29 Haziran 2016 Çarşamba

Vaktiyle Afrika'da



Vaktiyle Afrika'da bir yamyam kabilesinin törensel bir ağacı varmış. Yaşlılar, bu ağaca tırmanabildikleri sürece, kabilenin en değerli kişileri büyük saygı görürlermiş. Ama ağaca artık tırma-namayacak duruma gelince, herkes toplanıp bir şölen düzenler, ihtiyarı bir güzel pişirip yerlermiş. Sevdikleri tarafından bir şölende yenilmek düşüncesi bana ayrıca hoş geliyor. Bu yamyamlık olayı Hıristiyanlıkta da var. "Eucharistie" töreninde, Hazreti İsâ simgesel olarak yenilir. Papazın sunduğu ekmekle şarap, İsa'nın etini ve kanını temsil eder. İsâ, kendisine inananlara, "yiyin, için; işte etim, işte kanım" der. Eskimoların, ihtiyarları buzlar arasında ölüme terketmeleri ya da eskiden Japonların yaşlı annelerini karlı bir ormanda bırakmaları da fena değildir.

Uzun yaşamanın bir felâketi sevdiklerinizin ölümünü gör-mekse, bir başka felâketi de yalnızlıktır. İhtiyarlar aranmaz. Yaşıtlarınız sağlık durumlarından ötürü size gelemezler. Siz de ikide birde onlara gidemezsiniz. Gençlerin ve orta yaşlıların ise, işigücü vardır. Kimseyi aramaya pek vakit bulamazlar.

Yalnızlıkların en kötüsü, başkalarının arasında çekilen yalnızlıktır bence.

Vazgeçmekten vazgeçiyor.

Mezarım bu kabristanda olsun, yok şu kabristanda olsun diyenlere şaşarım. Mermerden mezar taşları yaptırıp sevdiklerinin kabrini ziyaret edenlere de. O mezardaki kemik parçalarının sevdikleri insanla ne gibi bir ilişkisi olabileceğini bir türlü anlayamadım.

Mezarları ziyaret edenler, şurada ya da burada gömülmek istiyorum diyenler, ruhun ölümsüzlüğüne inananlardır herhalde. Ölümsüz ruhlarının mezardan çıkıp, şu ya da bu kabristandan manzaranın güzelliğini seyredebileceğini sanıyorlar. Ne mutlu onlara!

Başka ülkelerde, isteyene dinsel cenaze, isteyene sivil cenaze yapılır, ama bizde dinsel tören olmadan toprağa verilmenin yolu yok. Ancak aslanım Aziz Nesin başarabildi bunu. Mina Urgan.

ÇÖP KAMYONU TEORİSİ

Kadın taksiye binmiş ve hava alanına gitmek istediğini söylemişti Sağ şeritte yol alırken siyah bir araba park ettiği yerden aniden yola önlerine çıktı Şoförü çarpmamak için sert şekilde frene bastı Taksi kaydı, ama diğer arabaya çarpmaktan kıl payı farkla kurtuldu Siyah arabanın sürücüsü camdan başını çıkarıp bağırmaya ve küfretmeye başladı Taksi şoförü ise gayet sakin ona gülümsedi ve içten bir şekilde el salladı Kadın bütün bu olanları şokunu yaşarken taksi şoförünün tavrına daha da şaşırmıştı Sordu Neden böyle davrandınız Adam neredeyse arabanızı mahvedip ikimizi de hastanelik edecekti Taksi şoförü gülümsemeye devam ederek Çöp Kamyonu Kanunu dedi Kadın Çöp Kamyonu Kanunu diye sordu anlamamıştı Şoför açıkladı Pek çok insan çöp kamyonu gibidir Her tarafta içleri çöp dolu olarak dolaşıyorlar; kızgınlığı öfkeyi ve hayal kırıklığını biriktiriyorlar Ancak doldukça çöpleri bırakacak bir yere ihtiyaç duyuyorlar Bu bazen ben bazen de siz olabilirsiniz Kişisel almayın Sadece gülümseyin onlar için iyi şeyler temenni edin ve yolunuza devam edin. Onların çöpünü alıp işyerinize evinize veya sokaktaki diğer insanlara dağıtmayın Başarılı insanlar çöp kamyonlarının günlerini mahvetmesine ve ellerine geçirmesine izin vermezler Hayat sabahları pişmanlıklarla uyanmak için çok kısa, dolayısıyla size iyi davranan insanları sevin iyi davranmayanlar için iyi temennilerde bulunun.

500 kişi bir seminerdeydi.

500 kişi bir seminerdeydi. Birden konuşmacı durdu ve bir grup çalışması yapmaya karar verdi. Herkese bir balon vererek başladı. Herkes gazlı kalemle balonuna adını yazmalıydı. Sonra bütün balonlar toplandı ve bir odaya kapatıldı. Katılımcılar odaya alındı ve 5 dakika içinde üzerine isimlerini yazdıkları balonu bulmaları söylendi. Herkes deli gibi kendi adını aramaya başladı, insanlar çarpıştılar, bir birlerini ittirdiler, tamamen bir kaos ortamı oluştu. 5 dakikanın sonunda kimse kendi balonunu bulamamıştı. Konuşmacı bu sefer herkesin bir balon almasını ve üzerinde adı yazan kişiye o balonu vermesini söyledi. Bir kaç dakika içinde herkes kendi balonuna kavuşmuştu. Konuşmacı dedi ki: "Yaşamımızda bunu görüyoruz. Herkes deli gibi mutluluğu arıyor ve nerede olduğunu bilmiyor. Bizim mutluluğumuz başkalarının mutluluğunda gizlidir. Onlara mutluluk verin; sizinki size gelir. Ve insanların yaşam amacı da budur...mutluluğun peşinden gitmek."

Baba, işten yorgun argın eve geç gelmişti.

Baba, işten yorgun argın eve geç gelmişti.. Çocuk: Baba, bir şey sorabilir miyim? Baba: Evet.. Çocuk: Baba bir saatte ne kadar para kazanıyorsun? Baba: Bu senin işin değil.. Çocuk: Babacığım lütfen, bilmek istiyorum.. Baba: İlle de bilmek istiyorsan 20 milyon.. Çocuk: Peki bana 10 milyon borç verir misin? Baba: Benim senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi, derhal odana git ve kapını kapat.. Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı. Adam sinirli sinirli "Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder." diye düşündü. Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşti ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşündü, "Belki de gerçekten lazımdı"... Yukarı çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı... Yatağında olan çocuğa, "Uyuyor musun" diye sordu. Çocuk "Hayır" diye cevap verdi... "Al bakalım, istediğin 10 milyon. Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm. Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi... Çocuk sevinçle haykırdı, "Teşekkürler babacığım"... Hemen yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkardı. Adamın suratına baktı ve yavaşça paraları saydı. Bunu gören adam iyice sinirlenerek, "Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun? Benim, senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak vaktim yok" diye kızdı... Çocuk "Param vardı ama yeterince yoktu" dedi ve yüzünde mahcup bir gülücükle paraları babasına uzattı; "İşte 20 milyon...''Senin bir saatini alabilir miyim? Yarın 1 saat erken gelebilir misin? Seninle akşam yemeğini beraber yemek istiyorum.'' dedi... Bazı şeyler çok değerlidir...

Temel vatikanda gezerken upuzun bir kuyruk görür

Temel vatikanda gezerken upuzun bir kuyruk görür. -"Nedir bu kuyruk..?" diye sorduğunda; Kuyruğun diğer ucunun kiliseye uzandığını ve vatikan kilisesi tarafından cennetin parça parça satıldığını,1000 dolar verenin de cennetten bir parça satın alabildiğini öğrenir. Kuyruğu takip edip kiliseye ulaşır, kapıdaki görevlilere -"ben cehennemi satın almak istiyorum.." der. -"Olmaz burada cehennem satışımız yok, cennetten bir parça almak istiyorsan da sıraya gir.." derler. Temel cehennemi almakta kararlıdır ve ısrarını da sürdürür. Kapıda Temeli ikna edemeyen görevliler, içeride Papa'ya durumu anlatırlar. Papa gülerek; -"Gidin sorun bakalım cehennemin tümüne ne kadar veriyormuş bu akılsız adam.." der. Kapıya inip Temele sorarlar; -"10.000 dolar veririm.." demiş. Papa Temeli içeri çağırtır, hazırlattığı evrağı da Temele imzalatıp 10.000 dolarını da aldıktan sonra arkasından gülerek uğurlarlar. Dışarı çıkan Temel, kapıda günlerdir cennetten bir parça satın almak için bekleyen binlerce kişiye elindeki belgeyi gösterip; -"Eyyyy uşaklar; cehennemin tümünü ben satın aldım, artık cennet için uğraşmanıza gerek kalmadı, dağılabilirsin....." der ve herkes dağılır... Cennet satışları sıfırlayan Papa ve ekibi 10.000 dolara sattığı cehennemi Temelden geri alabilmek için hala pazarlık etmekte, son durum..; Temel 10 milyon dolarda ısrarcı !

MUAYENE Yaşlı bir doktor

MUAYENE Yaşlı bir doktor,emekliliği nedeni ile yerine gelen genç doktor ile hastalarını tanıştırmak üzere evden eve dolaşmaya başlamış. İlk girdikleri evde bir kadın: “Mide ağrısı çekiyorum” demiş. Eski doktor da; “Biraz fazla meyve yiyorsunuz 0ndan olabilir…” demiş.Dışarı çıktıkları zaman yeni doktor; “Abi” demiş. “Kadını muayene bile etmeden nasıl böyle bir neticeye vardın?” demiş. Yaşlı doktor anlatmış: ”Oğlum, numaralı gözlüğümü yere düşürdüm.Eğilip aldığımda bir de baktım ki yatağın altı meyve kabuklarıyla dolu…” İkinci evdeki hastayı genç doktorun muayene etmesine karar vermişler. Bu evdeki kadın: “Çok yorgunum ve stresliyim “ deyince genç doktor: “Belki de dinsel faaliyetlerini sizi çok yoruyor., biraz ara verin.” Demiş. Dışarı çıkmışlar, yaşlı doktor genç doktora; “Doğru söyledin” demiş. “ Bu kadın camiden ve Kuran kursundan dışarı çıkamaz.Ama nasıl anladın?” Genç doktor; “Ben de çaktırmadan yatağın alatına baktım ve orada caminin imamını gördüm….

İşte Dersim gerçeği

Gezilerimde zaman zaman karşıma çıkan bir soru var: "Dersim isynanının arkasındaki gerçek nedir?" Özellikle gençlerden gelen bir soru bu. Gençler, inançlarını savunuyorlar. Bilgileri dışındaki sorularla karşılaştıklarında da, yanıtlarını gazete köşelerinde verilmesini istiyorlar...Hem kendileri, hem de kendileri gibi bilmeyenler öğrensin diye. Doğu ve Güneydoğu'daki başkaldırmalar içinde iki tane iki tanesi önemli: Şeyh Sait ayaklanması ile Dersim ayaklanması. Şey Sait ayaklanmasının arkasında İngiltere vardı. İngiltere'nin amacı, bu ayaklanma sayesinde, Musul üzerindeki isteklerini Türkiye'ye kabul ettirmekti. Kuzey Irak petrollerini kendi denetimi altına almaktı. "Din elden gidiyor" görünümü altındaki ayaklanma bastırıldı. Ama İngiliz emperyalizmi de amacına ulaşmış oldu. Gerek Moskova, gerekse Türkiye komünistleri, Şeyh Sait ayaklanmasına ( 1925 ) destek vermediler. Komintern ( Komünist Enternasyonal ) belgelerinde; bu tutumun nedenleri şöyle açıklanıyor: "Mustafa Kemal, genel olarak ulusal kurtuluş hareketini temsil etmekte ve Türkiye'nin demokratlaşması ve feodal kalıntılar ile Müslüman din adamlarının etkisinden kurtarılması için çalışmaktadır. Kemal'e karşı, ilk olarak emperyalizm, ikinci olarak feodal ağalar, üçüncü olarak din adamları ve dördüncü olarak liman şehirlerinin yabancı sermayeye bağlı ticaret burjuvazisi mücadele etmektedir." Dersim, bugünkü Tunceli'nin eski adı. Ve Dersim tarihi, ayaklanmalarla dolu. Padişahlara karşı ayaklanmışlar. Meşrutiyette ayaklanmışlar. Jön Türk hareketinde ayaklanmışlar. Sonuncu olarak da cumhuriyet yönetimine karşı ayaklanmışlar. Kimler bunlar? Osmanlının bile Tımar sistemine dahil edemediği şeyhler, ağalar, aşiret resileri... Yani yargı da kendileri olan, vergiyi de kendileri toplayan gençleri askere yollamayıp kendi muhafızları yapan, haydut çeteleri oluşturan feodal güçler.. Derebeyleri. Niçin ayaklanıyorlar? Bu geri düzen değiştirilmek istendiği için. Komintern belgelerinde ( 1937 ), son Dersim ayaklanmasına neden olan ortam şöyle anlatılıyor: "Feodal unsurlar, Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır... Dersim, Türkiye'nin ulusal ekonomisinin dışında kalmaktaydı. Öyleki başka bir vilyetten hiçbir tüccar, Dersim'de iş yapmayı göze alamazdı. Devletin Dersim'de askerlik yükümlülüğünü gerçekleştirmesi ve yasal vergileri toplaması, bugüne kadar mümkün olmamıştır." Ve ekleniyor: "İsyanın arefesinde tapu kadastro idaresi, feodal aşiret reislerinin elinde bulunan halka ait malların incelenmesi ve saptanmasına ilişkin hükümet önlemlerini uygulamaya başlamıştı. Bu durumda feodalizm, kendi yasadışı egemenliğinin iktisadi temellerini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu hissetti. İşte, özellikle bu önlem, isyana yol açan neden olmuştur." Son Dersim ayaklanmasının çok kanlı bir biçimde bastırıldığı doğrudur. Hareketi yöneten komutanın, bu nedenle görevden alındığı da bilinmektedir. Ama Dersim ayaklanması nedeni ile Atatürk'ü ve Kemalizmi suçlamaya çalışanların öncelikle şu soruyu yanıtlamaları gerekir: "Suçlamalar doğru ise Tunceli - yani Dersim - niçin yıllar boyu Atatürk'ün partisine oy vermiştir? Türkiye'de Kemalist partiye - ya da başka bir partiye - verilen oyların yüzde 70'leri aştığı başka bir il var mıdır?" İşte Dersim gerçeği!.. Gerisi "laf-ı güzal." Ahmet Taner Kışlalı

Toplantıya gideceğim

“Toplantıya gideceğim. Baktım geç kalma ihtimalim var, bindim bir taksiye, muhabbetçi bir arkadaş. O anlatıyor ben dinliyorum. Tam işyerinin önüne geldik. Ankara’da Bakanlıklar. Diyelim ki, taksi parası 9.75 TL tuttu, ben 10 TL uzattım. Hani hepimizin yaşadığı sahne vardır ya, taksici üstünü arıyormuş gibi yapar, siz de para üstünü alabilmek için bir ayak dışarıda, inmemek için debelenirsiniz. Tam o sahne olacak. Şoför, para üstü var mı diye aranmaya başladı. - Üstü kalsın kardeşim” dedim. Döndü bana doğru: - Vaktin var mı ağabey ?” dedi. - Evet” dedim (tek ayağım hala dışarıda) Dörtlülere bastı, trafik dört şerit akıyor, indi araçtan. Önde bir büfe var. Gitti oraya, bir şeyler konuşup geldi.

Bana 25 krş uzattı. Belli ki para bozdurmuş. - Birader” dedim,”9.75 değil,10.50 yazsa ister miydin 50 kuruş benden?” - “Ne alacağım ağabey 50 kuruşu!” - Peki, niye gittin 25 kuruş için o kadar uğraştın. Üstü kalsın demiştim.” Döndü bana, attı kolunu arkaya: - “Vaktin var mı ağabey?” - “Var.” - Çek kapıyı o zaman.” 5 dakika konuştuk. İngiltere’de Profesöründen, bilmem kiminden eğitimler aldım. O taksicinin 5 dakikada öğrettiklerini, İngiliz hocalar haftalarca verdikleri derslerde öğretemediler: - “Ağabey biz Keçiören’de 5 kardeşiz.

Babam rençberdi, günlük yevmiyeye giderdi; artık inşaat falan bulursa çalışır gelir, o gün iş bulamamışsa, biz eve gelişinden, yüzünden anlardık.” “Durumumuz hiç iyi olmadı. Akşam yer sofrasında yemek yerdik. Yemek bitince babam bize” Durun kalkmayın” derdi. Önce dua ederdik sonra babam bize sofrada konuşma yapardı.” “Aha” dedim, “Bizim meslekten”, seminerci. - “Ne anlatırdı baban ?” - “Hayatta nasıl başarılı olunur ?” ” O gün inşaata çağırmazlarsa eve para getiremiyor, sonra çocuklara hayatta başarı teknikleri anlatıyor.” - Babam işe gidince büyük ağabeyimiz onu taklit ederdi, delik bir çorapla pantolonun ceplerini çıkarır, dört kardeşi karşısına alıp “Dürüst olun, evinize haram lokma sokmayın” diye anlatırken, biz de gülerdik. Annem kızardı,”Babanızla alay etmeyin.

O, hem dürüst hem de çalışkandır” derdi. Yan evde iki kardeş var, onların babası zengin. Babaları birahane işletiyor, ama adamda her numara vardı, kumar falan oynatırdı. Bizim yeni hiç bir şeyimiz olmadı, hep o ikisinin eskilerini kullandık. O amca mahalleden geçerken biz 5 kardeş ayağa kalkardık, çünkü bize bahşiş verirdi. Babam eve gelince ayağa kalkmazdık. Çünkü hediye, para falan hak getire. Ağabey biz babamı kaybettik. Altı ay içinde yandaki baba da öldü.

Yandaki baba iki çocuğa 5 katlı bir apartman, işleyen birahane, dövizler ve araziler bıraktı. Bizim baba ne bıraktı biliyor musunuz?” - “Ne bıraktı?” - “Bakkal veresiyesi ve konuşmalarını bıraktı : “Evladım işinizi dürüst yapın, hakkınız olmayan parayı almayın.” Falan filan… “Ağabey, aradan 15 yıl geçti…” “Diğer babanın 2 oğlu şu anda cezaevindeler, ne ev kaldı ne birahane.

Ailesi dağıldı.” “Biz 5 kardeş, beşimizin Keçiören de taksi durağında birer taksisi var. Hepimizin birer ailesi, çoluk çocuğu, hepimizin birer dairesi var.” “Geçenlerde büyük ağabeyimiz bizi topladı ve dedi ki : - “Asıl mirası bizim baba bırakmış.” “Hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan beri, taksimetrenin yazmadığı 10 kuruşu evimize sokmadık. Her şeyimiz var Allah’a şükür.” Çok duygulandım, veda ettim. Tam ineceğim: - “Dur ağabey, asıl bomba şimdi!” - Nedir bomban ?” - Nerede oturuyoruz biliyor musun ? O iki kardeşin oturduğu 5 katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz.” Evladınıza ne araba bırakırsınız, ne ev, ne de başka bir miras. Evlada sadece değer kavramları bırakırsınız. Bakın iki baba da evlatlarına değer kavramları bırakmışlar.

Temel bir gün

Temel bir gün güzel bir hanımla evlenir ve aradan iki ay geçtikten sonra bir gece karısına sorar: -Ula Fadime! Benden önce sevgilun oldu mu? Fadime -'Dinle benum aslan yürekli uşağum; Evinde sicak, iyi yemeğun var midur? Temel -'Evet var' Fadime -Espapların temuz ve utülü mü? Temel: -Evet Fadime: -Evimiz düzgün ve temiz mi? Temel: -Hem de nasul, çoook memnunum da !... Fadime: -Ha peku....yatakta benden memnun musun? Temel: -Hemde çokkk, sen ne deyisun, haçen aklimu başimden alayisun... Fadime: -Öyleyse soyle ha uşağum.. Bütün bunlari" Camide kuran kursunda mı öğrendim sanayisun?''

Bir bilge ile kendisine yirmi yıl talebelik yapan birinin arasında geçen bir konuşmaSI

- Kaç yıldır benim yanımdasın? - Yirmi yıldır efendim.

- Bu zaman süresince benden ne öğrendin?

- Hiçbir şeyle değişmeyeceğim yedi gerçek öğrendim.

- Ömrüm seninle geçtiği halde topu topu yedi gerçek mi öğrendin?

- Evet!

- Söyle bakalım öyleyse, neler öğrendin?

- Baktım ki herkes bir şeyi dost ediniyor, ona gönül verip bağlanıyor. Ancak, bunların hemen hepsi insanı yarı yolda bırakıyor. Ben ise, beni hiç bırakmayacak, ölümden sonra bile benimle gelecek şeyleri aradım. Ve dost olarak iyilikleri seçtim kendime. Ki, onlar sonsuz bir yükselme yolculuğuna çıkmış insanoğlunun hiç tükenmeyecek azığı ve en gerçek dostlarıdır.

- Çok güzel, ikincisi ne bakalım?

- Baktım ki, insanların birçoğu geçici dünya değerlerine dört elle sarılmış onları koruyor, kasalarda saklıyor, kaybolmaması için her çareye başvuruyor. Kimi zenginliğine, kimi güzelliğine, kimi ününe tutunmuş sımsıkı, onları elden çıkarmamak için çırpınıp duruyor. Oysa ben varlığımı ve bütün isteklerimi O'na satıp, gönlümü yalnız O'nun sevgisine açtım.

- Devam et! - İnsanların üstün olmak için birbirleriyle yarıştıklarını gördüm. Ancak birçoğu üstünlüğü yanlış yerlerde arıyor ve birbirinin üstüne basarak yükselmek istiyordu. Bunun üzerine üstünlüğü geçici dünya değerlerinde değil, akıl ve ahlâkça yükselmekte, kötülüklerin her çeşidinden el etek çekip, iyiliklere vasıta olmakta aradım.

- Devam et yavrum! - Yine baktım ki, insanlar sabahtan akşama birbirleriyle uğraşıyor, boş yere hayatı zehir ediyorlar kendilerine. Bütün bunların benlik, bencillik ve çekememezlikten ileri geldiğini gördüm. Ve gönlümü bu kirlerden arıtarak, herkesle dost olup, huzur ve güven içinde yaşamanın yolunu buldum. - Sonra?

- Nedense herkes hatasının sebebini hep dışta arıyor ve başkalarını suçlamak yoluna sapıyordu. Böylece suçlarının örtüsü altına saklanıyordu. Oysa insanın başına ne geliyorsa, kendi yüzünden ve kendi eliyle geliyordu. Bunu bilip yalnız kendimle cenge girerek, nefsimin iradesine uymamaya ve vesvese verenin ağına düşmemeye çalıştım.

- Doğru!..

- Baktım ki insanlar şu bir lokma ekmek ve dünya geçimi için helâl haram demeden, her türlü hakkı çiğnemekten çekinmiyorlar. Hem başkalarının hakkını alıp onları yoksul bırakmakla, hem de bu haksızlığın azabını ağır bir yük gibi vicdanlarında taşımakla iki kere kötülük etmiş oluyorlar. Oysa doğru yaşanıldığında ve hakça bölüşüldüğünde, dünya nimetleri insanlara yeter de artar bile.

- Ve yedincisi nedir evlat?

- Yedinci olarak şunu gördüm ki, insanlar bir şeye dayanmak ve güvenmek ihtiyacındadırlar. Kimi zenginliğine, kimi güzelliğine... Bunların hepsi de bir süre sonra yıkılacak iğreti desteklerdir. Ben ise yalnız O'na sığınıp yalnız O'ndan yardım diledim. Ve bunun karşılığı sonsuz bir güven oldu.

- Seni tebrik ederim evladım. Ben de yıllar yılı bütün din kitaplarını inceledim. Hepsinin bu yedi gerçek etrafında toplandığını tesbit ettim.

PSİKOPAT

“Delilikten mustarip değilim. Her anın keyfini çıkarıyorum.” E. Allen Poe. “Deli olmanın delinin kendisinden başka kimsenin bilemeyeceği zevkleri var.”

John Dryden.

“Tam anlamıyla deli olduğum söylenemez. Aralarda tamamen hatta öncesinden de normal oluyorum.”

Vincent Van Gogh.

Herkeste bir parça delilik var. EFLATUN. Toplum içinde yaşadığımıza göre her türlü insanla olmamız gayet doğal. Toplumda akıllısı efendisi, zekisi, çılgını, delisi psikopatı olabiliyor. Doğada nasıl aslanlar, kaplanlar, yılanlar, akrepler vs. toplum içinde de aynı özelliği taşıyan insanlar bulunuyor. Akrep gibisin kardeşim, aslan gibi, yılan gibi, tilki gibi ne zaman ne yapacağı belli olmuyor.

Denizdeki balıklar balinalar kılıç balıkları, kendi içinde ayrı bir dünya gibi ama oradaki kanunlar belli. Büyük balık küçük balığı yutar. Bir de devletleri göz önüne aldığımızda sanki büyük baş ne düşünüyorsa öbür başlarda onu düşünüyor. Amerika güçlü ülke. Kendi egemenliğini kuruyor. Rusya öyle. Çin öyle. Japonya da ekonomik yönde kendi dümenini çevirmeye çalışıyor. İnsan ilişkilerini göz önüne aldığımızda da toplum içinde bir düzen bir şekilde kuruluyor. Devlet düzeni, toplumun örf adetleri, sokak kültürü, mafya başı, eroin, esrar, uyuşturucu dünyası bir şekilde girdiğiniz toplulukta rollerini alıyor. Psikopatlar da toplum içinde yaşıyor. Ama yönünü pusulasını kaybetmiş, derbederler. Bir deli bir kuyuya taş atar. Kırk akıllı çıkaramaz derler. Maalesef öyle atmosferler de bulunuyorlar ki, hareketler yapıyorlar ki ne diyeceğini şaşırırsın. Kurtuluş harbinde Çanakkale’de insanlarımız canını siper etmesiydi Türkiye Cumhuriyeti kurulur muydu? Kalkınma hamlesi başlatıp bir çok devrimlerle yeni bir kimlik kazandı. Kazanımlarımız sayesinde toplum refah toplumuna doğru hareket etti. İnsanlarımız “Bir Türk Dünyaya bedeldir” diyerek kendilerini feda ettiler. Cumhuriyetten sonraki nesilde anneye babaya bakalım diyerek Almanyalara gurbetlere giderek çalıştı. Birçok ihtilallerden sonra özellikle 1980’ler de bütün değerler alt üst oldu. Bu senelerden sonraki nesillerde anneler babalar varını yoğunu harcayarak onlara iyi bir gelecek hazırlamaya çalıştılar. Bir çektik o çekmesin dendi.

Zahmetsiz hiçbir şey güzel değildir. Toplumda neredeyse %10 engelli insanlarımız var. Kan uyuşmazlığı, akraba evlilikleri yeteri kadar beslenememek, ilerlemiş yaşta doğurulan çocuklar vs. Bir anlamda bunlar önleme bilir mi? toplumun kültür seviyesi, toplumsal kaynaşma insanların birbirleriyle diyalogları bilgilendirme belirli oranda özürlülüğün oranını azaltabilir. Yine de belirli miktarda oluşan oluşur. Down sendromu gibi. Zaten bir anlamda devlet desteğiyle ailelerin dışına çıkan, devletten yardım bekleyen vatandaşa ,devlet gerekli kolaylığı sağlıyor. Peki sabahtan beri anlatmak istediğin ne dersen; işte anlatıyorum. Psikopatı anlatmak istiyorum. Devletin ve ailelerin çözümleyemediği sorun, psikopatı biz mi yaratıyoruz? Aileler mi? çevre mi? şartlar mı? etrafımızda psikolojisi bozuk pek çok insan var. Belki aile çevre atmosfer, yönlendirme ve tedaviyle belli oranda çare olabilir mi? Peki devletin ve toplumun çözümleyemeyeceği durumlar olamaz mı? Senaryomuzu geliştireceğim. Çocuk ailede, okulda, yaşamında başarılı ,bir sürü sorunlardan sonra , bazı rahatsızlıklar çıkabilir. Son zamanlar da baktığımızda sanki toplumsal olayların kaynama noktası arttı tansiyon yükseldi gezi olayları vs. örnek gösterebiliriz. Cumartesi annelerinin tepkisi maden ocaklarında ki kazalar ve kontrolsüz inşaatlar, yaşam koşullarını devam ettirmek isteyen , çöp toplayıcılarının haline bakıp ta üzülmemek elde değil. Kalbimin göğüs kafesimin içinde gümbür gümbür attığını duyuyorum. O kadar hızlıydı ki, başka bir şey duymuyordum. Psikopati eskiden her türlü akıl hastalığını kapsayan bir terim olarak kullanılırdı. Bugün ise psikopati, psikiyatride empati ve vicdan eksikliği ile karekterize aynı zamanda sosyopati ve anti-sosyal kişilik bozukluğu olarak bilinir. Psikopati yalan söyleme başkalarını sömürme başı bozukluk sorumsuzluk kibir deli dolu olan ve dengesiz haraketleriyle uzak durulan ,kimi zaman hayran olunan insan davranışıdır. ABD Houston polis departmanı 12 madde ile özetlemiş;

1- Bebeklikten çocuğunuzun her istediğini vermeye başlayın. Böylece çocuğunuz büyüdüğü zaman dünyanın ona geçim ve yaşam borcu olacağını düşünecektir.

2- Kötü sözler kullanamaya başladığı zaman ona gülün. Böylece kendisinin şirin olduğunu düşünecektir.

3- Ona kendini geliştirmek için hiçbir bilgi sunmayın. Ondan sonra 21 yaşına gelince hadi kendi kararını kendin ver deyin.

4- Sakın hatalı kelimesini kullanmayın. Ama sonra ileride suçluluk duygusu falan gelişecektir. Böylece çocuğunuzun ilerideki hayatında tutuklandığı zaman toplumun hepsine karşı olduğu ve haksız yere yargılandığını düşünecektir.

5- Yere attığı her şeyi arkasından siz toplayın. Onun için herşeyi siz yapın ki, suçu başkasına atmak konusunda ustalaşsın.

6- Komşulara öğretmenlere ve polise karşı hep onun tarafını tutun. Unutmayın hepsi çocuğunuza karşı ön yargılı.

7- Çocuğunuzun önünde bol miktarda tartışın. Böylece ailesinin bir gün parçalandığında üzülmez.

8- Çocuğunuza istediği kadar harcaması için para verin. Para kazanmanın ne olduğunu öğrenmesine izin vermeyin.

9- Yiyecek içecek ve konfor konusunda her ihtiyacını karşılayın. Onun her türlü arzusunu tatmin edin. Böylece kendi isteklerine ulaşmak için uğraşması gerektiğini hiç öğrenmesin.

10- Eline geçireceği tüm basılı kaynak ve müziği dinlemesine izin verin. Bir taraftan zihni çöp ile beslenirken bir taraftan siz çatal bıçakların ve kullandığı bardağın temiz olmasına dikkat edin.

11- Başı gerçek bir belaya girdiği zaman kendinizden şunu söyleyerek özür dilemeyi unutmayın. Onlar zaten hiçbir zaman ne yaptıklarını bilmezler.

12- Kendinizi üzüntü dolu hayata hazırlayın. Evlat mı yetiştiriyoruz,yoksa psikopat mı? Alim bey yıllarca devlete, hizmet etti. Ama nasılsa kendine uygun bir eş bulamamıştı. Nasılda sevgi dolu bir insandı. Aldığı eşini dört dörtlük mutlu edecek bir yapıdaydı. Şiire düşkündü. Ne de güzel şiirler yazıyordu. Besteleri de vardı. Sesi de güzeldi hani. Dedik ya kısmet. Ama en sonunda her eve lazım diye döne dolaşa daha önce içi ısınamadığı komşu kızı Mukaddese karar kıldı. Mukaddeste yüzüne bak dünya güzeli. Ama ayağa kalktığı zaman yüzen tanklara benziyordu. Şimdi bu kiloda ise Allah bilir sonra hangi kiloda olur. Acaba çocuk doğurabilir miydi? Çünkü bedeni buna müsait değildi. Ne de havalıydı. Alim bey’de hep yükseklerde uçuyordu. Ama en sonunda Mukaddes kısmeti oldu. Onun için büyük lokma ye büyük konuşma derler. Derken derken kısmet ya dünyayı dolaş dur sonra da komşu kızına helal kıl. Aman nasıl kısmet bu diyesi geliyor insanın. Alim bey gibi akıllı efendi yakışıklı film artistlerine taş çıkaracak bir adamdı. - Çok düşündüm ama işte sonunda Mukaddese kaldım. Diyordu. Ama ne eylersin - Mukaddes namuslu yüzü güzel, ama ayağa kalktığı zaman yüzen tanka benzeyen kızı benden başka kim alır? Alim beyin kısmetiymiş. Alim bey Mukaddes olgun yaşlardaydı. Sanki evlenmiş olmak için evlenmişlerdi. Tamamda bu çocukluğumuzda oynadığımız evcilik oyunu değil ki. Ciddi bir şey. Alim bey akşamcıydı zaten. İçtiği zaman bütün kadınları dünya güzeli görüyordu. Onun içinde Mukaddesi böyle bir zamanda görüp beğenmişti. - Ah Mukaddea ah , içini çekip duruyordu. İnsanlar evlenirken özellikle kör gözlü olurmuş. Zaten dünyası kararmış. En güzel avları sisli puslu havada yakalarmış. Derken derken dünya güzeli mukaddesten alim beyin bir oğlu oldu. Bu yaşta oğlan çocuğu olmak ne demek. Dünyalar Alim beyin Mukaddesin olmuştu. Çocuk doğduğu zaman sadrazamın sol belinden doğmuş gibi değer görüyordu. - Kak dedi kuk dedi. Bir dediği iki edilmiyordu. Bu kadar nazla cazla büyüyen ne olabilir ki? Fakirlik görmememiş bir dediği iki olmamıştı Gürbüz' ün. Gürbüz , bir çocuk olarak zaten dünyaya geldi.-Gürbüz delikanlı. Derdi Alim bey oğluna Gürbüz ,5-6 yaşına gelince Alim bey ve Mukaddes hanım çalıştığı için kreşe verdiler. Özel ilgide görüyordu. Daha ne istesin. Okula başladığı zamanda Alim bey ve Mukaddes hanım çocuğun başında neredeyse okula yeni başlamışlar gibi öğretmenin verdiği ödevi beraber yapıyorlardı. Ödevi yapan Alim bey ve Mukaddes hanım pekiyi alan Gürbüzdü.

- Bu nasıl oluyor? - Maksat çocukları başarılı olsun diye,

- Gayrette gayret.

- Bunun sonu nereye varacak? Yeni eğitim sistemi uygulanıyor. Alim bey ve Mukaddes hanım dört işlem zihniyeti ve eğitim öğretimine göre yetişmişlerdi. Milli eğitim devamlı sistem değiştiriyor.

- Ona güç yeter mi? Alim ve Mukaddes hanıma sorsan iki kere iki kaç eder desen beş altı eder der. Sınıf arttıkça eğitim yükseldikçe kültürümüz yetmiyor diye özel öğretmenler tuttular. Masraf masraf. Alim bey akşamcı ama bu seferde rakıya para yetmiyor. Bu yaştan sonra olan Gürbüzden de fazla bir şey bekleyemezsin. Alim bey mukaddes hanım bu kadar olgun olmalarına rağmen her akşam kavga etmeye başladılar. Huzursuzluk artmaya başladı. Kendini bir nimet sayan Gürbüz'ün dengesi bozuldu. İyi kötü okula devam ediyordu. Zar zorda olsa liseyi bitirdi. Üniversite sınavına kaç sene girdiyse de puan tutturamadı. En sonunda paralı üniversitenin kadrosunun yedeğinin yedeğinden girdi. Gitti geldi okul uzadıkça uzadı. Alim bey mukaddes hanım çok üzülüyordu.

- Alim bey ,

- Gücüm kalmadı Mukaddes hanım , bu çouğu bu hale sen getirdin

- Esas sorumlusu sensin diye haykırıyordu Mukaddes hanım evin huzuru kalmamıştı. Hakaretler birbirlerini suçlamalar devam ediyor , Gürbüzde hiç bir tepki vermeden isyankar tavırlarla anne ve babasına bakıyordu. Her akşam oğlunu teyzesi yaşında bir bayan arıyordu telefonda. Alim bey - Gel teyzen arıyor diyordu. - Bu da hayat mı Allah aşkına? Tabi Gürbüzün sevgilisi Sevgi hanım’ ın başından birkaç evlilik geçmiş bir bayandı. Gürbüz gibi yakışıklı varlıklı bir aileyi buluna nasıl olsa bunlarda mal mülk çok diye neredeyse gürbüze dükkanın bütün mallarını sundu. Gürbüzde hayatından memnundu. Babasının imkanlarını sonuna kadar kullanıyordu. Yaz tatilllerinde sevgilisiyle en güzel tatili geçiriyordu. Alim bey bir gün alkolü fazla kaçırınca kalp krizi geçirdi. Hastaneye kaldırdılar. bu kadar arbedeye, hale dayanamadı öldü. Alim bey öldükten sonra Mukaddes hanım maaşını almaya hak kazanmıştı. Gürbüz babası hayattayken en ufak bir maddi sorunu yoktu. Alim bey öldükten sonra Mukaddes hanım hayatta ne olur ne olmaz diye yaşantısına yön vermek istedi. Gürbüzün imkanları kısıtlandı. Annesiyle sık sık tartışıp kavga etmeye başladı. Sonra da annesini kolunu elini kıvırıp maaş kartına el koydu.

- Sen yaşlısın ne yapacağını bilmiyorsun dedi. Aklınca evi geçindirmeye yeltenmişti. Anneside oğlunun evin erkeği sayılır deyip güven duymaya başlamıştı.

- Gürbüzde en uygun bu diyordu. Sonrada Gürbüz , hostes Serap’a aşık oldu. Gecesi gündüzü böyle geçiyordu. Annesiyle de tanıştırdı. Serap havalı kızdı. Mukaddesi gördükten sonra saygı ve sevgisinde kusur etmedi. Serap bir gün Mukaddes hanıma; - Gürbüz ile evleneceğim, ama ev almamız lazım. Bunun için de bankadan kredi çekmemiz lazım, ama güvenceye gerek olduğunu söyledi.

- Mukaddes hanımdan kefil olmasını istedi. - Mukaddes hanımda oğlum ve gelinim için seve seve kabul ederim dedi. Evi ipoteklendi. Gel zaman git zaman her şey güllük gülistanlık iken her şey tersine döndü. Mukaddes hanım bir dümen olduğunu anladı. Serap’ın bir üç kağıtçı dolandırıcı olduğu öğrendi. Ama iş işten geçmişti. Epey direnmelerine rağmen babadan kalan evi satıp borçlardan kurtulmaya çalıştılar. Başka bir eve kiraya çıktılar. Şeker hastası olan Mukaddes hanım neye uğradığını şaşırdı. Gürbüz de bu kadar aldatılacağını tahmin etmemişti. O da bunalıma girdi. Her gece barlara gidip kafa dağıtmaya çalışıyordu. İçkiyi fazla kaçırına mikrofonu alıp şarkı söylemeye kalkınca da bar boşalıyordu. Müzisyen grup okuldan arkadaşları idi. Gürbüzün durumuna çok üzülmüşlerdi. Bar sahibi ile konuşup içinde bulunduğu durumu anlattılar iyi bir batarist olduğunu söylediler . İşe alınması için ön ayak oldular. Bar sahibi anlayışlı bir adamdı. Gençlerin bu duyarlılığına kayıtsız kaşmadı ve Gürbüzü işe aldı. Gürbüz artık, barlarda bateri çalarak hayatını kazanmaya başlamıştı.bir gün arkadaşlarına bir alıntı şiir getirdi. - Bunu besteyebilirmiyiz dedi. Şiir BİR BABA GİTTİĞİNDE Baba bir masal anlat bana içinde deniz ve balıklar yağmur ve kar olsun. Güneş ve Ay. Bir baba gittiğinde; Arkana yaslandığın duvar Sabahları sıcak ekmek Okul harçlığı otobüs bileti Ciğerlerinde bir parça gider Gider de gider En sinirli anında bile Dudağın kenarında bir gülümseme Bayramda öpülecek el Çocuklarımızı sırtında taşıyan O sevimli dede gider Gider de gider Bir içten oğlum kızım sözünün sahibi İnatçı bir siyasetçi Koca bir beden Çocuk bir yürek Anne ile yapılan lüzumsuz tartışmalar Heyecanlı bir taraftar Çalışkan bir adam gider Gider de gider Bir sarılmayı bir çift söz bile Fırsat vermez Azraile Vakit geldiği zaman Sadece baban değil Atan gider Canın gider kanın gider Gider de gider Dolmaz boşluğu kısa zamanda Hep bir nefes arasın, bir nefes Bir anahtar tıkırtısı Yanlış bir iş yapınca Gözünün içine bakılmasını Ama sadece beklersin Çünkü Bir baba gittiğinde Sadece baban değil Bir dost Bir arkadaş Bir sırdaşın Bir öğretmenin Bir ustan Bir yanın gider Gider de gider Arkadaşları çok etkilenmişlerdi. Deneyelim belki birşeyler yaparız dediler. Gürbüz baba yokluğunu en acı şekilde yaşıyordu.

- O koca ihtiyar , benim herşeyimmiş diyor . Yalnız kaldığı zamanlar sahilde yürüyor ve hep bu şiirdeki mısraları tekrarlıyarak ağlıyordu. Ama ne baterisi ne de babadan kalan maaş yeterli olmadı. Neydi o eski günler. Balayı sona ermişti. Dayılarla amcalarla teyzelerle birbirlerine düşmüşlerdi. Hepsi Gürbüzün bir psikopat olduğunu bu kadar insanı sıkıntıya soktuğunu söyledi. Annesi Mukaddes hanım daha fazla dayanamadı. Şeker komasından çıkamadı. Annesinin vefatından sonra da Gürbüzü bir daha gören olmadı. Kimileri şehir değiştirdi dedi, kimileri aklını oynattı tımarhanede dedi. Kimbilir. peki şimdi suçlu kim?

CEMAL BORANDAG

Atatürk Hakkında İngiltere Büyükelçisi'nin Gizli Mektubu

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünden 15 gün sonra dönemin İngiltere Büyükelçisi Percy Loraine'in Londra'ya özel Bir kuryeyle gönderdiği ve üzerine "40 Yıl Boyunca Açıklanmayacak" damgası vurulan mektubun tam metnidir. G İ Z L İ Telgraf No: 608 İngiltere Büyükelçiliği Ankara, 25 Kasım 1938 Aziz Lordum,

1. Size Mösyö Kemal Atatürk'ün ölümünü bildiren 194 sayılı telgrafı çok derin üzüntüler içinde sunmuştum.

2. Bu belgeye ek olarak, Büyükelçiliğimiz Müsteşar tarafından hazırlanan ve Kemal Atatürk'ün geçmişteki kariyerini içeren belgeyi sizlere sunma onuru yanında, bu yazımda, Atatürk'ün yaptığı işleri övmekten çok, onun kişiliği ve bu ülke insanına ne ifade ettiği konusuna değinmeye çalışacağım. Hiç şüphesiz toplum bilimciler ve tarihçiler onun çalışma hayatı ve yaptıklarıyla ilgilenip ayrıntılı bir çalışma yapacaklardır. Ancak bunların çok azı, Atatürk'ün gerçek kimliğini öğrenmeden hazırlanacaktır ki onu tanımadan yapılacak değerlendirmeler kuşkusuz yanlış olacak ve yanlış yönlendirmelere neden olacaktır.

3. Bu bilginin toplanmasında, ben belki de ayrıcalıklı bir konuma sahiptim. Her ne kadar, rahmetli Cumhurbaşkanı ile çok nadir karşılaşmış olsam da bu görüşmeler diğer diplomatik temsilciliklerinkine nazaran daha sık ve daha uzun olmuştur. Bütün bunlar bir yana, görevimin ilk günlerinden itibaren Atatürk beni bir dost gibi görmüş, benimle görüşmekten memnun olmuş, görüşme fırsatı doğduğunda bundan hoşnut kalmış, karşılıklı konuşmalarımız esnasında ilgi ve dikkati asla azalmamıştır. Galiba onun yeteneklerini ortaya çıkartan becerikli yaklaşımlarım vardı, bu yüzden olsa gerek görüştüğümüz konu hakkındaki fikirlerine ya da o konuyla ilgili sunduğu sonuca karşı çıktığımda benim bu tavrıma direnmezdi. Dolayısıyla, kendi özel kimliğini bana, diğer yabancılara gösterdiğinden daha fazla gösterdiğine inanıyorum.

4. Doğrudan edinilen tecrübelerimi sağlayan kişisel görüşmelerimiz dışında, onu çok yakın dostlarından ve hatta aramızdaki dostluğu gördükten sonra benimle onun hakkında konuşmaya hiç çekinmeyen Kabine ‘deki bazı Bakanlardan da birçok kez dinleme fırsatım oldu.

5. Atatürk'ün müstesna ve takdire şayan bir şahsiyet olduğunu Söylemek pek bir şey ifade etmeyebilir. Ancak gerçekten müstesna ve takdire şayan bir kişiydi, neden bu niteliklere sahip bir şahsiyet olduğunu açıklamaya çalışmalıyım.

6. Sanırım bunu temelde "çift karakterlik" olarak açıklayabiliriz. Bu ülkede nefret uyandıran ve yasaklanan H.C.Armstrong 'un Grey Wolf (Bozkurt) adlı kitabını okuyan çoğu insan, çok yetenekli; inatçı bir enerjiye sahip ancak insafsız,itici tavırları olan, serkeş mizaçlı, gem vurulmamış zevkleri, ahlak dışı ihtirasları olan; dahası, dostluğu tanımayan bir adamın portresiyle karşılaşmaktadır. Bu tesbiti doğrular görünecek kanıtları toplamak hiç de zor olmayacaktır ancak şahsen ben, bir insanın bu şekilde tanıtılmasını tamamıyla yanıltıcı buluyorum. Gözle görülen bir dizi kural dışılığı sadece ayrı karakterlilikle anlatabileceğime inanıyorum. Sadece şu veya bu savaşı kazanarak, şu veya bu kanunu çıkararak, harf devrimi yaparak ya da fes giyilmesini yasaklamak veya ülkeyi laik kılarak değil yüzyıllarca acı çekmiş, ruh karartıcı yönetimler yaşamış bir ırkın dehasına güvenerek, sadece artık kölelik çekilmemesi gerektiğine inandığı için çok sayıda kuvveti harekete geçirip -bir insanın büyüklüğünün ve sıra dışı görüşünün kanıtı sadece iyiliği ile ölçülebilir- on beş yıl gibi kısa bir sürede bu insan bir çok iyi şey yapmıştır. Gerisi ayrıntıdan ibarettir; sadece dedikoducu zihniyetin üzerinde duracağı ancak bir tarihçinin gerektiği kadarını vereceği ayrıntılar.

7. Atatürk'ün dinamik enerjisi üzerinde durmama gerek yok. Bu enerjinin dayanılmaz gücü, Türk ırkının tarihinde şimdiden önemli bir sayfa olarak yer almıştır. Ancak ben, pek bilinmeyen bir başka özelliğine değinmek istiyorum: Bu da Atatürk'ün doğuştan gelen, belki de farkında olmadan tıpkı sütün kaymağını hemen ayıran aletler gibi, faydasızı faydalıdan ayırma yeteneğiydi.

8. Atatürk'ün bütün kişiliğinde veya en azından mevcut şeklinde, bazı çelişkilerle karşılaşılmaktadır. İddia edilen acımasızlığı, onu tanıyanların çok iyi bildiği gibi, vatandaşlarına duyduğu sevgiyle uyuşmamaktadır. Tensel günahlar ve geçici ilişkilere duyduğu varsayılan zevklere karşın toplumda kadının rolü kavramı, halk devrimlerinde en çarpıcı savunmayı ortaya koyduğu kadın hakları ve önemiyle bağdaşmamaktadır. Zira bir iki sene içinde çokeşliliği yasal olarak ortadan kaldırmış ve istedikleri takdirde harem kadınlarına bile devletin liberal mevkilerinin açık olduğunu ortaya koymuştur. (Kimi zaman toplum içinde de olsa) Özel hayatını tanımlayan ve göz ardı edilmiş resmiyeti, giyiminin kusursuzluğu, olağanüstü tavırları ve resmi görevlerdeki asaleti ile garip bir çelişki yaratmaktadır. Sadece birkaç büyük adam daha rahat ve daha güvenli hissetmenizi sağlayabilir; sanırım yok denecek kadar azı da gerektiğinde sizi bu kadar rahatsız hissettirebilir.

9. Atatürk, Batı'da "yes-men" ve uzun süredir Türkiye'de "evet efendimci" olarak bilinen tarzdan hoşlanmıyor, bu tür insanları aşağılıyordu. Ahmak ve dalkavuklara tahammülü yoktu. Aslında belki de en çok sömürücüleri sevmez, açgözlüleri hor görürdü. Bir insanın onun için çalışıyor olması fikrine hoş bakmazdı. Kendisi zaten ülkesi, ırkı ve insanları için yaşıyor, onlar için düşünüp onlar için çalışıyordu. Diğerleri bu şekilde davranmıyorsa görevlerini yerine getiremedikleri kanısına varıyordu.

10. Korkarım gelecek nesillere Atatürk bir diktatör olarak aktarılacak. Bunun yanlış olacağı kanısındayım. Hem savaşta, hem barışta evet o büyük bir liderdi ancak gerçek bir diktatör değildi. Ne yazık ki ben, şimdiye kadar onu anlatabilecek diktatör kelimesine ait bir tanımımız olduğuna inanmıyorum. Ancak Hitler ve Mussolini'nin tersine, devlette idari veya yönetim fonksiyonu bulunmuyordu; af yetkisi yoktu; mahkemelere emir yetkisi yoktu; diplomatik misyon temsilcilerini reddetme hakkına sahip değildi. Bütün bu hususlara teknik gözle bakıp bir kenara iter ve bütün devlet meselelerinde onun isteklerinin hakim olduğu konusunda ısrar edebilirsiniz. Doğru ancak daha çok o konudan sorumlu kişilerin onayının hakimiyeti şeklinde karşımıza çıkıyordu. Olayların gidişi, Atatürk'ün görüş açısının doğruluğunu, verdiği hükümlerin zekice olduğunu ve hata yapmadığını göstermiştir. Dolayısıyla sıkça fikirlerine başvurulması ve memnuniyetle bu fikirlerin uygulanmasını görmek pek de şaşırtıcı değil. Ancak onu Mussolini, Hitler veya Primo de Rivera gibi diktatörlerden ayıran belki de en büyük özellik, başından beri isteyerek ve çok emek sarf ederek, kendini yaşatacak bir sistem kurmaya çalışmasıdır. Atatürk’ten sonraki Cumhurbaşkanı seçiminin sessizce hallolması ve ölümünden sonra kurduğu rejimin sakince sürmesi bir kriterse evet başarılı olmuştur.

11. Atatürk'ün idrak gücünde esrarengiz bir yön vardı; küçük şeylere önem vermeyiş veya sinsi olamayışında üstün bir yön bulunuyordu; konsantrasyon gücü olağanüstüydü; şefkat ve ilgi bekleyen bilinçaltının etkileyici yanı belki de şuurlu amacının buz gibi dimdik liginin bir başka parçasıydı.

12. Müslüman olarak doğmuş, ancak yobazlık karşıtı bir kişi olmuştu, doğruluğu sevmiş, günahtan nefret etmişti; işini iyi bilen, istidat sahibi bir askerdi, savaştan nefret ederdi. Bağımsızlığı elde ettiği andan itibaren barışın peşinde koşmuş ve barış ortamını sağlamayı başarmıştı. Türkiye'nin kaderini elleri arasına aldığından beri, Kemalist Cumhuriyet'in dostluk elini uzatmadığı ve aralarında Osmanlı İmparatorluğu’nun düşmanlarının da bulunduğu tek bir komşusu dahi yoktur. Uzatılan dostluk eli çoğunlukla tutulmuş ve sarf edilen çabalar sonunda ülkelerarası sürtüşme azaltılarak, doğunun bu bölgesinde daha geniş kapsamlı barış, dikkat çekici bir biçimde sağlanmıştır.

13. Kemal Atatürk yapılması gerektiğine inandığı şeyleri korkusuzca yerine getirmekten asla vazgeçmemişti. Hastalığının şiddetlendiği anlarda ölüme çok yakınlaşmış olsa bile, korku asla ne yüreğine ne beynine yerleşmeyi başaramamıştı. O, Türk Milleti'ne hizmet ederken öldü. Ölüm bile büyük zaferini ondan çalmayı başaramamıştır. İnsanlara hayatlarını, onur ve şereflerini ve insanca yaşama yolunu vermiş, belki de bütün bunlardan daha önemlisi bu haklarına sahip çıkmalarını sağlayacak bağımsızlığı tattırmıştır. Lordum, en derin saygılarımla, sizin en sadık ve en mütevazı hizmetkarınız olduğumu bildirmekten şeref duyarım. Percy Lorainea

22 Haziran 2016 Çarşamba

ALTIN KURALLAR - MUTLAKA OKUYUN..

1-Ucuz araba kullan ama, alabileceğin en güzel evi al.

2-Her zaman ve her ortamda anlatabileceğin üç fıkra öğren.

3-Sevinçlerini sakın erteleme.

4-Eşini çok iyi seç. Çünkü bu seçim mutluluğunun veya bedbahtlığını %90’ ını oluşturur.

5-Her gün 30 dakika yürüyüş yap.

6-Her yemekten sonra şükret.

7-Bir arkadaşına sırrını açıklamadan önce iki kere düşün.

8-Maaş çekini imzalayan kişileri asla eleştirme. 9-Kaybedecek şeyi olmayan insanlardan kork.

10-Gözünün önünde hep güzel şeyler bulundur.

11-Çocukların, gelenek sözcüğünü duyduklarında seni hatırlayacak şekilde yaşa. 12-Dinine ait kitabı tam anlamıyla okumak için kendine bir yıl süre tanı.

13-Biri seni kucakladığında ilk bırakan sen olma.

14-Her gün 6 bardak su içmeyi unutma..

15-seni seven insanları koru..

16-Zor da olsa ailenle tatil yapmak için her şeyi dene. Bu tatildeki anılar, hayatındaki en değerli anılardan biri olacak.

17-Kendine yapılmasını istemediğin hiçbir şeyi başkalarına yapma.

18-Başarıya, iç huzura kavuştuğun, sağlıklı olduğun ve sevildiğin zamanı değerlendir.

19-İyi ve başarılı bir evliliğin iki şeye bağlı olduğunu unutma: a) Doğru insanı bulmak b) Doğru insan olmak.

20-Ebeveynlerini, eşini ve çocuklarını eleştirmek istediğin zaman dilini ısır. 21-Evliliğini güzelleştirmek için her gün bir şeyler yap.

22-iyilik dolu bir sözü ve iyiliğin etkisini asla küçümseme.

SON SÖZ.. Hayatınızdaki kötü olayları düşünerek vakit kaybetmeyin; Yoksa güzellikleri görmekte gecikebilirsiniz . .

Kahve Tadında Hikayeler | Çay Keyfinde Hikayeler

Yıllar önce bir çiftçi,

Yıllar önce bir çiftçi, fırtınası bol olan bir tepede bir çiftlik satın almıştı. Yerleştikten sonra ilk işi bir yardımcı aramak oldu. Gel gelelim ne yakındaki köylerden ne de uzaktakilerden kimse onun çiftliğinde çalışmak istemiyordu. Müracaatçıların hepsi çiftliğin yerini görünce çalışmaktan vazgeçiyor, "Burası fırtınalıdır, siz de vazgeçseniz iyi olur." diyorlardı. Nihayet çelimsiz, orta yaşı geçkince bir adam işi kabul etti. Adamın haline bakıp: "Çiftlik işlerinden anlar mısın?" diye sormadan edemedi çiflik sahibi. "Sayılır." dedi adam, "Fırtına çıktığında uyuyabilirim."

Bu ilgisiz sözü biraz düşündü, sonra boşverip çaresiz adamı işe aldı. Haftalar geçtikçe adamın çiftlik işlerini düzenli olarak yürüttüğünü de görünce içi rahatladı. Taa ki o fırtınaya kadar... Gece yarısı, fırtınanın o müthiş uğultusuyla uyandı. Öyle ki, bina çatırdıyordu. Yatağından fırladı, adamın odasına koştu: "Kalk, kalk! Fırtına çıktı. Her şeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım."

Adam yatağından bile doğrulmadan mırıldandı: "Boşverin efendim, gidin yatın. İşe girerken ben size fırtına çıktığında uyuyabilirim demiştim." Çiftçi adamın rahatlığına çıldırmıştı. Ertesi sabah ilk işi onu kovmak olacaktı, ama şimdi fırtınaya bir çare bulmak gerekiyordu. Dışarı çıktı, saman balyalarına koştu. Saman balyaları birleştirilmiş, üzeri muşamba ile örtülmüş, sıkıca bağlanmıştı.

Ahıra koştu. İneklerin tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı desteklenmişti. Tekrar evine yöneldi; evin kepenklerinin tamamı kapatılmıştı. Çiftçi rahatlamış bir halde odasına döndü, yatağına yattı. Fırtına uğuldamaya devam ediyordu. Gülümsedi ve gözlerini kapatırken mırıldandı: "Fırtına çıktığında uyuyabilirim." Sıkıntılara, zihnen (bilgi, plan), mânen (dua), maddeten (tedbir) hazırsanız; fırtına çıktığında uyuyabilirsiniz. Hayatınız boyunca... Kızgınlıkla karar almayın, mutluluktan uçtuğunuzda söz vermeyin. İkisi de sarhoşluk ânıdır; akıl başta değildir.

Adamın birisinin

Adamın birisinin, arabasının lastiği tam tımarhanenin önünde patlar. Adam arabayı kenara zor yanaştırır. Sonraki işlem malum...

Kriko, stepne, bijon anahtarı ve tekeri söker.

Ama söktüğü 4 adet bijon, yuvarlanıp yağmur mazgalına düşer. Mazgal açılır gibi değil, bijonlar görünmüyor bile. Adam bir sağına bakar, bir soluna bakar, çaresiz kaldırıma çöker. Olayı en başından beri tımarhanenin demir parmaklıklı penceresinden izleyen bir deli, seslenir;

- Ula salak! Sen ne yapıyorsun orda öyle?

- Sorma birader,lastik patladı ve değiştirirken bijonları mazgala düşürdüm.

- Düşündüğün şeye bak!

Diğer lastiklerden birer tane bijon çıkar. Hepsi 3 bijonlu olsun. Seni, lastikçiye kadar idare eder. Adam hemern denileni yapar. Ve akıl hastanesindeki deliye seslenir:

- Senin ne işin var tımarhanede? Cevap müthiştir....

- Biz burada delilikten yatıyoruz kardeşim, salaklıktan değil ! . .