17 Mart 2020 Salı

Mustafa Kemal Atatürk


Hacı Bektaş-i Veli


Suriyeli


USA ve Siyonizim




MUSTAFA KEMAL DE ŞAM’DA GÖREV YAPTI


Yıl 1905. Mustafa Kemal Harp Akademisini bitirince Şubat ayında 5 nci Ordu 30 ncu Süvari Alayı’na, arkadaşı Müfit de 29 ncu Süvari Alayı’na atanmıştı. İki Alay da Şam’da bulunuyordu. Bir gün Havran’da çıkan bir hırsızlık olayını tahkik etmek ve talan edilmiş malları bulmak amacıyla bir kuvvet hazırlandı. Mustafa Kemal ve Müfit’in alayları da bu harekat için görevlendirilmişti. Tecrübeli Alay Komutanları genç kurmay yüzbaşıların harekata katılmasını istemiyordu. Bunu öğrenen Mustafa Kemal Alay Komutanının huzuruna çıkarak; “Alayımız vazife almış gidiyor. Bu alay içinde komuta etmekte olduğum bir bölük var. Benim de beraber gitmekliğim tabii değil mi? Niçin bana haber vermediniz? diye sorar. Alay Komutanı da; “Siz alayda stajyersiniz. Komuta ettiğiniz bölüğün asıl komutanı (alaylı) da komutayı almıştır. Siz kurmay subaylar, böyle çetin işlere gelemezsiniz. Ben sizin Şam’da kalıp istirahat etmenizi doğru buldum. Maaşınız verilecektir, merak etmeyiniz.” diyerek başından savar. İki arkadaş bir üst makama durumu anlatmaya gidip sonuç alamayınca, atlarına atlayıp kıtalarının peşine takılmayı uygun görürler. Mustafa Kemal ve Müfit kendilerinden alınmış bölüklere katılmayıp, atlarını oluşturulan kuvvetin komutanın yanına kadar sürerler. “Biz de beraberiz efendim ” diye selam verirler. Henüz bu iki subayı tanımayan komutan onların yüzüne bir süre bakar ama başka hiç bir şey konuşmaz. O günün akşamını Şemiskin’de çadırlı ordugahta geçirirler. Ama Mustafa Kemal ve Müfit aç ve açıktadır. Birlikleri olmadığı için kimse kendileriyle meşgul olmaz. Gece yarısına doğru emir erleri kendi çadırlarını onlara vererek kendileri dışarıda yatmakta ısrar ederler. Daha sonra içleri saman dolu iki çuval getirerek yatak diye altlarına sererler.
Bu kuvvet aslında tahkikat bahanesi ile köyleri talan etmekte, köylüler de yakalarını askerlerden kurtarmak için nesi var nesi yok onlara vermekte ve süregelen bu talandan yaka silkmektedir.
Suriye’de bulunan ve yurdun her tarafına yayılmış diğer ordu birlikleri de, ayni durumdaydı, verilen ödenekle asker doyurulamıyor, giydirilemiyordu. Komutanlar kendi birliklerini ayakta tutabilmek ve verilecek görevleri yapabilmek için böyle adice hareketlere girişmek zorunda kalıyorlardı.
Ertesi gün 30 ncu Alay’ın bölük komutanlarından bir yüzbaşı geceyi aç geçirmiş iki kurmay yüzbaşıyı çağırarak bir çay ikram eder. Bu sırada da kendilerine; “Arkadaşlar görüyorsunuz ki size asla komutanlık görevi vermeyecekler. Bunun sebepleri vardır. Eğer siz bu görevde benimle birlikte çalışırsanız ben bunu size sağlarım.” der.
Mustafa Kemal biraz düşündükten sonra kabul eder, Müfit de kendisine katılır. Bu bölükle hareket etmeye başlarlar.
Harekat dönüşü ikisine de rüşvet verilmeye kalkışılır. Müfit kendisine teklif edilen altınlar için “Bu paraları bana niçin veriyorsunuz?” diye sorduğu zaman, yapılan talanın sonucu olduğunu söylerler. Müfit olayı Mustafa Kemal’e iletir ve onun şu tepkisiyle karşılaşır; “Sakın paraları almış olmayasın?” Müfit’in “Hayır” cevabını vermesi üzerine sorar; “Müfit sen bugünün adamı mı olmak istiyorsun, yoksa yarının adamı mı?” Müfit parayı almamış olmanın gururuyla; “Elbette yarının” der. Mustafa Kemal; “Elbette alamazsın, ben de almadım ve asla alamam” cevabını verir.
Mustafa Kemal bu kötü tecrübeler ile İmparatorluğun dağılışında mevcut kötü yönetimin temel rol oynadığını anlamaya o zamanlar başlamıştır Uğur Kurucuk

Albay Mustafa Kemal Çanakkale’den sonra


Albay Mustafa Kemal Çanakkale’den sonra da cepheden cepheye koşmaya devam eder. Tabii ki birileriyle çelişmeye de. İşte Samsun’a çıkıncaya kadar yaşadıklarının bir özeti....
ONBİRİNCİ ÇELİŞKİ/KAFKAS CEPHESİNDE RUSLARA TAARRUZ
Mustafa Kemal Ocak 1916 tarihinde 2nci Ordu’ya bağlı 16ncı Kolordu Komutanlığını devraldı. Ordunun Galiçya’ya gitmesi söz konusuydu. Ancak Doğu Cephesinde durum kritik hale geldi. Çanakkale Cephesi de kapanınca buradan kuvvet kaydırılacağından korkan Ruslar Kafkas Cephesindeki kazanımlarını pekiştirmek için harekete geçmişti. Taaruza başladılar ve Ocak ortasında 3ncü Ordu cephesini yardılar, 16 Şubat’ta Erzurum düştü. Cephenin Güney’inde Muş ve Bitlis işgal ettiler. Bunun üzerine 2nci Ordu bölgeye kaydırıldı. Mustafa Kemal de bir ay süren bir intikalden sonra kolordusu ile bölgeye geldi. Bu intikal esnasında 27 Mart 1916’da Generalliğe terfi ettiğini telgrafla öğrendi. 16 ncı Kolordu’ya Bitlis-Muş bölgesinin sorumluluğu verilmişti. Burada savunma tertibi aldı ve karargahını Silvan’da konuşlandırdı. Taarruz için gerekli hazırlıklara da hemen başladı. 2 Ağustos’ta başlayan taarruzla 7 Ağustos günü Muş’u, 8 Ağustos günü ise Bitlis’i düşman işgalinden kurtardı. Ruslar Van Gölü kuzey batısına çekildiler. Mustafa Kemal taarruza devamla Murat Çayı kuzeyine doğru ilerlemeyi Ordu’ya teklif etti ve ikmal işlerinin buna göre düzenlenmesini istedi. Ancak Ordu Komutanı Ahmet İzzet Paşa insiyatif almak yerine muhtemel bir Rus taarruzuna karşı önlem almayı tercih etti ve fırsatı kaçırdı. Rus taarruzu başlayınca 16ncı Kolordu da geri çekilmek zorunda kaldı ve düşman taarruzunu ancak Masala Çayı önünde durdurulabildi. Bu çekilme esnasında Lord Kinross’un Atatürk eserinde çok ilginç bir olay yer alır; ‘Çekilme sırasında zifiri karanlıkta Paşa bir erin; “Şu bizim komutanlar da amma korkak yahu! Rusları öldürüp duruyordum, bizi ne diye geri çekerler?” diye söylendiğini duyar. Mustafa Kemal; “Pekala! Ama savaş bir tek senin Rusları öldürmenle kazanılmaz. Kocaman bir ordu bu! Geri çekilmesinin belki de senin anlamadığın bir sebebi vardır?” der. Er cevap verir; “Sen kim oluyorsun ki?” Paşa yanıtlar; “Ben senin komutanınım!” Er, Komutanının yanında bulunduğuna çok şaşırmıştır; “O zaman başka!” cevabını verir.’
ONİKİNCİ ÇELİŞKİ/MAREŞAL FALKENHAYN
1917 yılı Mart ayında Kafkas Ordular Grubu oluşturulup, Ordu Komutanı grup Komutanı olunca M.Kemal Paşa da 2nci Ordu Komutanı oldu. Bu sırada Rusya’daki Bolşevik ihtilali gerçekleşti ve Kafkas Cephesinin kritikliği azaldı, ama bu defa Irak Cephesi kritik duruma düştü. İngilizler Mart ayında Bağdat’ı ele geçirdiler. Bağdat’ı kurtarmak üzere Yıldırım Orduları Grubu adıyla seçkin bir kuvvet oluşturulmasına karar verildi. Ordular grubu Komutanlığına, Alman general Falkenhayn Mareşal rütbesi verilerek getirildi. Mareşal tüm karargahını Almanlar subaylardan oluşturdu. Bu grubun emrinde 7 nci Ordu da bulunuyordu ve bu ordunun komutanlığı Mustafa Kemal Paşa’ya teklif edildi. Aslında onu bu göreve getirmek isteyen Enver Paşa’ydı. Bu önemli görev başarılırsa bu başarı Enver’in olacak, başarılamazsa Mustafa Kemal günah keçisi yapılacaktı. Mustafa Kemal Paşa görevi kabul etti ve karargahını kendisi oluşturarak Halep’e geldi. Önce mevcut durumda, mevcut kuvvetlerle Bağdat’ın geri alınamayacağına kanaat getirdi. Mareşalin Türkleri küçümser tavırları ve bölgede adeta bir sömürge valisi gibi davranması Mustafa Kemal’i çok rahatsız etti. Hem yerel halkla ilişkiler, hem de alınması gereken askeri tedbirler konusunda da aralarında uyuşmazlık çıktı. Mustafa Kemal Paşa durumu 20 Eylül 1917 tarihinde bir rapor ile Enver Paşa’ya ve hem de Talat ve Cemal Paşa’lara da bildirdi. Raporunda özetle, ülkenin genel durumunu, savaşın gidişatını, askeri genel durumu, bulunduğu cephenin, askerlerinin ihtiyaçları ve yetersizliğini, kendince ürettiği çarelerini de açıkladıktan sonra sözü Falkenhayn’a getirerek, Mareşal’in her vesile ile Alman menfaatlerini koruyacak şekilde hareket ettiğini, Arapları Türkler aleyhine kışkırtarak Almanların yanına çekmeye özen gösterdiğini, buradaki birliklere komuta etme yeterliliğinde olmadığını ifade ediyordu. Falkentayn’ın Irak harekatının başarılı olamayacağını başlangıçtan itibaren gördüğünü, gerçekte idealinin Arabistan’ı Alman idaresine almak olduğunu belirtti. Sonunda da, Falkenthayn’ın Grup Komutanlığından alınarak, bu göreve bir Osmanlı ve Müslüman komutanın atanmasını, aksi takdirde 7nci Ordu Komutanlığından affedilmesini ve Mareşalin emrinde çalışmayacağını bildirdi.
Enver Paşa 02 Ekim’de şu cevabı verdi; “Sina Cephesinde bulunacak kıtaların hareketlerini sevk ve idare etmeğe memur edilmiş olan Mareşal Falkenhayn Paşa’nın bu harekatı başarı ile sonuçlandırabilmesi için en doğru karar ve tedbirleri alacağına eminim. Bu husustaki güvenime zatıalinizin de iştirak buyurmanızı bilhassa rica ederim.”
Sonuçta yine de durumu tahkik etmek üzere Cemal Paşa görevlendirildi. Cemal Paşa Mustafa Kemal Paşa’nın haklı olduğu kanaatine ulaşmakla beraber problemin süratle çözümü için Mustafa Kemal Paşa’nın Ordu Komutanlığından ayrılması gerektiğini beyanla, istifasını kabul ettiğini bildirdi. Enver Paşa bu istifayı Mustafa Kemal’in 2nci Ordu Komutanı olması şartıyla kabul etti ama Mustafa Kemal bunu kabul etmedi ve görevinden ayrıldı, ancak izinli sayıldı. Bu gelişmeleri kendisi de şöyle anlatmıştır;
“7nci Ordu’ya ilk defa komutan olduğum sırada, Grup Komutanı General von Falkenhayn’ın askerlik ve iç politikamız üzerinde takip etmekte olduğu davranış yüzünden aramızda oldukça önemli bir tartışma geçti. Bu tartışmamız büyük makamlara da duyuruldu. Ben çok önem verdiğim fikirlerimle kimsenin ilgilenmediğini görünce sustum. Her türlü sonucu evvelden kabullenerek usul ve gelenek dışı, denebilir ki biraz isyankar şekilde, kendi kendimi Ordu Komutanlığından affederek, hatta vekilimi de kendim tayin ederek görevime son verdim ve oldu bittiği büyük makamlara bildirdim. Beni bu hareketten vaz geçirmek için General Falkenhayn özel bir mektupla Başkomutanlık Vekaleti ve bu durumla ilgili dostların aracılığına müracaat etti. Bu hal, hakikatin bu adamlar ve makamlar tarafından ne kadar anlaşılmamış olduğuna, ya da anlaşılmış ise, gerçeği şaklamak için ne acı şartlar ve mecburiyetler içinde kalmış olduklarını açıkladığından tasalarımı daha çok artırdı. Nihayet oldu bittiyi kabul ettiler. Fakat istifamı yüksek makamlara, belki bütün millete anlatmak istediğim hakikati gözden kaçırmak için, beni merkezi Diyarbakır’da bulunan 2nci Ordu Komutanlığına atadılar. Görünür bazı mazeretler göstererek onu da reddettim. Kuvvetle duyurmak istediğim feci durumu, basit işlerdenmiş gibi saydıklarını gösterir bir davranışla, bana bir ay kadar izinli olduğumu bildirdiler.”
Bu olay sonucu Mustafa Kemal Paşa dokuz ay kadar komutanlıktan uzak kaldı. Bu arada Aralık 1917’de Veliaht Vahdettin’in Almanya gezisinde kendisine eşlik etme görevini kabul etti. Gezi sonuna doğru rahatsızlandı ve tedavi için Viyana’ya geçti. Vahdettin gezi dönüşü Padişah olunca da ivedi Türkiye’ye çağrıldı.
Sonuçta Mustafa Kemal Paşa’nın tüm raporu doğru çıktı. Alman Mareşal ile Enver ve Cemal Paşa’lar da çelişkiye düştüler. Öncelikle Filistin Cephesi’ne taarruzu ve bilahare Bağdat’ın alınmasını savunan Mareşal Falkenhayn, savaş alanında da başarısız olunca 1917 yılı Aralık ayında görevden alındı ve yerine Liman von Sanders getirildi.
ONÜÇÜNCÜ ÇELİŞKİ/ DÜŞMAN TAARRUZ EDECEK Mİ?
Mustafa Kemal Ağustos 1918 tarihinde yeniden 7nci Ordu Komutanlığın atandı. Enver Paşa’nın bir tertibiyle atamayı da bizzat Sultan Vahdettin kendisine tebliğ etti. Huzurdan çıktığında, Enver Paşa’nın gülen yüzü ile karşılaştı ve kendisine şunları söyledi; “Bravo, tebrik ederim, muvaffak oldunuz. Azizim hiç olmazsa biraz esaslı tedbirler üzerinde konuşalım. Benim bildiğime ve anladığıma göre artık Suriye’de ordu, kuvvet, durum, isimden ibarettir. Beni oraya göndermekle intikam alıyorsunuz. Sonra usul dışında bir şey de yaptınız, bizzat bana emir verdirdiniz.”
Komutanlıktan uzak kaldığı aylarda durum değişmiş, İngilizler Ekim 1917’de taarruzla Sina Cephesini yarmış ve Kudüs’ü ele geçirmişti. Falkenthayn’ın yerine Liman von Sanders getirilmişti. Ağustos 1918 sonunda Halep’e geldi. O günleri de şöyle anlattı; “İlk işim çok üzücü ve yorucu seyahatlerle cepheyi dolaşmak ve vaziyeti tetkik etmek oldu. Bu teftiş neticesindeki kanaatim şu idi ki, her şey bitmiştir. Yakın felaketi önlemek için esaslı tedbir bulmak güçtü. Düşününüz, yüzlerce kilometre uzunluğundaki bir cephe üzerinde üç ordu vardı. Adları ordu. Zayıf, dağınık bir takım kuvvetler. Daha İstanbul’dan ayrılmazsan önce düşündüğüm şekiller içinden çıkmak ve hakikatler içine girmekti. Yani bütün bu kuvvetlerle ufak da olsa kıymetli bir kitle halinde tek bir Ordu teşkil edilmeli idi. Madem ki ben buraya memur ediliyordum, kendime güvenerek, lazım gelenlere daha önce, İstanbul’dan hareketten önce bildirdim ki; bu kuvvet benim emrime verilmelidir. Bu yoldaki tekliflerim ciddiye alınmadı.”
Ordular Grubu,Kudüs-Yafa hattının kuzeyinde Akdeniz ile Şeria arasında savunma tertibi almıştı. 8nci Ordu sağda, 7nci Ordu solda, 4ncü Ordu Şeria doğusundadı. Ordular çok zayıf, cephane yetersiz, erler yarı çıplak ve aç vaziyettedi. Mustafa Kemal anlatmaya devam ediyor; “Rahatsızlanmıştım, yatağımda yatıyordum. Bir gün Kurmay Başkanı bana o günün raporlarını okudu, basit raporlar, her zamanki gibi. Yalnız raporlar içinde bir nokta dikkatimi çekti. Bir İngiliz esirinin ifadesi. Buradan sezdim ki bir veya iki gün sonra İngilizler bütün cephe boyunca büyük bir taarruz yapacaklar. Biraz sonra bütün kurmaylarımla görüşeceğim, dedim. Yatağımdan kalktım, giyindim, çalışma odasına giderek muharebe emri yazdırdım. Bu emire; ‘Düşman 19 Eylül günü akşamı umumi taarruz yapacaktır’ diye başlıyor ve buna karşı ordum tarafından alınacak tedbirleri sıralıyordum. Bilgi olarak emri Grup Komutanı olan Liman von Sanders Paşa’ya da gönderdim. Çok hürmet ettiğim bu zat benim raporlardan çıkardığım neticeyi uzak görmüş ve gülmüş. Bununla birlikte ihtiyattan zarar gelmez diyerek bana da fazla bir şey söylemeye lüzum görmemiş. Ben verdiğim emrin uğrayabileceği anlayışsızlıkları tahmin etmiştim. Bu sebeple düşmanın işaret ettiğim zamandaki taarruzunu çok dikkatle takip ediyordum. 19-20 Eylül gecesi Kolordu Komutanlarını (İsmet ve Ali Fuat Paşa) telefon başına çağırdım ve sordum; ‘Verdiğim emri ve ona göre gereken tedbirleri aldınız mı?’ ‘Emriniz yapılmıştır’ cevabını verdiler. Ben daha telefon konuşmasını bitirmeden düşman topçusu savunma hattımız üzerine ateş etmeye başladı. Gece muharebe ile geçti. Ordumun sağ cenahındaki (8nci) Ordu esir oldu ve boş kalan cepheden geçen düşman süvarileri Liman von Sanders’in karargahını bastı. Gerçek anlaşılmıştı. Fakat neye yarar?
ONDÖRDÜNCÜ ÇELİŞKİ/YILDIRIM ORDULAR GRUP KOMUTANI?
7nci Ordu düşman taarruzu püskürttü ancak, yarılan 8nci Ordu cephesinden düşman süvarileri ordunun gerilerine düştü ve Grup karargahını bastılar. Bunun üzerine, Mustafa Kemal Paşa da çekilmek zorunda kalarak ordusunu bin bir güçlükle Şeria Nehri Doğusuna geçirdi ve önce Dera’ya sonra da Şam’ çekildi. Baskından zor kurtulan Liman Paşa Mustafa Kemal’e, Ordusunu bırakmasını emretti ve çekilebilen 4 ve 8nci Ordu artıklarını yeniden tertipleyerek oluşturacağı kuvvetle, yeni bir savunma hattı oluşturmakla görevlendirdi. Mustafa Kemal’in kanaati ise şöyleydi; “Hiçbir cephede ve tüm kuvvetler üzerinde emir komuta kalmamıştır. Yapılacak iş Halep’e kadar kuzeye çekilmektir.” Bunun hazırlık emrini de hem eski Ordusunun komutasını devrettiği İsmet Bey’e (İnönü) hem de oluşturduğu kuvvetlere hemen verdi. Bu fikrini Humus’ta gittiğinde, buna şiddetle karşı çıkan Liman Paşa’ya da zorla kabul ettirdi. Liman Paşa; “Karar budur. Fakat ben nihayetinde bir yabancıyım. Bu kararı veremem. Bunu ancak memleketin sahipleri verebilir.” diyebildi. Böylece tüm birlikleri komutasını alarak onların Halep kuzeyine çekilmesi emrini verdi ve düşmanı Anadolu kapılarında durdurmayı başardı. Burada kaldığı süre içinde Antep ve Maraş’ta ilk direnişin tohumlarını da hem fikren ve hem de ilk silahlarını tedarik ve teslim ederek maddeten atmaya da başladı. Biraz zaman atlamasıyla anlatalım, 1918 yılının son aylarıydı.(30 Ekim) Karargaha bir telgraf emri geldi. Mustafa Kemal Paşa Yıldırım Orduları Grup Komutanlığına atanmıştı. Adana’ya Grup K.lığı karargahına hareket etti, Liman von Sanders’le buluştu. Israrla Alman generallerden teslim alınması gerektiğini söylediği Yıldırım Ordular Grup Komutanlığı’nı nihayet kendisi teslim alıyordu. Tarih 31 Ekim 1918’di. 1461 gündür devam eden harbi sona erdiren Mütareke’nin uygulama esasları o sırada telgrafla karargaha ulaşıyordu.
ONBEŞİNCİ ÇELİŞKİ/BARIŞ ZAMANI VE ŞARTLARI?
Halep’te bulunduğu sıralarda, sadece muharebe sahasının değil her zaman olduğu gibi o karmaşa içinde ülkenin durumunu da düşünüyordu. Sadece düşünmekle kalmıyor, yetkili makamları uyarmayı da bir görev biliyordu. Ordu bitmişti, İmparatorluk yıkılıyordu. Padişaha iletilmek üzere bir telgraf çekti. Özetle; “Ordular muharebe güçlerini kaybetmiş, aciz hale gelmişlerdir. Düşman her gün daha elverişli ve ezici hale gelmektedir. Elverişli şartlarda bir Tekli Barış’a gitme zorunluluğu vardır ve bunun için kaybedilecek bir an dahi kalmamıştır. İzzet Paşa’nın sadrazamlığa getirilerek benimde Harbiye Nazırı olarak içinde olacağım bir hükümet kurularak duruma bu şekilde hakim olunabileceğini kanısındayım.” dedi. Bunu aylar önce Cemal Paşa’ya da önermiş ama kabul görmemişti. Bu telgraftan sonra İzzet Paşa Sadrazam oldu ve yeni hükümeti kurdu, önerdiği bir çok isim de kabineye dahil edilmişti ama Mustafa Kemal’e görev yoktu. İzzet Paşa mütareke için esir İngiliz General Tawshand’in yardımına başvurdu. Ve sonunda İmparatorluğun idam fermanı olan Mondros Mütarekesi imzalandı. Mustafa Kemal bu mütarekeyi de şöyle değerlendiriyordu; “Devlet-i Aliye-i Osmaniye, bu mütarekename ile kendini kayıtsız şartsız düşmanlara teslim etmeye razı olmuştur. Yalnız razı olmuş değil, düşmanların memleketi istilası için ona yardımı da vadetmiştir. Bu beni çok hazin düşüncelere sevk etti. İstedim ki İstanbul Hükümeti’ni tenvir edeyim, buna da çalıştığımı zannediyorum.”
Almanya ile sonuna kadar müttefik kalınmıştı ve savaşa devam edilerek büsbütün perişanlık yaşanlyordu. Hükümet tüm sorumluluğu İttahat ve Terakki’ye yüklüyor, elverişli gibi görünen bazı mütareke hükümlerine sığınarak kendilerini başarılı bulmaya çalışıyordu. Bu sıralarda 2 Kasım’ı 3 Kasım’a başlayan gece Enver, Talat ve Cemal Paşalar Almanya’ya ait Loreley adlı gemi ile İstanbul’u ve ateşe attıkları ülkeyi terk ettiler.
ONALTINCI ÇELİŞKİ/VATAN NASIL KURTULUR?
Mustafa Kemal Mondros Mütarekesi’nin ağır şartlarını kabul etmiş olmak için ancak bir tek izah imkanı düşünüyordu. O da İngilizlerle ayrıca gizli bir anlaşma yapılmış olmasıydı. Ama durum hiç öyle değildi ve öyle bir anlaşma yoktu. Tambur teslimiyet durumu söz konusuydu. Galipleri kızdırmadan, onlara yaranarak varlıklarını sürdürmek endişesi hemen hemen herkeste hakim görünüyordu. Fakat onlardan farklı düşünenler de vardı; Mustafa Kemal. Onun o günlerdeki düşünceleri Adana’nın merkezinde Atatürk Parkı’ndaki Atatürk heykelinin altında şu ibarelerle yazılıdır; “Bende bu vakiyiin (olayların) ilk teşebbüs hissi, bu memlekette, bu güzel Adana şehrinde doğmuştur.” Mütareke uygulamaları başlayıp bölgesindeki İskenderun Limanı İngilizlere bırakılmasına karar verilince, sonu şöyle biten bir telgraf gönderdi; “İngilizlerin aldatıcı muamele, teklif ve hareketlerini İngilizlerden ziyade haklı gösterecek emirleri tatbik etmeye yaradılışım müsait olmadığından ve halbuki Başkumandanlık Kurmay Başkanlığının içtihadına uymadığım takdirde birçok ithamlar altında kalmakmışım tabii bulunduğundan, kumandayı hemen teslim etmek üzere yerime tayin buyuracağınız zatın süratle bildirilmesini..” İzzet Paşa’nın cevabı ise şöyle oldu; “Gaflette değiliz ama ne yapalım yenilmişiz. Siz bizim dediklerimizi yapınız, hizmete devam ediniz, vatanın menfaati bundadır.” Bu sırada İstanbul’da Padişah da İngilizler gibi İzzet Paşa kabinesinin görevinin bittiğini düşünüyor, kabinedeki İttihatçılardan kurtulmak istiyordu. Bu fikrini de kabinede Bahriye Nazırı bulunan ve Mütareke görüşmelerine de katılan ve hükümetin devam etmesini savunan Rauf (Orbay) Bey ile yaptığı görüşmede şöyle açıklamıştı; “Beyefendi, ortada bir millet var, koyun sürüsü! İdaresi İçin bir çoban lazım! O da benim!” Anlaşılan Padişah devleti tek başına Damat Ferit ile birlikte ve işgal kuvvetlerinin istekleri doğrultusunda yönetmeye karar vermişti. 8 Mayıs günü İzzet Paşa istifa etti. Mustafa Kemal Paşa
11 Kasım 1918 tarihinde trenle Adana’dan İstanbul’a doğru yola çıktı.
13 Kasım tarihinde Haydarpaşa’da trenden inip motorla düşman gemileri arasından Dolmabahçe’ye giderken aralarından geçmek zorunda kaldıkları düşman gemileri çok kanına dokundu ve o meşhur “Geldikleri gibi giderler!” sözünü orada söyledi. Ordular terhis silahlar ise teslim edilmeye başladı. Musul işgal edildi. Tevfik Paşa Sadrazam oldu ama ömrü bir ay bile sürmedi. Sonunda Damat Ferit Sadrazamlığa getirildi. Mustafa Kemal Paşa üzüntüsünden evinden çıkamıyordu. 22 Kasım günü Padişah Vahdettin ile bir görüşme yaptı. Bu görüşmeyi de şöyle anlattı; “Cuma selamlığına gittim. Konuşma uzun sürdü. Ancak konuştuklarımız çok kısa idi. Ben sözüme başlangıç ararken Padişah beni önledi ve; ‘Bilirim ki ordunun subayları ve kumandanları sizi severler. Bana teminat verebilir misiniz ki, onlardan bana bir fenalık gelmeyecektir.’ Böyle bir sualin sebebinin ne olduğunu hemen kavrayamadım. ‘Orduya ait bazı malûmatlar mı var efendim?’ diye sordum. Gözlerini kapadı, ne evet ne hayır dedi, yalnız sorusunu bir daha tekrar etti. ‘Gerçi ben İstanbul’a geleli birkaç gün var. Buradaki vaziyeti tamamen bilmiyorum. Ama ordu, kumandan ve subaylarınızdan zat-ı şahanenize karşı bir cereyan olması için sebep görmüyorum’ dedim. ‘Yalnız bugünden bahsetmiyorum, bugünden ve yarından..’ Bu son cümle beni şüpheye düşürdü. Demek yarın Padişah öyle bir hareket yapabilir ki, ordunun vatanını seven kumandan ve subay heyeti bundan müteessir olabilir. Padişahın verilmiş bir kararı olmalıydı. Biz ise bu kararın ne olduğunu bilmeyen veya anlamak istemeyen kimselerle konuşuyorduk. Zat-ı şahane gözlerini açarken ayağa kalktı ve şu sözlerle görüşmeye son verdi; ‘Siz akıllı bir komutansınız. Tecrübesiz arkadaşlarınızı aydınlatacağınızdan eminim.’ Padişahtan da ümidini kesmişti, sadece kendisini düşünüyordu. Zaten bir ay sonra da Meclis de feshedildi. (21 Aralık 1918) Meclis’in feshinden bir gün önce Padişahla yine sonuçsuz bir görüşme yapmıştı. Bir gün sonra Meclis feshedilince Padişahın Mustafa Kemal’e bu görüşmede fesih işini danıştığı, onun da hem kendisinin hem de ordunun bu kararı doğru bulduğunu söylediği, dedikodusu bile yayıldı.
Aslında o vatanın nasıl kurtulacağı konusunda kararını vermişti. Hatta bunu açıkça ifade etmişti. 18 Kasım günü Vakit gazetesinde yayınlanan bir mülakat vermişti. Bu mülakatın yapılışı esnasında mütarekenin yanlış uygulamaları, anlaşmazlıkların çözüm yolları ve Meclis’in milleti temsil etmediğini vurgulamış, sonra da yazılmamak kaydıyla gazeteciye şunları söylemişti; “İngiltere tarihinin hiç bir devresinde bugün olduğu kadar gaileler içinde olmamıştır. İtilaf devletlerinin bu zayıf anından istifade etmek lazımdır. Anadolu’ya geçmek oradaki kuvvetleri organize etmek ve mücadeleye başlamak gerekir. Yurdumuzun kurtulması buna bağlıdır. Onlar topraklarımıza bir tek asker çıkaramazlar.” Bu sözleri gazeteci bile hiç ciddiye almamıştı. Yine o günlerde Mustafa Kemal İsmet Bey’i (İnönü) Şişli’deki evine çağırdı; “İsmet Bey; ‘Gene ne var?’ diye sordu. ‘Şuradan bir Türkiye haritası bulup açar mısın?’ dedim. Bir harita bulup açtı. ‘Ne yapacaksın?’ diye sordu. ‘Mesela, hiçbir sıfat ve salahiyet sahibi olmaksızın Anadolu’ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma çarelerini aramak için en müsait mıntıka ve beni o mıntıkaya götürecek en kolay yol hangisi olabilir?’ diye sordum. Yüzüme baktı, neşeyle ve ümitle güldü; ‘Karar verdin mi?’ dedi. ‘Şimdilik bundan bahsetmeyelim, bana memleketi, milleti ve orduyu anlayıp bilen, vaziyeti yakından gören, tehlikede şüphesi olmayan bir arkadaş gibi cevap ver!’ dedim. İsmet Bey masanın kenarındaki sandalyeye ilişti ve derin derin düşünmeye başladı. O sırada ben salonun içinde dolaşıyordum. Bana sesleninceye kadar gezindim, birden ayağa kalktı; ‘Yollar çok, mıntıkalar çok!’ dedi. Bazı ziyaretçilerin geldiğini söylediler. Haritayı kapatmaya vakit kalmadan içeri giren bu tanıdıklarla başka bahislere daldık. Bir hayli müddet sonra gene İsmet Bey’le yalnız kaldık; ‘Ne yapacağını bana ne vakit söyleyeceksin?’ dedi. Ben de; ‘Zamanında!’ dedim. Bu dakikada siz de düşünürsünüz ki verilmiş bir kararım varken onu niçin hemen tatbik etmiyorum. Ben de hemen söyleyeyim ki ağır ve kati bir kararın doğruluğuna inanmak için vaziyeti her köşesinden mütalaa etmek lazımdır. Ağır ve kati bir karar tatbik edilmeyen başlandıktan sonra ‘Keşke şu tarafını da düşünseydim. Belki bir çıkar yol bulurduk, yeniden bunca kan dökmeye, bunca can yakmaya ihtiyaç kalmazdı.’ gibi tereddütlere yer kalmamalıdır. Böyle bir tereddüt, karar sahibinin vicdanında kanayan bir nokta olur ve onun yaptığının doğruluğundan da şüpheye düşülür. Bundan başka beraber çalışacak olanlar, yapılandan başka bir şey yapılma ihtimali kalmadığına inanmalı idiler. İşte benim mütareke sırasında dört beş ay İstanbul’da kalışım, sırf bunun içindir.”
O sırada sadece bir avuç insan kendisini anlayabiliyordu. Ama o, İsmet Bey’den başka kimseye hiç bir şey söylememişti. Hatta Samsun’a hareket etmeden birkaç gün önce İsmet Bey’i evinde de gizlice ziyaret etmiş ve bunu şöyle nakletmişti;
“Şimdi size mahrem bir buluşmadan bahsedeyim. Süleymaniye sokaklarından birinde hoş bir ev. Buraya vakitsiz ve teklifsiz gitmiştim. Kim olduğumuzu bilmeksizin bizi evin içinde gören hizmetçi kız; ‘Ne istiyorsunuz? Beyefendi hazır değil!’ diyordu. Kızcağıza; ‘Hele bizi misafir odasına al, bir taraftan beyefendi de hazır olur.’ dedim. Odaya girdik. Fazla bir şey söylemeye lüzum kalmadan ev sahibi beyefendi, güler yüzüyle içeri girdi; ‘Ne haber, ne haber? Bu ne baskın?’ dedi. Kimdi biliyor musunuz? İsmet Bey! ‘Vaktim dar. Sana hikayeyi kısaca söyleyeyim.’ dedim ve her şeyi anlattım. ‘Ben yerleşinceye kadar sen de bana yardım edeceksin ve iş başladığı vakit yanıma geleceksin!’ dedim, veda etmek üzere ayağa kalktım, ellerimi tuttu; ‘Biraz daha konuşsaydık.” dedi. İstanbul’da kaldığım sürece benimle mümkün olduğu kadar az alakalı görünmesini de rica ettim.Ugur Kuyucuk Kutsal Savaş

Yıl 1923...



Atatürk'ü ziyaret etmek için bekleyenler var.. Bunlardan biri yaşlı bir köylü, Nuri Efendi'dir.. Atatürk: ''Buyur Nuri Efendi'' diyor. Nuri Efendi, Uşak'ın Kalfa köyünden geldiğini, babasından bir helva ve haşhaş yağı imalathanesi kaldığını, kendisi İstanbul'da askerliğini yaparken şeker üretimini öğrendiğini, sonra Avrupa'dan mektup zarfı içinde pancar tohumu getirttip, ekip şeker elde ettiğini anlatıyor.. ''Mehmet Hacim beyin önderliğinde 51 kişi birleştik, Terakki Ziraat A.Ş'yi kurduk. 600 bin lira sermayemiz var. Paşam! Bize el ver. Şeker fabrikamızı kuralım'' diyor. Cumhurbaşkanı Atatürk yerinden fırlıyor. Nuri Efendi'yi sevgiyle, saygıyla kucaklıyor.. ''Hepiniz varolun! Türkiye'yi bu azim, bu istek bu şevk kurtaracak...'' diyor. Gerekli talimatları veriyor. Türkiye'nin ilk şeker fabrikasını işte bu köylü Nuri (Şeker) Efendi kuracaktı.

DELİ PETRO


Bizim “Deli Petro” diye tabir ettiğimiz Rus Çarı Petro Romanov'un (1672-1725) yaptığı bazı delilikler:
1- Deli Petro 22 yaşında Çar olduğunda ilk yaptığı iş, ilk Rusça gazetenin çıkışını sağlamak oldu.
2- Ardından Avrupa'nın kullandığı Jülyen Takvimine geçilmesi emrini verdi.
3- Kadınların kendi rızaları olmadan evlendirilmesini yasakladı
4- Rus alfabesini geliştirdi.
5- Evrensel kitapları Rusçaya çevirtti. Bunlar arasında Kuran-ı Kerim de var.
6- İlk hastaneyi ve ilk tıp fakültesini kurdurdu.
7- Rus Kilisesinin siyasete müdahalesine son verdi.
8- Avrupa'daki bilimsel gelişmeleri görmek için bu ülkelere gezilere çıktı.
9- Ünlü Alman bilim adamı Leibniz ile dostluk geliştirdi ve Leibniz'in tavsiyesiyle, Saint Petersburg Bilimler Akademisi'ni kurdu.
10- Akademi masrafları gümrük ve liman gelirlerinden karşılandı.
11- Akademiye katılan yabancı bilimcilere üç katı maaş verildi. Böylece Avrupa'nın en önemli bilim adamları Rusya'ya geldi.
12- İlk bilimsel dergiyi çıkarttı.
13- Avrupa'nın en önemli kütüphanelerinden birini kurdurttu.
14- Uzay Gözlem Enstitüsü, Botanik Bahçesi, müze, basımevi, sanat atölyeleri kuruldu.
15- Bunların üye ve başkanları, Akademi'de yapılan oylamayla seçildi. "Deli" Petro hiç müdahale etmedi.
16- Rusya Bilimler Akademisi üyeleri, bugüne kadar 20 Nobel aldı.
Nasıl bir deli sizce??

Karamanoğlu Beyliği Yörük Türkleridir

Karamanoğlu Beyliği Yörük Türkleridir. Moğollar 1222 yılında Orta Asya da Özbekistan ve Türkmenistan’ı işgal etmişti. Anadoluda ise o zaman Büyük Selçuklu Devleti bulunuyordu. Oğuzların avşar boyuna ait olan Karamanoğlu Beyliği 1228 yılında Moğol baskısından dolayı Anadoluya göç etmişler. Karamanoğlu Beyi Hacı Bektaşi Veli’nin müritlerindendir. Nuri sufi dir.anadoluya ulaşınca Büyük Selçuklu Beyi Alaattin Keykubat Karamanoğlu Beyliğini Karaman ilinin Toros dağlarının içinde bulunan Ermenek ilçesine yerleştirmiş. 1242 yılında vahşi Moğollar Anadoluya ulaşmış ve Büyük Selçuklu Devleti’ni savaşta yenip zayıf hale getirmiş. Selçuklu Devleti zayıflayınca Anadolu’daki Türkler on beylik haline dönüşmüş. Bu beylikler
1. Karamanoğlu Beyliği
2. Kadir Burhanettin Beyliği
3. Eşrefoğulları Beyliği
4. Aydınoğulları Beyliği
5. İnançoğulları Beyliği
6. Alaiye Beyliği
7. Tacettinoğulları Beyliği
8. Çobanoğulları Beyliği
9. Dulkadiroğlu Beyliği
10. Ramazanoğulları Beyliğidir.
Osmanlı Beyliği 1289 – 1300 yıllarında Eskişehir Sögütte kurulmuştur. Selçuklu Devleti 1300 yılında çöktü. Osmanlılar batıda Bizans toprağı olan Bilecik, Bursayı alarak batıda ilerlemeye devam etti. Daha sonra geriye dönerek Anadolu’daki Karamanoğlu Beyliği dışındaki Beylikleri teker teker savaşarak topraklarına kattı.
Anadolu’da en kuvvetli beylik olar Karamanoğlu Beyliğini topraklarına katmak için aralıklı olarak 100 yıl savaşmıştır. 1277 yılında Karamanoğlu Beyliği Moğollar ve Selçuklular savaş yaparak onları yenmiştir. Karamanoğlu Beyliği Konyayı alarak Türkçenin Anadoluya yerleşmesine neden olmuştur.
Çünkü o yıllarda Anadoluda Farsca, Arapça gibi dillerde konuşuluyordu, Karamanoğlu Beyi Mehmet Bey Konyayı aldıktan sonra Anadoluda Türkçeden başka dil konuşulmayacak diye emir yayınlamıştır. Osmanlılar 1374 yılında Balkanlara ulaşmış ve Fatih Sultan Mehmet’in 1453 yılında İstanbulu almasıyla çok güçlenmiştir.
Fatih Sultan Mehmet Anadoluda bulunan Karamanoğlu Beyliğiyle 1466 savaş yaparak yenmiştir.
Fatih Sultan Mehmet oğlu Cem Sultanı Karamana yollayarak 1466-1486 Karamanoğlu Beyliğinin başına geçmiştir. 20 yıl içerisinde Karamanoğlu Beyliğini tamamen bitirmek için Karamanoğlu Beyliği halkını Balkanlara göç ettirmişler ve yerleştirmişlerdir.
Bugünkü Makedonya, Bulgaristan ve Yunanistan. Böylelikle Balkanlar Türk yurdu olmuştur.
Devletimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk Karamanoğlu Yörük Türklerindendir. Dedesi Hafız Ahmet Efendi Karamanoğlu Beyliğinden Yunanistan’nın Manastır vilayeti Kocacık Nahiyesine yerleşen Yörük Türklerindendir.
Annesi ise Aydınoğulları Yörük Türklerindendir. 1878 yılında Osmanlı İmparatorluğu Ruslarla savaş yapmış, Plevne savaşın komutanı Gazi Osman Paşa bu savaşta galip durumundayken; İstanbul da Sarayda ihtilal yapılmış ve Padişah Abdülaziz tahtan indirilmiştir.
Bu kargaşadan dolayı Gazi Osman Paşaya yiyecek ve cephane yeterince ulaşamamıştır ve Gazi Osman Paşa yenilmiştir. Ruslar, Bulgar milisleri birlikte İstanbul Yeşil Köye kadar ulaşmıştır.
Rus ordusunun önünde 1 milyon iki yüz bin Türk İstanbul’a ulaşmak için göç etmiştir. Göç eden dört yüz bin Türk yollarda soğuktan ve açlıktan ölmüştür. Berlin antlaşmasıyla Ruslar geri çekilmiş ve Bulgaristan’ın yarısına muhtariyet verilmiştir, Dış işleri Osmanlı tarafından iç işleri ise Bulgarlar tarafından yürütülecektir. 1902’ye kadar göç ve Türk direnişi devam etti. 1912-1914 Balkan Savaşlarında Osmanlı İmparatorluğu Balkanları tamamen kaybetmiştir. Balkanlarda milyonlarca Türk kalmıştır. Cumhuriyet döneminde1926 Yılında Mubadele Olmuş ve Yunanıstan ve Balkanlardan Türk Halkıyla Gayri Müslümler Değiştirilmiş daha sonraki yıllarda devam etmiştir.1938,1950,1968,1979,1989 yılları arasında bir milyon Türk Anadolu’ya gelmiştir. Halen milyonlarca Türk Balkanlarda yaşamaktadır. Balkan Türklerinin kökeni Karamanoğlu Beyliğinin Yörük Türkleridir.
**********
ve merak ediyorum bunca yazıyı uğraşarak yazıyoruz paylaşıyoruz peki kaç kişi okuyor. Okuyanlardan rica etsem yorum yapabilirmi...
**********
Alıntı
İsmail Atak

29 Şubat 2020 Cumartesi

Parayla Alınamayan 5 Şey


Fıkralar







İşte gün gün Kahramanmaraş’ın kurtuluşu

İşte gün gün Kahramanmaraş’ın kurtuluşu 22 gün süren destansı bir mücadele veren Kahramanmaraş, kendi kendini kurtaran şehir olarak Kırmızı şeritli istiklal Madalyası aldı. Her bir ferdi ile savaşa katılan şehir, 98 yıllık kahramanlığını doya doya kutluyor. GÜNCEL 10 Şubat 2018 Cumartesi 10:53 Dönemin tüm olanaksızlığına rağmen düşmana tek bir karış toprak vermemeye ant içen Kahramanmaraşlı, öbek öbek toplanarak direnişin seyrini değiştirecek hamleleri yaptı. 30 Ekim 1918 yılında Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasının ardından müthiş bir saldırı altında kalan ülke, kendi kendini kurtarabilmek için bir çıkış yolu arıyordu. Yüzyıllar boyunca Cihana hükmetmiş bir neslin torunları kendini kurtarıp, düşmanı bağrından atmak için bir ilham ararken, tarihler 21 Ocak 1920 yılını gösteriyordu. O zamanki adı ile Maraş, dillere destan bir kahramanlık örneği göstererek, yüzyıllarca sürecek bir kurtuluşun destanını yazdı. Gazetemiz muhabirinin çeşitli kaynaklardan derleyerek gazete sütunlarına taşıdığı kahramanlık ise şöyle oldu: “ SAVAŞ HAZIRLIĞI: Türk Bayrağı'nın Kahramanmaraş kalesi'ne çekilmesinden sonra gerginlik iyice arttı. Savaşın patlak vermesi an meselesi idi. Fransızlar, hazırlık yaparken, Türkler de kendi aralarında öbek öbek toplanmaya ve fikir alışverişinde bulunmaya başladılar. TOPLANTILAR YAPILDI Veziroğlu Mehmet Alpaslan'ın evinde bir toplantı yapıldı. Kahramanmaraşlıların düşmanla savaşa teşkilatlandırılmasının biride burada sağlandı. Kahramanmaraş'ın ileri gelenlerinden Veziroğlu Mehmet, Sandal Osman, Cerrahoğlu Zekeriya, Başkatip Rıza, Karcı Hacı, Kocaoğlu Evliya, Veliefendioğlu Ziya ve Hocaoğlu Nuri'den oluşturulan 8 kişilik temsil grubu doğrudan Sivas Heyet-i Temsiliyesi ile ilişki kurma hazırlıklan yaptılar. Ayrıca, Kahramanmaraş'ın Hatuniye, Şekerli, Bayazıtlı, Kayabaşı, Divanlı, Acemli, Ekmekçi, Dereiçi mahallelerinde de toplantı yapılarak teşkilatlanma çalışmaları başladı. Bu teşkilatlandırma çalışmaları iyi bir düzene sokularak ‘Maraş Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’ kuruldu. SAVAŞ TAKTİKLERİ ÖĞRETİLDİ Cemiyet üyelerine savaş taktikleri öğretilerek, savaş sırasında neler yapılacağı, nasıl hareket edileceği üzerinde bilgiler verildi. Teşkilatlanma hazırlığı tamamlandıktan sonra savaş harekatına geçmek için Sivas Heyet-i Temsiliyesi'ne başvuruldu. Sivas Heyet-i Temsiliyesi, o zamanlar da merkez karar organı durumunda idi. Sivas Heyet-i Temsiliyesi, savaş için Yüzbaşı Kurtoğlu Salim Bey ile Üsteğmen Kılıç Ali Bey'i görevlendirdi. Kahramanmaraş'ta savaş hazırlıkları tamamlandı. Herkesi heyecanlı bir bekleyiş sardı. Her an şehit olma, yok olma durumunun yanında sevinç, gözyaşı ve savaşın kazanılması gibi düşünceler yoğunlaştı. Kahramanmaraşlılar'ın azim ve kararlılığı sevincin en güzel örneklerinden biri idi. SAVAŞIN BAŞLAMASI: Fransız işgal komutanı General Kuerette 1500 kişilik bir birlikle Kahramanmaraş'a geldi. (6 Ocak 1920) Kahramanmaraşlı Türkler, işgal komutanı ve askerlerin gelişini protesto ettiler. Bu arada Fransızlar İslahiye'ye bir birlik daha göndererek Kahramanmaraş Yolu'nu güvence altına almaya çalışıyorlardı. Fransızlar'ın İslahiye yolunu tutmak için gönderdiği askerleri, Kılılı Köyü yakınında Muallim Hayrullah Bey'in ve arkadaşlarının baskınına uğradılar. 30 Fransız askeri burada öldürüldü. Ertesi gün de, Bahçe'den Kahramanmaraş'a yardıma gelen Fransız birlikleri Türkoğlu'nun Ceceli Köyü'nü bastılar. Ceceli Köyü'nü yakıp yıktılar. Köy halkına büyük işkence ve zulüm yaptıktan sonra, Eloğlu'na (Türkoğlu) girdiler. Fransızlar, Ceceli ve Eloğlu köylerinde 22 kişiyi öldürdükten sonra küçük ve büyükbaş hayvanların hepsini yağmaladılar. Muallim Hayrullah Bey, etrafında topladığı çete grubu ile birlikte Eloğlu'nu kuşattı. Fransızlar Muallim Hayrullah'ın kuşatması sonucu şaşkına döndüler. Muallim Hayrullah Bey çeteleri ile Fransızlar arasında zorlu bir çatışma çıktı. Zor durumda kalan Fransızlar Kahramanmaraş'taki Fransız birliklerinden yardım istediler. Fransızlar, 12 Ocak 1920'de yardım için bir tabur askeri daha Gaziantep'ten Kahramanmaraş'a sevkettiler. Fransız yardım birliği, Sarılar Köyü'nde Kahramanmaraşlı ve Gaziantepli Kuva-i Milliyelerinin baskınına uğradılar. (13 Ocak 1920). Burada 50 Fransız askerin öldürülmesi haberi; Fransızlar'da huzursuzluk ve panik yaratırken, Kahramanmaraşlı Türkler üzerinde sevgi ve coşku yarattı. Araplar ve Sarılar baskınları Fransızlar için büyük bir darbe oldu. Araplar baskınını gerçekleştirme de Pazarcık çetelerinin yardımı büyük oldu. PAZARCIK BÜYÜK ROL OYNADI Kahramanmaraş-Gaziantep yolunun kapanmasından endişelenen ve Pazarcıklılar'a bozulan Fransız komutanı, bir tabur askeri Kahramanmaraş'tan Pazarcık üzerine gönderdi. Fransız askerleri bu defa da Aksu Köprüsü'nün yakınındaki dere yamacında, Pazarcıklı Yakup Hamdi ve arkadaşlarının baskınlarına sahne oldu. Türklerin bu yoğun baskınları sırasında darmadağın olan Fransız birlikleri perişan bir halde Kahramanmaraş'a doğru kaçarlarken bu defa da Tomsuklu yakınlarında Hüseyin Efe ve arkadaşlarının baskınlarına uğradılar. Fransız Birliği'nin yarısı öldürüldü. Yarısı da güç bela Kahramanmaraş'taki birliklere kaçarak sığındılar. (19 Ocak 1920).Bu arada, Doktor Mustafa Bey komutasındaki Kahramanmaraşlı Kuva-i Milliyeliler Fransızlar'ın elinde tuttukları Yumurta Tepe'ye birkaç kez baskınlar düzenlediler. Fransızlar'ın yoğun makinalı tüfek ateşi sonucu, bu baskını durdurmayı başardılar ama Fransızlar önemli kayıplar verdiler. Kahramanmaraş'ın Nedirli köyünden Cennet Ali, yanındaki köy arkadaşları ile silahlanarak şehre geldiler. Mağralı Mezarlığı yanında (Şimdiki Kapalı Stadyum) 12 Fransız askeri ile karşılaştılar. Çatışma sonucu 2 Fransız askeri öldürüldü. Diğerleride kaçmak zorunda kaldılar. Ufak tefek yapısı olan Cennet Ali'nin cesur ve gözüpek olmasından ve teşkilat başkanlığı yapmasından dolayı Fransızların korkulu rüyası haline geldi. Cennet Ali ve arkadaşları Kahramanmaraş Çete savaşlarında önemli rol oynadılar. Fransızlar, bu baskınlar ve çete savaşlarının devamlı aralıklarla sürmesinden sonra ne yapacaklarını şaşırdılar. Son olarak Bertiz Kuva-i Milliye'si de Kahramanmaraş'a yardıma gelince, Fransız Generali Kueratta bir misilleme olarak hükümet konağını işgal etti. Kahramanmaraş Mutasarrıfını ve şehrin ileri gelenlerini tutuklattı. Türk jandarmasının biri de ateş sonucu yaralandı. 22 GÜNLÜK KURTULUŞ SAVAŞI: Kahramanmaraş'ta gerginlik son haddini bulunca Maraş Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Arslan Bey, halka silahlı savaşın başladığını duyurdu. Alman Çiftliği, Amerikan Hastanesi, Seyran Bağları ve Mercimektepe'yi Fransızlar tamamen hakimiyetlerine aldılar. 21 Ocak 1920 Çarşamba günü, şehrin her tarafında karşılıklı silahlar patladı. Fransızlar Mercimektepe'den ve Ahirdağ eteklerinden şehrin önemli yerlerini makinalı tüfeklerle taradılar. Bir yandan da top ateşiyle çevre yollarını bombardıman ettiler. Savaş gece saat 21'e kadar devam etti. Ancak her iki tarafta kesinbir üstünlük sağlayamadı. 22 Ocak 1920 Perşembe günü, çatışma bombalama, bir öncekine nazaran az oldu. Kahramanmaraşlılar'ın duruma hakim olma haberleri ortalığa yayıldı. Akşam üzeri de Fransızları yoğun bir ateşe tuttular. DÜŞMANA PUSU ATILDI 23 Ocak 1920 Cuma günü, Gaziantep'ten Kahramanmaraş'a gelen bir düşman kolu pusuya düşürülerek bir kısmı imha edildi. Bir kısmı da esir alındı. Pazarcık Kuva-i Milliye'sini yöneten Kılıç Ali Bey'de emrindeki arkadaşları ile birlikte Pazarcık'tan Kahramanmaraş'a gelerek yönetimi devraldı. Fransızlar bu durum karşısında şaşkına döndüler. Kahramanmaraşlılar'ın bu tutumları karşısında çaresiz kalmalarını anlayınca daha önce tutukladıkları Mutasarrıf Cevdet Bey'i salıverdiler. YARDIM KONVOYU 24 Ocak 1920 Cumartesi günü, Fransızlar, Gaziantep'ten Kahramanmaraş'a acele olarak bir yardım konvoyu gönderdiler. Ancak, bunu haber alan Pişkinzade Ali Rıza Bey ve emrindeki çeteler, Fransızları Karataşlık'ta pusuya düşürerek darmadağın ettiler. Kahramanmaraş'taki Fransız birliklerine getirilen malzeme ve yiyeceklere el konuldu. 25 Ocak 1920 Pazar günü, mahalle çatışmaları devam ederken, Pazarcık, Bertiz, Nedirli köylerinden grublar halinde çeteler, Kahramanmaraş'a yardıma geldiler. Fransızlar'ın birkaç kez tekrarladıkları saldırılar sonuçsuz kaldı. Fransızlar gece ışık görülen pencerelere haince ateş etmeye başladılar. Şiddetli karakışta savaşla birlikte aman dinlemiyordu. Çok soğuk olan bu günde buruk yüzler, heyecan dolu gözlere uyku girdirmiyordu artık. 26 Ocak 1920 Pazartesi günü, Evliya Efendi ve Kuvvetleri Abarabaşı ve Şekerdere'deki Ermeni evlerini tamamen yıktılar. İçerisindeki Ermenileri de esir aldılar. Evliya Efendi ve arkadaşlarının bu tutumları Fransızlar'a göre bir kabus oldu. KİLİSE KUŞATILDI 30 Ocak 1920'de Tekke Kilisesi kuşatıldı. Bombacı Ahmet, bakır sürahisinin içerisine sıkıca yerleştirdiği nal parçaları, çivi ve barut'u fitil sayesinde ateşleyerek kiliseye attı. Dışarıya çıkan Ermeniler'de esir edildiler. Savaş iyice şiddetlendi. Ermeniler de sokaklara baskınlar düzenleyerek kadın, çoluk çocuk herkesi acımasızca katletmeye başladılar. Donmuş kar üzerinde sokakta kalan çocukların bir kısmınında soğuktan öldükleri görüldü. 2 Şubat 1920'de şehrin çok yanını Fransızlar ateşe verdiler. Mahalle ve sokak aralarındaki 3-5 kişilik grublar, düşmanlarla kıyasıya kama, balta ve satırlarla çatışmaya başladılar. Kadınlann çığlıkları, çocukların ağlamaları, savaşla birlikte dondurucu soğukların etkisi tüm yürekleri dağlayan ayrı bir yara idi. Bu arada Fransız askerleri ellerine geçirdikleri kişileri kadın, çoluk, çocuk ve yaşlı demeden acımasızca işkence ve zulüm ederek katlediyorlardı. 6 Şubat 1920'ye kadar şehir içi çete savaşları bütün şiddeti ile devam etti. Her sokak arasında 3-4'er kişilik sokak muharebeleri olağan hale geldi. Hemen hemen her sokak ve mahalle aralarında cesetlere rastlanır oldu. Barut, yangın, ceset kokusunun yanında iniltiler, bağırışmalar, sızlanmalar şehrin havasını büsbütün karartmıştı. Kahramanmaraş'ın ve Kahramanmaraşlılar'ın üzerine adeta bir karabulut gibi hüzün ve kabus kaplamıştı. Çaresizlik içerisinde kalan Kahramanmaraşlılar bir yandan acımasızca olagelen savaş, bir yandan da karakış soğuğuna karşıda olsa ümitlerini yitirmediler. Belediye Dairesi, Mevlevi Dergahı ve Türk dükkanlarının çoğu Ermeniler tarafından ateşe verilerek yakıldı. Kuva-i Milliyeciler çocukların yakın köylere taşınmasını söylediler. Halkın bir kısmı çocuklarını çevre köylere koymak için yola koyulunca, halk arasında bir de panik koptu. 6 Şubat 1920'de Bertiz ve Yenicekale çeteleri düşman kışlasını kuşatarak ablukaya aldılar. Fransızlar'a yardım geleceği haberide ortalığa yayıldı. Bu sırada üsteğmen Hamdi Efendi ve süvari bölüğü komutanı Kamil Bey'de şehre geldiler. Tuzhan, Türklerin eline geçti. Hırlak Avadisin evi Mıllış Nuri tarafından yakıldı. Mıllış Nuri'de Ermenilerle savaşırken şehit edildi. Kırklar Kilisesi'de çeteler tarafından yakıldı. 7 Şubat 1920 günü Albay Normand komutasındaki 300 kişilik Fransız birliği yardım için Erkenez çayı kenarına gelerek karargah kurdular. Yanlarında getirdikleri 4 adet topla şehri bombalamaya başladılar. Bir yandan da Mercimektepe'den şehri bombalamayı sürdürüyorlardı. Şehir tamamen iki top ateşi arasında kalmıştı. Diğer yandan da Fransız Askeri Kışla'sından da destek sağlanıyordu. İslahiye'den gelen Fransız Birliği'ne Yörükselim Bey ve müfrezelerinin karşı koymalarına rağmen, Fransızlar pek etkilenmediler. İki ateş arasında kalan Kahramanmaraşlılar, çocukları ve hastaları çevre köylere taşımaya başladılar. Halk dilinde bu duruma ‘kaç kaç’ diye söylenir. Maraş Müdafa­i Hukuk Reisi Arslan Bey, geri çekilmenin şehirde büyük bir katliama sebebiyet vereceğini ve yolun Sivas'a kadar açılmasının sebebiyet vereceğini söyleyerek, direnmenin devam etmesini ısrarla söyledi. BOMBA YAĞDIRDILAR 9 Şubat 1920 günü Fransızlar şehri aralıklarla tekrar bombalamaya başladılar. Şehrin çok yerini yakıp yıktılar. Şehirdeki halk arasında açlık ve kıtlık tehlikesi de başgöstermeye başladı. Kılıç Ali Bey ve emrindeki çeteler Kümbet Kilisesi'ni ele geçirerek, Ermenilerin bazılarını da esir aldılar. 10 Şubat 1920'de Kahramanmaraş'ın ileri gelenleri, Doktor Mustafa ile bir toplantı yaparak; ‘soykırım olabileceğini, teslim olmaktan başka çare kalmadığını’ belirttiler. Doktor Mustafa da şehrin bazı ileri gelenlerine ve halka bu duygularından vazgeçmelerini ve direnmelerini söyledi. Doktor Mustafa'ya göre; er geç Kahramanmaraşlılar başarıya ulaşacaktı. DÜŞMANA AĞIR DARBE Bu sırada Fransızlar'da Kahramanmaraşlılardın bu büyük dirençleri ve karşı koymaları karşısında iyice ümitsizliğe düştüler. Fransızlar'da çaresizlik içerisinde şehri terketmeyi düşünüyorlardı. Aynı gün Doktor Mustafa, yanında emir eri olduğu halde, Amerikan Koleji'ne gelerek General Kueratte ile görüştü. Görüşmeden sonra geri dönüşünde emir eri ile birlikte Ermeniler tarafından Alman Hastanesi yakınında pusuya düşürülerek şehit edildi. Doktor Mustafa'nın şehit edilmesi, şehrin hemen her yanında anında duyuruldu. Doktor Mustafa'nın şehit edilmesi haberi Fransızlar ve Ermeniler arasında adeta bir şok etkisi yaptı ve büyük bir panik yaşandı. Çünkü, Kahramanmaraşlılar'ın son anda topyekün Fransızlar ve Ermeniler üzerine yürüyerek heran büyük bir katliam yapabileceklerinden çekinmeye başladılar. Doktor Mustafa, Kahramanmaraşlılar'ın o anda lideri ve en sevilen kişilerin başında geliyordu. Fransızlar ve Ermeniler'de bunun şuuruna vardılar. Zaten, Doktor Mustafa'nın da Ermeniler tarafından katledilmesi, bardağı taşıran son damla oldu. DÜŞMAN SONUNDA ANLADI Fransız ve Ermeniler; Kahramanmaraşlılardın vatanından, milletinden, namusundan, bayrağından, dininden, kutsal kitabından hiçbir zaman taviz vermeyen, örf adet ve geleneklerine sıkı sıkıya bağlı bir toplum olduğunu anladılar. 11 Şubat 1920 gecesi Fransızlar ve Ermeniler, Kahramanmaraşlıların bu durumlarını bildikleri için birden ateş keserek kaçma hazırlığı yaptılar. Aynı gece kim tarafından ateşe verildiği henüz kesin olarak bilinmemekle birlikte, Fransız askeri kışlası yanmaya başladı. Bununla birlikte içindeki cephaneler de ateş alarak yanmaya ve patlamaya başladı. Gece yarısı apar topar kaçmaya başladılar. Bu sırada Kahramanmaraşlılar da ışıkları söndürerek heran bir baskın olabileceğini düşünüyorlardı. Nitekim, geceleyin sabaha karşı Fransız ve Ermeniler, bazı evleri ateşe vererek kaçmaya başladılar. Bunun üzerine bıçağını, baltasını, tabancasını, kazma ve küreğini kapan Kahramanmaraşlılar bunların peşlerini bırakmadılar. 12 Şubat 1920 günü sabaha karşı, şehir Fransızlar'dan ve Ermeniler'den tamamen temizlendi. Fransızlar İslahiye'ye kadar kaçtılar. Kaçamayan ve yakalanan 100 civarındaki Ermeni ve Fransız da Türkler tarafından esir edildiler. 22 GÜN SÜRDÜ 22 gün 22 gece süren Kahramanmaraş Kurtuluş Savaşı 12 Şubat 1920 günü sabah namazı sularında resmen sona erdi. Artık savaş bitmişti. Bütün Kahramanmaraşlılar ve civar köylerden gelen binlerce vatansever, cefakar Kahraman-Gaziler sabahın erken saatlerinde şehrin merkezine toplanarak, sevinç gözyaşları içinde birbirlerine sarıldılar. Kucaklaştılar. Birbirlerine sarılarak sevinç gözyaşları ile herkesin adeta ağladığı görüldü. Kardeşliğin, birlik ve beraberliğin Türk gurur ve şuuru ile Islam ahlakının en güzel örnekleri burada sergilendi. İkramlar, sevinçler, saygınlık, sevgi, bağlılık, Türk örf adetleri ile millet sevinçten adeta coştu. Artık acılı günler geride kalmıştı. İnançlı, azimli ve şuurlu Kahramanmaraşlılar'a yan gözle bakan düşmanın gözünün her zaman oyulacağı söylendi. Vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü altın harflerle tarihe geçiren Kahramanmaraşlı sevincinin haklı gururunu yaşıyordu artık. Bu coşku ve sevgi yumağı öğle sonuna kadar artarak devam etti. AğıtIar yakıldı, türküler söylendi, folklorik yöre oyunları sergilendi. Evlerden halka ikramlar dağıtıldı. BAYRAM GİBİ KUTLANDI O günden sonra her yıl 12 Şubat günü köylüsü ile mahallelisi ile hep bir olup el ele vererek kucaklaşma, sevinç, bayram yapılması gelenek haline getirildi. 12 Şubat Kahramanmaraş Kurtuluş Bayramı'nın devlet töreni ile de her yıl kutlanması kararlaştırıldı. Bu nedenle, her yıl 12 Şubat günü Türkiye'nin en görkemli ve muhteşem Kurtuluş Bayramı Kahramanmaraş'ta kutlanmaya başlandı. Kahramanmaraş Kurtuluş Bayramı'nın şehirde olduğu gibi bütün Türkiye'de de ayrı bir yeri ve önemi vardır. Maraşlılar'ın bu kahramanlıklanndan dolayı 1925 yılında T.B.M.M.'nin kararı ve Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın da onayı ile şehre İstiklal Madalyası verildi” Derleyen: Mustafa Kılınç #Kahramanmaraş, #kurtuluş, #istiklal madalyası, #mücadele, #kahramanlık, #savaş, #Tarih, #destan YORUM EKLE Adınız Soyadınız Yorum Gönder YORUMLAR Hatice KILINÇ - 1 ay Önce Kaleminize sağlık çok güzel bir yazı olmuş bu kadar ayrıntilı bilmiyordum.Yasasin Kahraman Türk Milleti Cevapla Beğen (8) Beğenme (1)
OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ ==>http://www.marasmanset.com/…/iste-gun-gun-kahramanmarasin-k…
Kahramanmaraş Manşet Gazetesi

MUHTEŞEM BİR HİKAYE : GÖZ YAŞLARIYLA OKUYACAKSINIZ !!!


Okulun ilk gününde 5. sınıfın önünde dururken, öğretmen çocuklara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Ancak bu imkâns
ızdı, çünkü ön sırada oturduğu yerde bir yana kaykılmış
ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı. Bayan Mediha bir yıl önce Mustafa yı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemişti. İlave olarak Mustafa tatsız olabiliyordu. Bu öyle bir noktaya geldi ki, Bayan Mediha onun kâğıtlarını büyük bir kırmızı kalemle işaretlemekten, kalın çarpılar (x ) yapmaktan ve kâğıdın üstüne büyük? F? (en düşük derece) koymaktan zevk alır oldu.

Bayan Mediha nın okulunda, her çocuğun geçmiş kayıtlarını incelemesi gerekiyordu ve Mustafa nın kayıtlarını en sona bıraktı. Ancak, onun hayatını gözden geçirdiğinde, bir sürpriz ile karşılaştı.
Mustafa nın birinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafa gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapıyor ve çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli?
İkinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafa mükemmel bir öğrenci, sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor, ama annesinin ölümcül bir hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evde ki yaşamı mücadele içinde geçiyor.?
Üçüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafa nın annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Mustafa elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evde ki yaşamı yakında onu etkileyecek.
Mustafa nın dördüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
"Mustafa içine kapanık ve okulda derslere çok fazla ilgi göstermiyor. Çok
fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor.
Bunları okuyunca, Bayan Mediha problemi kavradı ve kendinden utandı.
Öğrencileri ona güzel kurdelelerle ve parlak kâğıtlara sarılmış hediyeleri
getirdiğinde bile çok kötü hissediyordu. Mustafa nın hediyesini alıncaya
kadar bu böyle devam etti.
Mustafa nın hediyesi bir marketten aldığı kalın, kahverengi ambalaj kâğıdı
ile beceriksizce sarılmıştı.
Bayan Mediha onu diğer hediyelerin ortasında açmaktan acı duydu. Bayan Mediha pakette taşlarından bazıları düşmüş yapma elmas taşlı bir bilezik ve çeyreği dolu olan bir parfüm şişesini çıkarınca çocuklardan bazıları gülmeye başladı. Ama o bileziğin ne kadar güzel olduğunu haykırdığında çocukların gülmesi kesildi. Bileziği taktı ve parfümü bileklerine sürdü. Mustafa, o gün okuldan sonra öğretmenine şunu söylemek için kaldı.
Öğretmenim bugün aynı annem gibi kokuyordunuz.
Çocuklar gittikten sonra, Bayan Mediha en az bir saat ağladı. O günden
sonra, okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı. Bunun yerine, çocukları
eğitmeye başladı. Bayan Mediha, Mustafa ya özel ilgi gösterdi. Onunla çalışırken, zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu. Onu daha fazla teşvik
ettikçe, daha hızlı karşılık veriyordu. Yılın sonuna kadar Mustafa sınıfta
ki en zeki çocuklardan biri oldu ve tüm çocukları aynı derecede sevdiğini
söylemesine rağmen, Mustafa onun gözdelerinden biri idi.
Bir sene sonra, Bayan Mediha kapısının altında Mustafa dan bir not buldu,
ona hala tüm yaşamında sahip olduğu en iyi öğretmen olduğunu söylüyordu.
Altı yıl sonra Mustafa dan bir not daha aldı. Liseyi bitirdiğini, sınıfında
üçüncü olduğunu ve onun hala hayatındaki en iyi öğretmen olduğunu yazmıştı.
Bundan dört yıl sonra, bazı zamanlar zor geçmesine rağmen okulda kaldığını,
sebatla çalışmaya devam ettiğini ve yakında kolejden en yüksek derece ile
mezun olacağını yazan başka bir mektup aldı. Yine Bayan Mediha nın tüm
yaşamında ki en iyi ve ne favori öğretmen olduğunu yazmıştı. Sonra dört yıl
daha geçti ve başka bir mektup geldi. Bu kez fakülte diplomasını aldıktan
sonra, biraz daha ilerlemeye karar verdiğini açıklıyordu. Mektup onun hala
karşılaştığı en iyi ve en favori öğretmen olduğunu açıklıyordu. Ama simdi
ismi biraz daha uzundu.
Mektup söyle imzalanmıştı,
Prof. Dr. Mustafa Yılmaz ( Tıp Doktoru)
Öykü burada bitmiyor.
Görüyorsunuz, ortaya çıkan başka bir mektup var.
Mustafa bir kızla tanıştığını ve onunla evleneceğini söylüyordu. Babasının
birkaç hafta önce vefat ettiğini açıklıyordu ve evlenme töreninde Bayan
Mediha nın damadın annesine ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu.
Şüphesiz Bayan Mediha bunu kabul etti. Ve tahmin edin ne oldu?
Taşları düşmüş olan o bileziği takti. Dahası, Mustafa nın annesinin süründüğü parfümden sürdü.
Birbirlerini kucakladılar ve Dr. Mustafa, Bayan Mediha nın kulağına şöyle fısıldadı,
"Bana inandığınız için teşekkür ederim, öğretmenim.
Bana önemli olduğumu hissettirdiğiniz ve bir fark meydana getirebileceğimi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim"
Bayan Mediha, gözlerinde yaslarla fısıldadı, söyle dedi,
Mustafa, yanlış şeylere sahiptim. Bir fark meydana getirebileceğimi bana
öğreten sensin. Seninle tanışıncaya dek, nasıl öğreteceğimi bilmiyordum".
Birinin Hayatında Bir Fark Oluşturmaya Çalışın
(Daha önce hiç bir gönderiyi paylaşın diye rica da bulunmadım. Ama bu gönderiyi paylaşın, paylaşın ki hâlâ insanlığın ölmediğini herkese gösterelim...)

Köylü kadının ikram ettiği ayranı içen ATATÜRK teşekkür ettikten sonra ona sorar "senin kocan yokmu?"

Tunç yüzlü, elleri nasırlı Türk anası Ankaranın kendine özgü şivesiyle kocasının Sakarya Savaşın'da yaralandığını, yarı yatalak olduğunu anlatır. Ata sorar "peki ne zaman doğdun?"

Kadın ciddi ciddi cevap verir.1919 da doğdum ATAM der.

Atatürk bir an düşünür. Yıl 1934 olduguna göre kadın 15 yaşındayım demiş olmaktadır. Oysa orta yaşları bulmuş görünmektedir.
Ata tekrar sorar "nasıl olur?"

Kadın: "biz buralarda o tarihten önce yaşamıyorduk ki ATAM" cevabını verir.

Atatürk bu girişken hazırcevap Anadolu kadınının zekice nüktesi karşısında gülümser..

Ayrılırken yaverine kadının adını soyadını adresini not ettirir.

İşte bu köylü kadını ilk bayan milletvekilimiz
SATI KADIN'dır.

TÜRKİYE 9.SINIF ÖĞRENCİSİ 3 GENCİN YAZDIĞI YAZIYI KONUŞUYOR.


Atatürk’ün hep “kahraman” olduğunu söylediler bize… Düşmanları nasıl yendiğini, ulusunu karanlıktan aydınlığa nasıl çıkardığını, yurdu nasıl kurtardığını, zaferden zafere nasıl koştuğunu, yurtsever biri olduğunu ve ulusu için neler yaptığını, her başarıyı kendisine değil de ulusuna mal ettiğini, dünyaya hükmeden kararlı bir devlet adamı olduğunu anlattılar. Her söyleyen, her söylediğinde gerçekten de haklıydı. O, bizim için hep ulaşılmaz, hep ayrıcalıklı biriydi.

Atatürk’ü bir “kahraman” olarak değil de bir “insan” olarak düşündünüz mü hiç? Oysa O, saydığımız tüm üstün niteliklerinin yanında bir “insandı”. O da bizim gibi banyo yapan, yemek yiyen, pijama giyen, ağlayan, üzülen, gülen, seven birisiydi. Herkes gibi O’nun yaşamında da hırslar, heyecanlar, öfkeler, iniş ve çıkışlar vardı.
Renkli bir kişiliği vardı… Erleriyle sigara içip sohbet eden, köylüyle ayran bölüşen, şekerli kahve içen, fal baktıran, gecelik entarisi giyen, bağdaş kuran sade bir vatandaştı. Yemek seçmez, sofraya gelen her yemeği yerdi. Karnıyarığı, kuru fasulyeyle pilavı, gül reçelini ve kavrulmuş leblebiyi çok severdi.
Arkadaşlarıyla sokaklarda korumasız yürüyen, Lebon’a pasta yemeye, Rejans’a Borç çorbası, Vefa’ya boza içmeye giden, aklına eseni yapmayı seven, özgür ruhlu bir entelektüeldi.

Gramofonunu başucundan ayırmayan, vals ve tangoya bayılan, balolarda genç kızların en gözde kavalyesi olan bir salon adamıydı. Bir iğde ağacının kesilmesine üzülen, bir tayın ölmesine ağlayan, doğayı seven, ulu bir çınarın görkemiyle büyülenen ve bir dalının bile kesilmesine gönlü elvermeyen bu nedenle de o yılların teknolojik olanaklarıyla bir binayı yerinden 4. 80 metre kaydırtan bilinçli bir çevreci, insan sevgisiyle dolu bir askerdi.
Sık sık Sarayburnu’na giderek halkın arasına karışmayı ve onlarla birlikte müzik dinlemeyi çok severdi.

O’na Sarı Paşa derlerdi… Kararlı bir devlet adamı sertliğine ve cesur asker kişiliğine karşın, özel yaşamında çok duygusaldı.

Belki de küllenmemiş aşklarıyla geçmişe özlem duyan, sık sık gözleri dolan bir adamdı… Selanik’teki çocukluk aşkını ve Fikriye’yi hiçbir zaman unutamadı. Başka aşklar da yaşadı. O’na neredeyse dönemin bütün kadınları âşıktı. Kadınlar, gazeteden kestikleri fotoğrafını, göğüslerindeki madalyonlarda taşırdı. Eşi Latife Hanım da genç kızlığında, Paris’te yayımlanan bir dergiden Paşa’nın fotoğrafını kesip madalyonuna koymuştu. Bunu da ilk karşılaştıklarında Mustafa Kemal’e göstermişti. Bu durum, romantik Mustafa Kemal’i, fazlasıyla duygulandırmıştı. O, genç kızlar için düş kurup özledikleri ve bir türlü ulaşamadıkları beyaz atlı bir prens, mavi gözlü çok yakışıklı bir asker, düşlere giren bir masal kahramanıydı.

Atatürk, tüm insanlara değer verirdi; ama kadına ve kadın haklarına verdiği değer kuşkusuz tartışılamazdı. Kadını kadın olarak değil de Avrupalılar gibi insan olarak görürdü. Onların eğitimini önemli bulurdu. Kadınların erkeklerden daha bilgili, daha aydın, daha verimli olmaları gerektiğini söylerdi. Kadınları geri kalmış toplumların uygar olmadığını düşünürdü.

Cumhuriyetin ilanından sonra Tarsus’a gittiğinde O’nu karşılayanlar arasında Kurtuluş Savaşı kahramanlarından iri yapılı, yağız çehreli Adile Çavuş da vardı. Adile Çavuş saygı, sevgi ve coşkusundan Atatürk’ün önünde yere kapanır, ağlayarak toprağı öper. “Bastığın toprağa kurban olayım Paşa’m! ” der. Atatürk, Adile Çavuş’un elinden tutarak onu yerden kaldırır. “Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil omuzlar üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.” der ve toplumun anası olarak gördüğü kadını yerden kaldırır.
O, Türk kadınına örnek olsun diye seçtiği, Sorbon’da eğitim gören modern Latife Hanım’la olan evliliğinde çok mutsuz oldu. Bu evliliği sürdüremeyeceğini anlayınca çaresiz kalıp boşandı, kendini bekarlığa mahkum ederek bir daha evlenmemeye and içti. Eşinden ayrıldığı gün gramofonda Sadettin Kaynak’ın şu şarkısını dinleyip ağladı.

Gördüm seni bir gün yeni açmış güle döndüm.
Coştum, şakıyıp aşk okuyan bülbüle döndüm.
Bak ayrılığın şimdi karanlık kucağında
Bir bağrı yanık, boynu bükük sünbüle döndüm.
Ömrü boyunca evlat özlemiyle yanıp tutuşarak manevi çocuklarıyla avundu… Cumhurbaşkanı oldu; ama mutlu bir aile reisi olamadı.
O’nu çoğu kez kahraman bir asker, başarılı bir devlet adamı, kararlı ve cesur bir devrimci, çağdaş bir halkçı, ender rastlanan bir deha; şık giyinen, yakışıklı bir lider fotoğrafı olarak tanıdık, sevdik ve anımsadık…

O, koyduğu eşyaların yerinin değişmesini sevmeyen, değişiklik yapılacaksa bunu yalnızca kendisinin yapması gerektiğini düşünen birisiydi. O’nun doğasında kendisi seçmek ve düzenlemek, kendi istediği yere koymak vardı.

Oysa O, bütün bu değerlerinin arkasında gizlenen, utangaç, ârif, duygulu, seçkin zevkleri ve sanat tutkusu olan, milyonların arasında yaşayan birisiydi.

Kimi zaman acı, kimi zaman özlem çeken, kimi zaman ağlayan, kimi zaman pişmanlıklarla sarsılan bir yalnız adamdı. Bazen bir çocukla gülen, köpeğiyle dertleşen, atıyla yalnızlığını paylaşan bir yalnız adam. O, gerçekten yalnız mıydı? Devrim yapan her lider biraz yalnız değil midir? Halkından hiç kopmayan, halkla arasında perde olmasın diye koruma bile kabul etmeyen bir yönetici nasıl yalnız olabilirdi? Çiftlik’ten tohum almaya gelen köylülerle konuşan, şakalaşan bir halk adamı yalnız olabilir miydi?

Değil yaşarken, öldükten sonra bile yalnız kalmadı. Norveçlilerin “Atatürk gibi olmak” diye bir deyimlerinin, tüm dünyada “Atatürk çiçeği” adıyla bilinen bir çiçeğin olduğunu hepimiz bilmiyor muyuz? Yunan Başkomutanı Trikopis, her “Cumhuriyet Bayramı”nda Atina´daki Türk Büyükelçiliğine giderek Atatürk`ün resminin önüne geçip saygı duruşunda bulunurmuş. Düşmanlarının bile saygı gösterdikleri ulu bir devlet adamı yalnız olabilir mi hiç?

Haiti Cumhurbaşkanı, mezar taşının üzerine “Bütün ömrüm boyunca Türkiye´nin lideri Mustafa Kemal Atatürk´ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm.” cümlesinin yazılmasını vasiyet etmiş. Vasiyeti de yerine getirilmişti. Bu vasiyet bile Ata’mızın hâlâ yaşadığını ve yalnız olmadığını kanıtlamaya yetmez mi?

Ne yapmak istediğini çok iyi bilirdi O. Adaletliydi. Başkalarını dinlerdi. Gazete kağıdına sardığı tütünü içmeye çalışırken eli yanan ve bu yüzden de kendisine söven bir köylüyü tutuklayıp yargılayanlara, “Bırakın o adamı, onu mahkemeye vereceğinize doğru dürüst sigara içmesini temin edin.” deyip köylüyü serbest bıraktırmıştı. Hoşgörülüydü. Bilet almadan yolculuk yapan ve bunu mebus ayrıcalığı olarak gören milletvekillerine kızar ve onları çok ayıplardı.

Toplantılarda sık sık görülmezdi; ama toplantıları kendi yaratırdı. Bir halk toplantısında, kendisine “Paşa’m, size diktatör diyorlar, ne dersiniz?” sorusunu yönelten gence, “Ben diktatör olsaydım, sen bana şimdi bu soruyu soramazdın! “yanıtını veren Sarı Paşa akıllı, hazırcevap bir yöneticiydi.

Türk ulusunun Ata’sı, kurtarıcısı, kahramanı, Cumhuriyet’in mimarıydı. Milyonlarca seveni, uğruna öleni, yoluna baş koyanı vardı.

Ömrünü ulusuna adadı, yüreğinde hep acıyı taşıdı, özel yaşamında ıssızlığı yaşadı… Aşklarını içine gömdü, baba olamadığı için çok üzüldü.

Bedevi bir falcının kehanetini 26 yıl içinde sakladı ve ondan çok etkilendi. Cumhurbaşkanlığının 15 yıl süreceğini, ne zaman öleceğini çok iyi biliyordu…
Savaşta yüz binlerce düşmanla çarpışıp onları yok etti; ama ölmek üzere olan atını vuramadı. Köpeği Foksi ölünce, onun doldurulmuş bedenini görmeye dayanamadı. Yeşile ve maviye tutkundu, kesilen bir ağaç için yas tutardı. Çankaya’dan Meclis’e giden yolun üzerindeki iğde ağacına sanki âşıktı. Bu benim ağacım der, gelip geçerken o ağacı selamlardı. Yol yapımı nedeniyle kesilen o ağaca çok üzülmüştü. Onu, bozkır Ankara’yı yeşile dönüştürecek bir umut simgesi olarak görmüştü. Çankaya Köşkü’nün bahçesindeki ağacı kesen bahçıvanın işine son verilmesini; ama bahçıvana başka bir iş bulunmasını söylemişti.

Şarkılardan fal tutar, aşk ve özlem şarkıları çalınırken ağlardı. Özgür ruhuyla, bazen ortalardan kaybolmak ister, bir sade vatandaş gibi yaşamanın özlemi ve coşkusuyla, otomobilinden inip hareket etmek üzere olan trene atlar, tramvaya binip Beyoğlu’na çıkar; aklına esti mi türkü söyler, coştu mu zeybek oynar, erleriyle güreş tutar, gece yarısı mutfağa inip aşçısıyla omlet ya da yakınlarının pek sevdiği menemene benzer bir yumurta yemeği yapardı.

Sofrasında oturup da düşüncelerini söyleyen insanları cesaretli olarak görmez, üstelik söylemeyenlere çok kızardı. Bir şeye karar vermeden önce herkesin düşüncesini alırdı.
Ankara’nın değişik yerlerinden gelen konukları kabul eden Latife Hanım’ın kabul günlerine O da arkadaşlarıyla katılırdı.

Florya’da kaldığı günlerde, halkın arasında denize girerdi. Çocuklarla şakalaşır, gençlerle söyleşir, sandala binip saatlerce kürek çekerdi. O’na pencereden el sallayan tanımadığı yaşlı kadınların yalısına sandalını yanaştırıp kahve içmeye giderdi. Onlarla saatlerce söyleşirdi. Bir şenliğe rastlasa “Galiba burada bir düğün var.” deyip sünnet çocuklarını ya da gelinle damadı ziyaret eder, onlara armağanlar verirdi. Bazen de rastgele bir kapıyı çalıp Tanrı misafiri olur, onlarla birlikte sofralarında pilava kaşık sallar, dertlerini dinlerdi.
Bir Adanalı kadar sıcakkanlı; Karadenizli olmamasına karşın, bir Karadenizli kadar cana yakın, bir Aydınlı kadar oturaklıydı. Kısacası O, Anadolu insanının mayasından, onun kumaşındandı.

Kendisini Türk ulusunun öğretmeni olarak görürdü.

Yakın arkadaşı Behçet Kemal Çağlar’dan, kendisinde gördüğü nitelikleri anlatan bir şiir yazmasını istemişti. Yarım saat sonra şiiriyle dönen ve Atatürk’ün yiğitliği, zaferleri ve devrimlerini bir bir dile getiren ünlü ozana, “Olmamış. Sen benim asıl niteliğimi yazmamışsın. Benim asıl niteliğim, öğretmenliğim, ben ulusumun öğretmeniyim, bunu yazmamışsın. “demiş ve buna da çok üzülmüştü.

Atatürk aslında öğretmen değil, dünyada “Başöğretmen” olarak kabul gören tek liderdi. Bir geometri kitabı yazmıştı. “Üçgen, açı, dikdörtgen …” gibi tam 48 geometri teriminin Türkçe ad babasıydı. Bu yönüyle de Mustafa Kemal, gerçekten bir öğretmendi.

En büyük düşü bir dünya turuna çıkmak, Türk dili ve tarihi üzerindeki çalışmalarını genişletmekti. Çok çalışkandı. Onun için çalışma saati diye bir şey yoktu. Yapacağı işi bitirinceye kadar uyumadan, dinlenmeden, yemek yemeden çalışırdı. Uykunun dostu değildi. Zaman zaman geçirdiği kısa hastalıklar bir yana, sabah güneşini görmeden yatağına girmez ve uyumazdı. Uykuda geçirdiği zamana acırdı. Başladığı kitabı çok sevmişse onu bitirmeden uyumazdı. Binlerce kitabı vardı; ama bunlardan birini, Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” romanını cephede bile başucundan ayırmazdı.

Giyimiyle ve ev düzeniyle yakından ilgilenirdi. Gömleklerinin hepsi beyazdı, başka renk gömlek giymezdi. Lacivert kıyafeti hiç sevmezdi. Çok şık giyinirdi. Takım elbiselerinin modellerini hep kendisi çizerdi.

Sabah kahvaltısını yapmak istemez, yataktan kalkar kalkmaz odasındaki divanın üzerine bağdaş kurup oturur ve kahvesini içerdi. Eğri duran eşyaları düzeltmeden rahat edemezdi.
Yufka yürekliydi. Gittiği yurt gezilerinde kendisi için kurban edilen hayvanlara bakamaz, böyle durumlarda sırtını dönerdi.

Sportmen bir kişiliği vardı. Her gün at biner, yüzmeye gider, kürek çeker ve tavla oynardı. Kısacası spor yapmayı çok severdi.

Değişik bir insandı..

Alçakgönüllüydü; ama hiç de uysal değildi, sertti. Yaşamı zor olaylarla geçmişti.
Her şeyi kazanarak elde etmek ister, hak etmediği hiçbir koltuğa oturmazdı. İstanbul Üniversitesinin bir salonunda yapılan açılış törenine katılmıştı. Herkes tahta iskemlelere, O da kendisi için hazırlanan kırmızı renkli süslü koltuğa oturacaktı; ama oturmadı. Yanındaki profesörlere bakarak “Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk yalnızca sizlere layıktır.” dedi.

En kıdemli profesörü o koltuğa oturtup programı tahta iskemlede izledi. Böylece dünya lideri olmanın yolunu da herkese göstermiş oldu.

Yoğurda “yuğurt”, tabancaya “tapanca”, sarhoşa “sarfoş”, derdi. Kendini övenleri ve yağcıları hiç sevmezdi. Lafı uzatanların sözünü “yani” diyerek keser, anlamsız sorulara sinirlenirdi. İlk mecliste, bir oturum sırasında üyelerden birinin “Paşam, laikliğin ne anlama geldiğini anlamadım, anlatır mısınız?” sorusuna çok kızmıştı. Elini kürsüye vurmuş, soruyu soran din bilgini üyeye, “Adam olmak demektir hocam, adam olmak!” diye yanıt vermişti.

Herkese “çocuk” demeyi pek sever, armağan vermeye bayılırdı. Durup dururken odasına çıkar ve çok özel, seçkin, şık eşyalarını sofradaki dostlarına seve seve dağıtırdı. Eli çok açıktı. Kimine kravat, kimine gömlek, kimine kürk hediye ederdi. Sofradakiler bu özel armağanların değerinden çok, Atatürk’ten armağan aldıkları için sevinirlerdi.

Bazen de cimriliği tutardı… Gardırobundaki on beş – yirmi zarif kalpağı arkadaşlarının başına tek tek yerleştirir sonra da ” lıh… Veremeyeceğim…” der, kalpaklarını geri alarak yakın arkadaşlarına şakalar yapardı.

Her insan gibi düşleri ve aşkları vardı. Bursa’yı ziyaret ettiğinde onuruna bir akşam yemeği verilmiş. Kendisini neşeli ama düşünceli gören davet sahibi Laika Hanımefendi, cesaretini toplayarak Gazi’ye,” Paşam! Af buyurunuz, hiç âşık oldunuz mu? Sevdiniz mi?”diye bir soru yöneltmiş. “Sevmek!… Sevmeye acaba vakit bulabildik mi Hanımefendi? Ömrü, çeşitli mücadeleler içinde geçen, dağ, tepe, dere demeden dolaşan, çadırda, karargâhta ömür süren bir askerin sevmeye vakti kalır mı sizce?” diyerek soruya, soruyla yanıt vermiş. Ardından da “Biz de insanız Hanımefendi! Bizim de çarpan kalbimiz, bizim de his tarafımız var… Yoksa, askeriz diye, bu yönümüzden kuşku mu duyarsınız?” demiş. Bu yanıt da sevmiş, ama çok sevmiş; ancak sevgiyi dilediğince yaşayamayıp içine gömmüş Mustafa Kemal’in, Latife Hanımefendi ile evlenmesinden bir hafta önceki itirafı olmuştu.

Yaşamının her döneminde onurunu duygularından üstün tuttu. Birdirbir oynayan komşu çocuklarının oyun çağrısını kabul eder; ama onların üzerinden atlaması için eğilmezdi. Ama eğil ki atlayalım diyen arkadaşlarına başını sallayarak “Ben eğilmem, üstümden böyle atlayabiliyorsanız atlayın.” dedi.

Çok sık düş görür… Düşlerinin baş kahramanı Zübeyde Hanım’la, gelincik ve ayçiçeği tarlalarında buluşur, ömründe yalnızca bir kerecik giydiği mareşal üniformasıyla anasına kavuşmak için koşup durur, bir türlü ulaşamayıp ter içinde uyanırdı. Düşlerinde annesine ulaşıp onu kucaklayacağı gün, öleceğine inanırdı. Ölümü, Zübeyde Hanım’la randevu gibi düşünürdü. Bazı şeylerin olacağını önceden sezer, gördüğü kötü düşlere üzülürdü. Annesinin ölümünü de düşünde görmüş ve ardından da bu üzücü ölüm haberini almıştı.
Ankara’da, sıkça ve gizlice, Çiftlik arazisi içinde olan Söğütözü’nde bir kulübeye kapanır, ömründe en sevdiği kadın olan annesi için saatlerce Kur’an okurdu.

İnsanüstü değildi Atatürk; güzel insandı, tam insandı, büyük insandı. Onun büyüklüğünü yalnız biz değil, tüm dünya ulusları kabul etmişti. Kimi uluslar dünyanın tarihini değiştirdiğini, kimileri ise yüzyılın yetiştirdiği en büyük adam olduğunu belirtmişlerdi.
Her insan gibi O da ölümlüydü. Doğa O’nu da zamanı gelince alacaktı. Öyle de oldu, 1938 yılının 10 Kasım günü bu büyük insan, bu güzel insan aramızdan ayrıldı. Biz, bu ölüme hazır değildik kuşkusuz, o nedenle inanamadık. Bu ölüme bizim gibi başka uluslar da uzun süre inanamadı. Kimi uluslar bunu derinliği ölçülemez büyük bir kayıp büyük bir acı olarak gördü. Kimileri onun ölümünden sonra dünyayı eskisi kadar enteresan bulmadı. Kimileri ise Doğu’nun Ata’sının kaybolduğunu, bir güneşin battığını söyledi.

Yakasını ölümden kurtaramayan Ata’mızın o uğursuz ölüm haberi çok çabuk duyuldu. İstanbul’u taşa kesti, dondurdu. Dükkanlar kapandı, yaşam durdu. İnsanlar sustu, kendi içlerine çekiliverdi. İşte o gün İstanbul Üniversitesinde de saat dokuzu beş geçenin o uğursuz haberi duyuldu. Hukuk Fakültesinde çalışan bir Alman profesör ağlayan, üzülen öğrencilerin durumunu gördü ve çok şaşırdı.

Derse girsin mi, girmesin mi bir türlü karar veremedi. Durumu anlatmak ve bilgi almak için rektörün yanına gitti. Ona:

-Efendim, ne yapacağımı bilemiyorum. Kararsızım. Derslere girmeli miyim acaba ? diye sordu.

Rektör:

-Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yapılıyorsa onu yapın, yanıtını verdi.
İşte o zaman Alman profesör, kollarını iki yana sarkıtarak:

-Efendim, bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki… dedi.

Sevgili Atatürk,
Bırakıp gittin bizi
Sen’i unuttuk sanma

Zaman alışmayı öğretir belki; ama
Unutmayı asla!
Hazırlayanlar:
Özel Izmir Tevfik Fikret Okulu öğrencileri
9/B’den
Hüma D
Ahmet G
Ege D….

MUSTAFA KEMAL PAŞA ENVER PAŞA’YI ANLATIYOR


Hesapsızdır, fikir ve kararların nasıl tatbik edileceğini düşünmeyi teferruattan sayar. Askerlikte genel bakımdan bilgisizdir, çünkü tabur, alay gibi birliklere sıra ile kumanda etmeden, en çok Makedonya ve Bingazi’de çete ve aşiret vuruşmalarında bulunduktan sonra sonra siyasal destekle en yüksek makamlara erişmiştir. Bu yüzden Enver,
bir tümen veya bir kolorduya herhangi bir hareketi emrettiği vakit, o hareketin yapılabilmesi ve beklenebilmesi için nelerin gerektiğini hiç düşünmezdi ve bu gibi emirleri adeta bir çavuşa 40-50 kişiyle bir tepeyi tutması emrini verir gibi verirdi. Sarıkamış yıkımı bu biçim kıt anlayıştan doğmuştu.
Enver’i siyasal bakımdan başarı sağlayıp ilerleten sebep onun çıkar umduğu kimseler karşısında mütevazi, saf ve söz dinler bir durum takınmasını bilmesi ve onlarda, ‘bu adam daima bana bağlı kalır, her istediğimi ona yaptırırım’ duygusunu uyandırmasıdır. O, başta Talat’ı
ve daha sonra da önemi pek büyük olmakla birlikte Sultan Reşat’ı böyle kazanmıştır.
Atatürk. Hayatı ve Eseri/Hikmet Bayur, Sayfa 85
ENVER PAŞA, MUSTAFA KEMAL’ PAŞA’YI ANLATIYOR
Mustafa Kemal mükemmel bir kurmay, zeki, cesur ve iyi bir komutandır. Ben, Birinci Dünya Savaşında Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili iken bazı kanunsuz hareketleri oldu. Fakat hiç birini muameleye koyup cezalandırmadım. Bir defasında, harbin yönetiminde gördüğü eksiklikleri, o zaman iş başında bulunan ordu kumandanlarına açıklayarak ve onları da kandırarak birlikte bir rapor hazırlamış ve bunu Sadrazam Talat Paşa’ya (Şubat 1917-Temmuz 1918 arasında Sadrazamlık yapmıştır) vermişti. Başkumandanlığına danışmadan hareket ettiği için kendisine kızdım, kumandanları topladım, dedim ki; ‘Bu işin müteşebbisi Mustafa Kemal Paşa’dır. Sizin, fikirlerinizi önce bana bildirmeniz, yönetimin doğru olup olmadığını benimle tartışmanız lazımdı. Bunu yapmadınız. Harp zamanında böyle bir hareket kanunsuzdur. Ve ağır suçtur.’ Sonra Mustafa Kemal’e dönerek dedim ki; ‘Sen çok kabiliyetli bir kumandansın, mülkte bugün de, yarın da büyük hizmetler ifa edeceksin!’ O zaman tahminlerimde yapılmadığımı şimdi daha iyi anlıyorum. Mustafa Kemal olmasaydı memleket sahipsiz kalacaktı.
Sınıf Arkadaşım Atatürk/ Ali Fuat Cebesoy
(Bu ifadeleri Enver Paşa, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Ekim 1918’de yurdu terk ettikten sonra gittiği Rusya’da ve Kasım 1920’de Moskova Büyükelçisi olarak atanan Ali Fuat’a söylemiştir.)

BERKANT ve SAMANYOLU ŞARKISI....

Bir sarkisin sen, omur boyu surecek.
Hiç merak ettiniz mi, şehirde değil, kerpiç evli bir köyde 1938'de dünyaya gelen ve 2012 yılında aramızdan ayrılan, unutulmaz "Samanyolu" şarkısını söyleyen Berkant, ortaokuldayken piyano çalmayı nereden biliyordu ?.. Yetmiş sene evvel, ilkokuldayken, memleketin yüzde doksanında radyo bile yokken, mızıka ve akordeon çalmayı kimden öğrenmişti ? Henüz 14 yaşındayken, Frank Sinatra, Dean Martin, Nat King Cole şarkılarından oluşan repertuvara nasıl sahip olabilmişti ? Dedim ya, 1938'de köyde dünyaya gelen çocuk.. On sekiz yaşındayken orkestra kurmayı, Saksafon çalmayı, hangi vizyonla akıl etmişti ?..
Çünkü..
Babası Hasan Akgürgen'in Köy Enstitüleri'ndeki görevi nedeniyle Ankara'nın Hasanoğlan Köyü'nde dünyaya gelmiş, ilkokula Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde başlamış, babasının tayini gereği, Bilecik'e, Denizli'ye gitmiş ama, ailesi tarafından hep "köy enstitüsü ruhu"yla büyütülmüştü..
Berkant'ın temel eğitimini aldığı Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde ; tarih derslerini Ordinaryüs Profesör Enver Ziya Karal, zooteknik derslerini Profesör Selahattin Batu, ekonomi derslerini Profesör Muhlis Ete, kültür-edebiyat derslerini Sabahattin Eyüboğlu, ziraat derslerini Profesör Kazım Köylü, coğrafya derslerini Profesör Ferruh Sanır veriyordu. Peki, ya müzik derslerini ?.. Âşık Veysel ve Ruhi Su !..
Ankara Konservatuvarı'nın saygın ustaları klasik müzik öğretiyordu. 1945 senesinde, Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nün enstrüman demirbaşı şöyleydi : 259 mandolin, 55 keman, 37 bağlama, 8 akordeon, 3 piyano, 3 davul, 1 metronom ve 1 pikap..
"Harika çocuk"lar Suna Kan ve İdil Biret, enstitüye misafir getiriliyor, köy çocuklarını teşvik için yaşıtlarından keman ve piyano dinletiliyordu. Âşık Veysel ve Ruhi Su ise saz çalmasını öğretiyordu. Âşık Veysel, enstitü bahçesine kiraz fidanı dikmiş, seneler sonra ziyaret edip kollarını açarak kiraz ağacına sarılmış, nasıl boy verdiğini hissetmişti..
Resim yapıyorlar, voleybol oynuyorlardı.. Sinema salonu vardı, tiyatro salonu vardı..
Bedri Rahmi Eyüboğlu bir hatırasını şöyle anlatmıştı :
"Hasanoğlan Köy Enstitüsü'ne gitmiştik. Okulun hayvanlarını barındıran ahırda bir çocuk gördüm. Gece nöbeti ona düşmüş, elinde kitap vardı, dalmıştı. Shakespeare okuyordu. Okuduğunu nasıl kavradığını, ertesi gün oynadıkları piyeste gördük.."
Mozart, Vivaldi, Beethoven dinliyorlar ; Gorki, Tolstoy, Zola okuyorlardı. Molieré'in "Kibarlık Budalası"nı, Sofokles'in "Kral Oedipus"unu, Gogol'un "Müfettiş"ini sahneliyorlardı.
Mesela, bir mezuniyet töreni programı sırasıyla şöyleydi : İstiklal Marşı, bağlama konseri, türküler, mandolin konseri, şiirler, keman konseri, piyano konseri, koro, Anton Çehov'un "Bir Evlenme Teklifi", diploma takdimi ve topluca oynanan zeybek...
Tüm zamanların gelmiş geçmiş en şöhretli şarkısı "Samanyolu"nu ölümsüzleştiren, dededen toruna nesiller boyu adeta marş gibi ezberleten Berkant, işte bu "ruh"un Türkiye'ye armağanıydı..
İşin ilginç tarafı, romantizm tarihimizin en önemli şarkısının adı "Samanyolu" ama, şarkının içinde tek kelime "Samanyolu" geçmiyor..
Tıpkı, eğitim-öğretim tarihimizin en önemli parçası KÖY ENSTİTÜLERİ'nin, günümüzün eğitim sisteminde adının geçmemesi gibi..
Yılmaz Ozdil
VEEE.......BUGÜNKÜ DURUM😥😥
1 Nisan Çarşamba günü köy okulumuzda gerçekleştirilmek üzere Opera Sanatçısı Devrim Demirel ve bir grup sanatçıdan oluşan topluluğun okulumuzda eğitim konserinin izin yazısını Antalya Elmalı İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü"ne yazdık. Bugün iznin verilmediği telefonu geldi. Antalya Elmalı İlçe Milli Eğitim Müdürü Recep Akalın"ı arayıp iznin verilmeme nedenini sorduğumda "ÇOCUKLAR NE ANLAR OPERADAN!" yanıtını alınca şoka girdim. Şimdi sizlerden isteğim bu yazının altına asla yorum yapmamanız ve sadece paylaşmanızdır. 3 yıllık öğretmenliğim sürecinde hiçbirşeyden ve hiç kimseden korkmadım. Emeklerimin ve yaptıklarımın hep arkasında durdum. Bir eğitimcinin eğitimle asla bağdaşmayan cümlesini duymak beni çok üzdü.
Sizler ne olur çocuklarınızı müzikten, operadan, senfoniden, halk müziğimizden, köy müziğimizden uzak tutmayınız.
EMRE DAYIOĞLU
ANTALYA ELMALI İLÇESİ BAYRALAR KÖYÜ
MÜZİK ÖĞRETMENİ.

BERKANT ve SAMANYOLU ŞARKISI....

Bir sarkisin sen, omur boyu surecek.
Hiç merak ettiniz mi, şehirde değil, kerpiç evli bir köyde 1938'de dünyaya gelen ve 2012 yılında aramızdan ayrılan, unutulmaz "Samanyolu" şarkısını söyleyen Berkant, ortaokuldayken piyano çalmayı nereden biliyordu ?.. Yetmiş sene evvel, ilkokuldayken, memleketin yüzde doksanında radyo bile yokken, mızıka ve akordeon çalmayı kimden öğrenmişti ? Henüz 14 yaşındayken, Frank Sinatra, Dean Martin, Nat King Cole şarkılarından oluşan repertuvara nasıl sahip olabilmişti ? Dedim ya, 1938'de köyde dünyaya gelen çocuk.. On sekiz yaşındayken orkestra kurmayı, Saksafon çalmayı, hangi vizyonla akıl etmişti ?..
Çünkü..
Babası Hasan Akgürgen'in Köy Enstitüleri'ndeki görevi nedeniyle Ankara'nın Hasanoğlan Köyü'nde dünyaya gelmiş, ilkokula Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde başlamış, babasının tayini gereği, Bilecik'e, Denizli'ye gitmiş ama, ailesi tarafından hep "köy enstitüsü ruhu"yla büyütülmüştü..
Berkant'ın temel eğitimini aldığı Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde ; tarih derslerini Ordinaryüs Profesör Enver Ziya Karal, zooteknik derslerini Profesör Selahattin Batu, ekonomi derslerini Profesör Muhlis Ete, kültür-edebiyat derslerini Sabahattin Eyüboğlu, ziraat derslerini Profesör Kazım Köylü, coğrafya derslerini Profesör Ferruh Sanır veriyordu. Peki, ya müzik derslerini ?.. Âşık Veysel ve Ruhi Su !..
Ankara Konservatuvarı'nın saygın ustaları klasik müzik öğretiyordu. 1945 senesinde, Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nün enstrüman demirbaşı şöyleydi : 259 mandolin, 55 keman, 37 bağlama, 8 akordeon, 3 piyano, 3 davul, 1 metronom ve 1 pikap..
"Harika çocuk"lar Suna Kan ve İdil Biret, enstitüye misafir getiriliyor, köy çocuklarını teşvik için yaşıtlarından keman ve piyano dinletiliyordu. Âşık Veysel ve Ruhi Su ise saz çalmasını öğretiyordu. Âşık Veysel, enstitü bahçesine kiraz fidanı dikmiş, seneler sonra ziyaret edip kollarını açarak kiraz ağacına sarılmış, nasıl boy verdiğini hissetmişti..
Resim yapıyorlar, voleybol oynuyorlardı.. Sinema salonu vardı, tiyatro salonu vardı..
Bedri Rahmi Eyüboğlu bir hatırasını şöyle anlatmıştı :
"Hasanoğlan Köy Enstitüsü'ne gitmiştik. Okulun hayvanlarını barındıran ahırda bir çocuk gördüm. Gece nöbeti ona düşmüş, elinde kitap vardı, dalmıştı. Shakespeare okuyordu. Okuduğunu nasıl kavradığını, ertesi gün oynadıkları piyeste gördük.."
Mozart, Vivaldi, Beethoven dinliyorlar ; Gorki, Tolstoy, Zola okuyorlardı. Molieré'in "Kibarlık Budalası"nı, Sofokles'in "Kral Oedipus"unu, Gogol'un "Müfettiş"ini sahneliyorlardı.
Mesela, bir mezuniyet töreni programı sırasıyla şöyleydi : İstiklal Marşı, bağlama konseri, türküler, mandolin konseri, şiirler, keman konseri, piyano konseri, koro, Anton Çehov'un "Bir Evlenme Teklifi", diploma takdimi ve topluca oynanan zeybek...
Tüm zamanların gelmiş geçmiş en şöhretli şarkısı "Samanyolu"nu ölümsüzleştiren, dededen toruna nesiller boyu adeta marş gibi ezberleten Berkant, işte bu "ruh"un Türkiye'ye armağanıydı..
İşin ilginç tarafı, romantizm tarihimizin en önemli şarkısının adı "Samanyolu" ama, şarkının içinde tek kelime "Samanyolu" geçmiyor..
Tıpkı, eğitim-öğretim tarihimizin en önemli parçası KÖY ENSTİTÜLERİ'nin, günümüzün eğitim sisteminde adının geçmemesi gibi..
Yılmaz Ozdil
VEEE.......BUGÜNKÜ DURUM😥😥
1 Nisan Çarşamba günü köy okulumuzda gerçekleştirilmek üzere Opera Sanatçısı Devrim Demirel ve bir grup sanatçıdan oluşan topluluğun okulumuzda eğitim konserinin izin yazısını Antalya Elmalı İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü"ne yazdık. Bugün iznin verilmediği telefonu geldi. Antalya Elmalı İlçe Milli Eğitim Müdürü Recep Akalın"ı arayıp iznin verilmeme nedenini sorduğumda "ÇOCUKLAR NE ANLAR OPERADAN!" yanıtını alınca şoka girdim. Şimdi sizlerden isteğim bu yazının altına asla yorum yapmamanız ve sadece paylaşmanızdır. 3 yıllık öğretmenliğim sürecinde hiçbirşeyden ve hiç kimseden korkmadım. Emeklerimin ve yaptıklarımın hep arkasında durdum. Bir eğitimcinin eğitimle asla bağdaşmayan cümlesini duymak beni çok üzdü.
Sizler ne olur çocuklarınızı müzikten, operadan, senfoniden, halk müziğimizden, köy müziğimizden uzak tutmayınız.
EMRE DAYIOĞLU
ANTALYA ELMALI İLÇESİ BAYRALAR KÖYÜ
MÜZİK ÖĞRETMENİ.