1 Mart 2019 Cuma

Yaşlıca bir adam


Yaşlıca bir adam yanında çok güzel genç bir kadınla pahalı mücevherler satan dükkana girer…





Yaşlı adam;





─ Pırlanta bakacağız! der.





Satıcı vitrinden 4 bin dolar değerindeki pırlantayı gösterir.





Yaşlı adam suratını buruşturur;





─ Lütfen en değerli pırlantanızı gösterin! der.





Satıcı bu sefer kasadan bir yüzük çıkartarak uzatır;





─ Bu, en değerli yüzüğüm, 120 bin dolar!





Yaşlı adamın genç ve çok güzel olan sevgilisi, yüzüğe bayılır.





Yaşlı adam çek defterini çıkarıp 120 bin dolarlık bir çek yazar;






─ Bugün cumartesi. Bankalar kapalı. Çeki size bırakıyorum. Pazartesi
sabahı bankama telefon edin. Çekin karşılığını aldıktan sonra, çekin
üstünde yazılı olan telefonumdan beni arayın. Biz de gelip yüzüğü
alırız.





Pazartesi sabahı mücevherci, yaşlı adamı arar;





─ Siz benimle alay mı ediyorsunuz? Hesabınızda hiç para yokmuş!





Yaşlı adam;
─ Sen yüzüğü dükkânında sakla. Çeki de yırtabilirsin. Sayende şahane bir hafta sonu geçirdim.


Genç bir adam


Genç bir adam süpermarkette dolaşırken yaşlı bir kadının kendisini
izlediğini fark eder. Fazla umursamadan alışverişine devam eder.





Bir şeyler alır ve kasaya gelir. Bu sırada yaşlı kadın adama;





─ Size bakmamdan rahatsız oldunuz ama yeni ölen oğluma çok benziyorsunuz bu yüzden size bakıyorum, der.





Bunun üzerine adam üzülerek;





─ Oğlunuzu kaybetmenize çok üzüldüm. Yapabileceğim bir şey varsa çekinmeyin söyleyin, der





Yaşlı kadın da;





─ Marketten çıkarken bana güle güle anne derseniz bu beni çok mutlu eder, der.





Ve kadın marketten çıkar. Adam da ona;





─ Güle güle anne, diyerek veda eder.





Kasadaki tezgahtar alışverişinin 100 Lira tuttuğunu söyler.





Adam şaşırır ve





─ Ama nasıl olur, ben sadece bir kaç ufak şey aldım, diye itiraz eder.





Bunun üzerine tezgahtar kız;





─ Anneniz onun aldıklarını da sizin ödeyeceğini söyledi.


Diyarbakır'ın Bir Dağ Köyünde



Diyarbakır'ın bir dağ köyünde ilköğretimde görev yapan öğretmen Matematik dersinde ;
– Bir kasada şu kadar çilek varsa, 10 kasada kaç çilek vardır? Diye öğrencilerine bir soru soruyor.
Öğrenciler:
– Öğretmenim çilek ne? Diyorlar.
Öğretmen:
– İşte çocuklar çilek. Diyor.
– Biz hiç çilek yemedik. diyorlar.
Bunun üzerine öğretmen pes etmiyor, oturup Bursa’daki tarım firmalarına toprak numunesi yolluyor ve diyor ki;
– Bu toprakta çilek yetişir mi ? diyor.
Bursa’daki firmalardan cevap geliyor.
– Evet Diyarbakır şartlarında çilek yetişir.
Hatta mektubun yanında çilek fideleri ve yetiştirme şeklini anlatan bir
tarif yolluyorlar. Öğretmen öğrencilere okuyor nasıl yetiştirileceğini,
çıkarıyor bahçeye ve diyor ki:
– Bu sene size matematikten sınav yok.
Öğrenciler:
– E nasıl not alacağız öğretmenim?
Hepsine bahçeyi kazdırıp, çilekleri diktirip, can sularını verdikten sonra her birine dörder çilek fidesi verip:
– Şimdi gideceksiniz evinize anne babanıza ben size nasıl öğrettiysem sizde onlara öyle öğreteceksiniz.
Çocuklar gidiyorlar evlerine hepsi anlatıyorlar ve çilekleri dikiyorlar ve öğretmen diyor ki:
-Çilek mevsimi gelince getireceksiniz tabakta on tane çileğe bir not alacaksınız.
Çocuklar tabaklarla getiriyorlar, çilekleri sayıyor öğretmen, eksik olanlara da tam not veriyor ve sonra diyor ki:
– Çocuklar nasılmış tadı?
Öğrenciler:
-Valla ucunda not vardı diye yiyemedik.
– Hadi bakalım yiyin. Diyor öğretmen.
Çocuklar ağızlarını burunlarına bulaştıra bulaştıra yiyorlar çilekleri.
Aradan iki yıl geçtikten sonra çilek girmemiş o köyün halkı şu anda
Diyarbakır’ın pazarında çilek satıyorlar.
Şimdi düşünüyorum da,
öğretmen olmak bu işte gerçekten… Tahtada müfredat anlatmak değil…
Bulunduğun yere, bulunduğun ülkeye, okula bir şeyler katmak…


Ölümse Gülümse


Yıllar önce adı böyle olan bir kitap okumuştum.
Ölümün son olmadığını, yeni bir hayata doğmak olduğunu anlatıyor, eğer
Allah'ın sevgili kullarından isek, asude bir bahar ülkesinde sonsuza
kadar huzurlu ve mutlu yaşayacağımızı söylüyordu.





Eşimi toprağa vereli beş gün oldu.
Acımı hafifletmek için hep bu iki kelimeyi, "Ölümse Gülümse."sözünü düşünüyorum.





Yakınlarımızın ölümü karşısında gülümseyebiliyor muyuz?
Tabii ki hayır.
Onun her türlü hali her an aklımızda oluyor, özeleştiri yapıyoruz, ona
gerekli ihtimamı göstermekte kusurum oldu mu diye düşünüyoruz.
Kendimizde suç bulduğumuz oluyor.





Şimdi çıksa gelse, dizinin dibinden hiç ayrılmam, ömrümü ona hizmetle geçiririm diyorsunuz.





Ama ne çare ki giden geri gelmiyor, size sadece anılar ve biraz da pişmanlıklar kalıyor.





Ölüme gülümseyemiyorum ama geçmiş zamanda hayata birlikte gülümsediğimiz günleri özlüyorum.


Garip bir aşk hikâyesi


Bu olay, bundan yarım asır önceydi.
Aşağıdaki fotoğrafı çektirdiğimde de Harbiye ikinci sınıf öğrencisiydim.
Evimiz Ankara Çankaya'da olduğundan hafta sonları evci iznine çıkıyordum.





Oturduğumuz binadaki bir dairede de Pakistan'lı bir aile kiracı olarak bulunuyordu.
Adam Pakistan elçiliğinde memur imiş, karısı Cihan hanım ev kadınıydı
ve Jasmin adında, benimle yaşıt çok güzel bir kızları vardı.
Ben ona Yasemin diyordum.





Yasemin, esmer uzun boylu, her zaman güleç, şen şakrak bir kızdı.
Rengârenk ipekli kumaşlardan ve tüllerden oluşan ve "Sari" denen milli
kıyafetini türlü takılar incik boncuklarla daha da gözalıcı hale
getirir, burnunun yanındaki tektaş hızmasının parıltısı, bakanların
içini hop ettirirdi.
Ama en dikkat çeken özelliği, sımsıcak, geniş gülüşü ve bu gülüşle ortaya çıkan inci tanesi gibi dişleriydi.





Kendi ana dili Urdu dili yanında İngilizceyi de ana dili gibi konuşuyordu ki benim asıl ilgimi çeken yönü buydu.
İngilizcemi ilerletebilmek için Yasemin ile bol bol pratik yapmam gerektiğini düşünüyordum.
Kesinlikle başka bir niyetim yoktu yemin ederim.





Haftalar haftaları kovalıyor, ben evimize geldikçe Yasemin ile arkadaşlığımız pekişiyordu.
Cumartesi öğlenleri gelişimi balkonda bekler, beni görünce yüzünde hoşgeldin tebessümü belirirdi.
Bilirdim ki daha bir saat bile geçmeden annesi ile bize damlayacaklar.
Bu gelişlerinde Cihan hanım eli boş gelmez, muhakkak kendi yaptığı Pakistan'a özgü sütlü tatlılardan getirirdi.
Yasemin ile İngilizce sohbetlerimizde, Karaçi'yi, evlerini
arkadaşlarını anlatır, ama yine de oraları çok özlemediğini, Türkiye'yi
ve Türkleri daha çok sevdiğini söylerdi.
Bu sohbetlerde aklıma arasıra muzırlıklar da gelmiyor değildi ama kendimi o konulara kaptırmamalıydım nemelâzım.
Zira o zamanlar subayların yabancı eş edinmeleri yasaktı ve bu yola tevessül edenlerin askerlik mesleğiyle ilişiği kesiliyordu.





Bir hafta sonu Yasemin'e sinemaya gideceğimi söyledim.
Annesinden izin alabilirse kendisinin de benimle gelmek istediğini
söyledi, babası gelmeden önce evde olmak koşuluyla izin kopardı ve
birlikte Tunalı'daki bir sinemaya gittik.
O zamanlar Harbiye öğrencilerinin hafta sonu izinlerinde sivil kıyafet giymeleri yasaktı.
Her yere resmi elbise ile gitme zorunluluğu vardı, sivil giyenler görüldüğü takdirde 28 gün oda hapsi cezası veriliyordu.
Verilen 28 gün oda hapsi cezası da bir seferde infaz edilmiyor, hafta
sonları ikişer gün olarak yatılıyor, cezanın bitmesi 14 haftayı
buluyordu.
Bunu bilmeme rağmen arasıra kaçamak sivil giyiniyordum ve Yasemin ile sinemaya giderken de sivil giyindim.
Zira yanında rengârenk milli kıyafetiyle yabancı bir kız bulunan üniformalı bir Harbiye talebesi çok dikkat çekecekti.
Uzatmayım, sinemadan sonra eve dönerken komutanlarımızdan Üsteğmen
Galip beni gördü, Yasemin'i de şaşkınlıkla süzdü ama bişey demedi,
sadece "Yaktım şimdi çıranı" anlamında başını salladı geçti gitti.

Bütün keyfim kaçmıştı, zira Galip Üsteğmen zaten bana biraz gıcık
gidiyordu, şimdi eline geçen bu fırsatla muhakkak 28 günü dayar, evci
çıkma hakkım da kaldırılırdı.
Nitekim korktuğum kısmen başıma geldi.
Şöyle ki, Galip Üsteğmen, bölük komutanımız Alper Soykan Yüzbaşıya
durumu bildirmiş, Yüzbaşı beni çağırdı, önce bir güzel azarladı, "sivil
giyindiğin yetmiyor, üstelik yanında ecnebi bir kız varmış, ben şimdi
sana ne yapayım, 28 gün hapis versem evciliğin de kalkacak..."dedi.






Belli ki bana bu cezayı vermek istemiyordu, zira iyi bir öğrenciydim,
ayrıca Yüzbaşının amcası İdris Soykan'ın bizim köyde yaşadığı, daha
önceki bir konuşmamızda ortaya çıkmıştı.
Neticede bana torpil geçti ve iki hafta sonu izinsizlik cezası ile konu kapatıldı.






İki hafta sonu eve gidemedim, evdekilere de yoğun sınavlar nedeniyle
okulda kalıp ders çalışacağım diye bir bahane uydurdum ama Yasemin'i de
özlemiştim galiba.





İki hafta sonra eve geldiğimde Yasemin balkonda değildi, ilk defa oluyordu bu, eve girdim, annem de bir tuhaftı.
"Al oku..."diye Günaydın gazetesini önüme koydu.
"Pakistanlı Jasmin Kayıp" diye bir haber vardı gazetede.
Yasemin'in bir fotoğrafı ile annesi ile babasının perişan haldeki durumlarını gösteren fotoğraflarını da koymuşlardı.






Meğer babasının sürpriz bir tayini çıkmış, Karaçi'ye dönmeleri
gerekiyormuş, evi boşaltmışlar, uçak biletlerini almışlar ama tam
gidecekleri gün Yasemin sırra kadem basmış.
Dondum kaldım, bişey diyemedim.
Nereye gitmiş olabilirdi bu kız, kaçırılmış mıydı yoksa?
Zira gelip geçen taksi ve dolmuş şoförlerinin de balkonda gördüklerinde ona korna çalıp askıntı olduklarını biliyordum.






Babası gidip Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'dan kızının bir an önce
bulunması için yardım talep etmiş, Sunay duruma el koymuş, bu meyanda
herhalde benimle arkadaşlığı da konu edilmiş olmalı ki okulda ben de bu
konuda sorguya çekildim amirlerim tarafından.
Hatta ertesi hafta
sonu izinli çıktığımda, arkadaşlarla buluşup gezmek için babamın
arabasını alıp evden şöyle birkaçyüz metre uzaklaşmıştım ki polis
çevirdi ve hakkımda ihbar olduğunu söyleyip arabayı bagaj dahil aradı.





Kayboluşundan iki hafta sonra Yasemin ortaya çıktı.
Yine Günaydın gazetesinden okuduğuma göre kaçırılmamış, kaçmış.
Ailesi ile Pakistan'a dönmek istemiyormuş, Türkiye'yi ve Türkleri çok
seviyormuş, amacı burada kalıp bir Türk ile evlenmekmiş, bu nedenle
önceden tanıdığı yaşlı bir kadının evine gizlenmiş ama ailesinin perişan
durumunu ve kendisini bulmadan dönmeyeceklerini görünce ortaya çıkmış.
Ailesinin kızlarını aldıkları gibi Karaçi'ye uçtukları da yazıyordu gazetede.





Bu olaydan birkaç ay sonra "Karaçi" damgalı bir mektup aldım.
İngilizce olarak çok düzgün bir elyazısı ile kaleme alınmıştı.
Yasemin'den geliyordu...






Karaçi'deki mutsuzluğundan ve umutsuzluğundan bahsediyor, eğer olumlu
cevap verecek olursam bir yolunu bulup Ankara'ya geleceğini söylüyordu.
Bu mektuptan, ailesiyle dönmek istemeyip neden ve kimin için saklandığı da anlaşılıyordu.
Bir de dört yapraklı yonca koymuştu zarfın içine.
Halâ durur bende o dört yapraklı yonca...
Mektubu katlayıp tekrar zarfa koydum, balkona çıktım, eğilip bir
zamanlar yolumu beklediği, bana sıcacık gülümsediği, şimdi bomboş olan
balkona baktım ve sanki oradaymış gibi dudaklarımdan şu kelimeler
döküldü:
"Ah be Yasemin...Şimdi mi söylenir bu?.."





Şimdilerde bana deseler ki yurtdışında en çok nereyi görmek istersin?
Karaçi derim...
Sebep?
Sebebi yok...işte öylesine...


Pederin biri


Pederin biri apandisit ameliyatı olmak için hastaneye yatmış.Bu
esnada doğum yapmak üzere bir hayat kadını acile gelmiş ve doğum yapmış,
doktorlara;
-"Ne olur bu çocuğa bakın,ben onu büyütemem! " demiş ve hemşire yanında yokken hastaneden kaçmış.






Doktorlar ne yapalım diye düşünürlerken akıllarına bebeği rahibe
kakalamak fikri gelmiş. Ameliyatından sonra rahip kucağında çocuğu
görünce şok olmuş. "
Ama ben erkeğim" falan dese de doktorlar ona bunun bir mucize olduğunu, erkek olmasına rağmen doğum yaptığını söylemişler.
Peder de çocuğu alıp büyütmüş. Çocuk ona yıllarca "baba, baba" dedikçe
rahibin yüreği sızlıyormuş. Bir gün dayanamamış ve çocuğu bir kenara
çekmiş;
-"Yavrum bak ben senin baban değil, annenim, senin baban başrahip Jones"...


ITALYAN HAKİM


ITALYAN HAKİM, İDAM KARARI VERMEDEN ÖNCE ÖMER MUHTAR'A SORAR:
İtalyan Devleti'ne karşı savaştınız mı?
Ömer Muhtar: Evet
İnsanları İtalyan Devleti'ne karşı savaşmaya teşvik ettiniz mi?
Ömer Muhtar: Evet
İtalya'ya karşı kaç yıl savaştınız?
Ömer Muhtar: Yaklaşık 20 yıl
Yaptıklarından dolayı pişman mısınız?
Ömer Muhtar: Hayır
İdam edileceğinizi biliyor musunuz?
Ömer Muhtar: Evet
Hakim şaşırdı:
Sizin gibi birisi için böyle bir son, çok üzücü
Bunu duyan Ömer Muhtar şöyle dedi:
Tam tersi! Bu, hayatımın sonu için en güzel yol.
Hakim daha sonra,
Mücahidlere cihadı durdurmalarını
Emreden bir emirname yazması halinde
O'nu beraat ettirmek ve ülke dışına sürgüne göndermek istedi. Bunun üzerine Ömer Muhtar,
O meşhur sözlerini söyledi:
"Her namazda Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed(s.a.s.)'in de O'nun resulü olduğuna şehadet eden parmaklarım, asla yanlış bir şey yazamaz!
Bizler teslim olamayız.
Ya kazanırız ya da ölürüz!"
Biz ölsekte kazanırız ve siz kaybedersiniz.
Fakat acı olan siz bunu ancak öldüğünüzde anlarsınız ve bunun size bir faydası olmaz..!
Ömer Muhtarı ölüm yıldönümünde Rahmetle anıyoruz!


Mazhar Osman



Mazhar Osman'daki Hasta odalarından gelen gürültü nedeni ile odasında
terapi yapamayan Başhekim, yardımcısını çağırıp şunları oyalayacak bir
şey yarat da gürültüyü kessinler demiş.
Yardımcısı "peki hocam" demiş ve gitmiş.
Aradan epeyi bir zaman geçtikten sonra bakmış ses seda yok merak edip
gitmiş ve hasta koğuşunun kapısını hafifçe aralayarak kafasını uzatıp
bakmış.
Önde yardımcı arkasında hastalar yatıp kalkıp namaz
kılıyorlar, hoşuna gitmiş gülümseyerek sessizce kapıyı kapatıp
mutlulukla odasına dönmüş.
Bir müddet sonra Başhekimin odasının kapısını açan Yardımcı Doktor elleri belinde oflaya poflaya içeri girmiş ve
"Hocam 300 rekat oldu sırtım belim tutuldu, acaba azıcık dinlensem mi?" demiş.
Başhekim
"Şimdi onları sessizce dışarı al 'Kabeyi Tavaf ediyoruz' diye binanın etrafında usul usul döndür " demiş
Yardımcısı
"Baş üstüne Hocam" demiş ve gitmiş.
Kısa bir süre geçtikte sonra Başhekimin Camından içeri taşlar yağmaya
başlamış. Peşinden de kapısı açılmış yara bere içinde önde yardımcı
arkada deliler Başhekimin kapısından içeri dalmışlar.
Yardımcı feryat figan içinde
- Yetiş Hocam...! "Şimdi en keyiflisi, Araf da Şeytan taşlama safhası" diye tutturdular


Kendi Kendiyle Dalga Geçebilen Aşmış İnsanlar...








Aslında insanın kendisiyle dalga geçebilmesi gerçekten yetenek isteyen
ve oldukça da zor bir olay. Ve bunu başarabilen insanlara hem özenmek
hem de takdir etmek için bir çok neden var. Öncelikle bu insanlar; öz
farkındalıkları yüksek, kendi olabilmeyi gerçekleştirebilmiş kişilerdir.
Karakterleri veya fizikleri ile ilgili olumlu, olumsuz tüm
özelliklerinin farkındadırlar ve bunların, artısıyla eksisiyle bir
kişiyi kendisi yapan şeyler olduğunun bilincindedirler.





Bu yüzden de kendileriyle barışık, pozitif ve komplekssizlerdir. Doğal olarak özgüvenleri de yüksektir.
Her ne kadar bu tarz kişilerin; aslında beğenmedikleri özelliklerini
kompleks yaptığı, bunu da bu yöntem ile bastırmaya çalıştığı söylense
de, bir insanın gerçekten kendi ile dalga geçebilmesi öncelikle kendi
ile barışık olmasından geçer.





Zaten diyelim ki öyle bile olsalar, sürekli başkaları ile dalga geçen insanlardan çok daha sağlıklı bir ruh haline sahiptirler.





İlk etapta ya bu kendine laf ediyor saf galiba diye düşünseniz de, aksine ciddi anlamda zeki kişilerdir.






Bir kere daha böyle yaparak, kendilerini eleştirecek herhangi birinin
hevesini direk çat diye kırıveriyorlar. Üstüne bir de eğleniyorlar!





Genel olarak insanlar bu duruma pek alışık olmadığı için, çoğu zaman etrafındakilerin tuhaf bakışlarıyla karşılaşırlar.
- Ya bir dakka bu şimdi kendini mi gömdü bana mı öyle geldi denir.





Ancak bu insanlar tuhaf ya da garip değil, sadece kusursuzluk saplantısından kurtulmuş eğlenceli kişilerdir.






' Nasılsa, bu kendine laf ediyor, ben de onun üzerinden bir kaç espri
yapayım' diyerek tepelerine çıkmaya çalışırsanız lafı anında ağzınıza
tıkayacak kadar da hazır cevaptırlar.
Kendileri hakkında espri
yapmaları size de bu fırsatı verdikleri anlamına gelmez, bu durumu
suistimal ettiğinizi hissettikleri anda tek bir cümle ile sizi tokat
yemişe çevirebilirler.





Hayata daha renkli ve eğlenceli bir pencereden bakarlar.
Sonuçta yaptıkları aptallıklar ve hatalarıyla dalga geçebilen insanlardan bahsediyoruz.





Başkalarının kendileri ve hayatları hakkında ne düşündüğünü umursamadıkları için içlerinden geldiği gibi davranırlar.
Bu insanları aynı zamanda; 'Beraber saçmalanabilen' insanlar kategorisine de dahil edebilirsiniz.





Şakacı ve rahat görüntülerinin altında bütünsel ve olgun bir karakter yapıları vardır.





Hayatın iyi ya da kötü getirdikleriyle gülerek başa çıkma yolunu seçmişlerdir.
Bu, bir anlamda da onların kendilerini koruma mekanizmalarıdır.






Samimi ve sıcakkanlıdırlar bir anda kaynaşıverirsiniz ancak negatif
enerji aldıkları insanlara karşı da adeta birer buzdolabı olabilirler.
Ki bu tarz insanlar birinden ciddi anlamda haz etmiyorsa, bir bildikleri vardır ve bu konuda genellikle haklı çıkarlar.





Rahat insan tanımının karşılığı gibidirler, ne kendilerini ne de karşılarındakileri kasmazlar.
Çünkü tek istedikleri herkesin olduğu gibi olmasıdır.





Bu tarz insanlar olur olmaz her olay hakkında komik tespitler yapmak konusunda da oldukça yeteneklidirler.






Kompleks sahibi insanlarda bulunmayan bir özelliktir. Oysa ki kişinin
kendisiyle dalga geçebilmesi hem aslında bir özgüven belirtisidir hem de
başkalarının, o kişiyle kötü niyetli alay edebilme hakkını elinden
almak demektir. Kısaca kendisiyle dalga geçebilen insan medeniyetin bir
tık önünde insandır.





Şüphesiz ki böyle insanların varlıkları, hayatı daha çekilebilir kılar.
(Alıntıdır)


BİR ADAM MİCROSOFT ŞİRKETİNE İŞ İÇİN KONUŞMAYA GİDİYOR .







Girmek istediği iş de tuvalet temizleyiciliği.
HR menajeri ile görüşüp tıkanmış bir lavaboyu temizleyip testten geçiyor.
HR menajeri adama testi geçtiğini, hangi gün saat kaçta iş başı yapması
gerektiğinin kendisine e-mail yoluyla gönderileceğini söylüyor.
Adam, bilgisayarı olmadığını, dolayısıyla e-mail kullanmadığını açıklıyor.
HR menajeri:
"Üzgünüm ama e-mailiniz yoksa siz sanal olarak var sayılamazsınız ve bu yüzden sizi işe alamayız." diyor.
Adam çaresizce dışarıya çıkıyor ve " Ne yapsam, ne etsem...!" diye
düşünürken cebindeki 10 dolar ile 20 kilo kiraz almaya karar veriyor.
Kapı kapı gezerek kirazları satıyor ve 2 saat içinde sermayesini 2 katına çıkarıyor.
" Bu şekilde ekmek paramı çıkarabilirim." diyerek her gün sabah erkenden kalkıyor ve kapı kapı dolaşarak kiraz satıyor.
Her gün sermayesi büyüyor.
Derken küçük bir kamyonet alıyor ve satışa devam ediyor.
Az bir zaman sonra, büyük bir kamyon ve birkaç küçük kamyonet alıyor.





5 SENE GEÇİYOR
Bu adam şu anda Amerika'nın en büyükleri arasında yer alan bir nakliyat şirketinin sahibi.
Bir gün ailesinin geleceğini düşünerek sigorta yaptırmak istiyor.
Sigorta şirketi kendisinden bir e-mail adresi istiyor.
E-mail kullanmadığını söylediğinde sigortacı:
"İlginç, e-mailiniz olmadan büyük bir holding kurmuşsunuz.
Bir de e-mailiniz olsaydı neler yapardınız...! " diyor.
Adamın cevabı:
" E-mailim olsaydı, şu an da Microsoft'ta tuvalet temizliyordum."





Hayatımızdaki bazı olumsuzluklar bizim sıçrama tahtamız olabilir.
Böyle olaylar bize yılgınlık yerine azim vermeli..


REFİK HALİD KARAY








Senede altı kere kandiller ve bayramlar yaklaşırken bizim evde bir
telâş olur, üzüntü çökerdi. Zira o vesilelerle maliye hazinesinden
"maaş-ı umumi" verilirdi. Herkes aylık alacağız ve kandile erip bayrama
ulaşacağız diye sevinirken biz neden şaşalar, afallardık ? Sebebi
şudur..
Bizim aile, nedense, atalarımızdan beri maliye memuruydu ;
babam da o nezarette baş veznedar bulunuyordu. Her umumî maaş günü
maliye gişesinden bütün devlet dairelerine ve maaş sahiplerine 600.000
Osmanlı altını dağıtması lâzım geldiğinden, bu kargaşalık sırasında
yanlışlıkla birkaç yere fazla para verilerek açığımız çıkmasından, bu
açığı da ödemek zorunda kalmamızdan korkardık..
Dile kolay.. 600.000
lirayı, altın, mecidiye, çeyrek ve kuruş olarak binlerce adama birkaç
veznedarla bir günde -ne eksik, ne fazla- tas tamamına sayıp dağıtmak,
akşama kasaları doğru hesapla kapatmak, bu cesareti göze almak için
yürek ister !..
O devirde sıraya girme ve fiş usulü, bölme ve
gereken miktarda gişe, polis korkusu da yoktu. Saraydaki nüfuzlarına
güvenen alelacayip adamlar, Arnavut silâhşörler, harem ağaları,
yaverler, hafiyeler halkı yarıp veznedarların önüne dikilirler, biraz
bekletildiler mi çetrefil lehçeleri veya sıtma görmemiş sesleriyle
demediklerini bırakmazlardı.
Gerçi biz bu çileyi çekerken maliye
nazırı daha müthiş bir çileden henüz çıkmış, mânen sırtüstü uzanmış bir
halde bulunurdu. Zira umumî maaş için gereken 600.000 altını temin
görevi ondaydı. Zaten hemen hemen tek vazifesi de bu değil miydi ? Bütçe
yoktu ki yapsın.. Düzenli bir gelir kaynağı yoktu ki parayı toplasın,
hazırlasın. Haftalarca sağa sola başvurur, aranırdı. Kimden avans
isterdi ? Ya Osmanlı Bankası'ndan, ya Düyunu Umumiye İdaresinden yahut
Tütün Rejisi'nden..
Kulaklar o zaman bu, Frenkçe "avans" sözüyle
dolar, bütün yüksek maliye memurları kelimeyi -anadilden gelmişçesine-
bülbül gibi söyler, papağanca tekrarlardı. Osmanlı İmparatorluğu maliye
nazırının, adlarını saydığım yabancı kuruluşlar nezdinde "yalvar yakar"
oluşu, yüz suyu döküşü, haysiyetini bir paralık etmesi, acıklı bir
manzaraydı..Asıl kötüsü, bir kısmı kendi memleketlerinden kim bilir ne
gibi sebeplerle uzaklaştırılmak veya merkezde işe yaramadıklarından
kayrılmak için Doğu'ya gönderilmiş olan bu maliyeci döküntüler gözümüze
pek büyük görünürlerdi.
Fahiş faizlerle nihayet bu müesseselerden
biri parayı "avans" olarak vermeye güçbelâ rıza gösterdi mi nazırın
sevincine artık hudut çizilemezdi. Doğru mabeyne koşar, başarısını arz
eder, rütbe, nişan alır, mevkiini bir müddet için daha sağlamış olurdu..
İşte yılda altı maaş böyle verilirdi..
Fakat daha fenası, daha çirkini vardı ki, bunu benden başka bilen çok
kişi yoktur : Maliye hazinesi bazen kupkuru, tam deyimiyle meteliksiz
kaldı, öte yandan saraya para lâzım oldu yahut Yemen'den terhis edilip
vapurlarla Boğaz'dan geçen asker, "Padişahım çok yaşa !" feryatlarıyla
ne zamandan beri birikmiş maaşlarını istedi mi, koca imparatorluk
nezareti namına babam Galata sarraflarından bir miktar akçe tedarikine
gönderilirdi..
Bu Rum sarrafların o zamanki Havyar, yani Borsa Hanı
karşısında ufacık dükkanları ve yol üstüne birer camekânları vardı ; her
sarraf gibi para bozarlardı ama ufak tefek mali işlere de girerlerdi.
Bir tanesinin adı, acayipliğinden dolayı, aradan kırk küsur sene geçtiği
halde aklımda kalmış : "Altıparmak".. Gerçekten de iki kardeşin
parmakları altı tane idi. Bir sarrafa altı parmaklı eli çok görmemek,
tabiatın ona bir ihsanı saymak daha doğru..
Maliye nezaretinin,
dolayısıyla Devlet-i Âliye'nin, köşe başı sarraflarından faizle para
alacak bir yoksulluğa düştüğüne inanmak zor ama söylediğim tam
hakikattir ; hattâ şimdi bile, hâlâ yüzümde utanç kızıllığını duyduğum
şüphe götürmez bir gerçek !..
(REFİK HALİD KARAY, "Tan" gazetesi, 11 Nisan 1943)


22 Şubat 2019 Cuma

ANAMI TOPRAK ANAYA VERDİM!


Ozan der ki “Ölümle aldatıp bizleri, bir bir göçtüler”
Evet, o da diğerleri gibi göçtü...
Ana Kraliçemiz bir zamandır “malign mezotelyama” ile boğuşurken, uykusuz gecelerine sığdırdığı son ve sürekli rüyasını şöyle anlatmış;
“Küçük bir oğlan çocuğu minicik beyaz elleriyle bana sürekli ‘gel, gel’ diyor”
“Ama ben gitmeyeceğim ve direneceğim” demişti.
Nafile o da fani dünyadan göçtü gitti. “Bütün günler ölüme gider, son gün varır” diyorlar ya, o da son günü olan 2019’un 16 Şubatında o rüyadaki oğlan çoçuğuyla buluştu.
*
Sene 1944, 75 yıl öncesiydi...
Turan Ailesinin ikinci konuğu, erkek olsun diye dua edilen ancak minicik gözlere sahip bir kız bebekti...
Adı “Sezer” olsun dediler. Kayıtlara “Remziye” yazdılar.
“Çocuk Sezer” sokakların şen oyuncusu ve ailenin zeki çoçuğuydu.
O topraklarda doğanların kaderidir, o da çocuk gelin oldu... En çok hatırında kalanlar somon rengi nişan elbisesi, bir de Sıdıka anasına duyduğu özlemdi.
“Çocuk Gelin Sezer” şanslıydı ki, adam gibi bir adam olan İlhan’la evlendi.
Anadoluda kadın olmak zordur, “Gelin Sezer” her şeyi yaşayarak öğrendi.
“Anadolu Kadını Sezer” sevgiyle, vefayla, cefayla dağları aşmayı bilendi.
O hiç sefasız gençliğinde tüm yoksunluklara göğüs gerdi.
İlhan Babaya tam dört şıvgın verdi...
Anne Sezer şıvgınları şefkat, sevgi ve hoşgörüyle suladı. Onlara rafine yaşamayı öğretti, İyilik ve dürüstlük zırhı giydirdi. Şıvgınları her biri ayrı renkte birer güle döndürdü.
40 yıllık yoldaşını ebediyete uğurladığında “Anne Sezer” hüzün perdelerini indirdi.
Bir daha da yüzü gülmedi.
“Sezer” artık tüm ömrünü güllerine ve o güllerin şıvgınlarına adadı. O torunlarını da tıpkı gülleri gibi kokladı, suladı ve aynı zırhları giydirdi.
Birisine apayrı özendi onu “Rose Centifolia” olarak yetiştirdi.
Güllerinin ve şıvgalarının ailevi kazalarına, hastalıklarına, ihaneti ve mahpushaneyi görmelerine, özlemlerine gögüs gerdi, direndi. Hep yüksek doğrulukla öngördüğü olayları, krizleri bilgece yönetti, güllerine yol gösterdi. O artık danışılacak “Bilge Sezer”di.
Ama yorgun bedeni bir illetle tanıştı. “Hasta Sezer” şifaya inandı, mücadele etti. Ama bir yerden sonra direnemedi. Yitirdikleriyle hem gururuna, hem de o illete yenik düştü.
“Merhume Sezer”in kefeninin ucundan görünen mütebessim yüzü, tüm güllerinin ve şıvgınlarının (kendileri de kefen giyene kadar) en mukaddes fotoğrafı olarak yaşayacaktır.
Evet tarih 17 Şubat 2019, anamı toprak anaya teslim ettim..
*
Nurlar içinde yat cefakar anam. O adam gibi adama ve o sevimli oğlana da hasseten selam söyle...
Ölüm karşısında boynumuz kıldan ince, mukadderrat başımızın üstünde.
“Ey ölüm sen ne güzel hakikatsın, sana bakıyoruz ve kendimize geliyoruz”


Bir Şarkıcıyla Bir Memurun Hikayesi


Aydın’da tren istasyonunda işçi olarak çalışan babası bir kaza sonucu vefat etti. Sonra da evleri bir yangında kül oldu. Anne, çocuğunu alıp iş bulma ümidiyle İzmir’e taşındı. Ama nafile... Anne, parasızlıktan oğlunu yetimhaneye bırakmak zorunda kaldı.
Çocuğun babası ölmüş, annesi de bırakıp gitmişti. Okuldan arta kalan vakitlerinde kah hırdavatçıda kah elektrikçide çıraklık yaptı, Fransızca öğrenmeye çalıştı. Gitar dersleri aldı.
Askerliğini Akhisar Orduevinde müzisyen olarak görev yaptı. Tezkereden sonra İzmir Kordon’daki Marmara Gazinosu’na girdi. Şarkı söyleyip, gitar çalarak para kazanıyordu artık.
İzmir’den sonra İstanbul’da çeşitli gazinolarda boy gösterdi. Ankara’dan davet aldı. Maltepe’deki Bomonti Gazinosu’nda çalıp söyleyecekti.
Henüz tanınan bir şarkı değildi, az kazanıyordu. “En ucuz yer neresi?” diye sordu, “Hergele Meydanı’na git” dediler. Gitti şarkıcı, kötü bir pansiyonda, tek göz oda buldu. Fakat bir oda arkadaşıyla kalmak zorundaydı. Bu, kirayı bölüşecekleri için iyiydi, fakat kim olduğunu bilmediği bir adamla kalacağı için de endişeliydi.
Sabaha kadar Bomonti’de çalıp söylüyor, gün ağarınca pansiyona gidip yatıyordu. Oda arkadaşı tam tersi saatlerde kullanıyordu odayı. Adam memurdu, sabahın köründe işe gidiyor, gece gelip yatıyordu. Biri memur, diğeri müzisyen… Aylarca birlikte kaldılar ama bir türlü denk gelip tanışamadılar. Birbirilerini göremiyorlardı çünkü. Sonunda bir gün denk geldiler, konuştular, sevdiler birbirlerini; tesadüf o ki, ikisi de yıllar içinde Türk sanat hayatına damgasını vurdular. Memur, bir gün Bomonti’de dinlemişti şarkıcıyı ve büyülenmişti “Yurt dışına gidersen sesinin kıymetini bilirler, imkânın varsa git!” demişti.
Şarkıcı Ankara’dan sonra İstanbul Maksim’de çıkmaya başladı. Ünleniyordu yavaş yavaş. Patron 20 lira maaş veriyordu o zaman, şarkıcı ise maaşının 30 lira olmasını istiyordu. Velhasıl anlaşamadılar. Şarkıcının aklına pansiyondaki memurun sözleri geldi, şansını denemek için Fransa’ya gitti. Paris’te Jezabel şarkısıyla dikkatleri üzerine çekti, Monte Carlo’da ses müsabakasında birinci oldu. Şöhretin kapıları açılıyordu artık. Fecri Ebcioğlu onun için şarkılar yazdı. Yetimhanede kalırken öğrendiği o Fransızcasıyla, Fransızlara Fransızca şarkılar söyledi, tüm dünya bizim yetimhanede büyüyen şarkıcıyı tanıyordu. Vatana, millete, İzmir’e, e haliyle Atatürk’e aşıktı. Bir gün Charles Anzavour Türkler hakkında ileri geri konuştu, dayanamadı bizimki, yumruk atıp karakolluk oldu.
Fransa’da 15 yıl içinde 32 film çevirdi, Brigitte Bardot ile birçok filmde başrol oynadı, Bardot’nun en yakın arkadaşlarından biri oldu. Yetimhanede okurken kendisini geliştiren bu kişi bir başarının örneği olarak karşımıza çıktı. Yazar Tolga Aydoğan olarak paylaştığım bu kişilerin kaderi Ankara’daki bir pansiyon odasında kesişmişti. Vefatları da aynı şekilde gerçekleşti; şarkıcı İstanbul Yeşilköy Havalimanında beyin kanaması geçirerek hayatını kaybetti, memur ise çukura düşüp beyin kanaması geçirerek… Kim miydi bu kişiler? Şarkıcının adı İzmir’le özdeşleşmiş olan Dario Moreno’ydu. Peki ya pansiyondaki oda arkadaşı? O yıllar PTT’de memur olarak görev yapan Şair Orhan Veli’den başkası değildi. Evet, tesadüfi bir şekilde bu iki ünlü sima Ankara’da Hergele Meydanı’nda aylar boyu aynı odada arkadaşlık yapmışlardı.





Tolga Aydoğan


YABAN KAZLARI NEDEN 'V' YAPARAK UÇARLAR...?


Göç eden yaban kazlarının havada süzülürken "V" seklinde bir
formasyonla uçtuklarını görmüşsünüzdür...
Bilim adamları kazların neden bu şekilde uçtuklarını araştırmışlar ve ;





1-) "V" seklinde uçulduğunda, uçan her kus, kanat çırptığında
arkasındaki kuş için, onu kaldıran bir hava akimi yaratıyormuş.
Böylece "V" seklinde bir formasyonda uçan kaz grubu,
birbirlerinin kanat çırpışları sonucu ortaya çıkan hava akimini
kullanarak uçuş menzillerini % 70 oranında uzatıyorlarmış. Yani
tek başına gidebilecekleri maksimum yolu grup halinde neredeyse ikiye katlıyorlarmış.





Kıssadan Hisse: Belli bir hedefi olan ve buna ulaşmak için bir
araya gelen insanlar, hedeflerine daha kolay ve çabuk erişirler.





2-) Bir kaz, "V" grubundan çıktığı anda uçmakta güçlük çekiyor. Çünkü
diğer kuşların yarattığı hava akiminin dışında kalmış oluyor. Bunun sonucunda,
genellikle gruba geri dönüyor ve yoluna bu şekilde devam ediyor.





Kıssadan Hisse: Eğer kafamız bir kaz kadar çalışıyorsa; bizimle ayni yöne
gidenlerle bilgi alışverişini ve işbirliğini sürekli kılarız.





3-) "V" grubunun başında giden kaz hiç bir hava akımından yararlanamıyor.
Bu yüzden diğerlerine oranla daha çabuk yoruluyor. Bu durumda en arkaya
geçiyor ve bu defa hemen arkasındaki kaz lider konumuna geçiyor. Bu
değişim sürekli yapılıyor; böylece her kaz grubun her noktasında yer almış oluyor.





Kıssadan Hisse: Yaptığınız her isi, yeri ve zamanı geldiğinde
başkasına bırakmak gerekiyor.





4-) Uçuş hızı yavaşladığında gerideki kuşlar, daha hızlı gitmek üzere
öndekileri bağırarak uyarıyorlar.





Kıssadan Hisse: İlerlemek ve yol almak için bazen başkalarının
uyarılarına gereksinim duyarız. Bundan alınmamalıyız; tam aksine,
böyle uyarıları sevinç ve takdirle karşılamalıyız.





5-) Gruptaki bir kuş hastalanırsa ya da bir avcı tarafından
vurulup uçamayacak duruma gelirse; düşen kuşa yardim etmek üzere
gruptan iki kaz ayrılıyor ve korumak üzere hasta / yaralı kazın
yanına gidiyor. Tekrar uçabilene (ya da eğer ölürse, ölümüne
kadar) onunla beraber yaralı kuşu asla terk etmiyorlar. Daha sonra
kendilerine başka bir kaz grubu buluyorlar. Hiçbir kaz grubu,
kendilerine bu şekilde katılmak isteyen kazları reddetmiyor...


Karısı Yaşlanan


Karısı yaşlanan ve işgörmez hale gelen 70'lik emekli bir albay evlenmek istemiş. Karısı da eşine genç ve güzel bir hanım bulup kocasını evlendirmiş. Bir arada mutlu mesut yaşıyorlarmış. Genç ve güzel gelin bu durumdan rahatsız olmuş ve kocasının eski eşine;
- Siz bu durumdan nasıl rahatsız olmuyorsunuz, ben genç ve güzelim beni hiç kıskanmıyormusunuz ? demiş.
Kadın da;
- Bak yavrum, kocamın saçının ışıltısını, cebinin şıkırtısını, kalbinin tıkırtısını, ayakkabısının parıltısını ben yaşadım. Sana da göğsünün hırıltısı, götünün zırıltısı kaldı, neyini kıskanayım...🤣