13 Nisan 2016 Çarşamba

Gramafon Avrat

Azime bu kızı eline geçireli bir sene bile yoktu. Fakat adı şimdiden bütün Konya hovardalarının arasına yayılmış bunun sayesinde Azimenin çıkınına yeşil yeşil bangonotlar dolmağa başlamıştı.
Yaşı daha yirmi sularında idi. On beş senelik oturak avratlarından güzel oyun oynuyor, bütün türküleri en zorlarını bile, gözünü kırpmadan söylüyordu. Bir yanık sesi vardı ki... Bu ses için ismi Gramafon Avrat olmuştu. Asıl adı pek malûm değildi. Nereden geldiğini de bilenler azdı. Dilinin epeyce düzgün olduğuna bakılırsa herhalde şehirde bir efendi yanında evlâtlık kalmış olacaktı. İki sene evvel ilk defa olarak Dereköylü bir delikanlının yanında Meramda bir oturağa gelmiş, ondan sonra bir iki ay bu çocukla dolaşmıştı. Dereköylü bir gece kavga arasında vurulup ölünce bütün öteki kimsesiz ve efesiz oturak kadınları gibi Azimenin eline düştü. Azime ne tükenmez hazine yakaladığını bilmez değildi. Kızı evvelâ terzi Mürüvete götürüp hanımlar gibi giydirdi. Ayağına tokalı papuçlar aldı, bir hafta, on gün istirahat ettirdi. Ondan sonra bir geceliğine oturağa göndermek için otuz, kırk yerine göre yüz lira alarak ve sürüyüp götürmesinler diye yanına kendi adamlarından bir silâhlıyı "efesidir, yalnız göndermez" diye katarak kazı çalıştırmağa başladı.Anasının beşibiryerdelerini, babasından kalan iki dönüm tarlayı, Araplar mahallesindeki eski evi satan bir delikanlı paralarını kuşağına basıp Azimeye geliyor ve bir gececik oynatmak için Gramafon Avradı istiyordu.

Öteki avratlar hep yaşlı kadınlardı. Oyundan anlıyan hovardaların beğenebileceği bir oyun, ancak on beş yirmi senede öğrenilebiliyor ve bu müddet içinde yüzler, kalın düzgün tabakaları altında saklanacak kadar çöküyordu. Az ışıklı çıraların veya sönük lâmbaların ziyasında oynayan bu kadınların yüzlerinden çok ayaklarına ve türlü türlü ahenklerle kıvrılan vücutlarına bakıldığı için yüzlerinin ve yaşlarının pek ehemmiyeti yoktu.

Fakat bu Gramafon Avrat... Daha bu yaşta, yıllanmış kadınlardan güzel ve ustaca oynayan, en kıvrak şarkıları, konuşuverir gibi kolayca söyleyen, rakı verirken adamın gözlerinin içine bakıp gülen bu yaman bu yaman kadın öbürlerine benzemiyordu. Bu kız için millet birbirini kırıyordu. Azime kızı oynatacak olanların akıllı uslu olmalarına ne kadar dikkat ederse etsin, her oturakta muhakkak kavga çıkıyor, silâh atılıyor, adam vuruluyordu. Fakat şeytan kız, bunların hepsinden yakayı kurtarmasını biliyordu. Tam kavga alevlenip kendi yüzünden dövüşenler kendisini unutunca usulcacık sıvışıyor, onu getiren ve asla kavgaya karışmayan adamla beraber, kapının önünde bekleyen arabaya atlayıp bağlar arasından dolaşarak "Azime yengesine" geliyordu.

Gramafon avradın acayip bir huyu vardı: Bir gördüğün bir daha hiç hatırlamıyordu. Uğruna evini barkını harcıyanları bile ikinci görüşünde tanımamazlıktan geliyor, daha doğrusu sahiden tanımıyordu. Çünkü karşısındaki kendisini ona hatırlatmak için: "Nasıl bilmezsin canım, Sillelinin bağına gittik ya... Orada küçük Ali beni çıkaldar da dört ay hastanede yattım ya!..." dedikçe öyle mâsum bir tavırla: "Bilemedim hay efendiciğim, bilemedim işte!" der ki, yalan yaptığını söylemek insafsızlık olurdu.

Kendisini alıp götüren ve oynatanların, hattâ bir iki gece yanlarında alıkoyanların ne zengin ne de "Aslan gibi delikanlı" olmaları, bunların Gramafon Avradın kafasında yer bırakmalarına yetmiyordu. Yalnız bir kişiyi ve uzun zaman unutmadı:

Azimenin eski dostlarından Rumelili bir Hüseyin Ağa vardı. Konya da istasyondan çıkınca insanın karşısına dizilen bir sürü çift atlı paytonların belki dörtte biri bu adamındı. Azimeye araba lâzım oldu mu, buna haber salar, Hüseyin ağa da işin sonunda bazan vukuat da çıkabileceği için en genç ve kuvvetli arabacısı Murad'ı yollardı.

Bu delikanlı, hiç konuşmadan, hiç arkasına bakmadan kendisine söylenen yere atları sürer, hangi bağa gidilirse kapısının önünde bekler, çağrılsa bile içeri girmez, ve sabaha karşı oturak bitince yahut bir vukuat çıkıp silâh sesleri ve bağrışlar arasında Gramafon Avrat bağdan dışarı fırlayınca hemen atların torbalarını alır, dörtnala şehre dönerdi.

Ne kadın ona, ne o kadına bir lâf söylemiş değildir. Aylardan beri onun doru atları ve hafif arabası kadını birçok yerlere götürdüğü, birçok yerlerden, bazan arkalarından atılan kurşunlara rağmen, selâmetle eve getirdiği halde, belki bir kere adamakıllı birbirlerinin yüzüne bakmamışlardı.

Fakat bir gece Murat hastalanıp yerine başka arabacı gelince Gramafon Avrat bindiği arabadan atladı ve gitmem diye dayattı; ne yalvarmak, ne bağırmak fayda vermedi. Azime pohpohlamak için birkaç gün sonra bunu oğlana söyleyince o, aldırış etmezmiş gibi, omuzlarını silkti.

Bir gün Meramın tâ öbür başında bir oturağa gittiler. İçerde sazlar çalınıp şarkılar titreşen dut yapraklarında dolaşırken, dönen ve aynıyan kadınların kaşık sesleri taşlı bir yolda dörtnala koşan at nalları gibi geceye yayılırken, her zamanki şey oldu: bağırmalar, sövüşmeler başladı. Birkaç silâh sesi duyuldu: Murat başını çevirerek bağın tenha kapısına baktı, neredeyse bu kapıdan çıkıp arabaya atlıyacak olan kadını ve "efesini" gözledi. Fakat bunun yerine içerden keskin bir kadın sesi çınladı:

"Amanın Murat yetiş, beni vurdular!"

Oğlan yerinden sıçrayarak bahçe kapısını omuzladı. İçerde hâlâ boğuşanlar vardı. Birkaç kişi kadını kucaklayıp bağevine sokmağa çalışıyorlardı. Kadın Muradı görünce ellerini ona doğru uzattı ve ilk defa olarak ona, hem de çok şeyler söyleyen gözlerle, baktı. Murat yavaşça ceketinin cebinden iri nagantını çıkararak oradakilere doğru sıktı; onlar, nereden geldiğini anlamadıkları bu ateşten şaşırdıkları sırada çabucak kadını yakalayıp dışarı fırladı ve arabaya atlıyarak şehrin aksi tarafına, dağlara doğru sürdü.

Fakat buraları iyi tanımadığı ve sığınacak kimsesi olmadığı için birkaç gün sonra candarmaların eline düştü, kendisini hapishaneye, kadını hastaneye kaldırdılar. Gramafon Avrat hastaneden çıkınca ilk işi Muradı sormak oldu. Tabanca attığı zaman yaralananların biri öldüğü için, delikanlı, esbabı muhaffefesi filân çıktıktan sonra, tam on iki buçuk sene yemişti.

Bu günden sonda kadın ne bir oturağa gitti, ne eline kaşık alıp oynadı, ne de güzel ve yanık sesini duyan oldu. Evvelâ yaşlıca birinin yanına kapatma girdi. O kendisini kapı dışarı edince de umumhaneye düştü. Fakat her Salı günü muhakkak hapishaneye gidip Muradı görür, ya birkaç kuruş para, yahut da yağ, bulgur, cıgara gibi bir şey bırakırdı. Aralarında bir iki kelime bile konuşmadıkları halde kendi uğruna hiç düşünmeden adam vuran bu çocuğu, vücudunu satıp kazandığı paralarla besliyor, belki de artık yalnız bunun için çalışıyordu.

Sabahattin ALİ

8 Nisan 2016 Cuma

Usta ve çırak ilişkileri

Usta ve çırak ilişkileri çoklukla zanaatkârlar için kullanılır. Özellikle bir mesleğin öğrenim kurumları yok iken, sadece pratikle öğrenildiği meslek sınıflarında usta olmak ve çırak yetiştirmek becerisine sahip olabilmek önemli bir haslettir. TDK Sözlüğü, usta sözcüğünü şöyle tanımlar; “bir zanaatı ve mesleği gereği gibi öğrenmiş olan ve kendi başına çalışabilen kimse. Usta niyetine de ‘eli uz, işinin eri ve mahir’ gibi ek tanımlamalar yer alabilir.

Çırak ise, bir mesleği öğrenmek üzere ustanın nezaretinde çalışan kişidir. Tıp mesleğinde de usta ve çırak ilişkisinden sıklıkla söz edilir. Büyük olasılıkla tıp öğreniminin medrese tedrisatı günlerinden kalma bir yaklaşım olmakla birlikte, günümüzde de tıp öğreniminin ustalık hasletleri ve sabırla izlenecek çıraklık evreleri söz konusudur. Genç doktorlar, günümüzde büyük olasılıkla modern tıp eğitimi kurumlarının yadsınamaz katkısı ile teorik olarak çok şeyler bilerek hayata atılırlar. Ancak deneyimlerimle iyi biliyorum ki, kalın kitapların bile içeriğinde olmayan bazı gündelik yöntemleri ve usulleri onlara usta doktorlar, yani kıdemlileri öğretirler. Burada işin püf noktası, usta konumundaki doktorun yılların deneyimleri ile elde ettikleri pratik becerilerini kıskanmadan ve yüksünmeden genç meslektaşları ile paylaşabilmek hasletleridir.

Çırak konumunu içine sindirmeyi bilebilen genç doktorlarında, yılların imbikten süzülmüş deneyimlerini kolayca sahiplenebilmek olanağını elden kaçırmamaları için ustalarına karşı saygılı davranabilmeyi unutmamaları gerektiğidir. Size, tıp mesleğindeki usta ve çırak ilişkisine ilişki bir küçük fıkra sunacağım. Sanırım böylece konuyu daha iyi değerlendireceksiniz.

Uzun yıllar küçük bir kasabanın tek ve yaşlı hekimi olan tıp insanının emeklilik günü gelmiş çatmış. Yerine de okuldan henüz mezun bir genç doktor atanmış. Yaşlı doktor, genç meslektaşını karşısına alarak kısaca kasabayı kısmen tanıtmaya çalışmış. Sonra da, o gün için evlerinde muayene olmak talepleri olan birkaç hastayı birlikte gezerek muayene etmek kararını almışlar. İlk gittikleri evde nispeten yaşlı bir kadın yatağında yatıyormuş.

Şikâyeti sorulan kadın hasta, sindirim sistemi ile ilgili yakınmalarını anlatmış. Her ikisi de hastayı kısaca muayene etmişler. Muayene sonrası yaşlı doktor hasta kadına hitaben konuşmuş; “Senin sorunun bolca çiğ meyve tüketmenden kaynaklanıyor. Bu nedenle çiğ meyveleri azaltmalı ve kısmen komposto halinde tüketerek sindirimlerini kolaylaştırıcı önlemi almalısın!” Yaşlı kadın bu tavsiyeden memnun olmuş ve teşekkür ederek önerildiği gibi davranacağını ifade etmiş. Bu evden çıkar çıkmaz, genç doktor kıdemli doktora nasıl kolayca bu tanıya varabildiğini sormuş. Yaşlı doktor; “Dikkat etti isen elimdeki stetoskobu bilerek yere düşürdüm ve yatağın altına göz attım. Yatak altında bolca taze soyulmuş meyve kabukları vardı”, demiş. İki doktor, birlikte ikinci adrese gitmişler.

Burada da hasta olan genç bir kadın varmış ve yatakta yatıyormuş. Kadının şikâyeti ise; şiddetli halsizlik ve yorgunluk hissi ve nerede ise yataktan hiç çıkmamak arzusu imiş. İki doktor ayrı ayrı kısaca muayene etmişler. Yaşlı doktor teşhisini bildirmek üzere genç doktora öncelik tanımış ve ‘buyurun’ diyerek geri çekilmiş. Genç doktor, yatakta yatan genç kadın hastaya yönelerek; “Anladığım kadarı ile kendinizi ruhani dünyaya terk etmiş ve yaşamınızı nerede ise kiliseye koşut kılmışsınız. Yataktan kalkarak biraz da dünyevi meşgalelerle oyalanın”, demiş. Her iki doktor dışarı çıktıklarında, yaşlı doktor genç arkadaşına dönerek tebrik etmiş ve kendisinin de bu hasta kadını nerede ise her gün kiliseye giderken gördüğünü anlatmış. Ve eklemiş; “Merak ediyorum, bir defada nasıl bu tespite varabildiniz?” .

Genç doktor; “ Siz kadını muayene dereken ben de geçen defa sizden öğrendiğim gibi stetoskobumu kasten yere düşürdüm ve çaktırmadan yatağın altına baktım. Orada, rahibi gördüm, yatağın altında büzülmüş yatıyordu”. Değerli ve arif okurlarım, sanırım kolayca anlamış oldunuz tıp mesleğinde de usta ve çırak ilişkilerinin önemini!..

Erdal Akalın (10.03.2015)

Günlerden birgün şeytanın yolu bir köye düşmüş.

Günlerden birgün şeytanın yolu bir köye düşmüş. Keyfi yerinde olan şeytan sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı olan ineğini sağan genç bir kadını uzaktan izlemiş. Şeytan kadını epeyce izledikten sonra yerinden kalkıp kazığa bağlı buzağının ipini biraz gevşetmiş. Buzağı bu az ötede annesinin sütünün kovaya sağılmasını aç karnına izlemeye daha fazla dayanamamış debelenmiş ve boynundaki ip çözülmüş Koşarak annesini emmeye giden buzağı süt kovasını devirmiş Sağdığı süt ziyan olunca sinirlenen genç kadın eline geçirdiği odunu buzağıya vurunca yavru yere yığılmış. Yavrusuna saldırılan inek kayıtsız kalamayıp bir tekmede kadını yere serip öldürmüş.

Uzaktan geçmekte olan kadının kayınpederi, ineğin ´gelinini öldürdüğünü görüp ineği tüfekle vurmuş. Silah sesini duyan koca , karısını yerde cansız yatar babasınıda elinde tüfekle görünce silahını çekip babasını öldürmüş. Kısa bir süre sonra gerçeği öğrenen genç adam , bu kadar acıya dayanamayıp intihar etmiş. Bütün bu olayları bir kenardan izleyen şeytan "BU FELAKETİ DE BANA YÜKLERLER ŞİMDİ, BUZAĞININ İPİNİ GEVŞETMEKTEN BAŞKA BEN NE YAPTIM Kİ?" demiş.

Beyaz kardeşlerimiz

Beyaz kardeşlerimiz bizi uygarlaştırmak için gelmeden önce, hiç hapishanemiz yoktu Bu yüzden aramızdan serseri de çıkmazdı …

Hapishane yoksa serseri de yoktur … Kapılarımızın kilidi de olmazdı bu yüzden, hırsızlar da bulunmazdı. Eğer aramızdan biri; at,çadır ya da battaniye edinemeyecek kadar yoksul ise …

Bu durumda bütün ihtiyaçları kendisine hediye edilirdi..

Özel mülkiyete çok büyük önem verecek kadar uygarlaşmamıştık …

Para nedir bilmiyorduk …

Bu yüzden bir insanın değeri serveti ile ölçülmezdi …

Yazılı hiç bir yasamız ,dolayısı ile avukatlarımız ve politikacılarımız da yoktu …

Bu yüzden birbirimizi aldatmak ve kazıklamak durumunda da kalmazdık …

Demek ki Beyaz adam gelmeden önce çok berbat durumdaymışız …

Bilmem ki Beyaz Adamın uygar bir toplum için son derece gerekli olduğunu söylediği …

Bu temel şeyler olmadan binlerce yıl hayatta kalmayı nasıl başarabildik …?

Şef John Fire Lame Deer

Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken

Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayak...kabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkan için yeterliydi. Onların en güzelini öntarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle..

Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti.Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkandan dışarı fırlayıp: - Küçükk!. diye seslendi. Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir harika!. Çocuk, ona dönerek: - Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti. Ama benim bir bacağım doğuştan eksik. - Bence önemli değil!. diye, atıldı adam. Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki!. Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı ya da vicdanı. Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu.

Adam ise konuşmayı sürdürdü: - Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi. Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp: - Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki? - Çok basit!. dedi, adam. Eğer yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükafat görecekler... Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işaret ederek: - Baktığın ayakkabı, sana yakışır!. dedi. Denemek ister misin? Çocuk, başını yanlara sallayıp: - Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi. Almam mümkün değil ki!. İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım!. dedi adam. Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder. Çocuk biraz düşünüp: Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!. dedi. Onu kim alacak ki? - Amma yaptın ha!. diye güldü adam. Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım. Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek: - Üstelik de öğrencisin değil mi? diye sordu.

- İkiye gidiyorum!. diye atıldı çocuk. Üçe geçtim sayılır. - Tamam işte!. dedi adam. 5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!. Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkana girdi. İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek - Benim satış işlemim bitti!. dedi. Sen de bana, bunu satsan memnun olurum.

- Şaka mı yapıyorsunuz? diye kekeledi çocuk. Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi? - Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş.. dedi, adam. Antika eşyalardan haberin yok her halde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30- 40 lira eder. Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları, üzerinden atabilmiş değildi.Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kağıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek: - Bana göre 20 lira yeterli.. dedi. İndirim mevsimini başlattınız ya!..

Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip: - Babam haklıymış!. dedi. 'Sakat olduğum için, üzülmeme hiç gerek yok!' demişti. * Her Rüzgar Savuracak Bir Toz bulur, * Her Hayat Yaşanacak Bir Can Bulur, * Her Umut Gerçekleşecek Bir Düş Bulur * Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerindir.

ERKEK NEDİR? Bir Bayanın Kaleminden...

'Erkekler ağlamaz.' 'Erkekler korkmaz.' 'Erkekler karı gibi gülmez.' Derken ortalık dul kadından geçilmiyor. Zira erkekler genç yaşta Hakk'ın rahmetine kavuşuyorlar. Siz hiç kapı komşusuna sabah kahvesine gidip karısinı çekiştiren erkek gördünüz mü? Fare görünce bağıran? 'Bu ara sinirlerim zayıf' deyip habire ağlayan? Oysa onlar da kadınlarla aynı duygulara sahip olarak geliyorlar dünyaya. Lakin daha ilk gün ayaklarına mavi patik giydirmek suretiyle 'Ağır ol bakalım! ' diyoruz. 'Ne alákası var mavi patikle? ' demeyin. Mavi soğuk ve ciddi bir renktir. Kime isterseniz sorun. Ve katiyen tesadüf değildir o patiklerin rengi. Düşünülmüş, taşınılmış, seçilmiştir. Ayağa giydirildiği anda kulağa şunlar fısıldanmış demektir: Sen erkeksin. Erkek olmanın gerekleri vardır. Ömrünün sonuna kadar bunları yerine getirmekle yükümlüsün. Ömrünün süresi ise çatlama kat sayına bağlı. İçine ata ata ne kadar yaşayabilirsen artık. Bize sorarsan pek uzun süreceği kanaatinde değiliz. Dikkat edeceğin husus, en dramatik hallerde bile mavi patikli olduğunu unutmamandır.

Misal, Ásık oldun. Sakın belli etme. Bırak karşındaki yansın tutuşsun. Sen ağır ol. Molla desinler yeter ki aşık demesinler. Misal, Sevgilinden ayrıldın. Sakın ağlayıp sızlama. Yine bırak karşındaki yıkılıp sürünsün. Gözyaşı dediğin kadın kısmına yakışır. Zaten senin gözyaşı bezlerin mavi patik operasyonuyla alınmış bulunuyor. Misal, Eve hırsız girdi. Tıkırtı duydunuz ya da hırsızla burun buruna geldiniz. Kim boğuşacak adamla? Bak bakalım karının ayaklarına! Ne renk patikleri? Pembe. Ya hırsızınkiyle seninki? Mavi. Kural, Mavililer boğuşacak. Pembeliler bağıracak. Herkes görevini bilsin. Ta doğumhane de yapıldı bu iş bölümü.

Misal, Eşinle kavga ettin. Ne yapacaksın? Hiç. İşine gidip hiçbir şey olmamış gibi çalışacaksın. 'Ay İsmail çok sinirim bozuk, benimki sabah sabah anneme laf etti' diyemezsin. Karın o esnada telefonun başında, bir sigara ve bir kahve eşliğinde arkadaşlarına seni çekiştiriyor olabilir. Olsun. Onun mazereti var, patikleri pembe. Misal, Evde aniden bir böcek peydahlandı. Kim gidecek üstüne? Tabii ki sen. Zira karının gitmesi hiçbir işe yaramaz. Böcek renk körü mü?

Maviyle pembeyi ayıramaz mı? Ve sorarım sana, hangi böcek pembeden korkar? Ama mavi... Birrrrr. Misal, Savaşa gidilecek. Kim gidecek? Tabii ki Mehmetçik. Sen hiç 'Vatan sağolsun' diye bağıran Ayşecik gördün mü? Benim bildiğim Ayşecik kameranın karşısında 'Size baba diyebilir miyim amca? ' diyordu. Ve hatırladığım kadarıyla omuzunda tüfek falan da yoktu. Diyeceğim, Mavi patikli olmak zor zanaat. Özellikle de seviyorken...

EDEBİYAT BAHÇESİ | Aşk Tadında Hikayele

Bana su getirtmeyin

1- Bana su getirtmeyin, bana da su getirmeyin. Aramızda hizmetçi yok, herkes kendi işini yapsın. Evde küçük yaşta iş gücü kullanmaya ve sevgi istismarına son.
2- Hata yapmama izin verin ki, gerçekten hataysa sonuçlarını görüp ders alayım. Hata değilse siz ders alın.
3- Her istediğimi bana almayın. Size karşılıksız kimse bir şey vermiyor. Her şeyin bir çalışma karşı elde edileceğini öğrenmeme izin verin. Sonuçlar, çalışmanın ürünüdür.
4- Benim özgürlüğüm sizin özgürlüğünüzdür. Bir yere gitmek istediğimde beni bırakın. Bana kaçta döneceğimi değil, ilkeler söyleyin. İyi insanlarla birlikte ol ve kendini koru gibi bir söz benim için saat kaçta döneceğimden daha anlamlı ve yararlı. Yoksa ben yapacağımı gündüz gözü de yaparım.
5- Okulun amacı öğrenmektir. Derslerden kaç aldığım değil, bir şey öğrenip öğrenmediğime bakın. Beni yarın yaşamda ayakta tutacak olan aldığım notlar değil, öğrendiklerim olacaktır.
6- Benimle ilgili fikirleriniz elbette var. Ama arada benim ne düşündüğümü, ne hissettiğimi sorun ve gerçekten dinleyin. Aramızdaki sorunların çoğu iletişimsizlikten kaynaklanıyor. Konuşmak kadar dinlemeyi de öğrenelim.
7- Ben dürüst olmak istiyorum, beni yalan söylemek zorunda bırakmayın. Size yalan söylemeye başlarsam, bazen bilmeniz gerekenleri de öğrenemeyeceksiniz.
8- Söylediklerinize karşı çıktığımda size değil, söylediklerinize karşı çıkıyorum. Sizde bana değil, söylediklerime karşı çıkın. Kelimeler incinmez, ama bizler inciniriz. Yani, “sen aptalsın” değil, “bu söylediğin fikir güzel değil,” diyelim birbirimize.
9- Toplum içinde gurur duyacağınız bir birey olmam, sizin bana bir birey gibi davranmanıza bağlı.
10- Sizden beklediğim şey tek başına sevgi değil, aynı zamanda saygı. Küçüklerime sevgi, büyüklerime saygı hikayesi, geçen yüzyılda kaldı. Benden saygı istiyorsanız, ben de sizden saygı istiyorum.

Boğaz azgın bir nehir gibi akıyordu Marmara’ya doğru.

Boğaz azgın bir nehir gibi akıyordu Marmara’ya doğru. İstanbul’un üzerine çöken manevi ağırlığı kaldıracak bir evliya beklentisi vardı sokaklarda. Karayelden esen rüzgar, yağmur getirecekti şehit mezarlarına. Fatih’in fethettiği İstanbul beş yüzyıl sonra, kansız savaşsız İngilizler’e teslim edilmişti bir Mayıs sabahı. Dolmabahçe önünde son silahlı birlik de silahlarını teslim ediyordu. Yüzbaşı Şeref ve birliği manga manga tüfeklerini, tabancalarını hatta süngülerini İngiliz subaylarına makbuz karşılığı teslim ediyordu. Birliğin sonu geldiğinde İngiliz Çavuş Şeref Yüzbaşı’ya bağırdı : -Sör ! Tabancanız… Şeref hiddetle döndü, elinin tersiyle çavuşa vuracak oldu. İngiliz Binbaşı araya girdi ve “Tabancanız kalsın, mermileri boşaltınız yüzbaşı” dedi. Şeref hiddetle tabancasını çekti, ateş edebileceğini düşünen İngiliz askerleri silahlarını Yüzbaşı Şeref’e doğrulttular. Şeref “altı patlar”ını gökyüzüne çevirdi, tambur pimini çekti, prinçkovanlı ve uçları çentikli altı mermi iki metre yükseklikten yere boşaldı. Kabzası laz işi, baba yadigarı tabancasını kılıfına soktu, asker dönüşüyle birliğinin karşısına geçti. Hazır olda bekleyen 120 asker yumrukları sıkılı, dişleri kenetli, Galiçya’dan Hicaz’a, Trablusgarp’tan Fizan’a peşinden gittiği o mert adamın ağzının içine bakıyordu. Bir emir verse, evet o bir emir verse bir avuç züppe İngiliz’i elleriyle boğabilirlerdi. -Şimdi dağılıyoruz arkadaşlar. Sizleri 10 yıldır sabırla bekleyenlerin yanına gidin. Ama unutmayın bu iş daha bitmedi, bu millet esaretini yenmek için sizin gibi yiğitlere ihtiyaç duyacaktır. Hakkınızı helal eder misiniz? Bir an sessizlik oldu. Elleri cebinde ve cebinde tuttuğu yuvarlak metal çerçeveli gözlüğü olduğu halde bekledi. Bekledi, bekledi… Birliğin çavuşu bir adım öne çıktı ve: -Bizim helalimiz seninle şehit düşmektir komutanım. Şeref’in gözlerinden hiç de istemediği halde iki damla yaş süzüldü, ellerinde tuttuğu gözlük tuzla buz olmuştu.

Avuç içi kanıyordu ve daha sert bir sesle bağırarak : - Hakkınız helal midir bana? Yağmur yağıyordu. Gökyüzündeki martılar birkaç dakika önce yaşadıkları gök gürültüsünden beter bir “Helal Olsun!” sesinden duydukları ürküntüyü üzerilerinden atamamışlardı. Kan damlaları Dolmabahçe’den Beşiktaş’a doğru birer metre aralıklarla Şeref’i takip ediyorlardı. Neden sonra elinin kanadığını fark etti. Dolmabahçe Sarayı Harem Dairesi ardındaki yüksek duvarın altında omuzundaki yıldızlı apoletleri söküp eline sardı. Kanı emen apoletin ipek örtülü yıldızları kıpkırmızı oluverdiler. Şeref Bey sabahın yağmurlu hüznünde Beşiktaş’a vardı. Balıkçı kahvesinde oturmak istedi ancak “hırpani halim bir Türk subayına yakışmaz” diyerek sahile indi. Oturup tekne altını onaran balıkçıyı seyre daldı. Kan çanağına dönen gözlerinin ardında fırtınalar kopuyordu. Sırtına dokunan elle irkildi. Kafasını kaldırdı. Biraz önce teknesini onarırken seyrettiği denizci bir şeyler söylüyordu. Ama Şeref duyamıyordu onu. Sararmış dişlerine bakarak denizcinin, anlamaya çalıştı söylediklerini. - Asker aga, asker aga ?

- Efendim - Okuman, yazman var mıdır? - Evet. Hayrola? - Agam be teknenin adını yazsan olur mu? - Tamam. Nedir teknenin adı? - Kardelen - Sevgilinin adı mı? - Hee… Nerden bildin? Harp Okulunda aldığı öğrendiği “Hat” sanatı ilk kez işine yarıyordu. Şeref Osmanlıca ve bir kardelen şekline benzer motifle yazdı tekneye genç denizcinin sevgilisinin adını “KARDELEN” - Aga, kardelen mi bu şimdi? Ya aga çok güzel oldu. Sana borçlandım şimdi ben. - Bir gün ödersin. Nerelisin sen? - İnebolulu’yum. İstanbul’daki Rum meyhanelerine tuza basılmış torik getiririz. Rumlar lakerda diyorlar. Fener’i dönerken teknenin altını vurdum. Burada onarıyorum. Kısmetse öğlen namazı tekneyi indirip İnebolu’ya yelken basacağım. *** Yüzbaşı Şeref Akaretler Yokuşu’ndan Osmanoğlu Konağı’na yürüdü. Konağın kapısını müstahdem açtı.

- Şeref Beyim, hoş gelmişsin Beşiktaş Jimnastik Kulübü (BJK) Divan Kurulu üyesiydi. Eskrim takımında kılıç hocasıydı ve futbol takımında da kalecilik yapıyordu. Şeref konağın ahşap merdivenlerini hışımla çıkıp çatıdaki malzeme deposuna girdi. Kısa çatı camının altına oturdu. Tabancasını çıkardı. Cepkenindeki enfiye kutusunu eline aldı. Kutuyu kulağına götürüp iki salladı. Sedef kakmalı enfiye kutusu tıkırdamaya başladı. Kutuyu açtı, içinden pamuğa sarılmış gümüş bir kurşun çıktı. Kurşunu çizme derisine süre süre iyice parlattı. Kurşunu tabancasının tamburuna sürdü, tamburu hızla çevirip kapattı. Kırlaşmaya başlayan şakaklarına götürdü. “Affet” dedi. TIK… boş TIK… boş *** Kapı hiddetle açıldı. Ahmet Fetgeri içeri girip dördüncü kez tetiğe basmakta olan Şeref’in elindeki silahı kaptı. Şeref kendinden geçmiş bir durumda ağlamaya başladı. - Ne yapıyorsun sen, delirdin mi Şeref ?

- … Koltuk altından tutup Şeref’i aşağıya indirdi. Sade kahve ile birer sigara içtiler. “Her şey bitti” dedi Şeref. “Daha değil” dedi Fetgeri. “Dün akşam Mustafa Kemal ve arkadaşları İstanbul’u terk edip Anadolu’da mücadeleyi başlatmak için gemiyle Samsun’a doğru yola çıktılar” Gözleri parladı Şeref’in. Birkaç dakika önce Azraille Rus ruleti oynayan o değildi sanki. Bir kuş olup o gemiye yetişmeyi geçirdi aklından. “Nasıl giderim ben de?” dedi. “Çok zor. Salmazlar seni İstanbul’dan” dedi Fetgeri. Çaresiz hissetti Şeref kendini. Birden Kardelen geldi aklına. Kardelen vardı ya İnebolu’ya giden. “Neden olmasın?” diye söylendi. “Dur cellalenme hemen” diyen Fetgeri’ye Kardelen’i anlattı. “Dostum fındık kabuğu kadar bir tekneyle gidemezsin oralara. Sakin olunuz, bir çare düşünürüz elbet” dedi Fetgeri. Artık Şeref’i durdurmanın imkanı yoktu. Yukarı çıktı, üç beş parça eşyasını bez asker torbasına sıkıştırdı. İki dost sarıldılar.“Ha, unutmadan bu torbayı da al, lazım olur belki” dedi Fetgeri. “Nedir bu?” diye sordu Şeref. “Denize açılıncaya kadar sakın açma” cevabını aldı. *** Kardelen denize inmiş, yelken açmaya hazırlanırken bir sesle irkildi denizci : - Tayfa lazım mı? Gözleri ışıldadı genç denizcinin.

- Buyuragam. Ama hayırdır, nereye? - Senin gittiğin yere, hatırlarsan bana borcun vardı, ödeşmiş oluruz. *** Kardelen, Anadolu Feneri’ni geçip Karadeniz’e yol alırken, Şeref erguvanlara son kez baktı. Erguvanların güzel renklerini İngilizler’e bırakıyordu. Yaralı elini Karadeniz’in az tuzlu temiz sularında yıkadı. Temiz bir bez parçası aradı sarmak için. Fetgeri’nin verdiği çantanın düğümünü açtı. İçinde beyaz bir beze sarılı yuvarlak bir şey vardı. Bu bez olur diye açtı bezi ve Kardelen’in içine bir futbol topu yuvarlandı. Gözlerine inanamadı. Bu top mahalli ligde gol yemeden şampiyon oldukları ve hatıradır diyerek sakladıkları “Ertolhd” marka, içten lastikli pahalı futbol topuydu. “Ah be! Fetgeri” dedi içinden ve güldü. *** Ara sıra esen sert rüzgar ve serpiştiren yağmura rağmen Şile açıklarını neşeyle geçtiler. Ağva limanında gece demirlediler. Lakerdanın satılmamış kısmıyla, mısır ekmeği ve erik rakısı akşam yemekleriydi. Gece denizci gence Beşiktaş’ı, Ahmet Fetgeri’yi ve bu futbol topunun hikayesini anlattı hiç susmadan. Şeref içtiği rakının ardından yüzüne doğan yakıcı güneşle uyandı. Kardelen, Pazar başı burnunu aşmış, Karasuya doğru yelkenleri doluyordu. Kardelen’in genç reisi Asiye türküsünü söylüyor, tekneyle yarışan yunuslara mısır ekmeği atıyordu.

Ara sıra “Kardelenim” diye mırıldanıyordu. Ertesi gece Akçakoca, diğer gece Amasra limanında yattılar. Yüzbaşı Şeref denizciliği de öğrenmeye başlamıştı. Amasra limanı çıkışı denizci hayıflandı. “Hava patlayacak agam” Şeref baktı, baktı. Keyifli ve güneşli bir 19 Mayıs sabahından başka bir şey göremiyordu. Önemsemedi. Teknedeki topun bir o yana, bir bu yana gittiğini gören Şeref başını kaldırdı. Deniz tarafı tamamen kararmıştı ama daha öğlen bile olmamıştı. “Karadan neden bu kadar uzaklaştık?” diye sordu Şeref. “Agam, kaba dalga vuruyor, burnu çevirdim” *** Bir süre sonra yağmur eşliğinde öyle bir fırtına başladı ki, Şeref’in midesi dışarı çıkarcasına kusuyordu. “Yelken ipinden uzak dur agam, ayağına dolanmasın” dedi genç adam. Bir büyük dalga geçti üzerilerinden. Sonra bir daha, bir daha. Dümen tutan avuçları ezilmişti denizcinin. Şeref yelken ipini tutmaya çalışsa da bir süre sonra direk kopup, denize düştü. Denizcinin çığlığı bardaktan boşalırcasına yağan yağmura karıştı.

“Agam ipi sal” Şeref duyamadı, tekne boyunun beş katı bir dalga sancak tarafından tekneyi alabora etti. Dalga çukurunun dibindeki tekne denizin altında kaldı. Denizci büyük bir çeviklikle kendini yukarı itip sudan çıktı. Yüzbaşı Şeref su çekmiş asker üniformasının ağırlığı ve çizmesine dolanan yelken ipiyle tekneye bağlı karanlık dibe doğru hızla batıyordu. Yarım dakika dibe hızlı gidiş, ayağından çözülen iple durdu. Artık tekneden kurtulmuştu ama üzerindeki ağırlık onun yüzeye çıkmasına mani oluyordu. Bulanık denizde gözleri açık çırpınırken, yanından geçen beyaz bir şey gördü. Bu, yukarı doğru hızla çıkan futbol topuydu. BJK 'ın gol yemez kalecisi “Panter Şeref” topa doğru uzandı, uzandı… *** Kerempe Burnu’nda baygın yatan genç denizci ve yanında Ertolhd marka futbol topu dalgalarla birlikte salınıyordu. Genç denizci yüzünü paramparça eden kayalıkların üzerine çıkıp bağırdı : “Agam !Agam!” Yüzbaşı Şeref hayatının golünü Karadeniz’in soğuk sularında yemişti. Topa yetişememiş ve karanlık sular onu dibe doğru sürüklemişti. Elbet Karadeniz onu Anadolu’ya verecekti.

*** Ahmet Fetgeri’ye 1924 yılında bir hanım gelir ve bir torba bırakır. Ahmet bey kadının getirdiği torbadan çıkan topa bakar ve kadına sorar. - Nedir bu bacım? - İstiklal savaşında şehit düşen kocamın vasiyetiydi, size vermemi istedi.Ahmet bey sorar - Adın ne bacım? Kadın yanıt verir. “KARDELEN” *** Mustafa Kemal’in ardından Kurtuluş mücadelesinde yer almak için Anadolu’ya geçen Yüzbaşı Şeref ‘ten tam 17 yıl sonra 19 Mayıs 1936’da Şeref’in takımı Beşiktaş Jimnastik Kulübü, her yıl 19 Mayıs’ta kutladığı spor gününün “Atatürk’ü Anmak- Gençlik ve Spor Bayramı” olarak milletçe kutlanması için öneride bulunacaktır; Öneriyi Beşiktaş Jimnastik Kulübü adına veren Ahmet Fetgeri Bey’dir. **

1 Nisan 2016 Cuma

Kabağın Sahibi Vaktiyle bir derviş berbere gider.


Kabağın Sahibi Vaktiyle bir derviş berbere gider. Berberden saçını dibinden kazımasını, sakal ve bıyığını kısaltmasını ister. Tereddütsüz bir şekilde berber koltuğuna oturan derviş: - “Vur usturayı berber efendi!” der. Berber, dervişin saçlarını kazı maya başlar. Derviş de aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın …mı bıçkın bir kabadayı girer içeri. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak:
- “Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım!” diye kükrer. Dervişlik bu… Sövene dilsiz, vurana elsiz olmak gerek. Ses çıkarmaz, biraz çaresiz, biraz mütevekkil usulca kalkar yerinden. Berber, bu gariban müşterisine karşı mahcup olmakla beraber kabadayının pervâsızlığından da korkmuştur. Ses çıkaramaz. Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa baslar. Fakat küstah kabadayı, tıraş esnasında da boş durmaz; sürekli aşağılar dervişi, alay eder: - “Kabak aşağı, kabak yukarı!..” Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası, yokuştan aşağı hızla kabadayının üzerine doğru gelir.
Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir, kabadayının karnına batıverir. Kaşla göz arasında babayiğit kabadayı oracığa yığılır kalır, ölmüştür. Herkes bir anda olup biten bu olayın hayret ve şaşkınlığı içindedir. Berber de şok olmuştur; bir manzaraya, bir dervişe bakar ve dervişin beddua ettiğini düşünerek gayr-i ihtiyarî sorar:
- “Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?” Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:
- “Vallâhi gücenmedim ona. Hakkımı da helâl etmiştim. Gel gör ki, kabağın bir de sâhibi var. O gücenmiş olmalı! Ne güzel Söylemiş Yunus Emre ‘’Olsun be aldırma yaradan yardır. Sanma ki zalimin ettiği kârdır. Mazlumun ahı indirir şâhı, Her şeyin bir vakti vardır.’’

Dikkat! Göz göre göre kanser oluyoruz!

Dikkat! Göz göre göre kanser oluyoruz! Nasıl mı? Daha öncesine kadar kimseden duymadıklarınızı okuyacaksınız. İşte Prof Erkan Topuz, öyle şeyler söyledi ki; göz göre kanser oluyoruz... 'Gerçekleri anlatırsam Türkiye sarsılır' diyerek verdiği bilgiler şoke etti. 04.02.2015 - 15:55 Dikkat! Göz göre göre kanser oluyoruz! Nasıl mı? "Gerçekleri açıklarsam Türkiye sarsılır" diyen Prof. Erkan Topuz'un verdiği bilgiler tüyler ürpertici! İşte kansere yol açan nedenler... Esra Ceyhan'ın Kanal D'deki programına konuk olan İ.Ü. Onkoloji Enstitüsü Direktörü Prof. Dr. Erkan Topuz, yine herkesi ekran başına kilitleyen açıklamalarda bulundu.Topuz, kanserle mücadelenin anne karnında başladığına dikkat çekerek hamile kadınların ve bebek sahibi insanların evde dikkat etmeleri gereken noktaları anlattı. Bulaşık deterjanlarından, halıların temizliğine kadar çok önemli ayrıntılar... "Benim mücadelem bu yaştan sonra halkımızı kanserden korumaktır. Kanser tedavisi sonra geliyor. Bir korunma bin tedaviden evladır. Bunları ilk defa duyuyorsunuz ama gerçek bunlar. Ben bunları kendimi bu işe adadığım için anlatıyorum. Bu anlattıklarımı Türkiye ilk defa duyuyor. Belki dünyada da çok az duyan vardır" diyen Prof. Dr. Erkan Topuz, herkesi şaşırtan açıklamalar yaptı.

Dayamuşlar Matamatiği :))

Dayamuşlar Matamatiği :)) Trabzonlu Temel Ağa'nın sevgili torunu Eda'ya verilen ödev ile başı derttedir. Eskişehir'e göç eden arkadaşı Niyazi'ye başına gelenleri yazar: Niyazicugum. Hani benim küçük torun var ya. Geçen akşam, geturdi ödevini önüme koydi. Bi yandan da aglay. Zaten dertlerini hep baga açar. Dedi ki; 'Habunlari anliyamadum. O yüzden da yapamadım. Yarin ögretmen beni dövecek.' Dedum ki; 'Aglama usagum, bunun içun ögretmen adam dövmez. Simdi oni çözeruk.' Ne mümkün Niyazi kardasum: Bi tirenlan, bi otobos ayni istasyondan kalkmislar. Tiren otobostan üçte bir daha hizli gidiy. Otobos iki yerde onbeser dakka istirahat vermis. Tiren da bi yerde durmis, 20 dakka su almis. Otobos saatte 60 kilometro gidiymis. Tiren 5 saat sonra gidecegi yere varmis. Otobos ise ne vakit sonra oraya varacakmis. Ograstum yapamadum. Usak aglay. Derken bubasi geldi. O da çözemedi. Diyrum oga ki, ' damat, senun tanidugun tahsilli bi otobos sofori var ise oga soralim, belki o bilebilur. Yahutta sabah olsun ben usagi soforler cemiyetine götüreyum. Onlar arasinda belki tirenle yaris etmis bi sofor vardur da bize nasihat verur. 'Ha, biz bi yandan da usaga tireni tarif ediyruk. Tiren görmemis ki... Ne anasi görmis, ne bubasi. Ben da bi tek askerlukte Erzurum'dan Sivas'a gittiydum. Neysa kardasum, o gece çok kizdum. Diyeceksun ki niye? Usak daha incir agacindan duti ayiramay; mezgiti gosteriyrum, hamsi diy; efendum, yumurtanun fabrikada yapilduguni sanay. Biz gelduk araba yaristiriyruk. Yani efendi, otobos saatinda varsa ne olur, geç varsa ne olur? Gurbetten yolci mi bekliysun? Eger varacagi saat onemliysa, edersun yazihaneye bi telefon, derler saga otobosun inecegi zamani.. Bu kadarluk mesele içun sabiyi subyani niye telef edersun? Usakcuklarda sarki yok, türki yok, oyun yok; dayamis matamatigi. Ayiptur....!=)

TEMEL İLE FADİME EVLENİRLER

TEMEL İLE FADİME EVLENİRLER . Fadime Temel’e karşı son derece isteklidir. Gelin görün ki; Temel sanki büyülenmiş gibidir. Gerdek gecesi bağlanıp kalır. O gece ve ertesi geceler de aynıdır; halvet bir türlü gerçekleşmez. Etraflarında bir Haydar Dümen de yoktur ki; sorsunlar. Sonunda iş Oflu Hoca’ya intikal eder ve Oflu Hoca, Fadime ile Temel’e büyü yapıldığını söyleyerek okur, üfler ve sonunda da bu işin ancak fındık ağacının altında olabileceğini söyler. Gençler sevinerek dönerler köylerine ve Oflu Hoca’nın dediği gibi fındık ağacının dibinde halvet olurlar. Ancak zaman içinde bir sorun baş gösterir. Zira Fadime ev işlerine bakmak, Temel de fındık bahçesinde çalışmak zorundadır ve fındık bahçesi evden bir hayli uzaktadır. Sonunda Temel kendine göre bir çözüm yolu bulur ve bulduğu yolu Fadime’ye şöyle açıklar; -“Fadime, ben bahçede çalışırken tahrik olduğumda bir el tüfek atarak sana haber veririm, sen de tüfeğin sesini duyunca koşar gelirsin bahçeye. Böylece…” Fadime bu güzel haberi duyunca çocuklar gibi sevinir ve bu iş epey bir süre böyle devam ederken yine bir sorun baş gösterir ve Temel yine başlar kara kara düşünmeye. Bu düşünce ile kahvede otururken Oflu Hoca çıkar gelir ve Temel’in durumuna bakar ve arkasından sorar; -“Ula Temel, ne düşünüp durayisun? Yoksa okuyup üflemem işe yaramadi mi? Finduk Ağaçi formülü tutmadi mi uşağum?” Temel içini çekerek şu cevabı verir; -“Hocam finduk ağaçi formülü tutmasına tuttu da. Bizim finduk bahçesi eve bir hayli uzak. Fadime ile ancak tüfek atarak haberleşebiliyoruz. Başlarda hiçbir problem yoktu. Ancak şimdi bizim köyde av mevsimi paşladi. Bizim Fadime nerede tüfek atilsa oraya koşayi…”

Öyle Bir Aşk

Öyle bir aşk yaşadım ki tutkuyu da gördüm pes etmeyi de. Bazıları seyrederken hayatı en önden, kendimi bir sahnede buldum, Oynadım. Öyle bir rol vermişlerdi ki okudum okudum anlamadım. Kendi kendime konuştum bazen evimde, hem kızdım hem güldüm halime. Sonra dedim ki söz ver kendine Denizleri seviyorsan dalgaları da seveceksin, Sevilmek istiyorsan önce sevmeyi bileceksin, Uçmayı biliyorsan düşmeyi de bileceksin, Korkarak yaşıyorsan yalnızca hayatı seyredeceksin. Öyle hayat yaşadım ki son yolculukları erken tanıdım. Öyle değerliymiş ki zaman hep acele etmem bundan anladım. Nietczhe

85 yaşından da bir adam

85 yaşından da bir adam doğum hanenin kapısında beklemektedir. Doğumhaneden çık...an doktor şöyle bir bakındıktan sonra yaşlı adama sorar: Doktor- "içerde doğum yapan bayan yakınınız mı?" Adam- "Evet,eşim.” Doktor- "Ama bayan 25 yaşlarında..." Adam- "Tamam işte, eşim o. Niye şaşırdınız, baba olamaz mıyım yani?" Doktor- "Yoo, aklıma benim dedem geldi de." Adam- "Nesi varmış dedenizin?" Doktor- "Kendisi av meraklısı idi. sürekli ava çıkardı. Ancak yaşlanınca zorlanmaya başladı. Bir gün ava çıkacakken kendisini uyardık, aman yapma dedecim, sen yaşlandın, ava gidemezsin diye. Kendisi Israr etti ve hazırlandı. E, tabi yaşlılık, çıkarken tüfek yerine baston aldı eline. Ben de kendisiyle gittim. Ormanda bayağı yol yürüdükten sonra bir geyik gördük. Dedim ya, dedem yaşlı. Bastonu omzuna koydu, doğrulttu ve geyiğe bastonla ateş etti. Geyik o anda vurulup yere düştü..." Adam- "Olur mu, başkası vurmuştur onu." Doktor- "Ben de onu demeye çalışıyorum işte .. başkası vurmuştur

HEYAMOLA'dan Bir Öykü Kitabı Prinkipo Fırtına Burcunda

HEYAMOLA'dan Bir Öykü Kitabı Prinkipo Fırtına Burcunda - Zeynep Aliye Prinkipo Fırtına Burcunda, Zeynep Aliye’nin Büyükada üzerine yazdığı öykülerden oluşuyor. MS. 569’da II. Justin’in kendisine bir saray ve bir manastır inşa ettirip yerleşmesiyle Prinkipo yani Prens adası olarak anılmaya başlanan ancak kısa zamanda sürgün prenslerin, devrik imparatorların adası halini alan Büyükada’yı, pek de bilinmeyen yanlarıyla öyküleştirmiş Zeynep Aliye. Akşamları krallığın altın tacını uzun bukleleri üzerine geçiren bir imparatorun ertesi gün kafası kazınmış olarak bir manastır hücresinin gönülsüz sakinine dönüşmesini ya da oğlu tarafından kendi yaptırdığı manastırda sürgüne mahkum edilen bir imparatoriçenin, zindanın taş duvarlarında yankılanan çığlıklarını duymak mümkün oluyor. Aynı şekilde, Stalin tarafından sürgüne gönderilen Troçki’yi de, 4,5 yıl yaşadığı köşkün çatısındaki baykuşların gözünden anlatmayı başarıyor yazar. Sık sık adayı kuşatan sisin, bin bir ayağı, bin bir kolu ve dört bir yanı aynı anda gören gözleriyle Kadıyoran, Türkoğlu, Maden, Tepeköy, Alpaslan ve Nizam’ı kavrayışı; Taş Mektep, Perili Köşk, Troçki Köşkü, John Paşa Köşkü, şairlerin kulesine iç geçirerek baktığı Kırmızı Kuleli Köşk, ağırladığı konuklarla bir döneme damgasını vuran Çankaya’daki Beyaz Köşk dahil, ahtapot kollarıyla önüne çıkan her şeyi ele geçirişi de bir diğer öyküde işleniyor. Aya Yorgi’den sisin kalktığı müjdesini verecek olan yüz yıllık çanın sesi duyulana dek adalıların, tesbih çekerek, ikonların önünde diz çöküp bu felaketin bir an önce sonlanması dileğiyle adaklar adayarak ya da mum yakarak korku ve çaresizlik içinde bekleşmeleri masalsı bir dille hikaye ediliyor. Aya yorgi manastırının yokuşunu tabanları kan revan içinde tırmanan rahiplerin yürek yakan duaları rüzgar tarafından kulaklarımıza fısıldanırken, bir zamanlar nüfusunun neredeyse tamamını oluşturan Rum balıkçı ve denizci ailelerinin zorunlu sürgünle ayrılmak zorunda kaldıkları Büyakada’ya duydukları sonsuz özlemi de denizin hırçın dalgaları haykırıyor. Hristos tepesindeki Rum Yetimhanesine de düşüyor yolumuz. Binada çıkan yangın sonucu iki çocuğun yanarak can verdiği, bahçedeki kuyuya düşen çocuklardan birinin de oraya bakmayı kimsenin akıl edemeyişi yüzünden öldüğü söylentisiyse bir başka öyküde işlenmiş. Su perisi Martha’dan, Lefter’e, gazeteci Necmi Tanyolaç’a, lodosun fiyakasını usta dümen kırışlarla bozan Yusuf Kaptana, gönüllü sürgün Reşat Nuri’ye; adanın ünlü sakinlerinin sokaklarda gezdiğini, görür gibi oluyorsunuz kitabı okurken. Fakat günümüzde, kanatları kırık martılar, kulakları kesik köpekler, terk edilmiş kediler, seferden kaldırılmış gemiler, kilitli tutulan kapılar, kurumaya terk edilmiş kızıl çam ormanıyla, Büyükada alabora olmak üzere bir gemiden farksız artık. Uğradığı ihanetler, terk edilişlerle yalnızlaşıyor, içine kapanıyor ada. Kuğuyu çağrıştıran köşkleri; çınçınlı faytonları; şık zarif kadınları ve erkekleri, mis gibi yasemin ve zambak kokuları yavaş yavaş geri çekiliyor. Sansar Hilmi gibi uyanık kişilerin yaşlılık ve yalnızlık gibi iki amansız düşmanla boğuşan köşklerin yerine apartman dikme planları kurduğunu görüyor ama ne yazık ki elinden bir şey gelmiyor. Fırtına burcundaki Prinkipo’yu sonsuza dek yok olup gitmesinin hemen öncesinde, yaseminler zambaklar hala kokarken, sakalar hala bahar ziyaretlerini sürdürürken, son derece şiirsel diliyle fotoğraflamış Zeynep Aliye. Heyamola Yayınları www.heyamola.net