24 Mart 2025 Pazartesi

Helen Mirren bir gün şöyle demiştir:

 Helen Mirren bir gün şöyle demiştir: “Biriyle tartışmaya başlamadan önce, kendine şunu sor: Bu kişi, farklı bir bakış açısını anlamak için entelektüel olarak yeterince olgun mu? Çünkü eğer değilse, bunun hiçbir anlamı yoktur.” Her tartışma senin enerjini hak etmez. Bazen, kelimelerinin ne kadar net olduğunun önemi yoktur, diğer kişi seni anlamak için değil, sadece tepki vermek için dinler. Kendi dünya görüşüne hapsolmuş olan biri, başka bir bakış açısını göz önünde bulundurmayı reddeder ve bu mücadeleye girmek sadece seni tüketir. Yapıcı bir konuşma ile verimsiz bir tartışma arasında fark vardır. Gelişimi ve anlayışı değerli bulan açık fikirli biriyle konuşmak, katılmasanız bile zenginleştirici olabilir. Ama kapalı fikirli biriyle mantıklı bir şekilde tartışmaya çalışmak, sadece kendi inançlarının ötesini görmek istemeyen birine konuşmak gibidir. Bir duvara konuşmak gibidir. Ne kadar mantıklı veya doğru bir şey söylersen söyle, söylediklerini ya çarpıtacak, küçümseyecek ya da reddedecektir, çünkü doğru olduğunu düşündüğü için değil, sadece başka bir gerçekliği kabul etmeye hazır değildir. Olgunluk, bir tartışmayı kazanmakta değil, bir tartışmanın yapılmaya değip değmediğini anlayabilme yeteneğindedir. İç huzurunun, fikrini değiştirmeyecek biriyle bir şey kanıtlama gerekliliğinden daha değerli olduğunu anlamaktır. Her savaş yapılmaya değmez. Herkes senin açıklamanı hak etmez. Bazen, yapabileceğin en güçlü hareket gitmektir. Çünkü söyleyecek hiçbir şeyin olmadığı için değil, bazı kulakların duymaya hazır olmadığını bildiğin için. Ve o yük, sana ait değildir.

BİLL GATES KIZINI NİÇİN YOKSUL BİR GENÇLE EVLENDİRMEYECEĞİNİ AÇIKLADI


Birkaç yıl önce ABD'de yatırım ve finans konulu bir konferansa katılmıştım. Konuşmacılardan biri de Bill Gates'ti ve soru-cevap bölümünde kendisine herkesi güldüren bir soru sordum.
"Dünyanın en zengin insanlarından biri olarak, kızınızın fakir veya sıradan bir adamla evlenmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?"
Bill Gates şöyle cevap verdi:
"Öncelikle zenginlik, banka hesabınızda çok para olması demek değildir. Zenginlik, öncelikle zenginlik yaratma yeteneğidir.
Örnek: Piyangoda veya diğer şans oyunlarında 100 milyon kazanan kişi zengin değil, çok parası olan fakir bir kişidir. İşte bu yüzden piyango milyonerlerinin %90'ı 5 yıl sonra tekrar fakirleşiyor.
Ayrıca parası olmayıp zengin olanlar da var. Mesela pek çok girişimci.
Paraları olmayabilir ama finansal zekaları gelişiyor ve bu da gerçek zenginliktir.
Zengin ile fakir arasındaki fark nedir?
Eğer bir gencin okumaya, yeni şeyler öğrenmeye, kendini sürekli geliştirmeye çalıştığını görürseniz o zengin bir adamdır.
Ve eğer bir genç adam devleti suçluyorsa, bütün zenginlerin yolsuz olduğunu düşünüyorsa, sürekli onları eleştiriyorsa o adam fakirdir.
Zenginler, ihtiyaç duydukları tek şeyin bilgi ve birikim olduğuna, ancak o zaman zirveye çıkabileceklerine inanırlar.
Fakirler başkalarının kendilerine para vermesi gerektiğini düşünürler.
Dolayısıyla, "Kızım fakir bir adamla evlenmez" dediğimde paradan bahsetmiyorum. Ben o kişinin servet oluşturma yeteneğinden bahsediyorum.
Gerçek şu ki suçluların çoğu fakir insanlardır. Parayı görünce çılgına dönüyorlar ve nasıl kazanacaklarını bilmedikleri için hırsızlık veya saldırı gibi yollara başvuruyorlar.
Bir gün banka güvenlik görevlisi içi para dolu bir çanta bulur. Çantayı alıp banka müdürüne uzatıyor.
Birçok kişi ona aptal diyordu. Ama gerçekte parası olmayan ama ruhu zengin bir adamdı.
Bir yıl sonra banka kendisine resepsiyon bölümünde iş teklif etti, üç yıl sonra müşterilerle ilgilenmekten sorumlu oldu ve on yıl sonra da aynı bankanın bölge şubesinin müdürlüğünü üstlendi. Şimdi yüzlerce çalışanı yönetiyor ve yıllık maaşı, çalabileceğinden çok daha fazla.
"Zenginlik her şeyden önce bir ruh halidir değerli dostum!"
S.Zabiyaka

Marilyn Monroe

 Marilyn Monroe'nun, büyüleyici açık sözlülüğüyle, bir keresinde Einstein'a, "Birlikte bir bebeğimiz olabilir. Benim gibi güzel ve senin gibi zeki olur." dediği söylenir. Buna göre, görelilik kuramının babası, "Sanırım benim güzelliğim ve senin zekanla daha hızlı doğar." diye cevap verirdi. O zamanlar henüz bilinmiyordu (testler daha sonra yapıldı), Marilyn Monroe'nun IQ'sunun "tüm zamanların en büyük dehası"nın beş puan üstünde, 165 olduğu. Marilyn Monroe (Norma Jeane Baker, 1926-1962) harika bir okuyucuydu. Evinde yaklaşık bin kitap bulunan bir kütüphanesi vardı ve saatlerce edebi eserler, şiir, tiyatro, felsefe okuyarak geçirirdi. Yaşama arzusunun yanı sıra ruhunda muazzam bir merak ve dizginlenemez bir bilgi açlığı vardı. İşte bu inanılmaz kadının harika sözlerinden bazıları: "Başıma gelen en iyi şeylerden biri, bir kadın olmamdır. Tüm kadınlar böyle hissetmeli." "Köpekler ısırmaz. İnsanlar öyle." "Bahar gibi hissetmiyorum. Sıcak kırmızı bir sonbahar gibi hissediyorum." "Üzgün olduğunuzda gülün. Ağlamak çok kolay." "Çocukken kimse bana güzel olduğumu söylemedi. Tüm çocuklara güzel oldukları söylenmeli, güzel olmasalar bile." "Biriyle mutsuz olmaktansa yalnız olmak daha iyidir." "Kusurluluk güzelliktir ve delilik dehadır. Sıkıcı olmaktansa gülünç olmak daha iyidir." "Hayal kırıklıkları gözlerinizi açmanızı ve kalbinizi kapatmanızı sağlar." "Büyük bir dünyada sevecek birini bulmaya çalışan küçük bir kızım." "İnandığım birini asla terk etmedim." "Hiç kimseyi aldatmadım. Bazen erkeklerin kendi hatalarını yapmasına izin veriyorum." "Tüm kurallara uysaydım, hiçbir yere varamazdım." "Bir erkeği sevmek onunla yaşamaktan daha kolaydır." "Başını öne eğme, alnını dik tut ve gülümse, çünkü hayat güzel bir şeydir ve gülümsemek için birçok nedenin vardır."

Alıntı

11 Mart 2025 Salı

Avar

 Yıllar önce İzmir Kadınlar Hapishanesindeki mahkum kadınlara akşam

dersleri verilmesi kararlaştırılmıştı.
Bir gün milli eğitim müdürünün odasına zayıf, ufak-tefek bir genç kız
girdi.
- Ben bu dersleri memnuniyetle kabul ederim, efendim, dedi.
Müdür şaşırmıştı. Karşısındaki genç kız, okuldan yeni çıkmış, üstelik son
derece de hassas bir insana benziyordu.
Müdür bir kez daha hapishanedeki tipleri gözünün önüne getirdi. Olacak şey
değildi... Lakin düşüncesini belli etmedi.
- Peki, hoca hanım, dedi. Bu işle meşgul olacağım.
İki hafta geçmeden, genç kız, soğuk ışıklar altında hapishane koğuşundaki
akşam derslerine başlamıştı. İşi bittikten sonra, ince pardösüsünün yakasını kaldırıyor,
süngülü nöbetçilerin, zincirli kapıların arasından geçerek sokağa çıkıyor ve hızlı
adımlarla evine koşuyordu.
Hapishane müdürü de, milli eğitim müdürü gibi, hayretler içinde idi.
O, kavgacı, o geçimsiz mahkumlar, genç öğretmeni hem sevmeye, hem saymaya
başlamışlardı.
Kadınlar hapishanesinde ilk defa böyle bir hava esiyordu.
Fakat işinde inanılmaz bir başarı gösteren kızın, bir süre sonra acayip bir
suçla adliyeye götürüldüğünü görüyoruz.
Hakkındaki suçlama: Misyonerlik...
Gittikçe kabaran dosyalar, hep misyoner öğretmenden bahsediyordu.
Neler de neler yapmamıştı ki:
Kadınlar hapishanesi derken, Kinder Garten Teşkilatında çalışmalar,
çocuklara iyi insan olmak etrafında birtakım telkinler.
Bütün bunlar misyonerlik denilen şeyden başka ne idi....?
İş o kadar dallanıp budaklandı ki, Ankara'ya kadar intikal etmiş ve onca
mühim işi arasında Atatürk meseleyi merak etmişti.
- Bana misyoner öğretmenin dosyasını getiriniz, dedi.
Bütün bir gece o dosyayı inceledikten sonra, ertesi günü öğretmen Sıdıka
Avar'ı yanına çağırttı. Genç öğretmen Atatürk'ün karşısına çıktığı vakit bir
yaprak gibi titriyordu.
Atatürk, bu ufak-tefek kıza hayretle baktı.
- Misyoner öğretmen sensin, öyle mi?" diye sordu.
Avar şaşırmıştı. Yavaşça,
- Efendim, ben öğretmen Avar, diye fısıldadı.
Atatürk, o zaman genç öğretmene doğru parmağını uzatarak yüksek sesle
şunları söyledi:
- Hayır. Sen misyoner Avar'sın. Bana, senin gibi misyonerler lazım.
Ondan sonra da Atatürk fikirlerini açıkladı:
"Bir toplum, daha ziyade aile yoluyla, bilhassa kadın yoluyla
kazanılabilirdi. Genç öğretmen Doğu'ya gidecekti.
Oradaki genç kızları, hatta bunların arasında hiç Türkçe bilmeyenleri bile
toplayacaktı....Onları, bu toplumun potasında yetiştirecekti; sonra bu çocuklar
birer ışık huzmesi altında köylere gönderecekti."
Sözlerinin sonunda:
- Git, memleketin içine gir, dağ köylerine uzan; orada bizden ışık bekleyen yarının annelerini göreceksin, dedi.
Genç öğretmen, içi içine sığmaz bir halde Atatürk'ün yanından çıktı.
İşte yıllar ve yıllardır Avar, doğu illerinden birinde Kız Enstitüsü Müdürlüğünde bu inanılmaz işle meşguldür. Şimdi; Elazığ, Tunceli, Bingöl çevrelerindeki halk, bu ufacık-tefecik kadından bir azize gibi bahseder.
Onun hakkında iki yüze yakın mani, masal ve çocukların dilinde sayısız Avar şarkıları vardır.
O, yol vermez, geçit tanımaz dağlara at sırtında tırmanır, dağ köylerinden, çoğu esmer köy kızlarını toplar, onları kendi ceketine sarıp okuluna götürür.
Avar, Doğu'da gerçekten inanılmaz bir isimdir. Dağ tepesindeki köylere bu masal kadının, öğrenci toplamak için gittiği zaman köylüler:
- Kızımı da götür, Avar...! diye atın üzengisine yapışıyorlar.
Şehre, Avar'ın okuluna gelen kızı, bir kere de üç-dört yıl sonra görünüz.
Ben, bir insan yaratma mucizesini orada gözlerimle gördüm
Hikmet Feridun Es
Hayat Dergisi 1957
Sıdıka Avar; gazeteci Banu Avar'ın annesidir.
Alıntı

4 Mart 2025 Salı

1970’li YILLARDA TUNCELİ’DE GÖREV YAPMIŞ, EDİRNELİ KADIN ÖĞRETMEN


"Boşuna uğraşmayın, ne derseniz deyin... Ne yaparsanız yapın, beni vaz geçiremeyeceksiniz" diyorum.
"Ama sen çok güzelsin " diyor Annem..
-Ne olmuş güzelsem!!!..
-Seni orada rahat bırakmazlar!!
Malum... Erkek egemen toplumda, güzel kadın olmak suç... Erkeklerse. Pürü pak... Kadın olmaktan kaynaklı bir olumsuzluk yaşandığında; eee.... o da o kadar güzel olmasaydı gibi, saçma sebepler aranabiliyor.
Yıl 1976 Ağustos....20 li yaşların başındayım...Yeni mezun genç ve güzel Matematik öğretmeniyim.. Atamam Tunceli Endüstri Meslek Lisesi’ne yapılmış... Ailem gitme diye diretiyor... Edirne nere... Tunceli nere diyorlar. Hem sen Edirne gibi çağdaş bir şehirde çok rahat ya-şamaya alışmış bir genç kızsın...orada yapamazsın.. hem rahat bırakmazlar.. seni..
Kim bırakmaz???..
Erkekler..
Oysa ben, hiçbir mecburiyetim... devlete hiçbir borcum olmamasına karşın.. İdealist bir nefer olarak, ülkemi tanımak adına, bir köy okuluna bile hazırlamıştım kendimi. Her ne kadar şehirde doğup büyümüş olsam da... Ama zaten atamam şehir merkezine yapılmıştı.
Anneme göre .... Trakya’dan ötesi...tu.. kaka şeklinde..
Hııııh!!.. işte ... Anadolu... çünkü en uzak mesafesi. İstanbul anneciğimin.
Sanmayın ki; bu düşüncede olan sadece annem... Öğretmenlerim de aynı düşüncede... bir belge almak için gidiyorum okula..
"Gel bakalım, seninle biraz konuşalım, gideceğin okul, yetişkin erkek öğrencilerin eğitim aldığı bir okul.. sen de çok dikkat çekicisin...şöyle giyin.. böyle davran.." gibilerden uyarılar.
Kimsenin uyarılarını dikkate almıyorum...ben kendimden eminim.. Gidicem ve öngörülen hiçbir olumsuzluk yaşamıycam..
Kararlılığımı gören babam; Adliyeci olmanın getirdiği bağlantıları kullanarak. HAMİLİ KART YAKINIMDIR... tarzında..tüm yönetim kademelerinden.. selamlar.. mektuplar.. kartlar topluyor.
Validen .. vali yardımcısına, Emniyet amirinden ..
emniyet amirine, başhekimden.. Başhekime,
savcıdan ...savcıya,. Hâkimden... Hâkime.
Hani kızıma, göz kulak olsunlar oralarda... babından...
Ailecek çıkıyoruz yola... İstanbul’dan öte yolculuk yapmamış biri olarak, yolculuk çok yorucu gerçekten. İstanbul’dan 24 saat... Gözümü kırpmadan iniyorum otobüsten... Sarhoşluğun ne demek olduğunu anlamış biçimde...
Çok iyi karşılanıyoruz. Tuncel’inin en güzel okulu, şehrin göbeğinde... Lojmanları da var. Ama şöyle bir sorun var.. Lojmanda tek başıma kalmam gerekecek...
Çünkü okulda benden başka DİŞİ ..SİNEK BİLE YOK!!!.
Bol öğretmenli.., bol öğrencili...büyük ve yatılı bir okul. Eğitim binası, atölyeler, yatakhane, yemekhane, geniş yeşil alanlar..40 dönümlük bir alana yayılmış.. dört tarafı ana yollarla çevrili.. Adeta bir kampüs. Ama dedim ya...dişi olarak benden başkası yok!!!... koca okulda.
Ana yola ve atölyelerin bahçesine cepheli lojmana yerleşiyorum. Bütün ev ihtiyaçları zaten yatılı olan okuldan karşılanıyor, yemeklerimi okulda yiyebileceğim söyleniyor. Okulun karşısında..(.sonraki yıllarda koli tartıcısında kızımı da tartmak zorunda kalacağım...)
Şehir postanesi...200 metre mesafede Devlet Hastanesi...yani hayal ettiklerimin çok..çok..ötesinde.
Annem biraz ikna olmuş gibi...Babam hamili kart görüşmelerini de yapınca .. beni bırakıp dönüyorlar.
Okullar açılıyor...el bebek, gül bebek tarzındayım.. Hani yaz gecelerinde, bir ışık kaynağının etrafında dönen pervane kelebekleri vardır ya...aynı o şekil....herkes etrafımda pervane...her şey çok güzel... hiçbir olumsuzluk yok.. Evli olan öğretmen arkadaşlarımın, eşleriyle de arkadaş oluyorum, zaten hepsi lojmanlarda. Her gece, başka biri beni yemeğe alıyor.. Ama halktan henüz uzağım.
Tunceli’de de düşünce değişmiyor. .arkadaşlarımın eşleri; "Seni ilk gördüğümüzde ..saçtığın ışıltıdan korkmuştuk...ayyy...bu hoca hanım bu kadar genç delikanlının içinde ne yapacak, bari bir önlük giyse üzerine de...derse girerken demiştik,.. bir sabah evden beyaz bir önlükle çıktığını görünce rahatlamıştım.. ama...aynı gün önlüklü halinle kapımı çaldığında...ışıltının daha da çoğaldığını gördüğümde.. yapacak bir şey yok!!! Allah vergisi... dedim" diyordu. İşte...ister doğu.. ister batı.. her toplumdaki fikir; erkeği eğitmek yerine.. hep kadının kendini kollaması üzerine kurulu.
Ama ..ben ne yapıyorum...
"Hocam....valeybol turnuvamız var seyretmeye gelirsiz?? dediklerinde.." Ne demek seyretmek beni de oyuna alın" diyorum.. Hepsinin gözleri faltaşı...
Hocam siz valeybol oynirsiz???..oynuyorum elbet deyip sınıf öğretmeni olduğum sınıfın takımında turnuvaya katılıp kazanıyoruz sınıfça... Hiçbir erkek öğretmen arkadaşımın ilgilen-mediği turnuvalarla çok ilgiliyim..
Başka bir gün...öğle arası.. nöbetçiyim.. bütün anahtarlar bende.. bir öğrencim;
-Hocam...masa tenisi odasının anahtarıni verin de oyniyalim ..diyor
- Bir şartla ..beni de oynatırsanız..
- Ne dirsin hocam!! ping pong oynirsiz???
-Oynuyorum elbet...hem de ..derslerimi kırıp... oynayacak kadar hastasıyım...
Gene şoktalar...hepsini de kırıp geçirince.. NAMIM alıp yürüyor ..hem okulda.. hem Tunceli’de..
Hem çok güzel...hem spordan anlir!!!
Artık neredeyse cinsiyetsizim gözlerinde..
Hepsinin sevgili öğretmeni, arkadaşlarımın kardeşi, neredeyse emeklilikleri gelmiş, muhasebecimiz Mahmut Amca’nın ve aşçıbaşımız Bekir Amca’nın kızıyım...
Bana onlardan zarar gelmesini bırakın...etrafımda görünmeyen ...ama.. hissettiğim.. koca bir koruma ordum var.. Hattâ...erkeklerden çok.. kadınların ilgisini çekiyorum.. Siyasi yanları ağır basan, başka okullardaki bayan arkadaşlarım.. hafta sonları mahallelerde kadınlarla yapacakları toplantılara beni de götürmek istiyorlar..
-"Senin de geleceğini duyan kadınlar.. seni görmek için olsa da toplantıya katılıyor.. ne olur bu sefer de gel bizimle...sen olunca kolayca toplanıyorlar.." diyorlar.
Öğrencilerimin anneleri okula gelip "Hoca hanim!! bizim oğlan, bi anlatir...bi anlatir...seni.. merakımdan görmeye geldim".. diyor.
Sonuçta;
hakkımda yapılan öngörülerin hiçbiri gerçekleşmiyordu...en ufacık bir rahatsızlığım dahi yoktu.. ne bir olay...ne bir söz..
Tunceli bambaşka bir şehir çünkü...adi suç oranı SIFIR diyor, hakim tanıdığımız.. sadece siyasi suçlar var..
Eğitim düzeyi en yüksek seviyedeki illerimizin başında geliyor... Ayrıca siyasi yanlarından kaynaklı Devrimci bir yüksek ahlâk seviyesine sahipler.
Tek başına yaşayan bekâr ve dikkat çekici ben, evlenip eşim 18 aylık askerlik görevini yaparken de.. gene tek başına evli bir bayan olarak.. En ufacık bile olsa beni rahatsız edecek bir olay asla yaşamadım.
Tunceli hakkındaki bütün önyargılar yıkılmıştı artık ..
O, yüksek ahlâk sahibi Tuncelililer.. halâ kalbimin en güzel yerindeler..
Haaa!!!!...hamili kartlar ne oldu diye merak ediyorsanız söyleyeyim... onların hemen hemen hepsi.. EVLİLIK TEĶLİFİ OLARAK dönüş yaptı.. Vali muavininden başlayıp sırasıyla hakimi, doktoru, mühendisi...sıraya girdi.. Sanırım yanlış anladılar.. Babacığım. Hani göz kulak olun babında demişti ama...onlar işi tek başlarına sahiplenmeye kadar götürdüler..
Rahatsız ettiler mi???..Asla..
Red cevabı aldıklarında.. YA BENİMSIN ..YA TOPRAĞIN DEMEDİLER... Hepsi de çok beyefendiydi de.. benim evlenmek gibi bir derdim yoktu..
Yıllarca evimizde espri konusu oldu, teklifler...
-Baba bak!!!...kıymetini bil...Annemi ne doktorlar.. ne mühendisler... ne hakimler.. ne valiler istemiş te ..o seni seçmiş.
Karşı saldırı gecikmiyor..
-Siz biliyor musunuz ??...bana kaç tane kız Aşk mektubu yazdı da. Ben Annenizi seçtim...
Önyargıları yıkmak ..atomu parçalamaktan zordur ..denir ya...ben inanmıyorum... Yeter ki yıkmak isteyelim...
Selâm olsun...Tunceli’ye ve yüksek ahlâklı Tuncelilere..
Naciye Akay Ocak 2021 Urla

Adamın biri otomobiliyle giderken yolda bir yolcu alır.

 ''Adamın biri otomobiliyle giderken yolda bir yolcu alır. Adam arka tarafa biner..

Şoför;
- Eee hemşerim, kimsin, nereye gidersin?
Yolcu;
- Ben azrailim, canını almaya geldim..
Şoför alaycı bir tavırla;
- Sen mi azrailsin? Yav senin gibi azrail olur mu hiç?
Yolcu sakin bir tavırla;
- Sen daha önce azraili gördün mü de tarif ediyorsun? İnanmadın bana öyle mi?
Şoför;
- İnanmadım tabi..
Yolcu;
- O zaman 200 metre ileride bir adam daha alacaksın..
Gerçekten de adamın dediği gibi şoför 200 metre ileride bir yolcu daha alır ve bu yolcu ön tarafa oturur. Olay bundan sonra daha da ilginç bir hal alır..
Şoför yanındakine;
- Eee sen kimsin, nereye gidersin?
Öndeki yeni yolcu;
- Ağabey, beni merkezde bir yerde indirirsen çok sevinirim..
Şoför;
- Yav şu arkadaki adam bana azrailim diyor. Görüyor musun şu herifi? Ben kendisine iyilik ediyorum, o ise benimle dalga geçiyor zibidi..
Öndeki yolcu arkaya bakar, sonra da;
- Abi arkada kimse yok ki..
Şoför hışımla arkaya döner ve;
- Kör müsün be! Adam, arkada oturuyor ya..
Öndeki yolcu arkaya bir daha bakar;
- Abi senin kafan iyi mi?Yoksa benimle dalga mı geçiyorsun?
Bu sefer arkadaki söze girer;
- Gördün mü, öndeki yolcu beni ne duyabilir ne de görebilir..
Şoförün bir anda dizlerinin bağı çözülür, beti benzi atar..
Arkadaki yolcu;
- Hadi, arabayı kenara çek, iki rekat namaz kıl, sonra da canını alacağım..
Şoför ağlamaklı, çaresiz bir şekilde arabayı kenara çeker ve iner arabadan..
Sonraaa...
Sonra ne olmuş biliyor musunuz?
Adamlar arabayı aldığı gibi kaçmışlar... ''
AZİZ NESİN / SİZİN Memlekette EŞEK YOK MU ?

10 Aralık 2023 Pazar

Bu yazıyı 50 yaş altı "gençler" okumasın!..

 


"Neden" diye sorarsanız, söyleyeyim: Sıkılırsınız...
Çünkü bu yazıya konu olan "abileri, amcaları ve ablaları" sizler pek tanımazsınız...
Onlar bizim, yani yarım asırı devirmiş neslin "kahramanları"...
Haa, "bilmezsiniz" demiyorum...
Duymuşsunuzdur mutlaka babalarınızdan; hatta dedelerinizden...
Sadece yaşınız itibariyle pek bir şey ifade etmez bu isimler size...
Ama biz onları "siyah-beyaz" televizyondan daha önce tanıdık...
Yani çok ama çok eski dostlar hepsi de...
Radyonun içinde "küçük adamlar" var sandığımız yılların kahramanları...
Koca mahallede sadece bir çocuğun bisikleti olduğu dönemlerin yıldızları...
25 kuruşa leblebi tozu ile gazoz aldığımız günlerin yadigarları...
Kısacası; o yılların çocukları olan bizlerin vazgeçilmezleriydi, yol arkadaşlarıydı bu "çizgi" adamlar...
Onlarla yatar, onlarla kalkar, hatta tuvalete bile onlarla girerdik...
Zaman zaman birbirimizle "değiş-tokuş" yapardık bu kahramanları...
Her yeni macerayı gazete bayiinin önünde, kasabın kapısında ciğer bekleyen kediler gibi beklerdik...
Kim mi O'nlar?...
Hadi okuyun bakalım 50'lik çocuklar, kaçını hatırlayacaksınız...
Amaaa!..
Google'u tarayıp hafıza tazelemek yok!..
Valla salarım "Kırmızı urbalıları" üzerinize...
* Tommiks ve kankaları Doktor Salloso ile Konyakçı...
Ayrıca, Kulver Kalesi'nin Hulusi Kentmen tadındaki komutanı Albay Brown ve Tom'un platonik aşkı Suzi...
Kahramanımızın atı Napolyon ile genç yüzbaşının can düşmanı "Binbir surat"ı da unutmayalım...
* Teksas: Nam-ı diğer Çelik Bilek ile ekürüleri Profesör Okillus ve bacaksız Rodi...
Tabii bir de Avukat Connely var...
* Zagor ve başının tatlı belası Meksikalı Çiko...
* Tom Braks ve köfte delisi Tonton ile beceriksiz Baron...
* Kaptan Swing ile "Bin kunduz" Gamlı Baykuş ve Mister Blöf...
Ayrıca Kaptan'ın manitası Bety...
Ontorio Kalesi'nin maskotu "Pire torbası" Puik'i de pas geçmeyelim...
* En suratsız Ranger: Teks Willer ve ekibi...
* Kellerin kralı: Boynuzlu Kinova...
* Saçının yarısı siyah, yarısı beyaz olan hasta Beşiktaşlı, karizmatik pilot Mister No...
* "Kızılmaske" de olarak tanınan, yumruğu kodumu iz bırakan Fantom...
* Tarzan'ın Avustralya versiyonu: Zembla...
* Haddini bil, Pekos Bill...
* Gökler hakimi Gordon...
* Sevgili meslektaşım yaman gazeteci Tenten...
Tenten deyince, Kaptan Haddok ile Turnusol biraderleri ve sevimli köpek Boncuk'u da anmadan geçmemek lâzım...
* Kovboyların en cool'u Red Kit'in de ayrı bir yeri vardı tabii ki hayatımızda...
Ama onu "kahraman" yapan dörtlünün de hakkını vermek lâzım...
Evet, Dalton biraderlerden bahsediyorum...
En avanakları Averel'den, en kurnazları Joe'dan ve ortalarda kaynayan William ile Jack'den...
Ayrıca atların en zekisi Düldül ile köpeklerin en aptalı Rin Tin Tin'e de o güzel günleri bizlere yaşattığı için sevgilerimizi sunuyoruz...
Ve son olarak da bizden bir kaç unutulmaz kahraman...
* Etek boyuyla gönüllerde taht kuran Tarkan ve tabii "Atıl kurt"u...
* Rahmetli Ecevit'in bile lakabını aldığı Karaoğlan...
*Yüzbaşı Volkan (Ama Fetö'cü pilotlardan değil, tam bir Atatürk'çü...)
Ee hadi ama...
Hadi çıkın gelin eski dostlar...
Bu kadar çakma kahramanın olduğu bu günlerde size çok ihtiyacımız var....
ADNAN SÖKMEN

Namik Kemal

 

Ey gaflet uykusundakiler!
Ey sefalete alışmışlar!
Ey esarete bağlanmaya tapanlar!
Ey alçalmayı seçen korkaklar!
Ey her alçaklığı işleyenler!
Gözlerinizi mahşerin sabahında mı açacaksınız?
Gerdanınızdaki esaret zincirini cehennemin sahibine teslim etmek için mi saklarsınız?
Bir dakika sonra bekasına emin olamadığınız hayatınız için mi ilelebet alemin nefret dillerinde namınızı bırakacak kadar korkarsınız?
Çektiğiniz hakaret yüküne kıyamet terazisinde ağırlığınızı göstermek için mi tahammül edersiniz?
Heyhat!…
Ey esarete bağlanmaya tapanlar!
Herkes ayrı iradeyle vücut bulmuş; siz daima özünüzden iradenin sökülüp alınmasını merat ediyorsunuz,
Tapınışınız adet ve menfaat namıyla boynunuza takılan esaret zincirinedir.
Yüzünüzü okşayan temiz elleri ısırmak,
Başınıza pençe vuran kirli ayakları yalamak kendinizce sağlam melekelerden olmuş!
...
Zalimin yardımcısı olan kişi alçaktır..
İnsafsız bir avcıya hizmet etmekten ancak köpekler zevk alır..!
Vatan Şairi Namık KEMAL

Mesela

 

Mesela diyorum..
Bu gece bir delilik yapsam..
Bıraksam mutfakta ta biriken bulaşıkları.
Çeksem arkamdan kapıyı.
KADIN başıma gitsem bir meyhaneyi dağıtsam
Fonda bir masa, arkada Sezen şarkıları çalsa.
Sokaktaki bütün erkekleri kovsam.
Bu gecelik evlerinde otursalar.
Korkmadan dolaşsam bütün şehri.
Bir sandalda sabahlasam..
Alabildiğince KADIN.
Alabildiğince ÖZGÜR olsam..
Küfür etsem ağız dolusu,
Utanmasam.
Şehre isyanımı haykırsam.
Kim bilir kaç kere satılmıştır bu dünyanın anası.
Mesela diyorum..
Bu gece ben de babasını satsam. ..
Mesela.
Alıntı

29 Ekim 2023 Pazar

Hiç sarılmadık

 

Hiç sarılmadık birbirimize.
Kokun hiç üzerime sinmedi.
Hiç gelmedik göz göze.
Ya da hiç beklemedin beni bu şehrin her hangi bir yerinde.
Kahve içmedik mesela.
Ya da çay demlemedim sana.
Bir rakı masasında kadehlerimizi tokuşturmadık örneğin.
Göğsüne yatırmadın beni.
Ya da üşüyen ellerimi hiç ısıtmadın.
Parmakların parmaklarımın arasında gezmedik hiç seninle.
Ağlarken gözümden süzülen yaşları hiç silmedin örneğin.
Herhangi bir tartışma esnasında lafımı bölüp 'seni seviyorum' demedin.
Ya da evimin önüne gelip 'çık dışarıya seni görmek istiyorum' demedin.
Ama özledik.
Çok özledik.
Ve unutma en güzel biz sevdik.!

Kendi kendine konuşan

 

Kendi kendine konuşana deli diyen, çok gülünce başımıza kötü bir şeyin geleceğine inanan bir toplumun insanları olarak bunu yapmak çok da kolay değil belki ama ısrarla denemeli. “Gülmek için mutlu olmayı beklemeyiniz. Belki gülmeden ölürsünüz...” diyor Victor Hugo.
Sahi işi bu kadar şansa bırakmalı mı insan?

Uzun zamandır

 

“Uzun zamandır bir Amerika şehrinde yaşıyorum. (…) Burası 70 bin nüfuslu küçük bir şehir. (…) Her tarafı yemyeşil, en işlek caddeler, en yoksul mahalleler bile. Evlerin çoğu iki katlı ve bahçeli. Şehrin dört yanı ormanla çevrili. (…) Nedir bu yeşilin sırrı diye hep düşünürdüm. Sonra bir olayla karşılaştım, yeşili kimin ve hangi usüllerle koruduğunu öğrendim. Sizinle paylaşmak istiyorum.
Yıllar önce bir ev yaptırmak istedim. İnşaattan hiç anlamam, ama anlayan bir akrabam var. Aklımı çeldi, şehrin değerli bir yerinde güzel bir arsa var, alalım dedi. (…) Arsa dört tane bahçeli ev yapacak kadar geniş. Ancak şehir planında buraya bir ev yapılması uygun görülmüş. Bize belediyeye başvurun, belki iki eve müsaade ederler, dediler. Biz de başvurduk.
Belediye bize dedi ki: ‘Önce bütün komşularınıza iadeli taahhütlü bir mektup gönderecek ve bu arsaya iki ev yapmak istediğinizi bildireceksiniz, sonra komşulardan gelen cevaplarla birlikte filan gün tekrar bize gelin.'
Komşularımıza birer mektup gönderdik, şimdi gelen cevapları özetliyorum; bir komşu diyor ki; ‘-Evlerimizin önünden geçen yol dardır. Bu yoldan geyikler geçer. İki evin en az iki arabası olacağına göre dar yolun trafiği artacak. Geyikler tehlikeye düşecek.' İkinci komşumuz şöyle diyor; ‘-Biz çocuklarımızı her gün okula götürüp getiriyoruz, trafiğin çoğalmasını istemeyiz.' Üçüncü komşu; ‘-Bu arsada iki büyük çam ağacı var. Bunlar kesilmemeli, sökülüp arsanın başka yanına dikilmeli.' Dördüncü komşu; ‘-İki ev yapılırsa evler anayola arsa içinden bir yolla bağlanacak. Bu yol asfalt veya beton olacak. O vakit bu yolun iki tarafındaki ufak ağaçların köküne su gitmeyecek ve kuruyacak.' Başka bir komşu; ‘-Evin planını görelim, bakalım bizim evlere yakışacak mı?' Bir başka komşumun derdi şu, önlü arkalı geniş bir bahçesi var ve etrafında çit yok. ‘-Bana komşu gelirse bahçesini çitle ayırmasın. Ne o bahçesini sınırlasın, ne ben. Böylece geniş yeşilliğimiz kaybolmamış olur.'
Cevaplara şaştık
Biz Türkiyeliyiz. Cevaplara şaşarak belediyeye gittik. Öyle ya, biz arsa alacağız, ev yaptıracağız, kime ne? Benim yaptıracağım eve neden bu kadar insan burnunu sokuyor? Bu nasıl demokrasi?
Oturup belediye ile konuştuk. Bütün istekleri yerine getirmeye söz verdik. Ancak geyikler için çözüm bulamadık. Çevredeki ormanlar gerçekten geyik cenneti. Bu güzel hayvanlar yem bulamazsa şehrin kenar mahallelerine inerler, bahçelerdeki elmaları, şeftalileri yerler. Biz bazen bu hayvanlar için bahçeye meyve filan atarız. Bu ürkek hayvanlar ilkin bizi görünce kaçıyorlardı. Sonra alıştılar, kulaklarını dikip sürmeli gözleri ile bizi tartıyorlar, zarar gelmeyeceğine inanırlarsa kaçmıyorlar. (…)
Komşuların mektuplarını gösterdikten sonra belediye bizden evin planını komşulara göndermemizi istedi. Gönderdik, planı belediye de inceledi. Planımız komşulardan olumsuz bir tepki almadı. (…)
Belediyenin karar vereceği gün projeyi savunmak bana düştü. Neler söylemedim? Bir göçmen kuş olduğumu, kentin bizi çok iyi karşıladığını, iki kızımın burada eğitildiğini, hiçbir kanunsuzluğa katılmadığımı, vergimi düzenli ödediğimi, bir eğitim kurumunda şehre hizmet verdiğimi filan anlattım. Dinleyenler ‘-Çok etkili oldu, karar olumlu çıkacak' dediler. Karar bildirildi. İlkin kentin kanun ve nizamlarına uyma gayretimiz için kibar bir şekilde teşekkür edildi. Sonra isteğimizin reddedildiği açıklandı.
Sebep şuymuş: Bu bölgede bizimkine benzer çok arsa varmış, bize iki ev için müsaade verilirse, öbür arsa sahipleri de iki ev için başvururlarmış. Bize olur deyip onlara olmaz diyemezlermiş. Oralarda böyle geniş arsalara da ikişer ev yapılırsa şehrin yeşillikler içindeki görüntüsü bozulur, güzelliği gölgelenirmiş.
Sevindirici sonuç
Ben bu karara sevindim, üzülmedim. İşlerini bu kadar ciddiye aldıkları, şehrimizin üzerine böyle titredikleri için içim neşeyle doldu. Bir şehrin güzelliğini korumak ciddi bir işmiş. Neden güzel bir yerde yaşadığımı o gün anladım.
Sonra belediyenin başka marifetlerini daha öğrendim. Bahçede ağaç kesmek yasakmış. Ağaç yaşlı ise yerine yenisini dikmek koşulu ile kesebilirmişim. Bahçe çimenleri uzar da kestirmezsem, belediye birini gönderir kestirirmiş, parasını benden alırmış. (…)
Alaturkalık
Neyse akrabam olan inşaatçı belediyeye yeni bir ev planı sundu. Alaturkalık bu ya (kendini Türkiye'de zannedip) çatı katına planda olmayan (kaçak) bir oda kondurmuş. Ertesi gün belediye bu odayı yıkmadığı her gün için 2500 dolar ceza keseceğine dair bir ihbarname gönderdi. Akrabam o gece uyumadı ve odayı yıktı. (…)
Ben bu yazıyı niye yazdım? Umarım ki belediye başkanlarımızdan biri okur da belki bazı şeyler öğrenir, belki de örnek alır. Acaba çok mu iyimserim, ne dersiniz?
Indiana Üniversitesi'nden emekli Profesör İlhan Başgöz
Alıntı

4 Haziran 2023 Pazar

Adam,Bernart SCHAV,a şiirini yazıp göndermiş.

Adam,Bernart SCHAV,a şiirini yazıp göndermiş,Yazdığı şiire ek olarak balık zihni açar dediler,o zaman güzel şiir yazabilir miyim diye sormuş.Bernart Schav da,sen balina ye demiş

Devlet, insan bedeni gibidir.

Devlet,insan bedeni gibidir.beyni,kalbi,ciğerleri barsakları düzgün çalışırsa,beden sağlıklı olur.Devlette,iktidar,eğitim,sanayi,tarım,hayvancılık,inşeat işleri devletin çarkları gibidir.Koordineli çalışırsa devlette her şey sağlıklı yürür,refahı yakalar

Eğitimin Önemi

Peygamberimiz der ki,bir insan yedisinde ne ise,yetmişinde de odur. Ailenin verdiği eğitim yüksek derecededir.Okullar,hayata hazırlar,meslek kazandırır.

 Uzaktan Eğitim İle İlgili Kısa Bilgiler