1.)”Evrende en büyük ziyan, sorgulama yeteneğini yitirmiş bir beyindir.”
2.) “İnsan alçaklığının sınırı yok, kendini her an yara almaya hazırla.”
3.) “Kişinin susması, her zaman söyleneni onayladığı anlamına gelmez. Bazen canı aptallarla tartışmak istemiyordur.”
4.) “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir. Çünkü bilgi sınırlıyken, hayal gücü tüm dünyayı kapsar.”
5.) “Mutlu bir hayat yaşamak istiyorsanız hayatınızı bir amaca bağlayın, kişilere veya eşyalara değil.”
6.) “İnsanı ayakta tutan iskelet ve kas sistemi değil, prensipleri ve inançlarıdır.”
7.) “Gerçeği aramak onu elde etmekten daha kıymetlidir.”
8.) “Düşlemek, bilmekten daha önemlidir.”
9.) “İnsanlar arasında kendi gözüyle gören ve kendi yüreğiyle hissedenler çok azdır.”
10.) ”İnsan” olduğunuzu hatırlayın. Geriye kalan her şeyi unutsanız da olur!..”
11.) “Hayat iki şekilde yaşanır: Ya hiç mucize yokmuş gibi, ya da her şey birer mucizeymiş gibi.”
12.) “Karşındakine yargılarınla değil, algılarınla yaklaş.”
13.) “Kesinlikle bilmeniz gereken tek şey, kütüphanenin nerede olduğudur.”
14.) “Her aptal bilebilir, önemli olan anlayabilmektir: Bir insanı, bir hayvanı, bir bitkiyi, bir düşünceyi…”
15.) “Mantık sizi A noktasından B noktasına götürür. Hayal gücü ise her yere.”
Sayfalar
- Ana Sayfa
- Potrem
- C.Borandağ Kimdir?
- Bozlar
- 46 AYNEN MARAŞ
- AQ Biriç
- Asker Oldum Piyade
- TKY
- Bir Şiirdir Yaşamak
- Fıkralar
- Kendini Yönetme İlt.
- Küçük Asker
- Türk Mutfağı
- Sözler Düşünceler
- Bir Şiirsin Sen
- Mehmetcik
- Pazarcık
- Nurhak
- Düşünüyorum O Halde Gülüyorum
- Bir Subayın Anatomisi
- Devrim Günlerinde Aşk
- Küçük Paris
- Çanakkale Geçilmez 1915
- Düşüncelerin Kaynağı
- Cem
- Sarıkamış
- Ulusal Kurtulus Savaşı
9 Aralık 2016 Cuma
Uğur Yücel’le yapılan bir söyleşi
En belirgin fark mutfaksızlık. Mesala Boğaz’da bir balık lokantasına gidiyorsun, meze alıyorsun, ben bunu iki gün önce başka bir yerde yedim diyorsun. Her şey birbirinin bu kadar mı aynısı olur? Hiçbir özgünlük yok. Eskiden her meyhanenin kendi mutfağından çıkan mezeyi yerdin. Şimdi öyle değil artık. Basit bir ciğer kızartma bile, sıradan gözüken bir şey, pişirme, sunum açısından anlam kaybetti. Balık pişirme ustaları kalmadı, iyi balık pişiren dört beş tane yer var İstanbul’da.
Bu toprakların kültür çeşitliliğine sahip insanları kaybetmek esasında bütün hayatı kaybetmektir. Ben bu hayatı kaybetmiş neslin çocuğuyum. İstanbul’da son Bizanslıları biz gördük. Şimdi kimse bilmiyor. Yahudi, Ermeni, Rum arasındaki farkı bilmiyor gençlik. Bunların hepsini aynı yere koyuyor.
Lezzetlerini bilmiyor, kültürlerini bilmiyor hatta şöyle zannediyorlar: Önce Türkler vardı sonra herkes geldi. Bütün Anadolulular buradayken Türkler geldi. Sonra Yahudiler. Bunu kimse bilmiyor. Bir Rum arkadaşıma sevimli bir kız soruyor: “Biz İstanbul’ a 1984’te geldik. Siz ne zaman geldiniz?” Arkadaşım sakince cevaplıyor “3000 yıl önce.” Bu hayatın bizim gibi farkına varmadılar, bunun hazzını çıkaramadılar. Bir Rum evinden gelen bir tepsi musakkaya karşılık annenin gönderdiği bir Anadolu mantısı ya da bir Ermeni evinden gelen midye dolma ve buna karşılık bir koca tabak baklava. Zeytinyağlıyı, balığı Rumların elinden, dolmaları topiği Ermenilerin elinden, hamuru Türklerin, eti Kürtlerin elinden yiyeceksin. Elden ele, komşudan komşuya, cenazede, mutlulukta, bayramda bunlar paylaşılırdı ve bunun farkına varırdın.
Tabii yemekler, tatlılar. Bu renkler gitti, tatlar gitti, komşulara dağıtılan irmik helvaları, paskalya çörekleri, yumurtalar… Mesela dedem hacıydı ama Paskalya zamanı yumurta tokuştururdu benim arkadaşlarımla, yılbaşında başına kukuleta takardı, yılbaşı kutlanırdı ama Kandil’de de radyo başına geçilip Kandil dinlenirdi. Mevlitlere gidilirdi, kilisedeki düğünlere giderdi bu hacı hocalar, anneanneler. Yakın biri öldüğü zaman bizim mevlit olurdu Rumlar, Ermeniler, Yahudiler başörtüsü takıp bizim eve gelir, duaya katılırdı. Bu dünya, bu söylediğim şeyler hayat kaybı değil midir?
Hem yaşam biçimini aynı zamanda lezzetlerini kaybediyorsun. Bir kültür yok oluyor, bu iç içelik, bu koskoca Anadolu kültürü bizim gözümüzün önünde paramparça edildi.
İster Arap olsun, ister Kürt olsun, ister Türk olsun, Rum, Ermeni, bu medeniyetler, burada yaşayan kültürler, bunların hepsi yetiştikleri yerin iklimine göre davranmıştır. Adam bir yere köy kuruyor, rüzgârı nerden alacağını, sabah güneşinin nereye geleceğini, köyün evlerinin yüzünün nereye bakacağını hesaplıyor. Sahip olmak bu demektir, yoksa dünyada toprak herkesindir. Sınırsız bir dünyaya inanıyorum ben. Benim yerleştiğim, köklerimin yerleştiği bir yer varsa köklerim o topraklara, o denizlere göre hareket ediyor. Sen bu kökleri, o tohumları yok edersen, yerinden yurdundan edersen ve onun yerine benimkiler geçsin dersen dünya harikası bir caminin dibine gökdelen koyarsın. Yahu Şirince’de dünyanın en güzel zeytinlerinin olduğu yere Mübadeleyle gelen insanlar tütüncü. Zeytin ağacı hiçbir şey ifade etmiyor. Ama bir Anadolu Rum’u için zeytin ağacı onun ayrılmaz parçası. Oraya yerleştirdiğin adamsa bundan hiçbir şey algılamıyor. Kim mutlu oldu lanet Mübadele’den ne Müslümanı ne Hıristiyanı. Anadolu kurudu. Koskoca üzüm bağları, incirler, yemişler, meyveler, her şey kurudu, beton oldu. Şimdi çırpınıyoruz, o topraklarda meğer ne üzümler yetişiyormuş diyoruz. Yerinden etmeyi, onun yerine geçmeyi lezzetle ilişkilendirirsek yine bir hayat kaybıdır. Dünyanın her yerinde bütün işgaller, savaşlar, bütün yer değiştirmeler aynı zamanda hayatın tadına karşı da yapılmıştır. Hepsi dindar, hepsinin dinleri var. Eğer Tanrı’ya inanıyor ve tapınıyorlarsa bence bu Tanrı’ya yapılmış en büyük ihanettir. Çünkü herkes başka bir dünyada daha rahat edeceği endişesiyle ibadet ediyor oysa dünya denilen yer bir cennet. Sen bu yaşadığın cennete ihanet edersen, öbür tarafın hangi kurgusuyla uğraşacaksın?
Bu toprakların kültür çeşitliliğine sahip insanları kaybetmek esasında bütün hayatı kaybetmektir. Ben bu hayatı kaybetmiş neslin çocuğuyum. İstanbul’da son Bizanslıları biz gördük. Şimdi kimse bilmiyor. Yahudi, Ermeni, Rum arasındaki farkı bilmiyor gençlik. Bunların hepsini aynı yere koyuyor.
Lezzetlerini bilmiyor, kültürlerini bilmiyor hatta şöyle zannediyorlar: Önce Türkler vardı sonra herkes geldi. Bütün Anadolulular buradayken Türkler geldi. Sonra Yahudiler. Bunu kimse bilmiyor. Bir Rum arkadaşıma sevimli bir kız soruyor: “Biz İstanbul’ a 1984’te geldik. Siz ne zaman geldiniz?” Arkadaşım sakince cevaplıyor “3000 yıl önce.” Bu hayatın bizim gibi farkına varmadılar, bunun hazzını çıkaramadılar. Bir Rum evinden gelen bir tepsi musakkaya karşılık annenin gönderdiği bir Anadolu mantısı ya da bir Ermeni evinden gelen midye dolma ve buna karşılık bir koca tabak baklava. Zeytinyağlıyı, balığı Rumların elinden, dolmaları topiği Ermenilerin elinden, hamuru Türklerin, eti Kürtlerin elinden yiyeceksin. Elden ele, komşudan komşuya, cenazede, mutlulukta, bayramda bunlar paylaşılırdı ve bunun farkına varırdın.
Tabii yemekler, tatlılar. Bu renkler gitti, tatlar gitti, komşulara dağıtılan irmik helvaları, paskalya çörekleri, yumurtalar… Mesela dedem hacıydı ama Paskalya zamanı yumurta tokuştururdu benim arkadaşlarımla, yılbaşında başına kukuleta takardı, yılbaşı kutlanırdı ama Kandil’de de radyo başına geçilip Kandil dinlenirdi. Mevlitlere gidilirdi, kilisedeki düğünlere giderdi bu hacı hocalar, anneanneler. Yakın biri öldüğü zaman bizim mevlit olurdu Rumlar, Ermeniler, Yahudiler başörtüsü takıp bizim eve gelir, duaya katılırdı. Bu dünya, bu söylediğim şeyler hayat kaybı değil midir?
Hem yaşam biçimini aynı zamanda lezzetlerini kaybediyorsun. Bir kültür yok oluyor, bu iç içelik, bu koskoca Anadolu kültürü bizim gözümüzün önünde paramparça edildi.
İster Arap olsun, ister Kürt olsun, ister Türk olsun, Rum, Ermeni, bu medeniyetler, burada yaşayan kültürler, bunların hepsi yetiştikleri yerin iklimine göre davranmıştır. Adam bir yere köy kuruyor, rüzgârı nerden alacağını, sabah güneşinin nereye geleceğini, köyün evlerinin yüzünün nereye bakacağını hesaplıyor. Sahip olmak bu demektir, yoksa dünyada toprak herkesindir. Sınırsız bir dünyaya inanıyorum ben. Benim yerleştiğim, köklerimin yerleştiği bir yer varsa köklerim o topraklara, o denizlere göre hareket ediyor. Sen bu kökleri, o tohumları yok edersen, yerinden yurdundan edersen ve onun yerine benimkiler geçsin dersen dünya harikası bir caminin dibine gökdelen koyarsın. Yahu Şirince’de dünyanın en güzel zeytinlerinin olduğu yere Mübadeleyle gelen insanlar tütüncü. Zeytin ağacı hiçbir şey ifade etmiyor. Ama bir Anadolu Rum’u için zeytin ağacı onun ayrılmaz parçası. Oraya yerleştirdiğin adamsa bundan hiçbir şey algılamıyor. Kim mutlu oldu lanet Mübadele’den ne Müslümanı ne Hıristiyanı. Anadolu kurudu. Koskoca üzüm bağları, incirler, yemişler, meyveler, her şey kurudu, beton oldu. Şimdi çırpınıyoruz, o topraklarda meğer ne üzümler yetişiyormuş diyoruz. Yerinden etmeyi, onun yerine geçmeyi lezzetle ilişkilendirirsek yine bir hayat kaybıdır. Dünyanın her yerinde bütün işgaller, savaşlar, bütün yer değiştirmeler aynı zamanda hayatın tadına karşı da yapılmıştır. Hepsi dindar, hepsinin dinleri var. Eğer Tanrı’ya inanıyor ve tapınıyorlarsa bence bu Tanrı’ya yapılmış en büyük ihanettir. Çünkü herkes başka bir dünyada daha rahat edeceği endişesiyle ibadet ediyor oysa dünya denilen yer bir cennet. Sen bu yaşadığın cennete ihanet edersen, öbür tarafın hangi kurgusuyla uğraşacaksın?
Radikal
— Aleksan Oltacı ile birlikte.
İLAHİ MAHKEME (HİKAYE)
Bir adam ölmüş ve öbür dünyada yargılanmak üzere sırasını bekliyormuş. Sıra kendisine gelip mahkeme salonuna girdiğinde bir de ne görsün?
Yargıç kürsüsünde bir insan oturuyor.
Tanık sandalyesinde ise Tanrı yerini almış.
Adam şaşkın, “Aman Tanrım, bu nasıl oluyor? Beni senin yargılayacağını sanmıştım. Oysa orada hakim olarak bir insan oturuyor.”
Tanrı gülümsemiş, “Ben hiçbir zaman sizi yargılamadım.
Sonsuz sevgimle, ne yapmayı seçtiyseniz, sizi seçiminizde özgür bıraktım.
Bana yargılamak değil, sevmek yakışır. Çünkü ben saf sevgiyim. Sizi kendimden yarattığım için sizi yargılamak kendimi yargılamak olur.
Ayrıca benim yargılamama ne gerek var ki? Her şeyi bilen ben sadece burada tanıklık ediyorum. Dünyada olduğu gibi burada da insanlar tarafından yargılanıyorsunuz.
Birazdan salonu, hayattayken, senin zarar verdiğin, hoşgörülü davranmadığın, yargıladığın, kalplerini kırdığın insanlar dolduracak. Onlara kendini affettirmeye çalış.
Onlar seni affederse ne ala. Çünkü cennetin yolu onların affından geçiyor.”
demiş.
Adam merakla sormuş: “Peki ya affetmezlerse ne olacak?
“Tanrı yine sevgiyle gülümsemiş,
“Ben cenneti de, cehennemi de yeryüzünde yarattım. Seni tekrar yeryüzüne göndereceğim. Orada öyle bir yaşam süreceksin ki, tüm yaptığın kötülükler, verdiğin zararlar sana aynen yaşatılacak. Yani ettiğini bulacaksın.
Ama bunun amacı sana ceza vermek değil. Sadece o insanların hissettiklerini bizzat yaşayıp anlaman, yaptığın kötülüklerin bilincine varman. İşte o zaman sen kendini affetmiş olacaksın.”
Adam bir süre düşünmüş, “Peki, cennet nasıl bir yer?” diye sormuş Tanrı’ya.
“Cennet, bir yer değil, bir bilinç düzeyidir evladım.
Dünyada mutlu, huzur ve sevgi dolu, insanlara destek olmaktan haz duyan, yarattığım canlı ve cansız her varlığa saygı göstermeyi bilen insanlar var ya, işte onlar, dünyada cenneti yeniden yaratmaları için geri gönderdiğim cennetliklerdir.
Cennet de dünyadan başka yerde değil.” demiş Tanrı.
“Ama kutsal kitap bana öyle öğretmedi.” diye karşı çıkmış adam.
“Kutsal olan tek şey yaşamdır. Ben o kitapları kutsal kılmadım. Siz
kıldınız. Her şeye sevgi ile bakmasını bilerek yaşayan insan, en büyük ibadeti yapandır.” demiş Tanrı.
“Peki dünyaya döndüğümde doğru yola görmemde yardımcı olacak mısın?” diye sormuş adam.
“Ben bunun için siz insanların içine “vicdan” denen bir pusula koydum. Eğer bu pusulanın etrafına ördüğünüz kalın bencillik duvarlarını yıkarsanız, vicdanınızın yani benim sesimi kolaylıkla işitebilirsiniz.”
“Peki biz insanlara ne kadar yakında bulunuyorsun?” diye sormuş adam.
“Hem size şah damarınızdan daha yakınım, hem de düşman olduğunuz kadar sizden uzağım.” demiş Tanrı.
“Çünkü düşmanlarınız da Ben’im. Siz de Ben’im.”
“Yani mahkeme salonunda insanlara hiç mi hesap sormuyorsun Tanrı’m?”
“Sadece iki sorum oluyor tüm insanlara.” diye gülmüş Tanrı.
“Dünya okulunda ne kadar sevmeyi öğrendiniz? Ne kadar bilgi kazandınız?
Yargıç kürsüsünde bir insan oturuyor.
Tanık sandalyesinde ise Tanrı yerini almış.
Adam şaşkın, “Aman Tanrım, bu nasıl oluyor? Beni senin yargılayacağını sanmıştım. Oysa orada hakim olarak bir insan oturuyor.”
Tanrı gülümsemiş, “Ben hiçbir zaman sizi yargılamadım.
Sonsuz sevgimle, ne yapmayı seçtiyseniz, sizi seçiminizde özgür bıraktım.
Bana yargılamak değil, sevmek yakışır. Çünkü ben saf sevgiyim. Sizi kendimden yarattığım için sizi yargılamak kendimi yargılamak olur.
Ayrıca benim yargılamama ne gerek var ki? Her şeyi bilen ben sadece burada tanıklık ediyorum. Dünyada olduğu gibi burada da insanlar tarafından yargılanıyorsunuz.
Birazdan salonu, hayattayken, senin zarar verdiğin, hoşgörülü davranmadığın, yargıladığın, kalplerini kırdığın insanlar dolduracak. Onlara kendini affettirmeye çalış.
Onlar seni affederse ne ala. Çünkü cennetin yolu onların affından geçiyor.”
demiş.
Adam merakla sormuş: “Peki ya affetmezlerse ne olacak?
“Tanrı yine sevgiyle gülümsemiş,
“Ben cenneti de, cehennemi de yeryüzünde yarattım. Seni tekrar yeryüzüne göndereceğim. Orada öyle bir yaşam süreceksin ki, tüm yaptığın kötülükler, verdiğin zararlar sana aynen yaşatılacak. Yani ettiğini bulacaksın.
Ama bunun amacı sana ceza vermek değil. Sadece o insanların hissettiklerini bizzat yaşayıp anlaman, yaptığın kötülüklerin bilincine varman. İşte o zaman sen kendini affetmiş olacaksın.”
Adam bir süre düşünmüş, “Peki, cennet nasıl bir yer?” diye sormuş Tanrı’ya.
“Cennet, bir yer değil, bir bilinç düzeyidir evladım.
Dünyada mutlu, huzur ve sevgi dolu, insanlara destek olmaktan haz duyan, yarattığım canlı ve cansız her varlığa saygı göstermeyi bilen insanlar var ya, işte onlar, dünyada cenneti yeniden yaratmaları için geri gönderdiğim cennetliklerdir.
Cennet de dünyadan başka yerde değil.” demiş Tanrı.
“Ama kutsal kitap bana öyle öğretmedi.” diye karşı çıkmış adam.
“Kutsal olan tek şey yaşamdır. Ben o kitapları kutsal kılmadım. Siz
kıldınız. Her şeye sevgi ile bakmasını bilerek yaşayan insan, en büyük ibadeti yapandır.” demiş Tanrı.
“Peki dünyaya döndüğümde doğru yola görmemde yardımcı olacak mısın?” diye sormuş adam.
“Ben bunun için siz insanların içine “vicdan” denen bir pusula koydum. Eğer bu pusulanın etrafına ördüğünüz kalın bencillik duvarlarını yıkarsanız, vicdanınızın yani benim sesimi kolaylıkla işitebilirsiniz.”
“Peki biz insanlara ne kadar yakında bulunuyorsun?” diye sormuş adam.
“Hem size şah damarınızdan daha yakınım, hem de düşman olduğunuz kadar sizden uzağım.” demiş Tanrı.
“Çünkü düşmanlarınız da Ben’im. Siz de Ben’im.”
“Yani mahkeme salonunda insanlara hiç mi hesap sormuyorsun Tanrı’m?”
“Sadece iki sorum oluyor tüm insanlara.” diye gülmüş Tanrı.
“Dünya okulunda ne kadar sevmeyi öğrendiniz? Ne kadar bilgi kazandınız?
Bir Çin prensi tahta çıkacaktı
Bir Çin prensi tahta çıkacaktı ama yasalara göre, daha önce evlenmesi gerekiyordu.
Uygun bir aday bulmak için bölgedeki genç kızları huzuruna çağırdı.
Saraydaki hizmetçilerden birinin kızı prensi çok seviyordu. O da prensin huzuruna çıkmak istedi. Annesinin uyarılarını dinlemedi,
çünkü sevdiği adamı bir kere bile görmek onu mutlu edecekti.
Beklenen gece geldi. Genç ve güzel kızlar en güzel giysilerini giymişler, süslenmişler, kendilerini beğendirmek için her çareye başvurmuşlardı. Prens kızlara birer tohum verdi. Bunu saksılarına dikmelerini, altı ay sonra gelmelerini söyledi.
En güzel çiçeği yetiştiren kızı kendine eş olarak seçecekti. Herkes tohumu alıp heyecanla evlerine geri döndü.
Genç kız da kendisine verilen tohumu alıp saksıya ekti. O kadar bakmasına, özenmesine karşılık toprakta tek bir filiz bile görünmedi. Her şeyi denedi, uzmanlara danıştı ama bir fayda göremedi.
Altı ay dolmuştu ama saksı hâlâ bomboştu.
Prens sunacağı bir çiçek olmadığı halde gene de belirtilen gün ve saatte boş saksıyla saraya gitti. Oysa diğer kızlar güzel çiçekli saksılarla gelmişlerdi
Sonunda beklenen an geldi. Prens salona girdi, kızların arasında dolaştı, saksıları birer birer inceledi. Hizmetçinin kızını kendine eş olarak seçtiğini duyurdu.
Herkes şaşırmıştı. Diğer kızlar bu karara tepki gösterdiler, itiraz ettiler. Boş saksıyla gelen kız nasıl eş olarak seçilirdi? Prens durumu şöyle açıkladı:
Bu genç hanım en değerli çiçeği yetiştirip bana sundu. O çiçeğin adı dürüstlük çiçeğidir. Çünkü sizlere dağıttığım tohumların hepsi sahteydi ve çiçek açmaları olanaksızdı.
Uygun bir aday bulmak için bölgedeki genç kızları huzuruna çağırdı.
Saraydaki hizmetçilerden birinin kızı prensi çok seviyordu. O da prensin huzuruna çıkmak istedi. Annesinin uyarılarını dinlemedi,
çünkü sevdiği adamı bir kere bile görmek onu mutlu edecekti.
Beklenen gece geldi. Genç ve güzel kızlar en güzel giysilerini giymişler, süslenmişler, kendilerini beğendirmek için her çareye başvurmuşlardı. Prens kızlara birer tohum verdi. Bunu saksılarına dikmelerini, altı ay sonra gelmelerini söyledi.
En güzel çiçeği yetiştiren kızı kendine eş olarak seçecekti. Herkes tohumu alıp heyecanla evlerine geri döndü.
Genç kız da kendisine verilen tohumu alıp saksıya ekti. O kadar bakmasına, özenmesine karşılık toprakta tek bir filiz bile görünmedi. Her şeyi denedi, uzmanlara danıştı ama bir fayda göremedi.
Altı ay dolmuştu ama saksı hâlâ bomboştu.
Prens sunacağı bir çiçek olmadığı halde gene de belirtilen gün ve saatte boş saksıyla saraya gitti. Oysa diğer kızlar güzel çiçekli saksılarla gelmişlerdi
Sonunda beklenen an geldi. Prens salona girdi, kızların arasında dolaştı, saksıları birer birer inceledi. Hizmetçinin kızını kendine eş olarak seçtiğini duyurdu.
Herkes şaşırmıştı. Diğer kızlar bu karara tepki gösterdiler, itiraz ettiler. Boş saksıyla gelen kız nasıl eş olarak seçilirdi? Prens durumu şöyle açıkladı:
Bu genç hanım en değerli çiçeği yetiştirip bana sundu. O çiçeğin adı dürüstlük çiçeğidir. Çünkü sizlere dağıttığım tohumların hepsi sahteydi ve çiçek açmaları olanaksızdı.
Biz kadınları hiç sevmedik!
(Bu yazıyı yazan erkeğin adını bilmiyorum ama yürekten kutluyorum...!)
Saçlarını sevdik, hele bir de sarışınsa daha çok sevdik
Ağızlarını sevdik, hele bir de şehvetli ve dolgun ise daha çok sevdik.
Göğüslerini sevdik…
Bacaklarını sevdik, hele bir de sütun gibiyse bayıldık.
Kalçalarını sevdik…
Gerçekten güzel vücutlu ve “çıtırsa” daha çok sevdik…
Yolda, arabada, televizyonda, internette onlara hep “baktık”
Her yerlerine iyice ve dikkatle baktık.
Pek iyi görememiş olacağız ki bir daha baktık.
Bir daha ve bir daha…
Kadınların her yerlerine baktık ama gözlerine ya hiç bakmadık ya da baktığımızda çok geç olmuştu…
Biz kadınlara çok dokunduk! Onlar istese de istemese de dokunduk.
Son yıllarda dini motiflerden güç bulanlarımız oldu.
Eh! Yozlaşan toplum ve geç gelen hatta hiç gelmeyen adalet olunca da 13-14 yaşındaki çocuklara bile dokunmaya başladık! Sapık damgası yemeyi göze alanlar bile şaşırdı çünkü sapık diye haykıran ne kadar azdı!
Kadınlara dokunmada dünya sıralamasında üst yerlere geldik… 2009 itibariyle rakamlar oldukça “umut verici!!! “
% 40 ını sürekli dövdük
%45 ine duygusal şiddet uyguladık (küfür, hakaret, küçük düşürme)
%16 sına zorla sahip olduk (ve olmaya devam ediyoruz)
Tüm bunlara maruz kalan her 3 kadından biri intihara kalkıştı ama biz hiç oralı olmadık (hem bize ne değil mi? Fener ya da Cimbom maç kaybedince çok üzüldük ama kadınlar söz konusu olunca pek oralı olmadık)
% 9 una daha masum birer çocukken bile dokunduk.
Ama onlar hep sustular. Çünkü konuşsalar kimse inanmazdı. “kim bilir neler yaptın ki sana tacizde ya da tecavüzde bulundu amcan ya da komşun” bu da sana ders olsun, türünden tepkiler görecekti.
Ama bu ders o kadar acıdır ki biz erkekler bilemeyiz. Bizlere sorduklarında %25 imiz “bazı durumlarda kadın dövülür” demeyi doğal bir şey gibi dile getirdik.
% 51’i erkekler ile tartışmayı bile “saygısızlık” sanıyor artık. %36’sı kendisi para kazansa bile parasını nasıl harcayacağına karar veremeyeceğine inanmış ya da inanmak zorunda kalmış. % 52’si “erkek kadından sorumludur” diyecek kadar kadınlığını unutmuş ya da unutturulmuş. % 49’u “erkek ne zaman isterse bana sahip olabilir benim itiraz hakkım olamaz” diyecek konuma gelmiş ya da getirilmiş!
Hal böyleyken kabul edelim biz kadınları kullanmayı çok sevdik. Evde, işte, siyasette, okulda kısacası her yerde…
Parti kongrelerinde sözde liderler konuşurken arka fonda 3-4 kadın vardı hep. Onlardan vitrin yaptık, imaj yaptık. Başörtülü, normal türbanlı, modern türbanlı ve türbansız…
"Cennet anaların ayakları altında" diye diye büyütüldük ama anaları hep ayaklarımız altında çiğnedik, ezdik, tepikledik…
14 şubat sevgililer günü ya da anneler gününde bir kaç saat ara verdik ama sonra yine ezmeye devam ettik.
İş verirken bile onları hep düşündük! İş yerinde gözümüz gönlümüz açılsın ya da malum niyetler ile bayan eleman aranıyor ilanı vermeyi çok sevdik.
Bu ülkede kadın olmanın ne kadar zor olduğunu biz erkekler bilemeyiz. Çünkü artık konuşmuyorlar, konuşamıyorlar, konuşturulmuyorlar.
Bu ülkenin kurucusu Atatürk 1930’lu yıllarda Türk kadınına dünyadaki birçok çağdaş ülkeden önceden hak ettiği hakları verdiğinde umutlanmıştık. Çünkü o Atatürk’tü ve Kurtuluş Savaşında bebeğinin kundağında mermi taşıyan anayı ya da cephede erkeği ile göğüs göğüse savaşan bacısını unutmamıştı. İhanet edemezdi ve etmemişti de. Ama biz ihanet ettik! Türkiye nereye gidiyor? Diye soruyor herkes birbirine.
Oysa cevap ne kadar da açık değil mi? Türkiye hızla ve şevkle karanlığa gidiyor. Hatta koşuyor…
Çünkü kadın yok oluyor, yok ediliyor…
Benim annem, kız kardeşim, sevgili kızım yok oluyor…
Kadını yok olan ülkenin gideceği yol bellidir. Karanlık ve onursuz bir gelecek…
Saçlarını sevdik, hele bir de sarışınsa daha çok sevdik
Ağızlarını sevdik, hele bir de şehvetli ve dolgun ise daha çok sevdik.
Göğüslerini sevdik…
Bacaklarını sevdik, hele bir de sütun gibiyse bayıldık.
Kalçalarını sevdik…
Gerçekten güzel vücutlu ve “çıtırsa” daha çok sevdik…
Yolda, arabada, televizyonda, internette onlara hep “baktık”
Her yerlerine iyice ve dikkatle baktık.
Pek iyi görememiş olacağız ki bir daha baktık.
Bir daha ve bir daha…
Kadınların her yerlerine baktık ama gözlerine ya hiç bakmadık ya da baktığımızda çok geç olmuştu…
Biz kadınlara çok dokunduk! Onlar istese de istemese de dokunduk.
Son yıllarda dini motiflerden güç bulanlarımız oldu.
Eh! Yozlaşan toplum ve geç gelen hatta hiç gelmeyen adalet olunca da 13-14 yaşındaki çocuklara bile dokunmaya başladık! Sapık damgası yemeyi göze alanlar bile şaşırdı çünkü sapık diye haykıran ne kadar azdı!
Kadınlara dokunmada dünya sıralamasında üst yerlere geldik… 2009 itibariyle rakamlar oldukça “umut verici!!! “
% 40 ını sürekli dövdük
%45 ine duygusal şiddet uyguladık (küfür, hakaret, küçük düşürme)
%16 sına zorla sahip olduk (ve olmaya devam ediyoruz)
Tüm bunlara maruz kalan her 3 kadından biri intihara kalkıştı ama biz hiç oralı olmadık (hem bize ne değil mi? Fener ya da Cimbom maç kaybedince çok üzüldük ama kadınlar söz konusu olunca pek oralı olmadık)
% 9 una daha masum birer çocukken bile dokunduk.
Ama onlar hep sustular. Çünkü konuşsalar kimse inanmazdı. “kim bilir neler yaptın ki sana tacizde ya da tecavüzde bulundu amcan ya da komşun” bu da sana ders olsun, türünden tepkiler görecekti.
Ama bu ders o kadar acıdır ki biz erkekler bilemeyiz. Bizlere sorduklarında %25 imiz “bazı durumlarda kadın dövülür” demeyi doğal bir şey gibi dile getirdik.
% 51’i erkekler ile tartışmayı bile “saygısızlık” sanıyor artık. %36’sı kendisi para kazansa bile parasını nasıl harcayacağına karar veremeyeceğine inanmış ya da inanmak zorunda kalmış. % 52’si “erkek kadından sorumludur” diyecek kadar kadınlığını unutmuş ya da unutturulmuş. % 49’u “erkek ne zaman isterse bana sahip olabilir benim itiraz hakkım olamaz” diyecek konuma gelmiş ya da getirilmiş!
Hal böyleyken kabul edelim biz kadınları kullanmayı çok sevdik. Evde, işte, siyasette, okulda kısacası her yerde…
Parti kongrelerinde sözde liderler konuşurken arka fonda 3-4 kadın vardı hep. Onlardan vitrin yaptık, imaj yaptık. Başörtülü, normal türbanlı, modern türbanlı ve türbansız…
"Cennet anaların ayakları altında" diye diye büyütüldük ama anaları hep ayaklarımız altında çiğnedik, ezdik, tepikledik…
14 şubat sevgililer günü ya da anneler gününde bir kaç saat ara verdik ama sonra yine ezmeye devam ettik.
İş verirken bile onları hep düşündük! İş yerinde gözümüz gönlümüz açılsın ya da malum niyetler ile bayan eleman aranıyor ilanı vermeyi çok sevdik.
Bu ülkede kadın olmanın ne kadar zor olduğunu biz erkekler bilemeyiz. Çünkü artık konuşmuyorlar, konuşamıyorlar, konuşturulmuyorlar.
Bu ülkenin kurucusu Atatürk 1930’lu yıllarda Türk kadınına dünyadaki birçok çağdaş ülkeden önceden hak ettiği hakları verdiğinde umutlanmıştık. Çünkü o Atatürk’tü ve Kurtuluş Savaşında bebeğinin kundağında mermi taşıyan anayı ya da cephede erkeği ile göğüs göğüse savaşan bacısını unutmamıştı. İhanet edemezdi ve etmemişti de. Ama biz ihanet ettik! Türkiye nereye gidiyor? Diye soruyor herkes birbirine.
Oysa cevap ne kadar da açık değil mi? Türkiye hızla ve şevkle karanlığa gidiyor. Hatta koşuyor…
Çünkü kadın yok oluyor, yok ediliyor…
Benim annem, kız kardeşim, sevgili kızım yok oluyor…
Kadını yok olan ülkenin gideceği yol bellidir. Karanlık ve onursuz bir gelecek…
ORANGOTAN
Cici babanın adı,
Parentez içinde orangotandır.
Kadınlar,neden süslenir,giyinir,makyaj yapar,
Kuaföre gider,en güzel elbiselerini giyinir,
Sevdiği erkek beğensin diye.
Parantez içinde Orangotan.
Anne,bugün biyoloji öğretmenimiz,
İnsanlar maymundan gelme,
Doğru kızım,
Benim ailem,Adem -Havadan gelme,
Ama
Babangiller,maymun soyundan,
Hepsi birbirinden çirkin.
Ama anne,
Babamı çok seviyorum.
Bir dediğimizi,iki etmiyor.
Sabah-akşam çalışıyor.
Akşam eve yorgun,argın geliyor.
Yinede,
Mutfakta sanki söyleniyorsun.
Hayvan,orangotan diyorsun.
Kızım üzülme,bütün hayvanları severim,
Hayvanları sevmeyen,insanları sevmez.
Hayvanları sevdiğim için,
Hayvan,orangotan demişim.
Ne zararı var.
Anne,bana hep,
Akıllı kızım diyorsun.
Bende akıl olduğuna göre,
Bence sen bir aktiristsin.
Ana,rol kesiyorsun.Babama,canım,aslan kocacığım diyorsun,
O da sana
Biricik Meleğim diyor.
Çalışmaya gönderdiğinde,
Her tarafı dağıtmış,perişan etmiş,
Ne olacak.
Orangotan diyorsun.
Anne bence sen bir,
Meleksin.
Cemal Borandağ 5 Aralık.2016 Tuzla-İstanbul
Parentez içinde orangotandır.
Kadınlar,neden süslenir,giyinir,makyaj yapar,
Kuaföre gider,en güzel elbiselerini giyinir,
Sevdiği erkek beğensin diye.
Parantez içinde Orangotan.
Anne,bugün biyoloji öğretmenimiz,
İnsanlar maymundan gelme,
Doğru kızım,
Benim ailem,Adem -Havadan gelme,
Ama
Babangiller,maymun soyundan,
Hepsi birbirinden çirkin.
Ama anne,
Babamı çok seviyorum.
Bir dediğimizi,iki etmiyor.
Sabah-akşam çalışıyor.
Akşam eve yorgun,argın geliyor.
Yinede,
Mutfakta sanki söyleniyorsun.
Hayvan,orangotan diyorsun.
Kızım üzülme,bütün hayvanları severim,
Hayvanları sevmeyen,insanları sevmez.
Hayvanları sevdiğim için,
Hayvan,orangotan demişim.
Ne zararı var.
Anne,bana hep,
Akıllı kızım diyorsun.
Bende akıl olduğuna göre,
Bence sen bir aktiristsin.
Ana,rol kesiyorsun.Babama,canım,aslan kocacığım diyorsun,
O da sana
Biricik Meleğim diyor.
Çalışmaya gönderdiğinde,
Her tarafı dağıtmış,perişan etmiş,
Ne olacak.
Orangotan diyorsun.
Anne bence sen bir,
Meleksin.
Cemal Borandağ 5 Aralık.2016 Tuzla-İstanbul
Uğur Yücel’le Yapılan Bir Söyleşi
En belirgin fark mutfaksızlık. Mesala Boğaz’da bir balık lokantasına gidiyorsun, meze alıyorsun, ben bunu iki gün önce başka bir yerde yedim diyorsun. Her şey birbirinin bu kadar mı aynısı olur? Hiçbir özgünlük yok. Eskiden her meyhanenin kendi mutfağından çıkan mezeyi yerdin. Şimdi öyle değil artık. Basit bir ciğer kızartma bile, sıradan gözüken bir şey, pişirme, sunum açısından anlam kaybetti. Balık pişirme ustaları kalmadı, iyi balık pişiren dört beş tane yer var İstanbul’da.
Bu toprakların kültür çeşitliliğine sahip insanları kaybetmek esasında bütün hayatı kaybetmektir. Ben bu hayatı kaybetmiş neslin çocuğuyum. İstanbul’da son Bizanslıları biz gördük. Şimdi kimse bilmiyor. Yahudi, Ermeni, Rum arasındaki farkı bilmiyor gençlik. Bunların hepsini aynı yere koyuyor.Lezzetlerini bilmiyor, kültürlerini bilmiyor hatta şöyle zannediyorlar: Önce Türkler vardı sonra herkes geldi. Bütün Anadolulular buradayken Türkler geldi. Sonra Yahudiler. Bunu kimse bilmiyor. Bir Rum arkadaşıma sevimli bir kız soruyor: “Biz İstanbul’ a 1984’te geldik. Siz ne zaman geldiniz?” Arkadaşım sakince cevaplıyor “3000 yıl önce.” Bu hayatın bizim gibi farkına varmadılar, bunun hazzını çıkaramadılar. Bir Rum evinden gelen bir tepsi musakkaya karşılık annenin gönderdiği bir Anadolu mantısı ya da bir Ermeni evinden gelen midye dolma ve buna karşılık bir koca tabak baklava. Zeytinyağlıyı, balığı Rumların elinden, dolmaları topiği Ermenilerin elinden, hamuru Türklerin, eti Kürtlerin elinden yiyeceksin. Elden ele, komşudan komşuya, cenazede, mutlulukta, bayramda bunlar paylaşılırdı ve bunun farkına varırdın.
Tabii yemekler, tatlılar. Bu renkler gitti, tatlar gitti, komşulara dağıtılan irmik helvaları, paskalya çörekleri, yumurtalar… Mesela dedem hacıydı ama Paskalya zamanı yumurta tokuştururdu benim arkadaşlarımla, yılbaşında başına kukuleta takardı, yılbaşı kutlanırdı ama Kandil’de de radyo başına geçilip Kandil dinlenirdi. Mevlitlere gidilirdi, kilisedeki düğünlere giderdi bu hacı hocalar, anneanneler. Yakın biri öldüğü zaman bizim mevlit olurdu Rumlar, Ermeniler, Yahudiler başörtüsü takıp bizim eve gelir, duaya katılırdı. Bu dünya, bu söylediğim şeyler hayat kaybı değil midir?
Hem yaşam biçimini aynı zamanda lezzetlerini kaybediyorsun. Bir kültür yok oluyor, bu iç içelik, bu koskoca Anadolu kültürü bizim gözümüzün önünde paramparça edildi.
İster Arap olsun, ister Kürt olsun, ister Türk olsun, Rum, Ermeni, bu medeniyetler, burada yaşayan kültürler, bunların hepsi yetiştikleri yerin iklimine göre davranmıştır. Adam bir yere köy kuruyor, rüzgârı nerden alacağını, sabah güneşinin nereye geleceğini, köyün evlerinin yüzünün nereye bakacağını hesaplıyor. Sahip olmak bu demektir, yoksa dünyada toprak herkesindir. Sınırsız bir dünyaya inanıyorum ben. Benim yerleştiğim, köklerimin yerleştiği bir yer varsa köklerim o topraklara, o denizlere göre hareket ediyor. Sen bu kökleri, o tohumları yok edersen, yerinden yurdundan edersen ve onun yerine benimkiler geçsin dersen dünya harikası bir caminin dibine gökdelen koyarsın. Yahu Şirince’de dünyanın en güzel zeytinlerinin olduğu yere Mübadeleyle gelen insanlar tütüncü. Zeytin ağacı hiçbir şey ifade etmiyor. Ama bir Anadolu Rum’u için zeytin ağacı onun ayrılmaz parçası. Oraya yerleştirdiğin adamsa bundan hiçbir şey algılamıyor. Kim mutlu oldu lanet Mübadele’den ne Müslümanı ne Hıristiyanı. Anadolu kurudu. Koskoca üzüm bağları, incirler, yemişler, meyveler, her şey kurudu, beton oldu. Şimdi çırpınıyoruz, o topraklarda meğer ne üzümler yetişiyormuş diyoruz. Yerinden etmeyi, onun yerine geçmeyi lezzetle ilişkilendirirsek yine bir hayat kaybıdır. Dünyanın her yerinde bütün işgaller, savaşlar, bütün yer değiştirmeler aynı zamanda hayatın tadına karşı da yapılmıştır. Hepsi dindar, hepsinin dinleri var. Eğer Tanrı’ya inanıyor ve tapınıyorlarsa bence bu Tanrı’ya yapılmış en büyük ihanettir. Çünkü herkes başka bir dünyada daha rahat edeceği endişesiyle ibadet ediyor oysa dünya denilen yer bir cennet. Sen bu yaşadığın cennete ihanet edersen, öbür tarafın hangi kurgusuyla uğraşacaksın?
Bu toprakların kültür çeşitliliğine sahip insanları kaybetmek esasında bütün hayatı kaybetmektir. Ben bu hayatı kaybetmiş neslin çocuğuyum. İstanbul’da son Bizanslıları biz gördük. Şimdi kimse bilmiyor. Yahudi, Ermeni, Rum arasındaki farkı bilmiyor gençlik. Bunların hepsini aynı yere koyuyor.Lezzetlerini bilmiyor, kültürlerini bilmiyor hatta şöyle zannediyorlar: Önce Türkler vardı sonra herkes geldi. Bütün Anadolulular buradayken Türkler geldi. Sonra Yahudiler. Bunu kimse bilmiyor. Bir Rum arkadaşıma sevimli bir kız soruyor: “Biz İstanbul’ a 1984’te geldik. Siz ne zaman geldiniz?” Arkadaşım sakince cevaplıyor “3000 yıl önce.” Bu hayatın bizim gibi farkına varmadılar, bunun hazzını çıkaramadılar. Bir Rum evinden gelen bir tepsi musakkaya karşılık annenin gönderdiği bir Anadolu mantısı ya da bir Ermeni evinden gelen midye dolma ve buna karşılık bir koca tabak baklava. Zeytinyağlıyı, balığı Rumların elinden, dolmaları topiği Ermenilerin elinden, hamuru Türklerin, eti Kürtlerin elinden yiyeceksin. Elden ele, komşudan komşuya, cenazede, mutlulukta, bayramda bunlar paylaşılırdı ve bunun farkına varırdın.
Tabii yemekler, tatlılar. Bu renkler gitti, tatlar gitti, komşulara dağıtılan irmik helvaları, paskalya çörekleri, yumurtalar… Mesela dedem hacıydı ama Paskalya zamanı yumurta tokuştururdu benim arkadaşlarımla, yılbaşında başına kukuleta takardı, yılbaşı kutlanırdı ama Kandil’de de radyo başına geçilip Kandil dinlenirdi. Mevlitlere gidilirdi, kilisedeki düğünlere giderdi bu hacı hocalar, anneanneler. Yakın biri öldüğü zaman bizim mevlit olurdu Rumlar, Ermeniler, Yahudiler başörtüsü takıp bizim eve gelir, duaya katılırdı. Bu dünya, bu söylediğim şeyler hayat kaybı değil midir?
Hem yaşam biçimini aynı zamanda lezzetlerini kaybediyorsun. Bir kültür yok oluyor, bu iç içelik, bu koskoca Anadolu kültürü bizim gözümüzün önünde paramparça edildi.
İster Arap olsun, ister Kürt olsun, ister Türk olsun, Rum, Ermeni, bu medeniyetler, burada yaşayan kültürler, bunların hepsi yetiştikleri yerin iklimine göre davranmıştır. Adam bir yere köy kuruyor, rüzgârı nerden alacağını, sabah güneşinin nereye geleceğini, köyün evlerinin yüzünün nereye bakacağını hesaplıyor. Sahip olmak bu demektir, yoksa dünyada toprak herkesindir. Sınırsız bir dünyaya inanıyorum ben. Benim yerleştiğim, köklerimin yerleştiği bir yer varsa köklerim o topraklara, o denizlere göre hareket ediyor. Sen bu kökleri, o tohumları yok edersen, yerinden yurdundan edersen ve onun yerine benimkiler geçsin dersen dünya harikası bir caminin dibine gökdelen koyarsın. Yahu Şirince’de dünyanın en güzel zeytinlerinin olduğu yere Mübadeleyle gelen insanlar tütüncü. Zeytin ağacı hiçbir şey ifade etmiyor. Ama bir Anadolu Rum’u için zeytin ağacı onun ayrılmaz parçası. Oraya yerleştirdiğin adamsa bundan hiçbir şey algılamıyor. Kim mutlu oldu lanet Mübadele’den ne Müslümanı ne Hıristiyanı. Anadolu kurudu. Koskoca üzüm bağları, incirler, yemişler, meyveler, her şey kurudu, beton oldu. Şimdi çırpınıyoruz, o topraklarda meğer ne üzümler yetişiyormuş diyoruz. Yerinden etmeyi, onun yerine geçmeyi lezzetle ilişkilendirirsek yine bir hayat kaybıdır. Dünyanın her yerinde bütün işgaller, savaşlar, bütün yer değiştirmeler aynı zamanda hayatın tadına karşı da yapılmıştır. Hepsi dindar, hepsinin dinleri var. Eğer Tanrı’ya inanıyor ve tapınıyorlarsa bence bu Tanrı’ya yapılmış en büyük ihanettir. Çünkü herkes başka bir dünyada daha rahat edeceği endişesiyle ibadet ediyor oysa dünya denilen yer bir cennet. Sen bu yaşadığın cennete ihanet edersen, öbür tarafın hangi kurgusuyla uğraşacaksın?
Radikal— Aleksan Oltacı ile birlikte.
2 Aralık 2016 Cuma
ÖĞRETMENİM
Kültür,mirası ile doğdum.
Sen bir kültür elçisi,yalvaç gibisin.
Bana,çiçeklerin dilini,kuşların dilini,insanların dilini anlat.
Bana,türküleri,şarkıları,şiirleri öğret.
Bilgelik,hayat boyu devam eder.
Bana sevgiyi anlat,aşkı anlat,mutlu olmayı öğret.
En iyi öğrenme sistemi,öğreterek öğrenmektir
Öğrendiklerini,bana da anlat.
Sevgili öğretmenim.
Herkesten zaten bir şeyler öğreniyoruz.
Annem- babam ilk öğretmenlerimdi.
Toplumda öğrendiklerim.
Tecürbelerim de öğretmenlerimdir.
Canım öğretmenim,
Bana sevmeyi anlat.
Öğretmenler gününü canı gönülden kutlarım.Başöğretmenimiz M.KEMAL ATATÜRK
Cemal borandağ 24 Kasım 2016 Tuzla-İstanbul
İNSAN SICAKLIĞI
Nasıl ki,güneş dünyayı aydınlatıyor,ısıtıyorsa,
Aşkta,dünyanın ikinci,güneşidir.
Verir,insan sıcaklığını.
Cana can,kana kan katar.
Boranda,fırtınada,karda ,kışta,
İnsan sıcaklığı,olmayan yerde,
Bunalım vardır,kumar vardır,alkol vardır.
Severek evlenmek,
Sevdiğine kavuşmak,ne güzel
Sorun,sevmeden evlenmelerde.
Eve eşya alır gibi,eş almakta.
Sonrada evlenince,
Ya mutlu olursun,yada filozof.
Huzursuz olup evli kalacağına,
Tek ve hür bir şekilde de ,mutlu olunur.
Kral çıplak,hayatın gerçeği bu!
Sevdiğine kavuşamayan,
Evlendi sanmasın!
Onun için ilk aşkın acısı,yıllarca sürer.
Unutamazsın.
Kavuşamazsan Aşk,
Kavuşunca evlilik olur.
Kardeş,kardeşle anlaşamıyor,
El kızı,el oğluyla nasıl anlaşabilirsinki
Ortak akılla,güvenle.
Hoşgörü,nezaket,sevgini katarak.
Aşk Emek ister.
Cemal Borandağ 02 Aralık 2016 Tuzla-İstanbul.
O ,3 kıtada hüküm süren muhteşem Osmanlı
O,3 kıtada hüküm süren muhteşem Osmanlı Sevr anlaşması ile
yok olmuştu MUSTAFA KEMAL
Samsun’a çıkmaya karar verdiğinde.. Atatürk rakı içmişmiş… Siroz’dan ölmüşmüş…
Müslümanlığı yok etmişmiş… Osmanlı’yı ortadan kaldırmışmış…
Osmanlı son dönemlerde çok doğru işler yapmış olsaydı, 3 kıta toprak mı
kaybederdi yapmayın…
Padişahlık ve hilafet rejimi doğru
bir yönetim şekli olsaydı, bugün bunları
konuşmuyor olurduk zaten…
Dünyada “uçmak” ile ilgili ilk ciddi
deneyi “Hezarfen Ahmet Çelebi…” yaptı.
Neden öldürüldü? Müslüman
geçinen şeriatçılar, dinciler, ve fetvaları ile…
Bu topraklarda
Kanuniden bu yana yobazlık bilimsel, sanatsal pek
çok güzelim şeyleri yok etti. Hala da yok ediyorlar…
Osmanlı doğru yapsaydı Mustafa Kemal’e ihtiyacı olmazdı…
Başı kesilesi yobazlar var… “Veledi zina”
“anası fahişeydi” diyerek en büyük insanlık suçu ve günah işleyenler…
Şu kısacık saygı duruşunu, “puta tapma” diye niteleyenler…
Mevlid okunsun, pilav dağıtılsın, fatiha okunsun, böyle
tören mi olur diyen var… Küfreden… Hakaret eden…
Ben bu hıristiyan halimle, fatiha
okudum bugün onun için, eşim müslüman…
Biz Atatürk’ü sevenler, onun için mevlid de yapıyoruz…
Pilav da dağıtıyoruz…
Dinsiz değildi, değiliz evellallah seni cahil cühela…
Hz.Muhammed, “bir elinin
verdiğini, öteki görmeyecek” diye buyurmuş…
Yaptıklarımızı reklam
etmiyoruz diyeyse bu cahilliğin, buyur içinde
patlasın kardeşim… Sen ve
sana yardaklananlar da, paylaşım ve
düşüncelerinin altında cahil cahil eğlen, eğlensinler…
Ha seni bir konuda daha ayıltayım…
Belki zoruna gidecek…
Belki bunu söylediğim için benden nefret edeceksin…
Valla çok da büyük bir kayıp değilsin…
Sen bilirsin…
Bak şimdi burayı çok iyi oku;
Ben Bizans mensubu bir hıristiyanım…
Bu topraklarda sen yokken de vardık…
Ben o dönem; “İstanbul’da bir kardinal külahı görmektense,
Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederim” diyenlerdendim…
Fetihte kapıma dayandın, hakkınla şehri aldın…
Sonra deden fatih dedi ki; “canımız bir, malımız bir”
yüzyıllarca birlikte yaşadık…
Ben…
Osmanlı güç kaybederken,
ellerini ovuşturup yediği kaba pisleyen hainlerden olmadım…
Dedemin dedesi Balkan savaşı gazisi…
Osmanlı yok olurken, kendini ve vatanını
da yok sayanlardandık…
Kendi dindaşlarım ülkenin dört bir yanına
yayılmışken, ben cephede toprağım için savaştım…
Biri de çıkıp desin,
“Stefo’yu ya da ailesinden, sülalesinden birini
ihanet içinde gördük” kendi canımı kendim alırım…
Ülkemi böyle severken, asimile de olmadım…
Kiliseme gittim, orucumu tuttum…
Çocuklarıma öğrettim, sirtaki oynadım, uzo içtim…
Bayramlarımı kutladım…
Derken iş Sevre geldi…
Bugün bu ülkenin camilerinin
minarelerinden 5 vakit ezan okunmuşsa ve okunuyorsa…
Ve Caterina, Yorgo, Leonardo, İsabella, isimlerini Mehmet, Ayşe,
Ali, Zübeyde’den daha az duyuyorsan…
Ve azınlık olan SEN DEĞİL isen…
Ve sen bir ulus milletsen…
Ve biz hepimiz, TÜRK olmanın bir dayatma değil, Türkiye
Cumhuriyeti Vatandaşı olmanın verdiği bir nimet olduğunu
biliyorsak…
Biliyorsan…
Bunu önce Allah’a…
Sonra ona borçlusun…
O mu..?
Heh işte senin o şuursuzca, kulaktan dolma
bilgilerle hakaret ettiğin, ama seni sen, bu vatanı
vatan yapan adam…
Hani o…
O’nun adı;
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK..!
Stefo Seyisoğlu
yok olmuştu MUSTAFA KEMAL
Samsun’a çıkmaya karar verdiğinde.. Atatürk rakı içmişmiş… Siroz’dan ölmüşmüş…
Müslümanlığı yok etmişmiş… Osmanlı’yı ortadan kaldırmışmış…
Osmanlı son dönemlerde çok doğru işler yapmış olsaydı, 3 kıta toprak mı
kaybederdi yapmayın…
Padişahlık ve hilafet rejimi doğru
bir yönetim şekli olsaydı, bugün bunları
konuşmuyor olurduk zaten…
Dünyada “uçmak” ile ilgili ilk ciddi
deneyi “Hezarfen Ahmet Çelebi…” yaptı.
Neden öldürüldü? Müslüman
geçinen şeriatçılar, dinciler, ve fetvaları ile…
Bu topraklarda
Kanuniden bu yana yobazlık bilimsel, sanatsal pek
çok güzelim şeyleri yok etti. Hala da yok ediyorlar…
Osmanlı doğru yapsaydı Mustafa Kemal’e ihtiyacı olmazdı…
Başı kesilesi yobazlar var… “Veledi zina”
“anası fahişeydi” diyerek en büyük insanlık suçu ve günah işleyenler…
Şu kısacık saygı duruşunu, “puta tapma” diye niteleyenler…
Mevlid okunsun, pilav dağıtılsın, fatiha okunsun, böyle
tören mi olur diyen var… Küfreden… Hakaret eden…
Ben bu hıristiyan halimle, fatiha
okudum bugün onun için, eşim müslüman…
Biz Atatürk’ü sevenler, onun için mevlid de yapıyoruz…
Pilav da dağıtıyoruz…
Dinsiz değildi, değiliz evellallah seni cahil cühela…
Hz.Muhammed, “bir elinin
verdiğini, öteki görmeyecek” diye buyurmuş…
Yaptıklarımızı reklam
etmiyoruz diyeyse bu cahilliğin, buyur içinde
patlasın kardeşim… Sen ve
sana yardaklananlar da, paylaşım ve
düşüncelerinin altında cahil cahil eğlen, eğlensinler…
Ha seni bir konuda daha ayıltayım…
Belki zoruna gidecek…
Belki bunu söylediğim için benden nefret edeceksin…
Valla çok da büyük bir kayıp değilsin…
Sen bilirsin…
Bak şimdi burayı çok iyi oku;
Ben Bizans mensubu bir hıristiyanım…
Bu topraklarda sen yokken de vardık…
Ben o dönem; “İstanbul’da bir kardinal külahı görmektense,
Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederim” diyenlerdendim…
Fetihte kapıma dayandın, hakkınla şehri aldın…
Sonra deden fatih dedi ki; “canımız bir, malımız bir”
yüzyıllarca birlikte yaşadık…
Ben…
Osmanlı güç kaybederken,
ellerini ovuşturup yediği kaba pisleyen hainlerden olmadım…
Dedemin dedesi Balkan savaşı gazisi…
Osmanlı yok olurken, kendini ve vatanını
da yok sayanlardandık…
Kendi dindaşlarım ülkenin dört bir yanına
yayılmışken, ben cephede toprağım için savaştım…
Biri de çıkıp desin,
“Stefo’yu ya da ailesinden, sülalesinden birini
ihanet içinde gördük” kendi canımı kendim alırım…
Ülkemi böyle severken, asimile de olmadım…
Kiliseme gittim, orucumu tuttum…
Çocuklarıma öğrettim, sirtaki oynadım, uzo içtim…
Bayramlarımı kutladım…
Derken iş Sevre geldi…
Bugün bu ülkenin camilerinin
minarelerinden 5 vakit ezan okunmuşsa ve okunuyorsa…
Ve Caterina, Yorgo, Leonardo, İsabella, isimlerini Mehmet, Ayşe,
Ali, Zübeyde’den daha az duyuyorsan…
Ve azınlık olan SEN DEĞİL isen…
Ve sen bir ulus milletsen…
Ve biz hepimiz, TÜRK olmanın bir dayatma değil, Türkiye
Cumhuriyeti Vatandaşı olmanın verdiği bir nimet olduğunu
biliyorsak…
Biliyorsan…
Bunu önce Allah’a…
Sonra ona borçlusun…
O mu..?
Heh işte senin o şuursuzca, kulaktan dolma
bilgilerle hakaret ettiğin, ama seni sen, bu vatanı
vatan yapan adam…
Hani o…
O’nun adı;
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK..!
Stefo Seyisoğlu
Öldürülen İlk Müslüman Kadın başbakan Benazir Butto’nun Kadınlara dair 8 Çarpıcı sözü:
Erkek egemen kültürün doğası gereği ilkel kabileler döneminden beri üstünlük statüsünü kendinde görmesi, kuşkusuz kadınlar tarafından ya çaresizce kabulleniş, ya da bu kabullenişin içinden doğan, volkan gibi patlayan bir isyanla bertaraf edilmiştir yıllarca. Tarih sahnesinde ardı ardına fikir, düşünce, yaşam ve özgür insan olmanın, eşit haklara sahip bir dünyanın savaşı sürdürülmüştür. Kadınlar, bilim, sanat, ve çeşitli sosyal sorumluluk projelerinde erkeklerden daha üstün başarılara imza atarken, siyasi arenada da parlementer sistem içerisinde söz sahibi olup bir ülkeyi bile yönetebilmişlerdir. Bu ülkelerden biride Pakistandır.
Pakistan halkı askeri cuntanın yaptığı darbe girişiminin ardından demokratik seçim ve kendi iradesini ortaya koyarak, tarihinde görmediği bir kararlılıkla ilk kadın başbakan olarak Benazir Butto’yu kendilerini yönetmesi için seçti. Ne varki darbeler ve askeri cuntaların arka bahçesine dönen Pakistan’da, halkın iradesi iki sefer yok sayılıp Butto koltuğundan indirilip sürgün hayatı yaşadı. Bu sürgünler, yıldırmalar onun, halkı için mücadelesinden asla geri durmasını sağlamadı. Ardı ardına ölüm tehditleri ardı ardına Suikastler bir birini izledi.
Yaşamı mücadele ve sürgünle geçen Butto, 27 Aralık 2007 tarihinde Ravalpindi’de düzenlediği seçim mitinginin ardından gerçekleştirilen saldırıda hayatını kaybetti. Bir intihar saldırganı, mitingin ardından aracının açılır tavanından çıkıp halkı selamlamakta olan Butto’nun aracına yaklaşarak, üç el ateş etti. Yaptığı üç atışı da isabet ettiremeyen saldırgan, ardından üzerindeki bombaları patlattı. Patlamanın şiddetiyle başının sağ tarafını aracının tavan penceresinin koluna çarpan Benazir Butto hastaneye ağır yaralı olarak kaldırıldı. Kafatasında kırık oluşan Butto ameliyata alındı; fakat kurtarılamadı. Butto’nun yerel saatle 18:16’da öldüğü açıklandı.
Hazin ve sıradışı yaşamının yanında Butto’nun hayatını kaybetmeden önce çeşitli gazete ve dergilere verdiği demeçler ve söyleşilerin yanı sıra en son röportajını da Türk gazeteci ve yazar Nur Batur’la gerçekleştirdi. Nur Batur’un Butto ile yaptığı bu son röportajından biz edebiyathane.com editörleri olarak size Butto’nun kadınlar için söylediği 8 sözünü seçtik. İyi okumalar dileriz.
1: Peki saçın bir parçasının bile görülmemesi gerektiğine ne diyorsun?
-Hayır kesinlikle inanmıyorum. Hazreti Peygamber, en iyi peçenin gözlerdeki peçe olduğunu söyler. Ben de onu takip ediyorum.
2: Güçlü kadınların erkeklerin isteklerini kontrol etmelerine yardım etmek için örtündüklerini söyleyenler var.
– Zayıf ya da güçlü diye bir şey yok. İyi ya da kötü insan var. Allah ‘Şeytanca düşüncelerde ruhunuzu koruyun’ der, ama Allah, ‘Şeytanca düşüncelerden başkalarının ruhunu koruyun demez (gülerek). Bence sadece Müslüman ve Hıristiyan dünyası arasında değil Müslüman dünyasının kendi içinde de tartışma başlatması gerekiyor.
3: Kadınların burka giydiği Pakistan’da ilk kadın Başbakan oldun ama örtünmüyorsun neden ?
– Müslümanlığı çocukken öğrendim. Kadınların kapanmasını emretmiyor. Bunu herkesle de tartışırım. En iyi örtünme, gözlerdeki örtünmedir. Bakışınız namuslu olmalıdır.
4: Bu bitmez tükenmez kavgaya girdiğin için hiç pişman olmadın mı?
– Pakistan’da radikal güçlerle ılımlılar arasındaki savaş hâlâ da sürüyor. Ama sadece kendi çocuklarım için değil bütün Pakistanlı çocukların geleceği için kavgayı sürdürmeye kararlıyım.
5: Pakistan’da başını örtmen için dini baskı gördün mü?
– Dini baskı değil ama kültürel baskı hissettim. 13 yaşındayken burka giydim, tepeden tırnağa kapanıyordum. Ama babam giymeme gerek olmadığını söyledi. Fakat kültürüm bir parçası olarak hep böyle bir eşarp kullandım.
6: Örtünmenin kadının hürriyeti olduğunu söyleyenler var…
– Allah kadın ve erkeği eşit yarattı. Hayatta seçimlerini yaparken öncelikle Kuran’ı okumalarını ve Allah’ın ne dediğini öğrenmelerini tavsiye ediyorum. Erkeklerin söylediklerini dinleyerek değil, Kuran’ı okuduktan sonra nasıl giyineceklerine kendilerinin karar vermelerini tavsiye ediyorum. Allah ise bizde sadece mütevazi ve namuslu giyinmemizi istiyor. Ama bize tepeden tırnağa kapanmamızı emretmiyor.
7: Tanrı’ya isyan ettiğin olmadı mı?
– ‘Allah’ım ne olur taşıyamayacağım yükü verme’ diye yalvarıyordum. Ama Tanrı hiçbir zaman taşıyamayacağın yükü vermiyor. Şimdi geriye dönüp baktığım zaman belki de Tanrı Pakistan Halk Partisi iktidarda olmadığı zaman neler olduğunu, Pakistan halkının görmesini istedi.
8: Hiç öldürülmekten korkmadın mı?
– Zamanı gelir doğarız. Zamanı gelir ölürüz. Tanrı’nın ne zaman doğacağımıza ve öleceğimize karar verdiğine inanıyorum.
kaynak : edebiyathane.com
Pakistan halkı askeri cuntanın yaptığı darbe girişiminin ardından demokratik seçim ve kendi iradesini ortaya koyarak, tarihinde görmediği bir kararlılıkla ilk kadın başbakan olarak Benazir Butto’yu kendilerini yönetmesi için seçti. Ne varki darbeler ve askeri cuntaların arka bahçesine dönen Pakistan’da, halkın iradesi iki sefer yok sayılıp Butto koltuğundan indirilip sürgün hayatı yaşadı. Bu sürgünler, yıldırmalar onun, halkı için mücadelesinden asla geri durmasını sağlamadı. Ardı ardına ölüm tehditleri ardı ardına Suikastler bir birini izledi.
Yaşamı mücadele ve sürgünle geçen Butto, 27 Aralık 2007 tarihinde Ravalpindi’de düzenlediği seçim mitinginin ardından gerçekleştirilen saldırıda hayatını kaybetti. Bir intihar saldırganı, mitingin ardından aracının açılır tavanından çıkıp halkı selamlamakta olan Butto’nun aracına yaklaşarak, üç el ateş etti. Yaptığı üç atışı da isabet ettiremeyen saldırgan, ardından üzerindeki bombaları patlattı. Patlamanın şiddetiyle başının sağ tarafını aracının tavan penceresinin koluna çarpan Benazir Butto hastaneye ağır yaralı olarak kaldırıldı. Kafatasında kırık oluşan Butto ameliyata alındı; fakat kurtarılamadı. Butto’nun yerel saatle 18:16’da öldüğü açıklandı.
Hazin ve sıradışı yaşamının yanında Butto’nun hayatını kaybetmeden önce çeşitli gazete ve dergilere verdiği demeçler ve söyleşilerin yanı sıra en son röportajını da Türk gazeteci ve yazar Nur Batur’la gerçekleştirdi. Nur Batur’un Butto ile yaptığı bu son röportajından biz edebiyathane.com editörleri olarak size Butto’nun kadınlar için söylediği 8 sözünü seçtik. İyi okumalar dileriz.
1: Peki saçın bir parçasının bile görülmemesi gerektiğine ne diyorsun?
-Hayır kesinlikle inanmıyorum. Hazreti Peygamber, en iyi peçenin gözlerdeki peçe olduğunu söyler. Ben de onu takip ediyorum.
2: Güçlü kadınların erkeklerin isteklerini kontrol etmelerine yardım etmek için örtündüklerini söyleyenler var.
– Zayıf ya da güçlü diye bir şey yok. İyi ya da kötü insan var. Allah ‘Şeytanca düşüncelerde ruhunuzu koruyun’ der, ama Allah, ‘Şeytanca düşüncelerden başkalarının ruhunu koruyun demez (gülerek). Bence sadece Müslüman ve Hıristiyan dünyası arasında değil Müslüman dünyasının kendi içinde de tartışma başlatması gerekiyor.
3: Kadınların burka giydiği Pakistan’da ilk kadın Başbakan oldun ama örtünmüyorsun neden ?
– Müslümanlığı çocukken öğrendim. Kadınların kapanmasını emretmiyor. Bunu herkesle de tartışırım. En iyi örtünme, gözlerdeki örtünmedir. Bakışınız namuslu olmalıdır.
4: Bu bitmez tükenmez kavgaya girdiğin için hiç pişman olmadın mı?
– Pakistan’da radikal güçlerle ılımlılar arasındaki savaş hâlâ da sürüyor. Ama sadece kendi çocuklarım için değil bütün Pakistanlı çocukların geleceği için kavgayı sürdürmeye kararlıyım.
5: Pakistan’da başını örtmen için dini baskı gördün mü?
– Dini baskı değil ama kültürel baskı hissettim. 13 yaşındayken burka giydim, tepeden tırnağa kapanıyordum. Ama babam giymeme gerek olmadığını söyledi. Fakat kültürüm bir parçası olarak hep böyle bir eşarp kullandım.
6: Örtünmenin kadının hürriyeti olduğunu söyleyenler var…
– Allah kadın ve erkeği eşit yarattı. Hayatta seçimlerini yaparken öncelikle Kuran’ı okumalarını ve Allah’ın ne dediğini öğrenmelerini tavsiye ediyorum. Erkeklerin söylediklerini dinleyerek değil, Kuran’ı okuduktan sonra nasıl giyineceklerine kendilerinin karar vermelerini tavsiye ediyorum. Allah ise bizde sadece mütevazi ve namuslu giyinmemizi istiyor. Ama bize tepeden tırnağa kapanmamızı emretmiyor.
7: Tanrı’ya isyan ettiğin olmadı mı?
– ‘Allah’ım ne olur taşıyamayacağım yükü verme’ diye yalvarıyordum. Ama Tanrı hiçbir zaman taşıyamayacağın yükü vermiyor. Şimdi geriye dönüp baktığım zaman belki de Tanrı Pakistan Halk Partisi iktidarda olmadığı zaman neler olduğunu, Pakistan halkının görmesini istedi.
8: Hiç öldürülmekten korkmadın mı?
– Zamanı gelir doğarız. Zamanı gelir ölürüz. Tanrı’nın ne zaman doğacağımıza ve öleceğimize karar verdiğine inanıyorum.
kaynak : edebiyathane.com
CANEVİM
Kücücüktüm,ufacıktım,
Pencerenizin camına,
Ufak,tefek taşlar atardım,
Platonik aşkımdın,
Canevim,cananım.
Şarap sarhoş etmezdi,
Aklıma sen gelmeseydin.
Hayattır bu,çalışacaksın,çabalAyacaksın,
Gerçek olan yaşantımız.
Çocuklarımız,evin yediveren gülleri gibiydi,
Canevim,cananım,
Viski sarhoş etmezdi,
Aklıma sen gelmeseydin.
Çocukluk,gençlik günlerim derken,
Nede çabuk geçti ömrümüz.
Dizlerimde derman,kandilimde yağ bitti.
Nostaljiyi yaşıyorum,
Domdom kurşunu yemiş gibi,
Rakı sarhoş etmezdi,
Aklıma sen gelmeseydin.
Cemal Borandağ 29 Kasım 2016 Tuzla-İstanbul
Pencerenizin camına,
Ufak,tefek taşlar atardım,
Platonik aşkımdın,
Canevim,cananım.
Şarap sarhoş etmezdi,
Aklıma sen gelmeseydin.
Hayattır bu,çalışacaksın,çabalAyacaksın,
Gerçek olan yaşantımız.
Çocuklarımız,evin yediveren gülleri gibiydi,
Canevim,cananım,
Viski sarhoş etmezdi,
Aklıma sen gelmeseydin.
Çocukluk,gençlik günlerim derken,
Nede çabuk geçti ömrümüz.
Dizlerimde derman,kandilimde yağ bitti.
Nostaljiyi yaşıyorum,
Domdom kurşunu yemiş gibi,
Rakı sarhoş etmezdi,
Aklıma sen gelmeseydin.
Cemal Borandağ 29 Kasım 2016 Tuzla-İstanbul
Toprak çatladı
Toprak çatladı,
Susuzluktan mı,Aşksızlıktan mı,şiirsizlikten mi?
Şiir,İstanbul şarkıları,
Taşra türküleri,
Huzurevi arasında kayboldu,
Nerde o bangır bangır bağıran,
Aşksız yaşardık,ama,
Şiirsiz yaşamazdık.
Erkekleri,şiir okumayan,toplumlarda,
Kadınlar sevmeyi bilmez.
Şiir bir iç kanamadır.
Derdi olmayanın,şiirle işi olmaz.
Anadolu'da,ağıt yakan kadınlar gibi bağırır.
Devamlı içinde,koşan kısrak atlar geçer.
Gençliğinde aynaları çatlatır.
Yazdığı şiirlerde,insanları çatlatır.
Şiir,yaşadığımız bilgelelik günlerdir.
Bu memleketin şiirlere ihtiyaç vardır.
Cemal Borandağ 26 Kasım 2016 Tuzla-İstanbul
Susuzluktan mı,Aşksızlıktan mı,şiirsizlikten mi?
Şiir,İstanbul şarkıları,
Taşra türküleri,
Huzurevi arasında kayboldu,
Nerde o bangır bangır bağıran,
Aşksız yaşardık,ama,
Şiirsiz yaşamazdık.
Erkekleri,şiir okumayan,toplumlarda,
Kadınlar sevmeyi bilmez.
Şiir bir iç kanamadır.
Derdi olmayanın,şiirle işi olmaz.
Anadolu'da,ağıt yakan kadınlar gibi bağırır.
Devamlı içinde,koşan kısrak atlar geçer.
Gençliğinde aynaları çatlatır.
Yazdığı şiirlerde,insanları çatlatır.
Şiir,yaşadığımız bilgelelik günlerdir.
Bu memleketin şiirlere ihtiyaç vardır.
Cemal Borandağ 26 Kasım 2016 Tuzla-İstanbul
Sözüm kız çocuğu olan babalara.
Kızlarınıza vakit ayırın ve onları çok ama çok sevin. Anlattıklarını dinleyin ki onları ilk dinleyen adamın kendilerini sevdiğini sanmasınlar. Onları güldürün, birlikte eğlenin ki beraber eğlendikleri ilk adamın peşine takılıp gitmesinler.
Gözlerinin içine bakın, göz bebeklerinizde kendilerini görsünler ki gözlerinin içine yalandan bakıp sevgi sözleri söyleyen adamlara kanıp hayatlarını heba etmesinler. Kızınızı ne kadar çok sever ne kadar çok ilgilenirseniz onları suistimal edilmekten, kullanılmaktan o kadar korumuş olursunuz. Babalarından yeterli desteği ve ilgiyi görmeyen kız çocukları başka erkekler tarafından istismara açık hale gelirler.
Kız çocuğuyla ne yapılır, erkek olsa balığa gidersin maça gidersin demeyin. Balığa da gidilir, denize de, maça da. Cinsiyet ayrımcılığı yapmayın. Oturup evcilik oynayın demiyorum. Ama en azından onun kurduğu oyunun izleyicisi olun. Ona tanık olun ki kendini göstermek dikkat çekmek için olmadık çabalara girmesin büyüdüğünde. Eğer bir kız çocuğunuz varsa bilin ki kızınızın hayatındaki en önemli figür babasıdır. Baba kız arasında kurulan ilişkinin niteliği o kızın hayatı boyunca kuracağı ilişkilerin niteliğini belirler.
Babasız olmak zordur. "Baba varken yoksa" işte o daha da zordur. Kız çocuklarını çok iyi koruyun ki kendilerini korumayı öğrensinler. Koruyun derken kısıtlayın demiyorum. Onları kırılmaktan, kandırılmaktan, cehaleletten koruyun.
Kızlarınıza güvenin. Kızlarınızın eğitimi için varınızı yoğunuzu ortaya dökün. Güç verin onlara ki gücü dışarıda bir yerde başka birilerinde aramasınlar....
Gözlerinin içine bakın, göz bebeklerinizde kendilerini görsünler ki gözlerinin içine yalandan bakıp sevgi sözleri söyleyen adamlara kanıp hayatlarını heba etmesinler. Kızınızı ne kadar çok sever ne kadar çok ilgilenirseniz onları suistimal edilmekten, kullanılmaktan o kadar korumuş olursunuz. Babalarından yeterli desteği ve ilgiyi görmeyen kız çocukları başka erkekler tarafından istismara açık hale gelirler.
Kız çocuğuyla ne yapılır, erkek olsa balığa gidersin maça gidersin demeyin. Balığa da gidilir, denize de, maça da. Cinsiyet ayrımcılığı yapmayın. Oturup evcilik oynayın demiyorum. Ama en azından onun kurduğu oyunun izleyicisi olun. Ona tanık olun ki kendini göstermek dikkat çekmek için olmadık çabalara girmesin büyüdüğünde. Eğer bir kız çocuğunuz varsa bilin ki kızınızın hayatındaki en önemli figür babasıdır. Baba kız arasında kurulan ilişkinin niteliği o kızın hayatı boyunca kuracağı ilişkilerin niteliğini belirler.
Babasız olmak zordur. "Baba varken yoksa" işte o daha da zordur. Kız çocuklarını çok iyi koruyun ki kendilerini korumayı öğrensinler. Koruyun derken kısıtlayın demiyorum. Onları kırılmaktan, kandırılmaktan, cehaleletten koruyun.
Kızlarınıza güvenin. Kızlarınızın eğitimi için varınızı yoğunuzu ortaya dökün. Güç verin onlara ki gücü dışarıda bir yerde başka birilerinde aramasınlar....
ÖĞRETMENİM
Kültür,mirası ile doğdum.
Sen bir kültür elçisi,yalvaç gibisin.
Bana,çiçeklerin dilini,kuşların dilini,insanların dilini anlat.
Bana,türküleri,şarkıları,şiirleri öğret.
Bilgelik,hayat boyu devam eder.
Bana sevgiyi anlat,aşkı anlat,mutlu olmayı öğret.
En iyi öğrenme sistemi,öğreterek öğrenmektir
Öğrendiklerini,bana da anlat.
Sevgili öğretmenim.
Herkesten zaten bir şeyler öğreniyoruz.
Annem- babam ilk öğretmenlerimdi.
Toplumda öğrendiklerim.
Tecürbelerim de öğretmenlerimdir.
Canım öğretmenim,
Bana sevmeyi anlat.
Öğretmenler gününü canı gönülden kutlarım.Başöğretmenimiz M.KEMAL ATATÜRK
Cemal borandağ 24 Kasım 2016 Tuzla-İstanbul
Sen bir kültür elçisi,yalvaç gibisin.
Bana,çiçeklerin dilini,kuşların dilini,insanların dilini anlat.
Bana,türküleri,şarkıları,şiirleri öğret.
Bilgelik,hayat boyu devam eder.
Bana sevgiyi anlat,aşkı anlat,mutlu olmayı öğret.
En iyi öğrenme sistemi,öğreterek öğrenmektir
Öğrendiklerini,bana da anlat.
Sevgili öğretmenim.
Herkesten zaten bir şeyler öğreniyoruz.
Annem- babam ilk öğretmenlerimdi.
Toplumda öğrendiklerim.
Tecürbelerim de öğretmenlerimdir.
Canım öğretmenim,
Bana sevmeyi anlat.
Öğretmenler gününü canı gönülden kutlarım.Başöğretmenimiz M.KEMAL ATATÜRK
Cemal borandağ 24 Kasım 2016 Tuzla-İstanbul
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)