2 Eylül 2016 Cuma

Bir fotoğrafın hikayesini

Yıl 1943.
Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok.Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır:

“Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.” Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.

– Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu?
– Alıyorum.
– Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten…

23 yaşındaki genç memur “Ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur. Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce “Deli misin bey?” der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.

O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir.

Çünkü o zaman da şimdiki gibi, “Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da“ zihniyeti aynen var.

O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki Atatürk resminden utanmayan, ama ülkesine gram faydası da olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır.

İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne “Kitap İare (Ödünç) Sandığı” yazar. Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar.

Kütüphaneye de bir yazı asar:

“Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.”

Köydeki çocuklar şaşırır.
Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var.

Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.

“Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” der.

Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir.

Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca‘nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa’nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.

Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar.

Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor.

Zenith ve Singer’e mektup yazar:

“Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım“ der. Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti). Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, “kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.

Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder. Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp’e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.

KAÇAN DELİLER!


Olay gerçektir. Elazığ'da geçer. 1960'lı yıllar! Elazığ Akıl hastahanesinden personelin bir ihmali sonucu bütün deliler kaçar, Elazığ’ın cadde ve sokaklarına dağılırlar. Toplam 423 deli kaçmıştır. Mülki makamlar panikler, Başhekime koşup "Doktor bey ne yapalım?" diye sorarlar. O zamanın ünlü doktoru Mutemet Bey hastahanenin başhekimidir. Mutemet Bey : "Bana bir düdük verin ve arkama yapışarak gelin" der. Doktor önde birkaç personeli arkasında Kara trencilik oynayarak bütün Elazığ’ı "çuf çuf" nidalarıyla dolaşırlar. Başhekimin tahmini tutmuştur, bütün deliler bu kuyruğa girer vagon olurlar. Lokomotif, yani başhekim Mutemet bey yönünü hastahane'ye çevirince tüm kaçan deliler hastahaneye geri dönmüş olurlar. Sorun çözüldüğü için Mülki makamlar ve doktorlar, trencilik oynayıp hastahaneye döndükleri için de deliler hallerinden çok memnundur.
Ancak esas sorun akşam yoklama yapıldığı zaman ortaya çıkar; Hastaneye trencilik oynayarak gelenlerin sayısı 612 kişidir.

Tanri eşşeği yarattı

Tanri eşşeği yarattı ve ona dedi ki:
“sen bir eşeksin. Sabahtan aksama kadar yorulmadan, yakinmadan çalisacaksin ve agir yükleri sirtinda tasiyacaksin. Ot yiyeceksin az akilli
olacaksin ve 50 yil yasayacaksin”.
Eşşek cevap verdi: “50 sene böyle bir hayat için çok çok fazla, lütfen bana 20 yildan fazla verme!” ve öyle oldu...
Sonra tanrı köpeği yarattı ve ona dedi ki: “Sen bir köpeksin. Insanlarin mallarini koruyacaksin, onlarin en yakin dostu olacaksın. Geriye kalan artıkları yiyeceksin ve 25 yil yasayacaksın.”
Köpek cevap verdi: “Tanrim, 25 yil böyle yasamak çok fazla. Bana 10 yıl ver yeter” ve öyle oldu...
Daha sonra Tanrı maymunu yarattı ve dedi ki: “Sen bir maymunsun. Agaçtan agaca salinacak ve bir aptal gibi davranacaksın. İnsanları eğlendireceksin ve 20 yil yasayacaksın”.
Maymun cevap verdi : “20 sene dünyanın palyaçosu olarak yasamak çok fazla. Bana 10 seneden fazla verme”. Ve böyle oldu...
En sonunda Tanri erkegi yaratti ve ona dedi ki:
“Sen bir erkeksin. Dünyada yasayacak tek rasyonel düsünen canli olacaksin. Diger yaratilmislara zekani kullanarak hükmedeceksin.
Dünyayi yöneteceksin ve 20 yil yasayacaksın.”
Erkek cevap verdi : “Tanrim, erkek olmak için 20 yil yetmez. Lütfen bana esekten artan 30 yili, köpekten artan 15 yili ve maymununun 10 yılını ver. ”
“Tanrı bunu kabul etti ve erkek 20 yıl erkek olarak yasadı sonra evlendı ve 30 sene esek olarak
sabahtan aksama kadar çalıştı ve ağır yükler tasıdı. Sonra çocukları oldu ve 15 yıl köpek gibi yasadı, evi korudu, aileden artanları yedi. Sonra ilerleyen yasında 10 yıl maymun olarak yasadı. Aptal gibi davrandı ve torunlarını eğlendirdi. Bu güne kadar böyle geldi...”.

Babalar en kutsal varlıklar olan Annelerin gölgesinde kalan gizli kahramanlardır!

___ Evin en öksüzü babalardır, en yalnız, en kimsesizi, herkese kimse olurken. Evin direği olurken kendisi direksizdir, dayanacağı kimsesi pek yoktur. Çünkü o hep güçlü olmak zorundadır. O zayıf olamaz Çünkü o kahramandır, o güçsüz olamaz Çünkü o kahramandır, o ağlayamaz Çünkü o kahramandır, hep kahraman olmak, öyle kalmak zorundadır. Yoksa silebilir herkes onu. Küçümser, erkekten bile saymaz.

___ Batan gemiyi en son terk eden baba iken, uçan bir balonda, fazla ağırlıkların atılması aksi halde balonun düşme ihtimalinin olduğu anlarda, aileden ilk atılacak kişi babadır.

___ Hayatını ailesine adasa da, ne eşine ne de çocuklarına yaranabilir tam anlamıyla. Kimsesi kalmaz zaten memleketi belli olduğunda. Hani sormuşlar ya adama nerelisin diye. O da demiş henüz evlenmedim diye. Ne ilk ailesine,ne de yeni ailesine yaranamaz, arada kalır. O yüzden ailelerde hep dayılar, teyzeler sevilir ya. Amca hele ki hala pek bilinmez genelde.

___ Aile içi yetmez gibi, hep annelik yüceltilir onun yanına ayıp olmasın diye babalık da eklenir. Anneler gününün bütün ihtişamına, şatafatına, her yerde vurgulanması ve insanları harekete geçirmesine rağmen, babalar günü unutulur, ya da babalar gününde hatırlanır ve öylesine geçiştirilir.

___ Evin dış kapı mandalı gibidir çoğu zaman. Evin en yalnızıdır Bu yüzden en son babalar duymaz mı? Ya saklanır, ya yalan söylenir ya da paylaşma gereği duyulmaz. Bunda elbet hoşgörüsü az babanın da suçu ve katkısı vardır ama yine de ne yapsa yaranamaz, yakınlaşamaz. Belki çocuklarıyla yakınlaşmak ister ama malum ataerkil kurallar, toplum baskısı, utanç duygusu buna engel olur, ne sevdiğini gösterebilir ne de sevilmek istediğini...

___ Babanın aile de en sevdiği birey kadındır, eşidir. Eşinin ise en sevdiği çocuklarıdır, kendisi değil. En büyük aşk evliliklerinde bile, sevgilisi doğum yaptığında bir anda artık sevgilisi değil, anne olur, kendine biçtiği en büyük rolü olur sevgilisi.

___ Baba en çok anneyi sever, anne en çok yavrusunu sever, yavrusu ise en çok eşini sever, eşi ise en çok yavrusunu sever. Bu böyle devam eder durur, hayatın kanunu gereği.

___ Bir yeri acıyan çocuğun hiç babam dediğini duydunuz mu? Babası yanındayken bile anam demez mi?

___ İyi bir işi olması gerekir, zengin olması gerekir. Çocuklar bile birbirlerini heyecanlandırmak için, iki kişinin omuzlarında daha fazla ileri gitmek için, bakalım kimin babası daha zengindir, derler.

___ Anne ya da çocuklar işsiz olabilir, kimse bunu çok görmez onlara. Ama baba işsiz olamaz. Düşünün erkek çalışır kadın ev hanımı ise sorun yok ama tersi durumda erkekten bile sayılmaz. Evin geçimini karşılamak zorundadır, hem de şartlar ne olursa olsun. Dışarıda onca karşılaştığı kötülük ve güçlüklerle uğraşırken, eve gelip sığınmak, salmak isterken kendini, evde eşinin kaprislerini çekmek, çocukların sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalır.

___ Belki ağlamak ister onların yanında, onlarla... Yapamaz!

___ Evin şerefini, evin namusunu korumak zorundadır. Kızının ilk aşkı kendisi olsa da, büyüyünce kızı artık aldatır babasını ve başka gençlere kayar gönlü. Babasına bin bir naz yapan o kız ise sevgilisinin, eşinin her dediğini yapar. Evde yıllarca babası ile çatışan, özgürlüklerini elde etmeye çalışan, oğlu ise eşinin yanında muma döner. En acısı ise yıllarca gözünden bile koruduğu o güzeller güzeli kızını, gözbebeğini gelir adamın biri alır elinden, gözünden sakladığını başka gözlere verir. Değil birinin ona dokunması yan gözle bile bakmasına dayanamayan baba, teslim eder bir başkasına elleriyle. Üstelik bir de düğün dernek yapmak zorundadır, oynamak zorunda kalır sanki eğlenirmiş gibi.

___ Yıllarca dışarıda deli gibi çalışırken, bebekken hiç büyümeyeceğini düşündüğü yavrularının değiştiğini bile fark edemez, birey olduklarını. Ona bağımlı iken onlar, bir anda bağımsızlıklarını ilan etmeye başlarlar, küçük bir hayal kırıklığıyla karşılar, yapacak bir şey yoktur.

___ Bizim gibi toplumlarda, erkek evladından çok kızına değer veren, her şeye rağmen onun için her şeyini feda eden babaların önünde sevgiyle eğiliyorum.

___ Sizler büyük insanlarsınız…

(Bunca zorluğuna rağmen Baba olabilmiş tüm özel insanlara ithaftır...)

( Devran TİGLİ)

Kızım gelecek birazdan Çok az vaktimiz kaldı,

Kızım gelecek birazdan Çok az vaktimiz kaldı, hala ürperiyor ve korkuyorum Ya duramazsam ayaklarımın üzerinde? Ya bırakıpta kendimi ağlarsam gözünün önünde? Hayır yapamam! Bu olmamalı Toparlanmalıyım bir an önce Her zamanki gibi dik durmalıyım karşısında Hem kızımı "erkekler ağlamaz, hele babalar hiç ağlamaz" diye inandırmıştım Sürdürmeliyim o koca yalanı Kızım gelecek birazdan yanıma Canımın yongası, yüreğimin ta şurası Daha şimdiden hissediyorum belimin orta yerinden kırıldığını Çözüldüğünü dizlerimin bağını O gelmeden kendimi toparlamalı ve alıştırma yapmalıyım Onu gelinlik içinde görür görmez "prensesler gibi olmuşsun kızım" demeliyim Ya da yok "Canım yavrum, o kadar güzel olmuşsun ki seni vermekten vazgeçebilirim" demeliyim Ya da şöyle diyeyim en iyisi "Birisi cennetin kapılarını açık bırakmış da bu melekler güzeli buraya mı kaçmış?" desem Ama ağlar ben bunları söylersem Zaten o benim hep prensesim, hep melekler güzelimdi En iyisi hiçbir şey demeden "Hayırlı uğurlu olsun kızım, Allah başınızı bozmasın"diyeyim kestirmeden Ama bu da çok katı olmaz mı?

Olsun, zaten kızım beni hep katı bilirdi Bir yere gitse "neredeydin?" diye Gittiği yerden geç gelse " kız başına bu saate kadar ne geziyorsun?" diye kızardım O da surat asar, bazen karşılık verir giderdi karşımdan Ama benim ona hep kızdığımı ve baskı kurduğumu düşünsede Hiç kızmadım ben melekler güzelime Kızamazdım, kıyamazdım Başına bir şey gelir, incinir, korkar da yanında ben olamam diye titrerdim Onun tırnağına taş deyse benim yüreğime kan akardı Onun saçının teli kopsa benim yüreğim doğrulmazdı Babaydım ben, sevdiğimi değilde hep tepkilerimi belli ederdim Hep sevdim onu belli etmeden Geceleri az mı izledim gizli gizli uykusunu bölmeden Az mı dua ettim "Allah'ım alma canımı kızımın mutlulukla mürvetini görmeden" Kızım gelecek birazdan Daha doğrusu öpüp elimi helallik isteyecek, uçacak yuvadan Boğazım düğüm düğüm, yüreğim iki büklüm Keşke açabilsem de yüreğimi öpse kızım kanayan bu yaramdan Öpse de geçse acısı her yandan Kızım gelecek ve gidecek birazdan Kızım gidiyorsun da yokluğuna nasıl dayanacak bu ruhsuz sandığın baban? Ağlarsam eğer sanma ki sadece mutluluktan, hepsi ayrılıktan tomurcuğum Hepsi ayrılıktan Çok sevdi seni baban Çok ağladı içinden ama gözünden yaş akmadan Hasta olduğunda, düştüğünde, üşüdüğünde, üzüldüğünde Katı değildim ben kızım Sadece sana karşı hassas ve zayıf olduğumu bilme diyeydi hepsi Yani kınalı kuzum hepsi yalandan, hepsi korkudan Seni çok seviyorum kızım Gidişine kan ağlasamda yine yalan söyleyeceğim sana Mutluluktan ağlıyorum desemde halbu ki ayrılıktan Halbu ki yokluğuna alışamayacak oluşumdan Güle güle git diyecek kızına bu yorgun babası Mutlulukla dolsun diyecek evi, yuvası İncinmesin yüreğin, akmasın diyecek gözünün yaşı Kurban olur ona babası Desem mi ona acaba "Hadi babası, öp de geçsin bu ayrılık acısı"...

(ÜLKÜ)

İki hasta adam aynı hastane odasında kalıyordu.

İki hasta adam aynı hastane odasında kalıyordu. Hastalardan birine akciğerlerindeki sıvının akması için öğleden sonraları bir saatliğine dik durmasına izin verilmişti. Onun yatağı odadaki tek pencerenin yanındaydı.

Diğer hasta ise tüm gününü yatağında uzanarak geçirmek zorundaydı. Birbirleriyle saatlerce konuşurlardı; eşlerinden, ailelerinden, askerlik anılarından, gittikleri tatil yerlerinden…

Pencerenin yanındaki hasta her öğleden sonra yatağında doğrulduğunda zamanını pencerenin dışındaki gördüğü her şeyi oda arkadaşına anlatarak geçiriyordu. Diğer yataktaki adam ise bir saatlik bu dilimde dış dünyadaki tüm yaşantılarla ve renklerle kendi hayatını genişletiyor ve canlandırıyordu. Pencere güzel bir gölün yanındaki parka bakıyordu. Gölde çocuklar oyuncak gemilerini yüzdürürken ördekler ve kuğular da suyun üzerinde oynuyordu.

Genç âşıklar her renkten çiçeklerin arasında kol kola yürüyorlardı ve şehrin silueti uzakta görülebiliyordu. Pencerenin yanındaki adam bunları en ince ayrıntısıyla anlatırken, diğer taraftaki adam gözlerini kapatıp bu hoş manzarayı hayal ediyordu. Sıcak bir öğle sonrası, pencerenin yanındaki adam ilerleyen bir bando takımından bahsetti. Diğeri bandoyu duymamasına rağmen pencerenin yanındakinin açıklayıcı kelimelerinin yardımıyla sesleri zihninde canlandırdı.

Günler, haftalar, aylar geçti. Bir sabah hemşire hastaların odasına banyo suyu getirdiğinde pencerenin yanındaki hastanın ölü bedenini buldu – sessizce ölmüştü. Hemşire üzüldü ve ölü bedeni alması için hastane görevlilerini çağırdı. Makul gördüğü en kısa zamanda diğer hasta pencerenin yanına taşınmak istediğini belirtti. Hemşire bu bu isteği mutlulukla yerine getirdi ve hastanın rahat ettiğinden emin olduktan sonra odadan ayrıldı. Hasta, yavaşça ve acı çekerek dışarıdaki gerçek dünyaya bakmak için kendini dirseğiyle destekleyerek doğruldu.

Yatağın yanından pencereye dönmeye çabaladı. Onu boş bir duvar karşıladı. Hemşireyi çağırıp ona pencerenin dışındaki öylesine harika şeylerden bahseden merhum oda arkadaşın neden böyle bir şeye gerek duyduğunu sordu. Hemşire merhumun kör olduğunu, duvarı bile göremediğini söyledi, ve “Belki de sadece seni cesaretlendirmek istemiştir” dedi.

*** Son söz: Başkalarını mutlu etmenin muazzam bir mutluluğu vardır, kendi halimize rağmen. Kederi paylaşmak yükünü hafifletir, ama paylaşılan mutluluk ikiye katlanır. Eğer zengin hissetmek istiyorsan paranın satın alamadığı, senin sahip olduğun her şeyi gözünün önüne getir. ‘Bugün bir hediyedir, bu yüzden ona Allahın lütfü denir.’

Boş zamanlarında

Boş zamanlarında tohum tüccarlığı yapan HOCA'nın biri geçen hasat mevsimin ardından cemaatini toplar ve vaaz adı altında akıl verir, buğday ekmel-i, pİrinç ekmel-i, mısır ekmel-i, nohut ekmel-i der ve uzatır gider, arka saflarda oturan bir delikanlı kalkar ve hocaya sorar," hocam biz tarlaya arpa, buğday, mısır, nohut ekiyoruz amma tarladan hıyar çıkıyor. Bu nasıl bir keramet" der. Hoca da dayanamaz "keramet toprakta değil delikanlı, size tohumu gönderen yavşakta" der.

ANLAMANIN GİZEMİ

Zor bir bilmeceyi bulmacayı çözmek gibidir , anlamanın gizemini çözmek. Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır ve lezzet verir. Hayat ne otuzunda nede kırkında başlar. Hayat farkında olduğun anda başlar. İnsanı anlamak aşkı tatmak mı.

Çok kötü kazadan hastalıktan kurtulmak mı. Zengin olmak dünyayı dolaşmak, şiiri yaşamak , tasavvur mudur. Bilim ve sanatla uğraşıp , hayatın gizemini anlayıp insanlıkla paylaşmak mı. Yazılarla sevdalanmak , şiirlerle kara sevdalı olmak mı. Hayattı ,yaşamak evlenip dünya evine girmek mi. Yoksa ,Robinson cruze gibi bir adaya kapanmak mı, bir manastıra , bir dergaha kapanıp hayatın gizemini çözmeğe çalışmak mı, yoksa , yaşa gel, geç midir hayat! Bilim adamları dünyanın gizemini çözmeye çalışıyorlar.

Milyonlarca yıl çözülemeyen sırrı , acaba yine bilim mı çözecek. Daha birkaç yüz yıl önce dünya yuvarlaktır diyen Galile ye ancak şimdi hak veriliyor. Uzayda sayılmayacak kadar yıldızlardan biri olan güneşin etrafında dokuz gezegen dolaşıyor. Şimdilik sadece dünyada hayat var, deniyor. Acaba milyonlarca yıldızdan biri olan güneşin etrafında dönen dünyada hayat varda , milyonlarca yıldızın etrafında dolaşan gezegenlerin birinde hayat olmaz mı? Şimdi ki mantıki çözüme göre neden olmasın diyoruz. Buzullarla kaplı olan dünyada ,milyon sene geçtikten sonra tek hücreli canlılardan ,şimdiki insan oğlu türemiştir.

Dünyanın soğuması ile beraber, artık tek canlı yaşamayacağına göre , insan oğlu hayatını devam ettirmek için başka bir gezegen bulabilecek midir. Bu bilimsel gelişmelere güvenebilirsek , insanoğlunun başaramayacağı bir şey yok gibi , neden olmasın deniyor. Anlamanın gizemi önce insanoğlunu anlamak, sonra yaşamı kolaylaştırarak imkanları kazanmak ve daha sonra da , dünyanın hayatın gizemini çözmek midir acaba . Hayatın gizemini çözen sanatçılar, en güzel eserlerini verirken ve hayatın , gizemini çözerken ve çözdükten sonra , belki de o zaman yaşamın anlamı olacaktır. Hep insan oğlu hayatın gizemini çözmek için , buluşlar icatlar yapmışlar, hastalıkları önlemek, insan ömrünü uzatmak, belki de lokman hekim gibi ölümsüzlük iksirini bulmak için uğraşmışlardır ve uğraşacaklardır. Sonuç hep hücre sistemine göre olduğuna göre hayat , yaşlanan hücreleri yenilemek ömrünü uzatmak, hücrelerin devamlı değişime uğrayarak , gençleştirerek insan hangi yaşta yaşamak istiyorsa o yaşta kalacak ve hayatın anlamı , gayesi ve gereği ne ise o olacaktır. Belki ölmek isteyecek ama ölümü gerçekleştirmeyecektir.

O zaman doğumları önleme yoluna baş vurulacak . kendini yenilemeyen bir neslin fonksiyonu ne olabilir ki. Anlamanın gizemini çözdükten sonra , sanki yaşamak daha anlamlı. Aldığımız nefesimizin sağlığımızla ilgili olduğunu , sağlığımıza dikkat ettiğimiz müddetçe , yaşama zevkinin daha iyi olacağını anlıyoruz. Roman hikaye öykü okudukça sanki oradaki anlamı gizemi kurguyu daha güzel anlıyoruz.

Sanki her şeyi daha iyi anlayıp yaptıklarından da , daha da zevk alıyoruz. Ama karşınızdaki insanların aynı anlayışta olmadığında, ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz. Oysa ki onlarda kitap okuyarak bilimle uğraşarak felsefi psikolojik kitapları okuyarak anlamanın gizemini çözemezler mi? Ben anlıyor olabilirim, medeni ölçüler içinde konuyu tartışarak , daha güzel atmosfer de düşünce değerlendirme yapabiliriz . Belki de ben yanılıyorumdur, ukalalık yaparak her şeyi en iyi ,ben bilirim en güzelini ben yaparım diyebilirim.

Ben ,düşüncesin den, sıyrılıp, olgunca olayları değerlendirip karşımızdaki insanların , yanlış düşüne bilirliği ve doğru düşüne bilirliği, değerlendirilmelidir. Bu değerlendirmeler ile , onu da ikna edip en azından onun da doğru düşünmesini bir başkasına aktarması ile oda aynı şekilde, birini ikna ile doğru bilimsel pozitif düşünce sistemini yakalayıp, böylece insanlığa katkımız olmaz mı? deniz yıldızı hikayesindeki gibi. Hayatın gizemini anlayıp, bilerek yaşamak mı güzel, bilmeden yaşamak mı? Araştırma yapan her konuyu inceleyip , sık eleyip, ince dokuyan , bilim ve araştırmaya önem veren insanlar , daha mutlu mu olur ? Y

oksa her şeyi bilmenin verdiği bir mutsuzluğumu yaşar. Kimileri ,hayatı çokta fazla incelemeden olduğu gibi kabul edip suyun akışına göre yaşamaktan daha mutlu edebilirler . Belki de bazıları ,yaşamda anı yaşamaktan, daha da fazla mutlu olabilirler . Geleceği hayal ederek yapacakları projelerden se , yaşamı kendi içinde gerçekleştirerek mutlu olabilirler. Belki de bu günü güzel yaşamaktan haz duyabilirler.

Yaşamın verdiği yorgunluktan dolayı geçmişe özlem duyarak yaşamanın , önceler de daha güzel olduğunu düşünerek ,bu dünya bir ömürlük ,öbür dünya sonsuza kadar , diye düşünüp, bu dünyaya boş verip yaşamı anlamsız düşüne bilirler. Bu dünyada bir hanımın kahrını çekiyoruz, ama Allah izin verirse cennette , yetmiş iki huri verecekler avuntusu ile daha da mutlu olabilirler. Mutlu olmak anlık bir olay mı? Yoksa devam eden bir şey mi. huzurlu olmak mutluluk tan bir parça değil mi? Evlilik te eşler acaba , anlamanın gizemini çözmüşler midir?

Yoksa gençliğin verdiği ateşle beraber yaşamayı mı seçmişlerdir. Birbirlerini anlamanın gizemini çözdükten sonra, sorun yaşanır mı? Doğanın verdiği görevler vardır. Erkek dişi insan olmalarına rağmen biyolojik duygusal yapısal olarak bir çok yönden birbirlerinden farklıdır. Acaba beraberliği sağlayan sağlık mıdır, düşünce midir, gençlik midir, yoksa biyolojik nedenler midir. Bir insan düşünün ,aynı aile de olan kardeşleri ile anlaşamıyorken bir diğer ailenin görgüsü bilgisi yapısı farklı olduğu halde nasıl anlaşabiliyor? Yoksa ortak akıl kullanıp birbirlerini hoş görüp kusurlarını görmemezliğe vurmakla mı anlaşıyorlardır.

Ortak yaşam alanın da her kez birbirini mutlu etmek zorun da mıdır? Yoksa, kimse, kimse ye mecbur değil mutlu etmeğe deyip de, şimdi ki nesil gençlerinin yaptığı gibi tak sepeti koluna, her kez yoluna mıdır. Çözüm belki de şundadır. Sorun, görücü usullerinin baskısın dan bıkan gençlerin ne yapacaklarını bilmemelerinden, kaynaklanıyordur. Kendi kişiliği ile yetişen insanlar, daha sağlıklı karar veriyorlardır. Meşhur filozof Diyojen ‘in sözü, evlenirsen ya mutlu olursun ya da filozof demiştir. Yoksa Fransızların söylediği gibi evli olup mutsuz olacağıma bekar kalıp mutlu olurum.

Çözüm mü dür. Birbirine canım cicim değip rol kesenler belki de en mutsuz insanlardır. Doğal yaşayarak , özgür yaşayarak daha mı mutlu oluna bilir? Herkesin ,birbirinin hakkına saygı duyarak yaşaması mı güzeldir , yoksa biri diğerini halkalı köle yapmaya çalışması mı güzeldir. Ben efendi olmasını isterim , saygılı olmasını isterim, yakışıklı bakımlı olmasını isterim, yemek yapacak, bulaşık yıkayacak çocuklarına çok iyi bakacak benim bir dediğimi iki etmeyecek . Benim erkeğim güvenilir sabırlı hoşgörülü bencil olmayan geniş yürekli soğuk kanlı hizmetkar, affedici ve çok iyi dinleyici olmalı , gerekiyor diyorsa. Sen koca değil kendine halkalı köpek istiyorsun demektir.

Ruh ikizi arama , Aslında bütün mesele karşılıklı anlamanın gizeminde saklıdır. Mesele, bu dünyaya bir kere gelme hakkımız var, ikinci defa gelme hakkımız ve bu hayatın provası yoktur. Yaşamın güzelliklerini tatmak, mutlu olmak ve sağlıklı olmak , sevmek ve sevilmekle yaşamak ne güzeldir. Elbette hayat düz asfalt değildir. Kazası var belası var ,hastalığı var, iflas etmek var, var oğlu var. İyi gün dostu olmadan ,hayatı anlamlı yaşamak ,birlikte olmak ,sürekli kendini geliştirmek güzel bir şey değil midir? Başarılı erkeğin arkasında mutlaka bir kadın var ise, Mutlu bir, kadının yanın da , mutlaka mutlu etmesini bilen bir erkek vardır.

CEMAL BORANDAĞ

Genç üniversite öğrencisi...

Bir üniversite profesörü öğrencilerine şu soruyu sorar;

-'Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?' Cesur bir öğrenci ayağa kalkar ve yanıtlar.

-'Evet her şeyi Tanrı yarattı!' Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine 'evet efendim ' diye yanıtlar. Profesör devam eder;

-'Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur ve çalışmalarımızda uyguladığım 'Kesinleştirme' prensibine göre de Tanrı şeytandır.’ Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve verecek yanıt bulamayarak yerine oturur. Profesör ise öğrencilerine bir kez dahaTanrı’nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur.Buarada bir öğrenci ayağa kalkar ve -Bir soru sorabilir miyim profesör? der. Profesör de sorabileceğini söyler. Öğrenci ayağa kalkar ve -'Soğuk var mıdır? diye sorar. Profesör;

-'Nasıl bir soru bu böyle,tabii ki vardır ' diye yanıtlar. 'Sen hiç soğuktan üşümedin mi?'Öğrenci ;- 'Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur. Yaşamda/realitede biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (-460 derece F) sıcaklığın kesin yokluğudur (hiç olmadığı seviyedir). Tüm maddelerin bu seviyede reaksiyon verme özellikleri bozulur ve değişir. Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir' der ve devam eder, - Profesör, karanlık var mıdır?

Profesör ;-'Tabii ki vardır'. Öğrenci yanıtlar, -'Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü, karanlık da yoktur. Yasamda/realitede karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız. Gerçekte, biz Newton'un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık ışını karanlık bir mekânı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekânın/uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçersiniz! Bu doğrudur değil mi? Karanlık, insanlık tarafından, ışığın olmadığı yer/mekân için kullanılan bir kelimedir. Son olarak öğrenci profesöre gene sorar;

-'Efendim şeytan var mıdır? Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte yanıtlar;

-'Tabii ki, açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde görürüz. Şeytan/kötülük bir kişinin başka bir kişiye her gün sergilediği insaniyetsizliğinin bir örneğidir. O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir.' der. Öğrenci devam eder;-'Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak Tanrı’nın yokluğudur. O aynen karanlık ve soğuk da olduğu gibi insanın Tanrı’nın yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir. Tanrı, şeytanı yaratmadı. Şeytan/kötülük insanın tanrısal sevgiyi yüreğinde duyumsamadığı zaman deneyimlediklerinin bir sonucudur. O aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir.Profesör yerine oturur. Genç öğrencinin adi ALBERT EINSTEIN’dır.

ALAMANYA

Alamanya, Alamanya benim gibisini bulamanya. Hepsi Anadolu’ n un saf temiz pırıl , pırıl inançlı insanları idi. Sanki seçerek aldılar. Almanya ikinci dünya harbinde bütün gençleri harpte kaybettikten sonra, ekonominin gelişmesi için genç insanlara ihtiyacı vardı. Almanya ile uzun yıllar dostluğumuzdan dolayı, Türk hükümeti ne genç çalışkan insanlara ihtiyacı olduğunu söyledi. Türk hükümeti de bizde aradığın insanlardan çok var. Anneler babalar boş durmuyor. Devamlı Türk gençliğini yetiştirmekle meşguller , diye cevap verdi. Derken Anadolu n un kara yağız delikanlıları Almanya ya gitmek için seferber oldular. Öncelikle köylerde ki fakir , zavallı ,mazlum insanlar gittiler. Daha sonra gidenlerin çok memnun kaldığını öğrenen orta gelirli , köydeki insanlar gittiler. Gidenlerin alman sarışınları ballandıra , ballandıra anlatmaları üzerine , ne köylü kaldı ne kasabalı ne de şehirli , akın akın gittiler. Gidenleri de hep, bayanlardan kurulmuş bandoları ile hoş geldiniz şarkıları ile karşıladılar. Türkler avunuyordu, bando takımının bayanlardan kurulmuş olmasını, aşk şarkıları söylendiğini sanıyorlardı. Hepsi de bandoda ki sarışınlara aşık olmuş gibiydiler. Bandodakiler, böyle güzelse , Allah bilir diğerleri nasıldır. İçlerinden bildikleri bir tatlının tadı geldi akıllarına - Lokum, lokum, Alman kızları lokum dediler. Bayram da Almanya ya ilk gidenlerden.

Almanya ya gittikten sonra , Alman toprağın da aşk a geldi. Bir oğlu bir kızı oldu. O günler de insan ancak iki çocuğa bakabilirdi. Sonra Türki ye den baktığın da , burada erkekten kadın sayısının daha fazla olduğu söyleniyordu. O da Almanya ya geldim onlar da nasiplensin dedi. Millet ayrı , din ayrı olabilir dünyanın her yerin de kadın aynı. Kadın yine kadın, hiç farkı olmadığını gördü. Bazen içinden sarışının adı var esmerin tadı var diyordu. Esmer tadı memleket özlemi, türkülerin hasreti gibi, sarışının tadı gurbet tadı gurbeti getiriyordu aklına . her gün insan bal yese baldan bıkar. Almanlar dan etkilendik , zaman sonra kültürümüz arttı. Türklüğümüze biraz alman kültürü kattık Alman l aş tık. Memlekete gittiğimizde insana aç kurtlar gibi saldıracaklar gibi bakıyorlar ,bir o kadar da imreniyorlardı. Son model mercedesler , güzel giyim kuşam , saç tarzları ile yeni nesil kızları içleri gider, göz kırpar giydiler. Pasaportun cöbünde bil der gibi baksan yandığının resmidir. Bekarsan sorun yok. En havalı kızı alıp hava yolları ile Almanya ya indirmek işten değil.

Evli isen iç geçiriyorsun, alem ne der gibi bakıyorsun sonra da memleket havasını alıp dönüyorsun. Bayram -İki, üç sene de bir de olsa memleket havası alıp, dönmek daima güzel. Özlem çok ağır basıyor. Hasret hastası oluyor insan. Özlüyorsun işte . Bir süre sonra sayıklamaya başlıyorsun. Bağımızın üzümünün tadını özledim. Genç kızlar gibi nazlı nazlı sallanan, kavakları özledim. Nerde ise göklerle birleşmiş olan ceviz ağaçlarını, cevizlerini özledim.

Cevizleri taşlayıp ellerimiz kınalı olacak diye taş ile yarıp, cevizlerin içini yemeyi özledim. Özlem böyle bir şey. Taşı toprağı sılayı özlemek farklı bir şey. İnsan oğlu, anne kordonundan koptuktan sonra gurbette sayılır. İnsanoğlu doğduktan sonra gurbete düşmüş gibi olur. Köyümün koyununu, taşını toprağını tanıyordum. Basmadığım yeri kalmamıştı. Köyümün kuzularını yayarken çobanın çaldığı kavalın sesini özledim. Koyunlar sağılırken sintilin içindeki sütün köpüklerini özledim parmaklarımla yaladığım o nefis tadı özledim.

Süt sağmaya gelen kadınların kızların hepsi ayrı havada söyledikleri türküleri özledim. Sıcak sıcak sağılan süte, incir yapraklarının dallarını daldırdıktan sonra yapılan telemeyi özledim. Nasıl bir özlemmiş lo, lo , lo diye seslenen sesleri özledim. Memo, haso, hüso , kısa kısa konuşmaları şakalaşmaları, manileri nazireleri özledim. Neymiş alamanmış, parası markı bolmuş, şuymuş buymuş. Her neyse insanoğlu doyduktan sonra hasretler var ya hasretler, işte onu özledim. Dumanlı , dumanlı oy bizim eller, diyen türküleri özledim.

Nasıl bir şey lo, araban var karın kızın evin var. Her şeyin var ama nasıl bir özlem oluşuyorsa ben bunu anlayamıyorum lo . sanki gavurun memleketinde her şey otomatiğe bağlanmış. Ne yapılması gerekiyorsa yapıyorlar. İnsanlar çok ciddi önemli olan görev, kimse görevini aksatmayacak.

Sanki insanlar makineleşmişti lo. Başkalaşmayı özledim. Konuşa konuşa laf atmayı ,mani söylemeyi havalılar arasında dolaşıp kovalamayı, yanağından bir öpücük almayı özledim. Aksu da yıkanıp, annemin diktiği donlarla eşekler gibi debelenmeyi özledim. Birde acıktığım zaman Musa amcanın yaptığı somunları yemeği özledim. Çay kara da soğuk soğuk suyu ellerimi yere dayayıp dudaklarımla suyu içmeyi özledim. Çay karaya koyduğum kabarcık üzümlerini soğutup, kumlarda iyice debelenip ısındıktan sonra buz gibi üzüm tanelerini gırtlağımdan geçerek mideme inişlerini özledim. Arkadaşlarımla şakalaşıp anlattıkları yalancı aşkları ballandıra , ballandıra anlatmalarını özledim. Birde saf, saf dinleyip iç geçirmelerini özledim. Bayram ‘ı n özlemleri her geçen gün daha da artıyordu . izin günlerini sayıyordu.

Eşi ve çocukları ile memleket alış verişi yapıyorlardı herkesin , tatille ilgili planları vardı. Çocuklar deniz alışverişi yapıyorlar, çeşit çeşit kıyafetler, mayolar şapkalar terlik ayakkabı, son model gözlükler havalar o biçim uçuyorlardı. Hanımı ise anama hırka, babama kazak, gardaşlarıma , dezzeme, dezzemin kızına, oğluna derken alışveriş almış başını gitmiş bayramın da üç aylık maaşı, su gibi erimişti. Bayram sağlık olsun gitsin yine kazanır yerine koyarız yeter ki hasretlik bitsin diyordu. Gitme zamanı iyice yaklaşmıştı. Hazırlıkları tamamlamışlar arabaya yüklemeleri gerekenleri yerleştiriyor, geri kalanları son güne bırakmışlardı. Memleketten telefon geldi . düğünlerimiz var sizin gelişinize denk olsun dedik davetlisiniz dayı kızı Zeyno’ n un düğünü amca torununun sünneti kirvesi olacan Bayram diyordu babası. Bayramda tamam gelince her şeyi tamamlarız demişti.

Çocuklar çılgın gibi önce deniz sonra memleket baba diye dövünüyorlardı. Düğünlerin tarihine göre ayarlarım dedi Bayram . tatil havasını bozmak istemiyor herkesi memnun etmek istiyordu. Yolculuk günü gelip çattı yol uzun , bir an önce memlekete varmak, sevdikleri ile özlem gidermek memleketinin havasını solumak istiyordu , Bayram. Neylesin ki çocuklar önce deniz diye direnin ce Bayram çaresiz isteklerini yerine getirmek için Antalya ya gitmeye karar vermişti. bir haftalık rezervasyonu yaptırmış çocukları denize kavuşturmuştu. Tatil beldesine paramı dayanır . bayram bir yandan hesap yapıyor bir yandan da bir an önce memlekete kavuşmak için sabırsızlanıyordu.

Deniz tatili bitmiş memlekete doğru yol almışlardı. Sabaha karşı Pazarcık ta ana kucağında baba ocağında oldular sarılmalar koklaşmalar özlemlerle dolu hasretler kucaklaşıyordu. Anası bütün planı çizmişti. Düğün için alınacak altınlar, yakın tarihte babaları ölen komşu çocuklarına verilecek yardım paraları, hepsi Bayramın eline liste olarak verilmişti. Bayram önce bütün hediyeleri hısım akrabaya dağıttı. Alaman çikolatasını çoluk çocuğa dağıttı. Herkes etrafında dolanıyor, gıpte ile bakıyorlardı.altında son model mersedesi ile ağa oğlu gibi dolaşıyordu. Çocukluğunu yaşadığı kavaklara , aksu deresine, özlem duyduğu yerlere gidiyor oradaki akrabaları arkadaşları onu paşa gibi karşılıyor Bayramda paraları akıtıyordu. Düğün dernek altınlar paralar derken tatilin sonlarına gelmişti. Bayramın parası da suyunu çekmişti – -peki ben şimdi yola nasıl çıkacam , hiç para kalmadı Hanımı – - Kuyumcudan çok alış veriş yaptık borç alalım öderiz dedi Bayram da soluğu kuyumcuda aldı durumunu anlattı. Kuyumcu kaz gelecek yerden tavuğu esirger mi faizli para verdi. Kapının çıkışında demir parmaklıklar vardı o telaşla pantolonunun arkası demirlere takıldı kıç kısmı yırtılmıştı.

Çok şükür götü fazla kaptırmadan, yırtıkla kurtuldum dedi Bu ne hasret lo diyerek alamanya benden enayi bulamanya deyerek, dönmek üzere yola çıktı.

CEMAL BORANDAĞ 12,08. 2014

YAŞLI BİR ÇİFT

YAŞLI BİR ÇİFT CEP TELEFONU İLE MESAJLAŞMAYI ÖĞRENMİŞLER.
KADIN ROMANTİK BİR TİP, ERKEKTE İSE ROMANTİZM HAK GETİRE!!!
KADIN BİR GÜN ARKADAŞINA ÇAY İÇMEYE GİTMİŞ. ORADAYKEN EŞİNE ROMANTİK
BİR MESAJ GÖNDERMEYE KARAR VERMİŞ VE ŞUNLARI YAZMIŞ:
"EĞER UYUYORSAN BANA DÜŞLERİNİ GÖNDER.
EĞER GÜLÜYORSAN BANA BİR GÜLÜCÜK GÖNDER.
EĞER BİR ŞEY YİYORSAN BANA DA BİR LOKMA GÖNDER.
EĞER İÇİYORSAN BİR YUDUM DA BANA GÖNDER.
EĞER AĞLIYORSAN BANA GÖZYAŞLARINI GÖNDER. > > SENİ SEVİYORUM."
ERKEKTEN HEMEN CEVAP GELMİŞ: >
"TUVALETTEYIM. NE YAPAYIM?" >

9 Ağustos 2016 Salı

Evde sıkılan narın


Evde sıkılan narın kabuklarının asla:ATMA ”Gölgede veya 40-50 dereceyi geçmeyecek ortamlarda kurutarak, ufaladığımız nar kabuklarını serin bir yerde saklayalım. Daha sonra 100 gram kaynamış suya, 2 gram nar kabuğu atarak, yaklaşık 10 dakika kaynatıp suyunu hemen her gün çay olarak tüketelim. Böylece başta kanser, kalp ve şeker hastalıkları olmak üzere pek çok hastalıktan kendimizi korumuş olacağız. Hatta çay içmekten üşenirsek, kurutulmuş ve parçalanmış nar kabuklarını, kahve çekme makinelerinde toz haline getirip, bir çay ya da kahve kaşığı tozu salata, peynir gibi gıdalarla direk olarak ta tüketebiliriz. Özellikle şeker hastaları beta hücrelerini artıracak bu tozu tüketmeye özel çaba göstermelidir. Genelde tüm meyvelerde olduğu gibi narın da en değerli yeri kabuğudur. Bir ilaç gibi içtiğimiz nar suyundan arta kalan kabukları da asla atmayalım ve başta kanser, şeker ve kalp olmak üzere hemen hemen tüm hastalıklardan korunalım.

Mona Roza, siyah güller

Mona Roza, siyah güller, ak güller Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak Kanadı kırık kuş merhamet ister Ah, senin yüzünden kana batacak Mona Roza, siyah güller, ak güller Ulur aya karşı kirli çakallar Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa Mona Roza, bugün bende bir hal var Yağmur iğri iğri düşer toprağa Ulur aya karşı kirli çakallar Açma pencereni perdeleri çek Mona Roza seni görmemeliyim Bir bakışın ölmem için yetecek Anla Mona Roza, ben bir deliyim Açma pencereni perdeleri çek Zeytin ağaçları söğüt gölgesi Bende çıkar güneş aydınlığa Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi Seni hatırlatıyor her zaman bana Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi Zambaklar en ıssız yerlerde açar Ve vardır her vahşi çiçekte gurur Bir mumun ardında bekleyen rüzgar Işıksız ruhumu sallar da durur Zambaklar en ıssız yerlerde açar Ellerin ellerin ve parmakların Bir nar çiçeğini eziyor gibi Ellerinden belli oluyor bir kadın Denizin dibinde geziyor gibi Ellerin ellerin ve parmakların

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona Saat onikidir, södü lambalar Uyu da turnalar girsin Rüyana Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar Zaman ne de çabuk geçiyor Mona Akşamları gelir incir kuşları Konar bahçenin incirlerine Kiminin rengi ak, kimisi sarı Ahhh! beni vursalar bir kuş yerine Akşamları gelir incir kuşları Ki, ben, Mona Roza bulurum seni İncir kuşlarının bakışlarında Hayatla doldurur bu boş yelkeni O masum bakışlar Su kenarında Ki, ben, Mona Roza bulurum seni Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza Henüz dinlemedin benden türküler Benim aşkım sığmaz öyle her saza En güzel şarkıyı bir kurşun söyler Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza Artık inan bana muhacir kızı Dinle ve kabul et itirafımı Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı Alev Alev sardı her tarafımı Artık inan bana muhacir kızı Yağmurlardan sonra büyürmüş başak Meyvalar sabırla olgunlaşırmış

Birgün gözlerimin ta içine bak Anlarsın ölüler niçin yaşarmış Yağmurlardan sonra büyürmüş başak Altın bilezikler, o kokulu ten Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne Bir tüy ki, can verir bir gülümsesen Bir tüy ki, kapalı gece ve güne Altın bilezikler, o kokulu ten Mona Roza, siyah güller, ak güller Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak Kanadı kırık kuş merhamet ister Aaahhh! senin yüzünden kana batacak! Mona Roza, siyah güller, ak güller.

21 Ekim; Bugün,

21 Ekim; Bugün, Büyük bir Aydınlanmacının, Atatürkçülüğü ve onun ilkelerini özümsemiş, Cumhuriyetin temel ilkelerini Anadolu'da ilelebet yaşatmak için Yurdun dörtbir yanını bıkmadan usanmadan her hafta sonu ilçe ilçe , köy köy dolaşarak Atatürkçülüğe saldırmanın dayanılmaz hafifliğini, Onun en büyuk eserim dediği Cumhuriyete yapılan örgütlü saldırıları anlatan ve yaklaşan tehlikeye karşı halkı bilinçlendirmeye ve uyandırmaya çalışan, yiğit, güzel insan.

Aydın ve bilim adamı Prof.Dr.Ahmet Taner Kışlalı'nın Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarınca katledilişinin 15. yılı. Katledildiği yer olan evinin önünde ve Çayyolundaki anıtının önünde Atatürkçü Dostları ile birlikte andık. Ve hep birlikte; ''Ekilir ekin geliriz Ezilir un geliriz Bir gider bin geliriz Beni vurmak kurtuluş mu'' diyerek direncimizi besledik, umudumuzu pekiştirdik. Aydınlığın karanlığı hep olduğu gibi yine yeneceği inancımızı paylaşarak tüm devrim şehitlerini saygı ile selamladık.

Bir beyin sporu olan " BRIDGE "

Bir beyin sporu olan " BRIDGE " oyununa gelismis ulkelerdeki egitim sistemlerinde , giderek yaygınlasan bir sekilde yer verilmektedir . Briç ; - Plan yapmak ,

- Olasılıkları hesaplamak ,

- Her eli oncelikler , belirli bir tempo ve iş planı ie oynamak ,

- Yaratıcı gücünü kullanmak , - Beklenmeyen gelişmelere karşı çözüm ( ler ) üretebilmek ,

- Risk almak , paniklemeden doğru karar verebilmek ,

- Ekip oyunu ile , disiplinli olarak , kurallara uymak ,

- Dürüst olmak , ahlak ve etik kurallara bagli olmak , - Heyecan ve duygu kontrolu ,

- Son ele , son ana kadar disiplin ve ciddiyetten uzaklaşmadan , rakibe saygıyı elden birakmadan , oyunu tamamlamak , şeklinde ozetlenebilecek bileşenlerle bütünleşir. .Genç yönetici adaylarına yukarida anilan yetkinliklerin geliştirlmesinde yardimci olur . Eksik yonlerin , adeta “ tedavi edilerek " iyileştirilmesine katkilar saglar .