31 Aralık 2018 Pazartesi

At Yarışlarının Ülke Ekonomisine



İlkokul 3. 4. 5 sınıf öğrencileri iki bayan öğretmenleri eşliğinde
derslerinde yer Alan "At yarışlarının ülke ekonomisine katkılarını
yerinde gözlemlemek" amacıyla at yarışlarına gitmişler..
Bir müddet sonra da çocukların Tuvalet ihtiyaçlarını karşılamak için Toplu olarak tuvaleti ziyaret etmişler..
Bir öğretmen kızların, diğer öğretmen Erkeklerin kapısında beklerken
erkek öğrencilerin küçük boylarından dolayı "Pisuvara yetişememe" Sorunu
nedeniyle onlara mecburen yardım etme durumu ortaya çıkmış..
Çocuklar fermuarlarını açıyor, Bayan öğretmenleri onları kucağına alıyor, üstlerini ıslatmamaları için
Pipilerini tutup çişlerini yaptırıyormuş..
Teker teker yaptırdıktan sonra aralarından bir tanesinin pipisinin Kocaman olması bayan öğretmenin
Dikkatini çekmiş..
"Sen 5. Sınıf olmalısın" demiş öğretmen çişini bitiren çocuğun pipisini sallarken..
"Hayır efendim" diye cevap gelmiş.
"Ben altıncı yarıştaki "KARAMURAT" ın Jokeyiyim...


Kahramanlarımızın ilki


Kahramanlarımızın ilki, Paris-İstanbul arasında trenle mekik dokuyan genç bir Türk işadamı.
Macaristan'da genç bir bayanla tanışır. Evlenme teklif eder ve evlenirler.
İzmirli işadamı, olayı ailesine açamaz. Macaristan'da bir kızı olur. Kızına Nermin adini verir.
Nermin büyümekte, Mustafa Kemal'in yaptıklarını, gazetelerden heyecanla izlemektedir.
Baba İzmir'de ölür. Aile, geçim sıkıntısına düşer.
14 yasındaki Nermin, Macaristan'da paralı olan öğrenimini sürdüremez olur.
Mustafa Kemal'in ülkesinde eğitim parasızdır.
Nermin, baba yurduna gitmeye karar verir.
Annesinin haberi olmadan Türk Büyükelçiliği'ne başvurur. Ona bir
pasaportla birlikte, eline durumunu açıklayan bir de Türkçe mektup
verirler. Bası sıkıştığında, derdini anlatamadığında o mektubu
gösterecektir.
Olayı öğrenen annesi de ona destek verir. Üçüncü
mevki bir tren kompartımanının tahta sıraları üzerinde, günlerce sürecek
bir yolculuk baslar.
Tren, Türkiye topraklarına girer. Gümrük
memurları, elinde Türk pasaportu olan ama Türkçe bilmeyen bu çocuğun
durumunu çok ilginç bulur, giriş izni de hemen verilir.





Öykü uzun...
Küçük Nermin, İstanbul'da bir yandan Almanca dersleri verirken öte
yandan Türkçe öğrenir. Mustafa Kemal'in parasız kıldığı eğitim
olanaklarından yararlanır.
İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirir. Gazetecilik yapar. Türkçenin arkasından İngilizce ve Fransızca da öğrenmiştir.
Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne asistan olur. Çağdaş siyaset biliminin Türkiye'ye girmesine öncülük edenler arasında yer alır.
Gün olur, Türkçesinin bozuk olduğunu öne sürerek öğretim üyeliğinden atılmasını isteyenler çıkar.
Tükenmez bir enerji ve heyecanla, gençlere bir şeyler verme isteğini
yitirmez. Uluslararası toplantılarda Türkiye'yi, Türk kadınını, Mustafa
Kemal'i savunur, savunur, savunur...
Bir oğlu olmuş, adını da Mustafa Kemal koymuştur...






Prof. Nermin Abadan-Unat, Siyasal Bilgiler Fakültesi'ndeki son dersini
bundan dört yıl önce verirken aralarında benim de bulunduğum bir grup
eski öğrencisi de sınıftaydı. Kimisi profesör, kimisi doçent, kimisi
çiçeği burnunda araştırma görevlisi. Deniz Baykal da sonradan
yetişmişti.
Son dersin sonunda, nefes bile almaya korkarak dinlediğimiz yukarıdaki yasam öyküsünü anlattı bize...





Ve sözlerini şöyle noktaladı:
- Ben yurdumu kendi irademle seçtim. Mustafa Kemal olmasaydı, belki ben
de olmazdım. Niçin Kemalist olduğumu, öyle sanıyorum ki artik
anlamışsınızdır.. .





Çok etkilendiğim bu öyküyü yazdığımda, sonunu
şöyle bağlamıştım: 'Bu sözleri, parası olanlara Bilkent'i, olmayanlara
Süleymancı yurtlarını gösterenlere adıyoruz...'





Bakıyorum da aradan gecen zamanda, ne Nermin Hoca'nın öyküsü güncelliğini yitirmiş, ne de benim altına düştüğüm not...
Tıpkı giderek daha güncel, daha gerçek, daha anlamlı olan Mustafa Kemal'in kendisi gibi ! .."





Bazen küçük bir hayat hikâyesi, binlerce kitaptan çok daha fazla şey anlatır .....





Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı 1990


Yaşanmış bir anı,


Düşündürücü 👍





OĞLUM ÜSKÜDAR MARMARAYDA BENİ BEKLİYOR...😞😢😞😢






" Tam metroya bineceğim, yaşlı bir amca makinenin önünde panik yapmış
dolduramıyor kartı. Arkasında birkaç tane genç birikmiş bağırıyor
amcaya;
"-Hadi be ne yapıyorsun? Flört mü ediyorsun makinayla?" tabi bunu duyunca delirdim,
“-Ne yapıyorsunuz ya!” dedim, amcaya yardıma gittim.
“-Canım amcam sen ne istiyorsun?” dedim.
“-Kartım yok” dedi,
Doldurduk kartını. Dedim;
“-Al istediğin yere git bununla. Hatta sen başvuru yap, senin yaşına
ulaşım ücretsiz” dedim. Neyse ben de doldurdum kendi kartımı, metroya
geldim. Baktım amca orada bekliyor hâlâ.
“-Ne oldu?” dedim.
“-Yavrum adres soracaktım. Beni azarlarlar diye soramadım. Seni bekledim.” dedi.
“-Olur mu öyle şey amcam” dedim,
“-Peki nereye gidecektin sen?”
“-Üsküdar Marmaray” dedi.
“-Amca Kirazlı’ dayız, orası karşı tarafta. Nasıl bu kadar uzağa geldin?” dedim. Kafasını eğdi,
“-Dur!” dedim, anlattım ona.
“-Buradan Yenikapı’ ya git, oradan sarı çizgiyi takip et Marmaray’a bin. Oradan 2 durak sonra Üsküdar Marmaray’ dasın.” dedim.
Baktım amca mahzun mahzun bakıyor anlamamış durumu.
“-Tamam amca gel gidiyoruz.” dedim. Atladık metroya gidiyoruz Üsküdar’a doğru, yolumuz var da var.





Muhabbet olsun diye;
“-Amca nerelisin?” dedim.
“-Malatya” dedi.
“-Var mı kayısı bahçesi filan?” dedim.
Dedi ki;
“-Yavrum ben emekli ağır ceza hakimiyim.”
Vay be dedim içimden, onlarca kişiye müebbet dağıt, 40 yıl, 50 yıl hapis ver, sonra gel metroda kartı şaşır, ey insanoğlu...





Sonra amca dedim;
“-Malatya’ dan İstanbul’a neyle geldin? Uçakla mı otobüsle mi?” Amca dedi ki;
“-Hatırlamıyorum”
“-Amca valizler nerede?” dedim.
3 yaşındaki çocuk gibi yüzüme baktı,
“-Nerede?” dedi....
O an anladım amca demans hastası, yani kişisel tarihini unutmak, kendi geçmişini silmek.





“-Peki amca nereye?” dedim,
"Oğlum beni, Üsküdar Marmaray’da bekliyor" dedi. Neyse,
“-Telefon nerede?” dedim..
“-Nerede?” dedi.
Dedim iş sıkıntı. Neyse indik Üsküdar Marmaray’da. Oturduk bekliyoruz gelen giden yok. Dedim;
“-Amca kimliği ver”
Baktım adına, soyadına sonra bir tanıdığı aradım.






Dedim böyle böyle, kimdir bu? yakını vs., bir numara bulur musun?
Sağolsun yardımcı oldu. Harbiden Malatya’ lıymış, kızının numarası
geldi. Aradım, dedim;
“-Gece gece rahatsız ettim ama...”
Daha lafımı bitirmeden,
“-Üsküdar Marmaray’da mısınız?”dedi. Evet dedim şaşırdım da tabi.





Dedi ki;
“-Size eniştenin numarasını vereyim. O nu arayın” Aldım numarayı, aradım enişteyi. Dedim;
“-Gece gece rahatsız ediyorum ama...”
O da hemen;
“Üsküdar Marmaray’da mısınız?” dedi.
“Evet” dedim, ya herkes biliyor, acaba ben mi bilmiyorum. Niye burdayız? derken neyse enişte geldi az sonra.





Gelir gelmez sarıldı bana, ben başladım azarlamaya.
“-Demans hastası bu adam! Niye tek başına salıyorsunuz dışarı? 3
yaşında birini salmakla aynı şey! Hem o oğlu da kim? Burada bekliyorum
diyor amcaya hep.” dedim.
“-Demans hastası evet. Geçmişindeki hiçbir
şeyi hatırlamıyor doğru ama oğlu polisti. 3 yıl önce şehit oldu. Ve
oğluyla son telefon görüşmesinde;
“Baba seni Üsküdar Marmaray’da bekliyorum" demişti. Her şeyi unuttu onu unutmuyor, arada evden kaçıp buraya geliyor.”
Dizlerimin bağı çözüldü. Kaldım öylece..
Onlar gitti, kafamda cümleler dolaşıyor.






Belki dedim; oğlu gerçekten de oraya geliyor ama biz göremiyoruz. Konu
üzerinde daha sonra düşündüm. Demans hastalığı bizim de hastalığımız
toplum olarak, geçmişimizi unuttuk sağa sola savruluyoruz. Kim
olduğumuzu unuttuk... Nereye gideceğimizi unuttuk..!


Doktorum İstanbul


Vara vara vardık Kars'a,
Karakış,fırtına,bora.
Sarıkamış,kayak merkezi,
Kardelenlerin başşehri,
Sevdalı şarkılarını özledim,
Doktorum İstanbul.





Güneş,kum,neşe Bodrum'da,
Hayat sanki yeniden başlıyor.
İngiliz,Fransız,illede Nataşalar.
Çoşkulu Türkülerini özledim,
Doktorum İstanbul.





Roma,Paris,Londura,
Gezen çocuk akıllı olur.
Piza kulesinde eğildim.
Eyfel kulesinde boyum uzagı.
Luore müzesi,moda,nezaket,hürriyet,
Sanat merkezi özledim.
Doktorum İstanbul.





İnsanlar hayal ettiği müddetçe yaşar.
Uzakdoğu,Everest tepesi,kutuplar,
Güzel yaşamaya ömür yetmiyor.
Beyoğlunda dolaşmak,on doktora bedeldir.
Yedi tepede kurulan Aşk şehri,boğaz,kız kulesi,
Şiirlerini özlediç
Doktorum İstanbul





Cemal Borandağ
27 Aralık 2018 Tuzla-İstanbul
Yedi tepesi aşk kokar İstanbul


Annedir


Şiir,annedir.Şefkati,ruhu,nefesiyle.
Roman,babadır.Anlatırda,anlatır.Zorlukları,heyecanla,zevkle.
Öykü kardeştie,kuzendir,yiğendir,akrabadır.
Ne çok şey anlatırlar,dedikoducular.
Denemeler,dededir.Tecürbelerini,yeni nesile aktarır..
Masal,ninedir.Hurileri,perileri,cinleri,canavarları anlatır.





Cemal Borandağ
14 Aralık 2018 Tuzla-İstanbul
Annelik,bin kitap okumak demektir.


HEKiMLiK VE FAHiŞELiK


a.. Her ikisi de dünyanın en eski meslekleridir.





b.. Her ikisi için de 'Allah muhtaç etmesin ama yokluklarını da göstermesin' denir.





c.. İkisinin de aldığı ücrete 'vizite ücreti' denir.






d.. Eğer özel sektörde çalışıyorlarsa ne ala, toplumda her ikisininde
saygınlığı yüksek olur; ama eğer kamu sektöründe iseler halleri
perişandır.





e.. Sosyetik olanları daima el üstünde tutulur; sık sık televizyonlarda, basinda boy gösterirler.





f.. Her ikisinin de çalışma saatleri düzenli değildir. Ne zaman çağırılırsa o zaman gitmek zorundadırlar.





g.. Her ikisi de müşterilerini seçme şansına sahip değildir.Ancak müşterileri onları seçebilir.





h.. Muameleleri iyi olmak zorundadır, müşteri memnun kalmazsa bir daha gelmez.






i.. Her ikisi de otobüste, trende vs. yolculuk yaparken yanlarında
oturan kişiye mesleklerinin ne olduğunu söylemekten çekinirler. Aksi
takdirde yanlarındaki kişi kendilerinden yararlanmaya kalkışabilir.





j.. Mesleklerini sevmeseler de bir kere başladılar mı artık geriye dönüş yoktur.





k.. Her ikisi de çocuklarını en iyi okullarda okuturlar kendileri gibi olmasınlar diye...





l.. 'Bu meslekte en iyisi ol' düsturu her iki meslek için de geçerlidir.






m..Her ikisinin de en büyük hayali, bol para kazanıp, en kısa zamanda
bu meslekten kurtulmak ve normal insanlar gibi bir yaşam sürebilmektir.





Ama nerdeee...
Antik şehirlerden günümüze kadar sadece iki yapı ayakta kalmıştır...





Şifahane ve kerhane. Çünkü ikisi de yıkılmasın diye çok sağlam yapılmışlardır.





Dr. Kadir Çeviker
İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü Kalp Damar Cerrahisi


Rose


Okulun ilk günü, ilk derste profesörümüz, önce kendini tanıttı,
sonra "Bu yıl, yepyeni bir öğrencimiz var. Çok ilginç biri bakalım
bulabilecek misiniz" dedi... Ayağa kalkıp etrafa bakmaya başlamıştım
ki,yumuşak bir el omzuma dokundu... Döndüm... Yüzü iyice kırışmış bir
yaşlı hanımefendi, bana gülümseyerek bakıyordu... "Ben Rose" dedi..
"Benim adım Rose, yakışıklı... 87 yaşındayım. Madem tanıştık seni
kucaklayabilir miyim?.." Güldüm... "Tabii" dedim... "Hadi sarıl bana..."
Öyle sımsıkı sarıldı ki... "Bu kadar genç ve masum yaşta üniversiteye
niye geldin" diye şaka yaptım.. Minik bir kahkaha ile yanıtladı:





"Buraya zengin bir koca bulmaya geldim. Evlenip birkaç çocuk doğuracağım. Sonra emekli olup dünya turuna çıkacağım..."






Dersten sonra kantine gidip, birer sütlü çikolata içtik. Hemen arkadaş
olmuştuk. Ertesi gün ve ertesi üç ay, sınıftan hep birlikte çıktık ve
hep kantinde lafladık... Öyle akıllı ve öyle deneyimliydi ki, onu
dinlemekle, derslerden daha çok şey öğrendiğimi hissediyordum.






Sömestr boyunca Rose kampüsün ilahesi oldu. Nereye gitse etrafı
çevriliyor, çok çabuk arkadaş ediniyordu. İyi giyinmeyi seviyor, diğer
öğrencilerin ilgisini çekmeye bayılıyordu. Rose hayatını yaşıyordu.
Hepimizden daha canlı, daha dolu yaşıyordu...





Sömestr sonunda, Futbol Balosuna davet ettik Rose'u... Konuşma yapması için... Orada bize verdiği dersi unutmama imkan yok...






Konuşmasını önceden hazırlamış ve bir yığın karta kocaman kocaman
yazmıştı. Elinde bu deste ile kürsüye yürürken, kartları elinden
düşürdü. Konuşma darmadağın olmuştu. Şaşkın, biraz da utanmış mikrofona
doğru eğildi...





"Ne kadar beceriksizim, değil mi?... Özür
dilerim... Buraya gelmeden önce heyecanım yatışsın diye bir duble viski
attırdım. Sonucu görüyorsunuz... Şimdi bu kartları toplasam bile onları
yeniden sıraya koymam mümkün değil... Onun için en iyisi ben size
aklımda kalanları söyleyeyim, olur mu?..."





Biz kahkahalarla gülerken, o bardaktan bir yudum su aldı ve konuşmasına başladı:






"Yaşlandığımız için eğlenmekten, oynamaktan, yaşamaktan vazgeçmeyiz...
Eğlenmek, oynamak ve yaşamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız. Genç
kalmanın, mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın sadece dört sırrı
vardır... Hergün gülmek ve yaşama katacak mizah bulmak... Bir rüyanız
olmalı mutlak... Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz. Etrafımızda
dolaşan pek çok kişi aslında ölü ve bundan kendilerinin bile haberi
yok...





Yaşlanmakla, büyümek arasında çok büyük bir fark vardır...
Eğer 19 yaşındaysanız ve bir yıl hiçbirşey yapmadan, hiçbirşey
üretmeden bir yıl sırtüstü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, 20
olursunuz... Ben 87 yaşındayım ve ben de bir yıl hiçbirşey yapmadan,
hiçbirşey üretmeden sırtüstü yatarsam, 88 yaşımda olurum. Herkes bir
yılda bir yaş yaşlanır. Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye
ihtiyaç yoktur. Oysa bir yaş daha büyümek için, mutlak birşeyler yapmak,
üretmek, kendini geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir.






Asla pişman olmayın... Biz yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil,
yapmadıklarımızdan pişman oluruz çünkü... Ölümden korkan insanlar,
pişman olanlardır... Pişman olmaktan korktukları için hiçbirşey
yapmayanlardır..."





Ders yılı sonunda Rose, yıllarca önce
başlayıp, yaşam mücadelesi içinde ara vermek zorunda kaldığı
üniversiteyi derece ile bitirdi...





Mezuniyet töreninden bir hafta
sonra, uykusunda, huzur içinde öldü. Cenaze törenine 2 binden fazla
üniversite öğrencisi katıldı.





"Yapabileceğimiz herşeyi yapmak
için asla geç olmayacağını" hepimize hem de nasıl öğreten bu muhteşem
kadının anısına layık bir törendi bu...





Rose'un öğretisi aslında dünyanın bütün üniversitelerinde zorunlu ders olmalıydı:





"Çok Geç Diye Bir Zaman Yoktur"









HER ZAMAN BİR RÜYANIZ VE ONU GERÇEKLEŞTİREBİLECEK RUHUNUZUN OLMASI DİLEĞİ İLE


Kıssadan hisse


Okuyun bakalım neler düşünecek nerelere gideceksiniz !!!
Düşündürücü bir öykü.
Ders var öyküde.






Eski bir bakandan bir konferansta konuşma yapması istenmişti. Elinde
kağıt kahve bardağı ile kürsüye çıktı ve konuşmasına başladı. Ama
kafasının başka yerde olduğu sanki anlaşılıyordu. Daha bir iki cümle
söylemiş iken durdu, kahve bardağından bir yudum aldı ve sonra bir süre
bardağı kaldırıp baktı. Derin bir nefes aldı ve ; “Biliyor musunuz ne
düşünüyorum?" diye sordu, "Bu konferansta geçen yıl da, hem de aynı
kürsüde konuşmuştum. Tek bir fark vardı; o zaman hala bakanlık görevim
sürüyordu. Buraya gelirken bana business class bileti alınmıştı, hava
alanında beni bir limuzin ve eskort araba bekliyordu. Beni önce bir
otele götürmüşlerdi. Otel müdürü beni otelin kapısında karşılamış ve
kral dairesine çıkarmıştı. Ertesi sabah lobide benim odadan inişimi
bekleyen bir heyet vardı. Beni yine aynı limuzinle bu salona
getirmişlerdi. Özel bir kapıdan içeri almışlardı. Çok şık bir bekleme
odasında konferansı beklerken porselen bir kapta kahve ikram etmişlerdi.
Sonra da beni salona aldılar ve en ön sırada ayrılan yerime geçmiştim"





Eski bakan derin bir nefes aldı, seyircilere gülerek bir süre baktı ve devam etti
"Fakat bu yıl karşınızda bir bakan olarak bulunmuyorum." bir an durdu
ve sonra" Dün buraya kendi ödediğim uçak bileti ile uçtum. Beni hava
alanında kimse karşılamadı. Otele taksi ile geldim. Kendi odama kendim
çıktım. Bu sabah buraya otelden yine taksi ile geldim. Kapıdan girerken
güvenlikten geçtim, hüviyetimi alıp listede olduğuma emin olmadan salona
almadılar bile. Sonra da bulabildiğim yerde oturdum. Canım kahve istedi
ve görevliye sordum; bana dışarıda kahve makinesi olduğunu söyledi. Ben
de çıktım ve şu gördüğünüz kağıt bardağa kahveyi kendim doldurdum"
Seyirci gülmeye başlamıştı.
"Sanıyorum geçen yıl porselen bardak bana sunulmamıştı. Makamıma sunulmuştu. Benim asıl bardağım işte bu."
Konuşmanın bu noktasında gülüp alkışlayan seyircilere kahve bardağını
kaldırıp gösterdi. Alkışlar bitince de şunları söyledi; "Size
verebileceğim en iyi ders bu işte. Bütün o övgüler, hizmetler,
avantajlar rütbeniz, rolünüz, makamınız içindir. Size ait değildir. Ve
bir gün makamınızı görevinizi bitirdiğinizde porselen bardağınızı
halefinize verirler. Çünkü aslında hep layık olduğunuz kağıt
bardaktır."*
--------------
Eski bakan kağıt bardaktaki kahveyi
sindirememiş görünüyor ama bana kalırsa bugünün dünyasında konuşma
yapmak için halen çağrılmaya değer bulunduğuna şükür etmeli. Çünkü nasıl
ki yaşamımız süresince vaz geçilmez sandığımız birilerini kaybederiz,
kendimizin sandığımız dönemleri / servetleri / ilişkileri / yetkileri
de yitiririz. Yani, bize ikram edilen porselen bardakta kahve içtiğimiz
dönemler ve kağıt bardakta kendimiz doldurarak kahve içtiğimiz dönemler
birbirini kovalar.
İngiliz yazar David Herbert Lawrence şunu
demiş; "Hiçbir şey için “ benimdir “ deme. Yalnızca şimdilik “benimle “
de. Çünkü ne altın, ne toprak, ne sevgili, ne eş, ne yaşam, ne ölüm, ne
huzur, ne de keder her zaman seninle kalmaz."
Sanki eksik demiş!
Çünkü bize verilen değer / ünvan / hatta bugünün teknoloji hızı ile
ustalığımız ve bilgi de eskiyor, yanımızda kalmıyor. Hindu mistik
öğretisinin dördüncü kuralına göre; "Bitmiş olan bitmiştir. Hayatımızda
bir şey sona ererse, gelişimimize olan hizmeti de bitmiştir."

Yaşamınız boyunca içinden geçtiğimiz evreler kitap okumak gibidir. Kitap
okumayı sevenler ne demek istediğimi anlayacaklardır. Bazen okumakta
olduğunuz kitabı çok sever, büyülenir, kendinizi kaptırırsınız ama kitap
eninde sonunda her güzel şey gibi biter. Sevgi ile okşayıp
kütüphanenize yerleştirir elinize yeni bir kitap alırsınız. Dilerim
yaşamınız da sevdiğiniz kitaplarla dolu büyük bir kütüphane gibi olsun.
--------------
(Vayhi)





*Bu metin Simon Sinek'in "Leaders eat last" (Liderler en son yer) kitabından alıntıdır.


İki Genç


İki genç ve bekar Hristiyan arkadaş yolda yürürlerken bir kilisenin önünden geçtiklerinde biri diğerine;
- Biraz bekle ben günah çıkartıp geleyim der ve kiliseye girer.





Rahip;
- Anlat evladım ne günah işledin ? Genç;
- Peder ben zina yaptım.
Rahip;
- Aşağıdaki fırıncının kızı ile mi ?
Genç;
- Hayır.
Rahip;
- Yoksa arka sokaktaki 13 numaradaki dulla mı ?
Genç;
- Hayır O'da değil.
Rahip;
- Ya da aşağıdaki sokakta oturan hemşire ile mi ?
Genç;
- Hayır, O'da değil der.





Genç günah çıkartıp arkadaşının yanına gelince arkadaşı sorar;
- Ne oldu günah çıkarttın mı ?
Genç;
- Boşver günahı, papazdan tam üç tane sağlam adres aldım


KOMÜNİSTLİK...


Genç kız annesine sorar :
—Anne aşk nasıl bir şey?





—Aşk mı? Şey... Aşk söyle bir şeydir kızım, hani mesela çok zengin ve yakışıklı bir adama rastlarsın,
seni Venedik'e götürür, mehtapta gondolla gezersiniz, sonra San Marco
meydanında güzel bir restoranda harika bir yemek yersiniz, nazik falan,
ve arkasından en lüks bir otelde sana şahane bir gece yaşatır.
Sonra
da, ne bileyim işte, sana güzel bir araba alır, bir daire alır, ya da
deniz kıyısında sana bir villa satın alır, elmas gerdanlıklar, altın
yüzükler hediye eder, mutluluktan uçarsın adeta, işte aşk böyle bir
şeydir kızım..





—Ama anne, peki o heyecanlar, güzel duygular, kalbin küt küt çarpması, İlk buluşma, ilk öpücük,
birlikte bir şeyleri başarma, paylaşım... Bunlar yok mu?





—Ha onlar mı? Kızım onlar bedava hatun götürsünler diye komünistlerin uydurmaları, yok öyle bir şey!..😂


ş)ARAP


Yirmi yaşında kadın.
Mona Lisa gibidir.
Nazlıdır cazlıdır dokunmaya kıyamazsın.
Biranın köpüğü gibi köpürdükçe köpürür.
Arpası bol gelen kısrak gibidir.





Otuz yaşında kadın.
Kılopatra gibidir
Jul Sezarı sefere çağırır.
Viski gibi serttir.
Cömertçe seviştikçe sevişir.





Kırkında kadın
Katirina gibidir.
Baltacı Mehmedin hırsını söndürür.
Rakı gibidir yavaş yavaş keyfini çıkarır.
Doyumsuzdur doyurana aşk olsun.





Ellisiden sonra kadın.
İngiltere Kraliçesi dir.
Şarap harap gibidir.
Artık saltanatını sonuna kadar sürdürür.





Cemal Borandağ
23 Aralık 2018-SARIKAMIŞ-kARS
Kadın Şarap gibidir doyumsuz.


21 Aralık 2018 Cuma

Uzaylı ve Bir Görev


Uzaylılar bir görev için dünyaya iniyorlar. Görevleri Dünya insanları ile cinsel ilişkiye girerek sonuçlarını gözlemlemek.
İndikleri yer Türkiyenin tenha bir kasabasında bir çiftlik evinin yanı. Evin kapısını çalarak kapıyı açan adama amaçlarını anlatmaya başlamışlar.
Adam biraz şaşkın biraz heyecanlanarak benim hanıma bi sorayım demiş.
İçeri girerek karısına böle böle bişi var nedersin demiş.





Kadın:
- 'Tamam olur hem bi gecelik değişiklikten bir şey olmaz'
diyerek kabul etmiş.
Uzaylılarla beraber biraz oturduktan sonra uzaylı erkekle dünyalı kadın
ayrı bi odaya, uzaylı kadın ile dünyalı erkekle ayrı bi odaya
geçmişler. Uzaylı adam başlamış dünyalı kadını soymaya ve daha sonra
kendisi soyunmaya... Kadın, uzaylı adamın şeyini görünce çok şaşırmış ve
gülmeye başlamış.
Uzaylı:
- Neden güldün.
- Çok küçük demiş.
Uzaylı,
- Sol kulağımı çek o büyür demiş.
Kadın çekmiş kulağı gerçektende büyümüş.
-Ama demiş kadın şimdi de çok ince. Uzaylı gayet rahat
- Sağ kulağımı çek o kalınlaşır.
Kadın uzaylının kulağını çekince gerçektende kalınlaşmış ve sabaha kadar defalarca sevişmişler.
Sabah olunca kahvaltıdan sonra uzaylıları gönderen karı koca konuşmaya başlamış.
Adam kadına nasıl geçti diye sormuş.
Kadın ,
-"Tek kelime ile mükemmeldi.
Peki senin nasıl geçti kocacığım ?"
Adam kendinden çok emin bi şekilde ;
-"Sen var ya sen, şu gül gibi kocanın kıymetini bilmiyorsun, bak elin uzaylısı zevkten kulaklarımı koparacaktı...😁


Eskiden, Kar Yağardı.


Eskiden, kar yağardı.
Henüz ayrılmamıştık, henüz bölünmemiştik
Aynı mahalledeydik, zengini, fakiri, esnafı,
yoksulu, bir arada birliktik,
omuz omuza sımsıcak yaşardık ve kar yağardı bembeyaz,
lapa lapa henüz bölünmemiştik, henüz ayrılmamıştık.
Henüz icat olmamıştı, kooperatifler, siteler,
dubleksler,tripleksler,olmaz olası kartonpiyerler.
Gariban sıkısınca kime gidebileceğini bilir
Zengin kimi gözeteceğini bilir,
esnafla memur gül gibi geçinip giderdi
ve kar yağardı bembeyaz lapa lapa
Henüz ayrılmamıştık henüz bölünmemiştik…
Fakir zengini hırsızlıkla
zengin, fakiri tembellikle suçlamazdı
çünkü kar yağardı lapa lapa
Çünkü kar yağardı bembeyaz
çünkü karin temizliği yüreklerimize vurmuştu..
Kar rahmetti çünkü kar bereketti.
Adam boyu adamlarda adamdı o zamanlar
Ne Cumhuriyet Caddesinde
onun bunun namusuna kötü gözle bakar
ne de laf atardılar
çünkü senin namusun benim benim namusum senindi
bir idik biz idik
ve kar yağardı
adam boyu ve adamlar adamdılar o zamanlar
kar sendin, kar bendim, kar bizdik
eridik, eridik, eridik, eridik...





Sabahattin Ali


BÖYLEDE ŞİİR YAZILIR MI....


HESAPLAR BENDEN
Usta bana iki yürek arası
Biraz sevda sarıver
Ama, içinde acı olmasın.
Sosunu da mutluluktan sürüver
Tadı damağımda kalsın.
Yanına bir şişe de şarap aç
İstemem çerez falan
Mezesi şiir olsun.





Aşk Cemal Süreya ’dan
Özgürlük Nazım ’dan olsun.
Savursun küfürleri Can Baba
Kötülerin gelmişine geçmişine..
Ataol Behramoğlu
"Ne çok hain var" desin bu ülkede.
Ve Orhan Veli,
İstanbul ’u anlatsın bize
Gözleri kapalı ..
Özdemir Asaf ’ı da unutma ha..
Anahtar onda.
Sonra kalırız dışarda.





Şükrü Erbaş’ı, Abbas Sayar’ı
Rıfat Ilgaz’ı ,Ahmet Arif ’i
Hele de
Hasan Hüseyin,
Olmazsa olmazıdır
Kavganın direnişin.
Sevdiğim bütün şairleri istiyorum
Bu gece.
İçelim birlikte şiirin şerefine
İşte o demde,
Değmeyin benim keyfime.
Ve en güzel şarkılar,
Eşlik etsin arka fondan
İçinde ayrılık hasret olmayan.





Gel otur yanıma usta
Yalnız gitmez bu meret
Kendine de söylemeyi unutma
Kafamız güzel olunca,
Güler ağlarız birlikte.
Bitince gece,
Sızarız bir köşede.
Ama itiraz istemem
Bütün hesaplar benden...





-MELAHAT ÇETİNKAYA


Muhammed Sınıfa



Muhammed sınıfa girdiğinde öğretmen sordu
- "Adın ne"
- "Muhammed" diye cevapladı çocuk.
- "Fransa'da Muhammed ismini kullanmayız bundan sonra senin adın Jean-Francois" dedi öğretmen.
Akşam eve döndüğünde annesi Muhammed'e sordu
- " Günün nasıl geçti Muhammed"
- "Benim adım Muhammed değil, artık Fransa'da yaşıyorum ve adım Jean-Francois" dedi.
- "Sen isminden, ailenden, kültüründen ve dininden utanıyorsun öyle mi?" diyen annesi Muhammedi dövdü.
Sonra olanları Muhammed'in babasına anlattı. Babası Muhammed'i daha kötü dövdü.
Ertesi gün Muhammed okula gittiğinde öğretmen Muhammed'in yüzündeki çürükleri gördü ve sordu
- "Benim küçük Jean-Francois'ime ne oldu?"
- "Hiç sormayın efendim, Fransız olduktan 2 saat sonra iki tane Arap'ın saldırısına uğradım*"😃