Çünkü herkes yorgun, herkes bitkin görünüyor, herkes nefsini kurtarmaya çalışıyordu.
Gittiğimiz yoldan dün gece 29. ve 17. Fırkalar geçmiş olduğu İçin donan askerlerin çoğu da bu fırkalara mensuptu.
Bu çok zahmetli yürüyüşle ikindiye yakın bir zamanda Sarıkamış’ın doğu sırtlarına vardık....
Alayı çamların altına yerleştirdim..... Yolda Sarıkamış’ın alındığına dair haberlerin doğruluğunu anlamak ve Sarıkamış’ı görmek üzere ileriye gittim.
Dün gece 29. Fırkanın baskınla aldığı tepede terk edilmiş bir halde bir kaç makinalı tüfek gördüm. 29. ve 17. Fırkalar dün gece alınan sırtın Sarıkamış tarafında, cephede muharebe ile ve Çerkezköyü’nü düşürmekle uğraşmakta. Enver Paşa’yı hemen avcıların gerisinde denecek kadar ileride, bir kayanın arkasında karargahın kurmuş, muharebeyi idare etmekte iken gördüm. Sarıkamış’ı, orada öteye beriye giden otomobilleri, bir derenin kenarında bulunan iki topun bize doğru ateş ettiğini gördüm. O sırada Ordu Karargahından Hulusi, Harput’u Tahir ve Yüzbaşı Sait beyler yanıma geldiler. “Haydi git, sunucu arkadaşın Enver Paşa’yı gör. Şu Çerkezköyü’nü al, Sarıkamış’ın Fatih’i ol” dediler. Ben de onlara “Aman sakın böyle bir şey hatırlatmayın. Alay yorgundur. Benim kendiliğimden böyle bir teklifte bulunmak adetim değildir. Ne emrederlerse onu başarmaya çalışırım. Sakın şimdi siz gidip de böyle bir emir verdirmeyin. Çünkü başaracak kudreti Alayda görmüyorum. Hasta hasta buraya geldik. Asker bitkindir. Yüzümüze gözümüze bulaştırır, aleme rezil oluruz.” dedim ve oradan hemen geriye Alayın başına geldim ki Enver Paşa’ya rastlamayayım.
Biraz oturduktan sonra Fırka Komutanı Ethem Bey geldi. “Alayınıza vazife çıktı. Ama asker şimdi çok yorgundur. Sabahleyin erkenden hareket edersiniz.” dedi ve bana tutacağımız Çiftememeler Tepeleri’ni gösterip gitti.
Ben tekrar ateşimin başına geldim. Karnımı hafif tertip doyurduktan sonra taburlarda kazan kaynattırıp askere knorr çorbası içirdim.
Saat 19.20 sıralarında Fırka Komutanı yeniden geldi ve “Ziya Bey, gün doğmadan neler doğar. Aldığınız emri şimdiden yapınız. En iyisi budur.” dedi. Ben, “Peki Efendim. Fakat bir kere saha tutacağımız yeri bana gösterin ki yanlış bir iş yapmayalım” dedim. Beraberce dereden tepeden çıktık. Hava gayet berrak, ayın on dördü bembeyaz alanı tamamıyla aydınlatmış bulunuyordu. O gösterdi, ben gösterdim ve tekrar ettim. Şüphesiz ki bir saatte görev anlaşılmıştı. “Baş üstüne Efendim, şimdi emir verin hareket ederiz” dedim. Asker dört beş saat dinlendiği için harekete hazırdı.
29 Aralık 1914
....Fakat kimse ne yapacağını bilmiyordu. Herkesin yetkisi alınmış, komutanlara komuta ettirilmiyor, maneviyatlar kırılmıştı. Üstelik komuta edenlerin çoğu da yetkilerini kendileri düşürmüşlerdi.
Başkomutan ise karargahını bir kayanın arkasına kurmuş, bir an önce Sarıkamış’ı ele geçirme sevdasına düşmüş, daima etrafı gözetleyip duruyordu. Kendi birliklerimizin durumunu bir defa olsun gözden geçirmemişti. Aldığı (yalan yanlış) raporlara göre emirler veriyor, Kolordu ve fırka komutanlarını aracı olarak kullanıyordu. Sarıkamış işi gittikçe sarpa sardığından Enver Paşa sinirlendikçe sinirleniyor, ne Almanlar ne de bizim komutanlar ona karşı herhangi bir görüş açıklama cesaretini gösteremiyorlardı. Böylece işler çığırından çıkıyor, görüşme imkanı olmuyor, her teşebbüs ve her taarruz olumsuz sonuç