12 Nisan 2019 Cuma

BOY ABDESTİ.....


Zamana ve mekana göre hareket edeceksin !!!....





"Erzurum'da, çay içilirken şeker çaya karıştırılmıyor, kıtlama yapılıyor.





Bunun çıkışı ise çok ilginç...





Eskiden İran'da çaya tatlandırıcı olarak hurma ve üzüm katılıyordu.





İngilizler İran'a şeker satmaya kalktıklarında bunu başaramadılar.





Sonra İranlı Mollalarla irtibat kurdular. İngilizler Mollaların vereceği fetva karşılığında kazancın %10'unu teklif ettiler.






Nitekim bir Cuma Namazı'nda (İran'da Cuma Namazları o bölgenin en büyük
camisinde ve çok kalabalık olarak kılınıyor) Cuma Hutbesi'nde Mollalar
şu vaazı verdi:





"Siz Allah'ın nimeti olan hurma ve üzümü nasıl olur da çaya katarsınız! Bundan böyle çaya şeker katacaksınız!"






Bu vaazdan sonra İranlılar çaya şeker katmaya başladılar. İşler yoluna
girince İngilizler Mollalara verdiği %10 payı satışların iyi gitmediği
gerekçesiyle vermemeye başladı.





Bunun üzerine Mollalar ikinci bir fetvayı verdi
Cuma Hutbesi'nde: "Gâvur icadı





şekeri çaya katmak caiz değildir!..."





Bu fetva üzerine İranlılar evlerindeki şekerleri sokaklara döktü...





İngiliz firmaları bunun üzerine baktılar olacağı yok, Mollalarla yeniden





masaya oturdu. Fakat Mollalar bu sefer %20 pay istedi.





İngilizler çaresiz kabul etti.
Mollalar Cuma Hutbesi'nde bu sefer şöyle fetva verdi:






"Biz size çaya şeker katmayın dedik ama sokaklara dökün de demedik,
şekeri sokağa dökmeyeceksiniz, şekeri çaya batıracak ve böylece gâvur
icadı şekere boy abdesti aldıracak ve öyle içeceksiniz!





Yaa işte böyle..


22 Mart 2019 Cuma

Emekli bir Türk ile evlenen


Emekli bir Türk ile evlenen 72 yaşındaki Rus hanım Türklere ait gözlemlerini anlatıyor ;
Ben Türkiye'ye geldi, evlendi .
Türk erkek Türk kadınlar çok yemek seviyor.
Hep çeşit istiyor.
Biraz oturuyor hemen yemek soruyor.
Sonra hasta olmak anlatmayı çok seviyor.
Şikayet çok.
Kadınlar kendine zaman ayırmak bilmiyor.
Hasta olmak bekliyor , doktora gitmek sonra doktor diyecek; dinlen çok yoruldun bunu bahane ederek hep hastalık konuşarak geçiriyor.
Çocuklar hep televizyon başında.
Eşimin oğlu evlendi Torun televizyon başında.
Geline dedim ki; çocuk seni az görüyor onları çok görüyor.
Zihninde Sen az onlar çok. Reklamları ezberlemiş. Öyle ezberlemiş istiyor anne reddedince ağlıyor.
Işte böyle ağlıyor sonra yine istiyor yine ağlıyor 3 gün 4 gün sonra anneyle arada çatışma oluyor Şimdi saygı nasıl olsun.
Çocuğun zihninde anne az televizyondakiler çok.
Kapat onu çocuk seni seyretsin seni anlasın senin güzelliğin onun beyninde yer etsin dedim.
Kimse anlamıyor çocukların beyni kimlerle doluyor.
Sen çocuğu Doğurdun Sen hatırlıyorsun onu kundakladı büyüttün Sen hatırlıyorsun
O bunları bilmiyor.
Karnını bile televizyon başında doyuruyorsun senin yüzüne bakmıyor o çizgi filme bakıyor.
Sonra diyor ki çocuk yüzümüze bakmıyor hiperaktif.
Çünkü çocuğun beynini televizyon artık yeniden tasarladı.
Sonra çocuk o çizgi kahramanların Vitrinde kostümünü görüyor istiyor ağlıyor çünkü çocuk aslında artık onlara ait oldu.
Kardeşi ile oynarken bile oradaki karakterler gibi davranıyor ve o karakterler gibi konuşuyor diyorum ki bak çocuk babası gibi değil senin gibi değil konuşması televizyon gibi.





Kadınlar çok konuşuyor hiç susmuyor.
Düşünmeden konuşmak Türkiye'de çok.
Hep hastalıklar çok konuşmaktan diyorum bana ters bakıyorlar.
Tiroid hasta diyor çok yiyorsun ve çok konuşuyorsun diyorum bana kızıyor.
Bana çok konuştukları zaman hemen elimle reddediyorum Diyorum ki çok konuştun ben yoruldum.
Çünkü dinlerken beyin doluyor ve ısınıyor
Susuyorlar o zaman.
Çünkü kalp yoruluyor.
Türk kadını güzel şeyler konuşmayı bilmiyor hep şikayet.
Kocasından şikayet ediyor, ailesinden şikayet ediyor , çocuğundan şikayet ediyor Kendinden şikayet ediyor.
1 saat çay içiyor çay içerken gönül demlenir fakat öyle olmuyor
herkesin sinirleri kabarıyor sonra herkes evine gidiyor bu sefer ne
oluyor hastalık oluyor.
(Alıntı)


İskoçya’da


İskoçya’da
yoksul mu yoksul bir çift yaşardı. Fleming’di adı. Günlerden bir gün
tarlada çalışırken bir çığlık duydu. Hemen sesin geldiği yere koştu. Bir
de baktı ki beline kadar bataklığa batmış bir çocuk, kurtulmak için
çırpınıp duruyor. Çocukcağız bir yandan da avazı çıktığı kadar
bağırıyordu. Çiftçi
çocuğu bataklıktan çıkardı ve acili bir ölümden kurtardı.






Ertesi gün Fleming’in evinin önüne gelen gösterişli arabadan şık
giyimli bir aristokrat indi. Çiftçinin kurtardığı çocuğun babası olarak
tanıttı kendini. ‘‘Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek
istiyorum’’ dedi. yoksul ve onurlu Fleming ‘‘Kabul edemem!’’ diyerek
ödülü geri çevirdi.





Tam bu sırada kapıdan çiftçinin küçük oğlu göründü. ‘‘Bu senin oğlun mu?’’ diye sordu aristokrat.





Çiftçi gururla ‘‘Evet!’’ dedi. Aristokrat devam etti: ‘‘Gel seninle bir
anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver iyi bir eğitim almasını sağlayayım.
Eğer karakteri babasına benziyorsa ilerde gurur duyacağın bir kişi olur.
‘‘ Bu konuşmalar sonunda Fleming’in oğlu aristokratın desteğinde eğitim gördü.






Aradan yıllar geçti. Çiftçi Fleming’in oğlu Londra’daki St. Mari’s
Hospital Tip Fakültesi’nden mezun oldu ve tüm dünyaya adini penisilini
bulan Sir Alexander Fleming olarak duyurdu. Bir süre sonra aristokratin
oğlu zatürreye yakalandı. Onu ne mi kurtardı?





Penisilin!





Aristokratin adi: Lord Randolp Churchill.
Oglunun adi: Sir Winston Churchill.
Kurtaran doktor: Çiftçinin oglu Sir Alexander Fleming.





Paraya gereksiniminiz yokmuş gibi çalışın.
Hiç acı çekmemiş gibi sevin.
Hiçbir şey beklemeden verin.
Karşılığı nasıl olsa gelecektir.


Bakire kadınlar istiyorsunuz!


Bakire kadınlar istiyorsunuz çünkü cinsel
performansınızın kıyaslanmasını istemiyorsunuz.
Edilgen ve tecrübesiz kadınlardan eş istiyorsunuz, çünkü hizmetinizi yaparken sözünüz geçsin istiyorsunuz.
Her kadın bedenine hakkınız var gibi bakıyorsunuz, sahip olduğunuz
kadınlara da başka erkekler aynı şekilde bakacak diye kadınlara hayatı
zehir ediyorsunuz.
Ben sana güveniyorum da çevreye güvenmiyorum diyenleriniz az değildir.
Aşağılık kompleksinin adı oluverir kıskançlık, kıskançlığı sevgi yapan geri zekalılık.
Özgür düşünen, güçlü, kişilikli kadınlardan korkuyorsunuz, çünkü ne kadar aciz olduğunuzla yüzleşmekten kaçıyorsunuz.
Bir erkek her haltı yediğinde görmezden geliyorsunuz, ama bir kadın
''bedenim benimdir sana ne dese'' adını çıkartmaktan hiç
gocunmuyorsunuz.
Ahlakı kişilikte kaybettiniz, kadının apış arasında arıyorsunuz.
Namusunuzu kadın kazandırır, nasıl bir erkek olduğunuz kadına göre ölçülür.
Utanmanız ancak karınız "namussuzluk" yaparsa olur.
Ödünüz kopar o yüzden tam bir tahakkümcüdür ruhunuz.
Faşizm sizden başlıyor, zihniyetsizliğinizden farkedin.
Sahi yaa siz erkek kalanlar, hala insan olamayanlar, cinsel organından yukarı çıkamayan kafalar, siz bu dünyada niye varsınız?
Cahillikle övünen tek canlı olmak, kendinize nasıl bir hakarettir farkında mısınız???
Beş bin yıldır Kadın; Kölenin kölesi.
Ücretli kölenin evdeki hizmetçisi.
Köylünün Namusu. Küçük Burjuva Aydınının içki sofrasında mezesi ve ilişki albümünde yeteneğinin övüncesi.
Kapitalist pazarın Cinsel metası.
Dindarın kapatması.
Tanrının Şeytanı.
Erkek Avcıların Gülü, Sözde Aşk Meleği .
Oysa o ,
insanı "Rahminde" varedip, yaratanı ! Emzireni, Emeği ile büyüteni, yani insan toplumunun sahibi...





J.Saul


Kasabanın semercisi


Kasabanın semercisi ölmüş.
Yeni gelen semerci pek acemiymiş.
Yaptığı kötü semerler, eşeklerin sırtını yara bere içinde bırakmış…
Canları yanan eşekler başlamışlar semercinin ölmesi için dua etmeye…
“Allahım, şu herifin canını al da, kurtulalım!”
Eşeklerin duası sonunda kabul olmuş, kalp krizi geçiren semerci ölmüş.
Fakat yeni gelen semerci ondan da betermiş. Eşekler yine:
“Tanrım, bu semerciyi de başımızdan al!” diye dua etmeye başlamışlar.
Yaşı ilerlemiş tecrübeli bir eşek:
“Arkadaşlar, böyle olmuyor. ‘Semerci ölsün' diye dua etmek çok anlamsız!”
“Peki, ne yapalım?”
“Tanrı'ya bizi eşeklikten kurtarması için dua edelim!”
****************************
EVET.....
HEP BERABER DUA EDELİM !!!...


Günlerden bir gün


Günlerden bir gün şeytanın yolu bir köye düşmüş.
Keyfi yerinde olan şeytan sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı olan ineğini sağan genç bir kadını uzaktan izlemiş.
Şeytan kadını epeyce izledikten sonra yerinden kalkıp
kazığa bağlı buzağının ipini biraz gevşetmiş.
Buzağı bu az ötede annesinin sütünün kovaya sağılmasını aç karnına izlemeye daha fazla dayanamamış debelenmiş ve boynundaki ip çözülmüş
Koşarak annesini emmeye giden buzağı süt kovasını devirmiş
Sağdığı süt ziyan olunca sinirlenen genç kadın eline geçirdiği odunu buzağıya vurunca yavru yere yığılmış.
Yavrusuna saldırılan inek kayıtsız kalamayıp bir tekmede kadını yere serip öldürmüş.
Uzaktan geçmekte olan kadının kayınpederi,
ineğin ´gelinini öldürdüğünü görüp ineği tüfekle vurmuş.
Silah sesini duyan koca , karısını yerde cansız yatar babasını da elinde tüfekle görünce silahını çekip babasını öldürmüş.
Kısa bir süre sonra gerçeği öğrenen genç adam ,
bu kadar acıya dayanamayıp intihar etmiş.
Bütün bu olayları bir kenardan izleyen şeytan
"BU FELAKETİ DE BANA YÜKLERLER ŞİMDİ,
BUZAĞININ İPİNİ GEVŞETMEKTEN BAŞKA BEN NE YAPTIM Kİ?" demiş.
*****************************************************************
BİZ DE MİLLETCE NE YAPTIK……………?
SADECE ŞEYTAN'IN YAPTIĞINI YAPTIK !!!...
SEÇİMLERDE SADECE OY KULLANDIK..
ŞİMDİ DE SADECE ŞİKAYET SDİYORUZ !!!...
SİZ DE TÜRKİYE’DE OLACAKLARI...
SADECE İZLEMEYE DEVAM EDİN !!!...


Bir TV kanalı


Bir TV kanalı Güney Doğu illerine belgesel çekmeye gitmiş. İşte köy köy dolaşacaklar, ahalinin halini, günlük yaşamını anlatacaklar.





Bir köyde yaşlı bir amca bulmuşlar, sohbeti kuvvetli.
-"Amca" demişler, sen bize en mutlu günlerinden birini anlat, biz de kaydedelim. Âlem görsün ne mutlu günleriniz var!"





Amca başlamış;





-"Bi gün Hamdo'nun eşegi
gayboldi. Daga gittik, eşegi
aradık, aradık. Eşegi bulduk, çok sevindik. O sevinçle hepimiz eşegi bi güzel s ...k."





-Yönetmen birden ileri atlamış,
-"Kes, kes, kaydı kes!"





Amcaya dönmüş





-"Aman amca ne yapıyorsun? Hiç öyle hikâye olur mu? Eşekli filan. Sen bize başka mutlu bir hikâyeni anlat''.





Amca başlamış;





-"Bi gün Memo'nun garisi gaybodi.
Daga gittik, gariyi aradık. Gariyi bulduk, çok sevindik. O sevinçle
hepimiz..."
-"Aman aman Amca, anlaşıldı! Sen boşver mutlu hikâyeleri, sen en iyisi bize en üzüldüğün hikâyeyi anlat!".





-"Bi gün daga gittim gayboldim ..." 🤣


Bankada çalışan


Bankada çalışan Ziraat Mühendisi kredi vermek için gittiği bir köyden dönerken, yolda arabası bozulmuş.
Ne yapacağını düşünürken ileride bir kulube görmüş. Kapıyı çalmış.
Kapıyı genç ve çok güzel bir kadın açmış.
Adam 'Ben Ziraat Muhendisiyim. Bankada çalışıyorum. Arabam bozuldu.
Bana yardımcı olabilir misiniz?' demiş.
Kadın 'Kocam askerde, bu gece burada kalabilirsiniz' demiş. Mühendis bey teşekkür edip, içeri girmiş.
Kadın 'Kocam askerde, benden bir isteğiniz var mı?' Mühendis 'Zahmet olmazsa yiyecek bir seyler verebilir misiniz?'
Kadın yemek hazırlamış, yemekten sonra üzerindeki yeleği çıkararak 'Kocam askerde, benden bir isteğiniz var mı?'
Mühendis ' Zahmet olmazsa çay ' Kadın çay hazırlamış ve elbisesinin bir düğmesini açarak, Kocam askerde, benden bir isteğiniz var mi?' Mühendis ' Zahmet olmazsa bir bardak su ' sorular ve istekler böyle devam etmis.
En sonunda kadin seksi geceliğini giymis ve Kocam askerde, benden bir isteğiniz var mi?'
Mühendis 'Yorucu bir gündü. Ben artık yatayım' demiş ve uyumuş. Sabah uyandığınnda, avluya çıkmış. Kadın tavuklara yem veriyor.
Ancak bir tavuk 5 tane de horoz var. Mühendis bey gülerek' Hic bir tavuğa 5 horoz olur mu?' diye sormuş kadına.
Kadın : ' siz onlara bakmayın. Onlarin sadece bir tanesi gerçek horoz. ötekiler Ziraat Mühendisi.' demiş...😂


Aziz Nesin


Aziz Nesin, Madımak katliamından neredeyse ölmek üzereyken cama yanaşan bir itfaiye merdiveninden inerek kurtuldum sandı, aşağı indiğinde "Asıl öldürülecek hayvan burada!" diye biri tarafından kalabalığın önüne itildi. Kalabalıktan ambulansa getirildiğinde doktor önlüğünü kendisine verip "Önlüğü giyerseniz doktor olduğunuzu sanırlar, sizi tanımazlar" dedi ve onu öldürülmekten kurtardı. Bu önlük hâlen Nesin köyündeki odasında is lekeli, yanık ve yırtık tişörtüyle birlikte sergilenmektedir.
Doktor; kim, ne demiş, ne yapmış, neye inanır diye düşünmez. İdari amir değildir, savcı değildir, din görevlisi değildir, kolluk kuvveti değildir. Doktorun işi yaşatmaktır. Doktor yaşatır...
Gerek dünya, gerek ülke, gerek kişisel tarihimiz bu ve benzeri nice yaşatma anılarıyla doludur. Biz düşünen, vatansever, devrimci, *saygılı* bir geleneğin devamıyız. Bu bilinci yitirmemek niyetiyle,
14 Mart Tıp bayramımız kutlu olsun.


15 Mart 2019 Cuma

85 yaşında bir adam


85 yaşında bir adam doğumhane kapısında beklemektedir. Doğum
odasından çıkan hemşire şöyle bir bakındıktan sonra yaşlı adama sorar:





- İçeride doğum yapan kadın yakınınız mı?
- Evet, eşim!
- Ama bayan 25 yaşlarında...
- Tamam işte, eşim o. Niye şaşırdınız, baba olamaz mıyım yani?
- Yok... Aklıma benim dedem geldi de!
- Nesi varmış dedenizin?
- Kendisi av meraklısı idi. Sürekli ava çıkardı. Ancak yaşlanınca zorlanmaya başladı.






Bir gün ava çıkacakken onu uyardık ama kendisi ısrar etti ve
hazırlandı. E... Tabii yaşlılık, çıkarken tüfek yerine baston aldı
eline. Ben de kendisiyle gittim.





Ormanda epey yol yürüdükten
sonra bir geyik gördük. Dedim ya, dedem yaşlı. Bastonu omzuna koydu,
doğrulttu ve geyiğe bastonla ateş etti.





Geyik o anda vurulup yere düştü...





Yaşlı adam:
- Olur mu, başkası vurmuştur onu!
Hemşire:
- İşte demiş. Ben de tam olarak onu anlatmaya çalışıyorum.🤣


Bir karı-kocanın aynı gün günlüklerine yazdıkları.. !!!


Kadının yazdıkları:






"Bugün üç yıl bitti. Onun karşısına gelinlikle çıktığım günkü kadar
mutluyum. Allahım onu ne kadar çok seviyorum. Mükemmel bir erkek,
cazibeli, yakışıklı, anlayışlı, sevecen, her şey var.
Bugün
Cumartesi, bıraktım arkadaşlarıyla eğlensin. En sevdiği yemek olan
pastırmalı kuru fasulye ile pilav yapıyorum. pişti, demleniyor.
En sevdiği kıyafeti giydim. Eve geldi sonunda...
Beni öpüşü biraz soğuktu, Aklı başka yerde sanki
Aman Allahım, yoksa !?
Arkadaşlarıyla ne yaptığını
Sordum, ağzında bir şeyler geveledi. Yemekte biraz keyfi yerine gelir
gibi oldu, ama hâlâ dalgın, hâlâ uzak, hâlâ kabuğuna çekilmiş. Herhalde
ötekini düşünüyor. Benden genç mi acaba? İş yerindeki sarışın pazarlama
temsilcisi olmasın ? Şöminenin karşısında otururken, artık dayanamadım
'Neyin var ?'
diye sordum, gülümsedi, zoraki bir gülümseme, acı dolu, uzaklık dolu..





" Yok bir şeyim" diye geçiştirdi.
O gürül gürül yanan aşkın bu kadar çabuk biteceğine inanamıyorum, Daha
dün bana ebediyete kadar benimle olmak istediğini söylüyordu. Bugün
aramızda iletişim kopukluğu başladı bile. Belki de kilo alıyorum. Çok mu
vır vır yapıyorum ? Elini tuttum. Elimi okşadı ama eller hissiz, Parmak
uçları soğuk... Stepe mi başlasam ? Çocuk mu istesem ? Yalan, yalan,
yalan...
Kendimi kandırmaktan başka bir
şey değil bunlar.
Bitti...Bittti...Bitti. Allahım, Ölmek İstiyorum. Kendimi son kez onun kollarına attım. Ağlaya
ağlaya uykuya dalmışım..."





Kocanın günlüğüne yazdıkları :









" Sevgili Günlük, Fener yine yenildi ... Ama kuru fasulye güzeldi...


ALEVİ'Mİ DEDİNİZ...???


Onlar; Sarıkamış'da zemheri de, Çanakkale'de dört mevsimde, Millî Mücadele de' ise her Cephede'dirler....
Karadeniz'de "Çepni"
Doğuda "Türkmen", Ege'de "Tahtacı", Anadolu'da kimi zaman "Aşiret", kimi zaman "Kızılbaş", kimi zaman da ALEVİ dediklerimiz TÜRK'ÜN özbe öz "OĞUZ BOYU" dan olan güzide insanlardır.
Hz Muhammed'i "PEYGAMBER", Ali'yi "PİR", On İki İmamı "DÜSTUR", Ehlibeyti "ŞİAR" edinmişlerdir.
Düşüncelerin de, sosyal ve içtimai yaşantılarında İslam Tasavvuf Felsefesinin inanç ve ahlak boyutuna fazlasıyla önem vererek, " ELİNE, BELİNE, DİLİNE " hakim olma şuuru ile yaşamayı ve yaşatmayı ilke edinmişlerdir.
Hassasiyet ve Adalet anlayışları, Cem Evlerindeki icra ettikleri "Müsahiplik" CEMİ'nde, kapılarını ve gönüllerini "Hırsıza, Katile, Yolsuza ve de Düşküne" tamamen kapatarak camianın kirlenmesine asla müsaade etmezler.
Sazın sözün ve muhabbetin, semah dönerek vücut bulması, Muhammed ve Ali'nin isimleri her geçtiğin de dökülen gözyaşları, İSLAM'A bağlılık ve hürmetlerinin en güzel tezahürüdür.
ALEVİLER, Bu Mübarek Coğrafya'da içinde yaşattıkları, Vatan ve Memleket sevgisi ile yoğrulmuş, TÜRK'ÜN örf ve adetini özümsemiş, İSLAMI kendi kültür ve değerleriyle güzelleştirerek inancımızın zenginleşmesine neden olmuşlardır.
Tarihin hiçbir döneminde Milletine ve Devleti'ne asla ihanet, delalet etmeden ve husumet beslemeden etle tırnak olmayı bilmişlerdir.
Alevi Kardeşlerimiz ve dostlarımız hakkında, art niyetli ve önyargılı itibarsızlaştırma düşünceleri ve çirkin politikalara meze edilmek istenmeleri bu Ülkeye yapılacak en büyük kötülük olarak görmekteyim.
Onlar...Bizim gözümüz de, HACI BEKTAŞİ VELİ 'nin Anadolu'yu "Türkleştirmek ve İslamlaştırmak" üzere çıktığı bu Mübarek yolunu yol bilenlerle, PİR SULTAN'ın hakka teslimiyetin deki incelik şuuruyla "Evveli Muhammed, Ahirim Ali" diyen CAN'lardır.


Amerikalı gazeteci Swinton


1880 'lerde New York Times'ta yazıyor. Gazete





satın alındıktan sonra düzenlenen toplantıda, davetli





gazeteciler basının onuruna kadeh kaldırmak üzere





kürsüye çağırıyorlar onu. Swinton elindeki kadehiyle





kürsüye çıkıyor;





"Dünya tarihinin şu anına dek, Amerika'da





"Özgür bağımsız basın" diye bir şey





olmamıştır. Bunu siz de biliyorsunuz biz de..." diye





başlıyor sözlerine; "Hiçbiriniz





düşündüklerinizi olduğu gibi yazmaya cesaret





edemezsiniz. Bunu yapmaya kalktığınızda





yazdıklarınızın önceden basılmayacağını bilirsiniz





çünkü. Çalıştığım gazete bana düşüncelerimi





özgürce yazmam için değil, tersine yazmamam için





haftalık bir ücret ödüyorlar. İçinizde benzer biçimde





benzer ücret alan başkaları da vardır. Düşüncelerini





açıkça yazacak kadar salak olan herhangi biri, sokakta





başka bir iş arıyor olacaktır. Gazetemin herhangi bir





sayısında düşüncelerimi apaçık yazmaya izin





verseydim, 24 saat dolmadan işimden atılırdım.





Gazetecilerin işi; gerçeği yok etmek, düpedüz yalan





söylemek, saptırmak, kötülemek, servet sahiplerine





dalkavukluk etmek, kendi gündelik ekmeği uğruna yurdunu





ve soyunu satmaktır. Bunu siz de biliyorsunuz, ben de…





Öyleyse şimdi burada "bağımsız özgür





basının" (!) "şerefine" (!) kadeh





kaldırmak saçmalığı da nereden çıktı? Bizler,





sahnenin arkasındaki zengin adamların oyuncakları,





kullarıyız. Bizler ipleri çekilince zıplayan oyuncak





kuklalarız...





Onlar ipleri çekiyorlar ve biz dans ediyoruz.





Yeteneklerimiz, olanaklarımız ve yaşamlarımız, hepsi





başkalarının malı.





Bizler entelektüel fahişeleriz." der





Toplantıyı terkeder ve kendi gazetesini kurar.
***************
Siz ne sanmıştınız?
Bildik tanıdık biri mi?
Çok hoşsunuz…


Yaşlı bir baba…


Kuzu etinden imal edilmiş yaprak döneri çok severmiş…
Bir gün canı yaprak döneri çok çekmiş.
Babasının isteğini fark eden oğlu,
almış babasını ve güzel bir lokantaya götürmüş…
Baba, yemeği önce kendisi yemek istemiş…
Ancak yaşlılığın verdiği zayıflık sonucu elleri titrediği için lokmayı ağzına götürmek istediği her seferinde üzerine dökmüş, yağı sakalına damlamış…
Lokantadaki insanların bakışları da pürdikkat onların üzerindeymiş…
Aşağılayıcı bakışlar, alaycı tavırlar, surat ekşitmelerle arada bir yaşlı babaya bakıyorlarmış.
Bir süre sonra oğlu sabır ve itina ile lokmaları babasının ağzına koymaya başlamış…
Nihayet yemek bitmiş ve oğlu babasını alıp lavaboya götürmüş, elini-yüzünü iyice yıkamış, üstünü-başını silip temizlemiş, saçını-sakalını düzeltip taramış, gözlüklerini silip gözüne takmış, ardından da koluna girip dışarı çıkarmış…
Lokantada bulunanların hakaretamiz bakışları hâlâ onların üzerinde…
Hiçbir bakışı umursamayan çocuğun ise yüzünde hep tebessüm varmış, babası çok sevdiği yemekten yiyip lezzet aldığı için…
Yemek parasını ödeyip çıkıyorlardı ki, arkalardan yaşlı bir amca seslenmiş:





– Hey evlat, burada bir şey bıraktığını unutmadın mı?
Az düşündükten sonra çocuk cevap vermiş:
– Hayır, masada bir şey bıraktığımı sanmıyorum!
Yaşlı amca:
– Hayır evlat, yanılıyorsun. Sen burada çok değerli bir şey bırakıp gidiyorsun!





Şaşkınlık içinde:





– Ne bırakmışım ki amca?!
– Sen burada, her evlat için bir ders ve her baba için bir umut bırakıp da gidiyorsun!…
Tam bir sessizlik hâkim olmuştu salona…
Herkes yaptığından, düşündüğünden utanç duyuyordu…
Unutmuşlardı bir an, her sıkıntıda babalarına sığındıklarını:





– Baba! Şunu istiyorum.
– Baba! Bana şunu al.
– Baba! Şu okulda, şu üniversitede okumak istiyorum, şu kadar harç gerekiyor.
– Baba! Okul masrafları için şu kadar para lazım.
– Baba! Falan şehre gezmeye gitmek istiyorum, para ver.
– Baba! Doğum günümde bana ne aldın?
– Baba!…
– Baba!…
Ama bir defa olsun dememişlerdi sanki:
– Yanımdasın ya baba, benim için her şeye değer ve yeter!…
– Babam! Senin yanında olmak benim için bir dünyadır…





Hep sahip olmak istediklerimizden söylenip durduk, yokluklarımızdan sitem edip şikâyetçi olduk…
Ama belki de hiç sormadık ona:





– Baba! Senin benden bir isteğin var mı..?





Çoğumuza sormuşlardır kesin çocukluğumuzda, “Anneni mi çok seviyorsun, babanı mı?” diye.






İlk başta “Her ikisini.” desek de az ısrar sonucu utanarak, sıkılarak
kısık sesle, “Annemi.” diyorduk; buna rağmen baba içindeki acıyı bize
hissettirmeden tebessüm ediyordu.
Kim bilir, belki de herkesin yanında utanıyordu…
Ama bir gün gelir de kayıp giderse elinden, aile fertlerinin güzel
yaşaması için ne tür zahmetlere katlandığını işte o zaman anlarsın.
Cennet ayaklarının altında olmasa da…........





------------------------------------------------------------------
Bu yazıyı okuduktan sonra şu duayı yapmak geldi içimden...






"Allah'ım Ben evlatlarımdan razıyım Allah'ta onlardan razı olsun...
RAB'BİM herkese BABAYA, KARDEŞE, AKRABAYA, KOMŞUSUNA KİMSESİZE BAKAN,
VATANA, MİLLETE, HERKESE HAYIRLI EVLAT nasip etsin inşallah.."


AĞLAYAN KADIN !!!...


Küçük bir erkek çocuk,
annesine sordu: "Niçin ağlıyorsun?"
"Çünkü ben kadınım." Diye cevapladı annesi.
"Anlamadım!" dedi çocuk. Annesi, çocuğu kucaklayıp
"Hiç bir zaman anlayamayacaksın!" dedi.
Babasına "Baba, annem niçin ağlıyor?" diye sordu.
Babanın cevabı: "Bütün kadınlar
sebepsiz ağlayabilen yapıdadır" oldu.





Küçük çocuk büyüdü, yetişkin adam oldu, halâ
kadınların niçin ağladıklarını keşfedemedi.
Nihayet öldükten sonra cennete gittiğinde Tanrı'ya sordu.
"tANRIM!" dedi: "Kadınlar
niçin bu kadar kolay ağlayabiliyorlar?"
Tanrı:"Ben kadınları özel yarattım! Tüm yaşamın
ağırlığını taşıyabilecek kuvvette olmasına rağmen
başkalarına teselli verecek kadar yumuşak omuzlar,
doğumun acısına olduğu kadar doğurdukları evlatlarının
nankörlüğüne dayanabilecek iç kuvvetini verdim.





Başkalarının kuvvetinin kalmadığında;
devam edecek azmi,
ailesinin hastalığında; yorgunluğa
pabuç bıraktırmayacak kudreti verdim.
Her türlü şart altında,
hatta kendilerini çok kötü incitseler de,
çocuklarını sevmek duygusallığını verdim.
Bu duygusallık her yaştaki çocuklarının
yaralarını sarmalarına, sorunlarını dinleyip
paylaşmalarına yardım ediyor.





Kocalarını tüm kusurlarıyla sevmek kuvvetini verdim.
Onlara iyi bir kocanın eşini asla incitmeyeceğini fakat
bazen destek ve kuvvetini deneyecek davranışlarda
bulunacağını anlayacak duyarlı bir zeka verdim.





Tek zayıflık olarak kadınlara bir gözyaşı verdim...





Tamamen kendilerinin sahip oldukları,
ihtiyaçları olduğunda kullanmak üzere.
İnsanlık için bir gözyaşı..." diye cevapladı...





Kadını güzel yapan şey ne saçı, ne vücudu,
ne de kendini ne şekilde taşıdığıdır.
Kadını esas güzel yapan sevgisini paylaşabilmesi,
fedakarlığı, sorumluluğu, anlayışı, sadece bilgiye
değil aynı zamanda kalbe de yönelik aklıdır.