9 Eylül 2019 Pazartesi

Bugün

Bugün,
“Manda ve himaye kabul edilemez.
Vatan bir bütündür, bölünemez.
Milli egemenlik esastır."
ilkeleriyle yola çıkanların Sivas'tan haykırışı ve Anadolu aydınlanmasının önemli adımı olan Sivas Kongresi'nin yıldönümüdür.
Bu aydınlık başlangıca inanan herkesi Nazım Hikmet’in dizeleriyle selamlarız.
#4Eylül1919 #100.yıl

İstanbul Barosu
Cumhuriyet Araştırmaları Merkezi
"4 Eylül 919'da toplandı Sivas Kongresi,
ve 8 Eylülde
Kongrede bu sefer
yine ortaya çıktı Amerikan mandası.
Ak koyunla kara koyunun
geçitte belli olduğu günlerdi o günler.
Ve İstanbul'dan gelen bazı zevat,
sapsarı yılgınlıklarıyla beraber
ve ihanetleriyle birlikte
bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler.
Ve Erzurumlulardan ve Sıvaslılardan ve Türk milletinden çok
işbu Mister Bravn'a güveniyorlardı.
Bu zevata :
«İstiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!»
denildi.
Fakat ayak diredi efendiler :
«Mandanın, istiklâli ihlâl etmiyeceği muhakkak iken,»
dediler,
«Herhalde bir müzâherete muhtacız diyorum ben,»
dediler,
«Hem zaten,»
dediler,
«birbirine mani şeyler değildir
istiklâl ile manda.
Ve esasen,»
dediler,
«müstakil kalamayız böyle bir zamanda.
Memleket harap,
toprak çorak,
borcumuz 500 milyon,
vâridat ise 15 milyon ancak.
Ve Allah muhafaza buyursun
İzmir kalsa Yunanistan'da
ve harbetsek,
düşmanımız vapurla asker getirir.
Biz Erzurum'dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz?
Mandayı kabul etmeliyiz, hemen,»
dediler.
«Onlar dretnot yapıyor,
biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz.
Hem, İstanbul'daki Amerikan dostlarımız :
Mandamız korkunç değildir,
diyorlar,
Cemiyeti Akvam nizamnamesine dahildir,
diyorlar.»
Ve böylece, bin dereden su getirdi İstanbul'dan gelen zevat.
Sıvas, mandayı kabul etmedi fakat,
«Hey gidi deli gönlüm,»
dedi,
«Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm,
ya İSTİKLAL, ya ölüm!»
dedi." NAZIM HİKMET

Sivas Kongresi sağ salim tamamlandı.

Sivas Kongresi sağ salim tamamlandı.. Artık Ankara'ya gidilecekti, ama gene para yoktu.. Osmanlı Bankası'ndan 1.000 lira borç aldılar. Bankanın adı Osmanlı'ydı, müdür Alman'dı.. Borca karşılık senet imzaladılar.
Benzin yoktu, lastik yoktu.. Sivas'ta sadece Amerikan Okulu'nda otomobil vardı. Bizimkilerin kendi memleketlerinde yiyecek ekmeği bile yokken, Amerikalılar Anadolu'nun göbeğinde her türlü maddi imkâna sahipti ; Ermeni tehcirinde sahipsiz kalan kız çocuklarını okutuyorlardı..
Okulun müdiresi Mary Louise Graffam'a başvurdular. "Elbette, ne lazımsa veririz, lütfen hediye kabul ediniz, ısrar etmeyiniz, asla para kabul etmeyiz," dedi..
Altı teneke benzin, iki çift lastik aldılar. "Hadiye"yi öğrenen Mustafa Kemal itiraz etti. "Şimdi para almıyorlar ama sonra arkamızdan cebren aldı derler, vesika tanzim edin, alınan malzemelerin listesini yazın, ısrarımıza rağmen para almadıklarına dair elimizde vesika bulunsun, ne olur ne olmaz, imzalayalım, müdire hanım da imzalasın," dedi..
Mazhar Müfit tekrar okula gitti. Bu belge iki taraflı imzalandı..
"Hediye, bağış, ödenek" gibi kavramlar, Mustafa Kemal için hassas konulardı, asla ihmal etmezdi İ mutlaka kayda geçirtirdi..
Sivas'a gelir gelmez maiyetinde görev yapan Hacı Derviş'i çarşıya göndermiş, büyükçe bir defter aldırmıştı. Kongre vesilesiyle yapılan masrafları, harcanan paraları kuruşu kuruşuna yazdırıyordu..
Bir gün Hacı Derviş dayanamadı : "Paşam bu hengamede kim hesap soracak," dedi... Mustafa Kemal'in cevabı ibretlikti :
"Gün gelir, millet benden de başkasından da tek tek hesap sorar. Biz bugün hesabımızı eksiksiz yazalım, millet de yarın parasının nereye harcandığını bilsin."

YILMAZ ÖZDİL, "Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK “

Toprak öyle bitip tükenmez,

Toprak öyle bitip tükenmez, /dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişemeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak,
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
oyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizleyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve onbeşlik şaraplenin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru.

Evinize misafir çağırın...

Evinize misafir çağırın...🙋‍♂
Siz de misafirliğe gidin...
Sevin, sevilin şu ahir yalan ömürde...
Nasıl olsa dünya birgün bize *"HAYDİ DIŞARI"* diyecek...
Yalvarıyorum hepinize, daha çok görüşün birbirinizle... ❤
Daha çok sevgi sözleri konuşun ve yazın...
Bırakın milyonluk 120 ay vadeli evlerinizin yalancı konfor sunan yalnızlıklarını...😟
Ailece yaşayın dipdibe... Ananeyi, dedeyi, torunları yeğenleri buluşturun...
Yeni yetmeleri fazla özgür bırakmayın...
Bir yere giderken zorlayın, onları da götürün...
Şimdiki nesilde görüyorum çocuk dedesine gitmiyor.
Neymiş? "dersi varmış.."
Anne eve büyüğünü almıyor, neymiş çocuk TEOG, YGS'ye hazırlanıyormuş...
Yalan! inanın...
Odalarda internete yalnızlığa depresyona mahkum edersiniz...
Damla kadar çocuğa sussun diye cep telefonu vermeyin! 😯
Verin eline bezelyeyi ayıklasın...
En azından bezelye canlıdır.
Gelecek 10 yılda kanserli hasta sayısı yüzde altmış olacak unutmayın!..
Duayı öğretin.
Konuşun bol bol birbirinizle.
Kuşak kavgaları yapın.
Trip atın, çözüm yolları için konuşun.
Hayat bu...😊
Hayat deney tüpü kılıklı apartmanlarda sıkışıp bakteri gibi yaşadığını sanmak değil inanın... 🤔
Hadi kalkın birine çaya, kahveye gidin.. kek yapın, mısır patlatın.
Siz çağırın...
yemek hazırlayın..
Zor mu çorba makarna?😋
Alo diyin birinin derdini alın...
İki gülün, koca bir kahkaha atın...🤨
En kalbi sevgilerimle...💕🌹"
Alıntıdır.

9 Ağustos 2019 Cuma

İrlanda’da

İrlanda’da patateslere mantar bulaşır. Büyük bir kıtlık ve dolayısıyla hastalıklardan 1 milyona yakın insan ölür.
Eşsiz lider Kemal Atatürk para yardımı yapmak ister ancak İngiltere kabul etmez. Atatürk’te çuvallar dolusu patates tohumu gönderir.
Ve İrlanda’nın Meclis binasının girişinde Atatürk’e minnet anıtı vardır !
Meclis binasına giriş 55€, pasaportumu gösterdim ve o anda kapıda çok insan birikti. Polis bana geçebilirsiniz içeri dedi.
Bende çıkışta ödenecek herhalde diye düşündüm.
Gezdim, fotoğraflar çektim ve çıkışta borcum nedir diye sordum.
Polis elini uzattı ve “Türkiye pasaportuna sahip dostlarımızın borcu yok, Atatürk borcunuzu ödedi!” dedi.
Nasıl bir dış politika yürüttüyse 81 yıldır hala onun sayesinde rahat ediyor ve itibar görüyoruz.
Huzur içinde uyu Ulu Önder!
Bu millet seninle gurur duymaktan asla vazgeçmeyecek.
Posted in Genel   
Posted on 26 Temmuz 2019Author admincemal   
Üniversitede, en çok sevdiğim hocanın

“Üniversitede, en çok sevdiğim hocanın odasındaydım.
Bana, “Ne olmak istiyorsun? “dedi.
“Entelektüel olmak istiyorum.” dedim.
“Senden entelektüel olmaz” dedi.
Şaşırmıştım, sonra, kırılgan bir ses tonuyla;
“Dersinizi geçmeme rağmen sürekli dersiniz deyim. Okulda en çok okuyan, araştıran ve tartışmalara giren, hep benim?” dedim.
“Senden Entelektüel olmaz”dedi.
Çok kızmıştım!
“Doç. tezlerin konularını bile ben öneriyorum” dedim.
Prof. gülümseyerek geriye yaslandı.
“Senden çok iyi bir araştırmacı olur. Ama entelektüel olmaz. Nedenine gelince,sana entelektüel olamazsın dediğimde,bana bir Entelektüel gibi “Niçin olmaz?” diye sormadın, aksine alındın ve hiddetlendin. Yazarlık bilgi işidir. Entelektüellik bilgi değil,davranış biçimidir. Bir insanın entelektüel olması için en az 3 kuşak ailesinin okuması gerekir. Okulun önüne bak. Hepsi son model araç dolu ve hocalara ait. Her sene model yenilerler. Gerçekten böyle bir yenilenmeye ihtiyaçları var mı?Niçin bu şekilde yaşıyorlar. Çünkü o ünvanlarla gördüğün hocalarının kariyerleri ne kadar yüksek olursa olsun, ruhları feodal bir köylü. Güçlerini topluma kabul ettirmek için böyle hava atmak zorundalar. Gerçek bir entelektüel asla bu güdüyle hareket etmez.
Entel feodal köylülere artık diploma ve ünvan da yetmez.
Tıpkı paranın yetmediği gibi.

SENDE AĞLA



Azman Dede Balıkesir`de son gömdüğümüz Çanakkale gazisi İvrindi’nin Mallıcaköyünden 104 yaşında idi. Gençliğinde iki metreyi aşkın boyu,dev görünümüyle insan azmanı sayılmış herkes ona azman demeye başlamış, soyadı kanunu çıkınca da Azman soyadını almıştı. Esas ismi adeta unutulmuştu.Yıllar önce bir yerel araştırma sırasında Mallıca köyü kahvesinde kendisiyle görüştüm. Kulakları ağır işitiyordu. Köylülerden biri yardımcı oldu. Benim sorduklarımı kulağına bağıra bağıra söyledi. Sorduklarımı cevapladı . Söz Çanakkale`ye geldiğinde o koca ihtiyar sarsıla sarsıla, hıçkırıklar içinde ağlamaya başladı. Kendi zor duyduğu için kan çanağına dönen gözleriyle bize de duyurmak için bağıra bağıra anlatmaya başladı :
-“Bir hücum sırasında bölük erimişti. Yüzbaşı telefonla takviye istedi. Gece yarısı siperleri takviye için istediğimiz askerler geldi. Hepsi askere alınmış gencecik insanlardı. Ama içlerinde daha çocuk denecek yaşta üç-dört asker vardı ki hemen dikkatimizi çekti. Bölüğü düzene soktum.Yüzbaşı gelenlerle tek tek ilgileniyor, karanlıkta el yordamıyla üstlerini başlarını düzeltiyor, sabah yapılacak olan süngü hücumuna hazırlıyordu. Sıra o çocuklara geldiğinde, o cıvıl cıvıl şarkı söylerek gelen çocuklar birden çakı gibi oldular. Yüzbaşı sordu; “Yavrum siz kimsiniz?”, içlerinden biri; “Galatasaray Mektebi Sultanisi talebeleriyiz Vatan için ölmeye geldik!..” diye cevap verdi. Gönlüm akıverdi o çocuklara. Bu savaş için çok küçüktüler. Daha süngü tutmasını bile bilmiyorlardı. Onlarla ilgilendim. “Mermi böyle basılır. Tüfek şöyle tutulur. Süngü böyle takılır. Düşmana şöyle saldırılır!..” diye. Onları karşıma alıp bir bir gösterdim. Siperlerin arkasında ay ışığında sabaha kadar talim yaptık.Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik. Ortalık hafif aydınlanır gibi olunca hep yaptıkları gibi düşman gemileri gelip siperlerimizi bombalamaya başladılar. Yer gök top sesleriyle inliyordu. Her mermi düştüğünde minare gibi alevler yükseliyor birgün önce ölenlerin kol, bacak, el, ayak parçaları havaya kalkan toprakla siperlere düşüyordu. Mermiler üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu. Siperler toz duman içinde kalmıştı. Bir ara yüzbaşı “Azman yandık!..” diye siperin köşesini işaret etti. O şarkı söyleyerek sipere gelen, sanki çiçek toplarmış gibi neşeli olan o çocuklar siperin bir köşesinde sanki bir yumak gibi birbirine sarılmış tir tir titriyorlardı. Çocuklar harbin gerçeği ile ilk defa karşılaşıyorlardı. Ürkmüşlerdi. Yüzbaşı yandık demekte haklıydı. Muharebede bir ürküntü, panik meydana getirebilirdi. Tam onlara doğru yaklaşırken içlerinden biri avaz avaz bir marş söylemeye başladı!..
Annem beni yetiştirdi bu yerlere yolladı.
Al sancağı teslim etti Allah’a ısmarladı
Boş oturma çalış dedi hizmet eyle vatana
Sütüm sana helal olmaz saldırmazsan düşmana
Baktım hemen biraz sonra ona bir arkadaşı daha katıldı. Biraz sonra biri daha… Marş bitiyor yeniden başlıyorlar. Bitiyor bir daha söylüyorlar. Avaz avaz!.. Gözleri çakmak çakmak… Hücum anı geldiğinde hepsi süngü takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri yuvalarından fırlamış dişler kenetlenmiş bekliyorlardı . O an geldi. Birden yüzbaşı “Hücum!..” diye bağırdı. Bütün bölük, bütün tabur, bütün alay cephenin her yerinden fırladık. İşte tam o anda, o çocuklar kurulmuş gibi siperlerden fırlayıverdiler. İşte o an. Tam o an bir makinalı yavruları biçiverdi. Hepsi sipere geri düştüler. Kucağıma dökülüverdiler. Onların o gül gibi yüzleri gözümün önünden gitmiyor. Hiç gitmiyor!.. İşte ben ona ağlıyorum, o çocuklara ağlıyorum!..”
Azman dede ağlıyordu. Ben ağlıyordum. Kahvede kim varsa ağlıyordu.Kahveci gözyaşları içinde bize çay getirdi. Eğildi; “Azman dede hep ağlar. Niye ağladığını bugün ilk defa anlattı .” Dedi.

C. Bayar Üniversitesi Öğrenci Konseyi’nin hazırladığı Çanakkale adlı kitapçıktan

Ne Oldu Bize …????


İnek Şaban mesela…
Neydi acaba mezhebi?
Alevi miydi Belgin Doruk, Sünni miydi Ayhan Işık?
Kürt kökenli miydi, yoksa Çerkez miydi Sadri Alışık?
Şakayla karışık sormuyorum bunları…
Kaçımız biliyordu veya doğrusu hiç merak eden olur muydu, Sami Hazinses’in Ermeni olduğunu?
Türkan Şoray, Fatma Girik, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, dört yapraklı yonca… İster türbanlı ol, ister çarşaflı, saçlarını örtmedikleri için sevmeyen var mıydı onları?
Ömercik’e kahrolmayan Musevi, Ayşecik’e gözyaşı dökmeyen Rum var mıydı?
Hulusi Kentmen gibi dedesi olmasını kim istemezdi ki… Peki, hiç kimse düşündü mü bugüne kadar, Hulusi Kentmen’in umreye gidip gitmediğini?
Bizans’ı haşat eden Cüneyt Arkın yabancı düşmanı mıydı?
Hem Karaoğlan, hem Tarkan, yani Kartal Tibet neciydi?
Kaptan Ediz Hun, subay İzzet Günay, savcı Fikret Hakan, polis Ekrem Bora, şafak bekçisi pilot Göksel Arsoy, Jön Türkler’imiz… Osmanlı aleyhtarı mıydı?
Mirasını komple Mehmetçik Vakfı’na bırakan Zeki Müren, darbeci miydi?
Milli duygularımızı doruğa çıkaran efsane film “Bir Millet Uyanıyor”un görüntü yönetmeni Kriton İlyadis, hangi milletin uyanışını anlattı o filmde, Japon milletinin mi?
Emel Sayın’la Tarık Akan’ın şarkılar söyleyerek el ele dolaşmasına sevinmeyen…
Bıraktık mezhebi kökeni filan, Adile Naşit’i Münir Özkul’u sevmeyen insan, insan mıdır?
Siyah beyaz ama, rengarenk değil miydik?
Gençler, sorun büyüklerinize…
Şu veya bu ayrımı var mıydı mahallede?
Elbette farklı farklıydık ama, hepimiz değil miydik?
Birlikte üzülür birlikte sevinir, birlikte güler birlikte ağlamaz mıydık?
Lefter’e milli takım kaptanlığını mesela, Niko’ya ay yıldızlı formayı Lozan Antlaşması gereğince mi vermiştik?
Var mı o günleri özlemle iç çekerek anmayan?
Paylaş ki herkes okusun.
Göçmen Kızı

12 Temmuz 2019 Cuma

Cerrahın telefonu çalar


Cerrahın telefonu çalar, arayan hastane sekreteridir.
Buyurun sizi dinliyorum.
Sayın hekim, ağır hasta var, acele bütün işinizi bırakın gelin.
Geliyorum deyip hekim telaşla yola düştü.
Hekimi hastanede hastanın babası hışımla karşıladı:
Benim oğlum ölüm döşeğindedir, ne için bu kadar geç kaldınız? Sizin kendi oğlunuz olsaydı yine böyle yapar mıydınız?
Cerrah gülümsedi:
Bana haber verilir verilmez acelece geldim.
Bir de unutmayın ki, hayat ve ölüm Allah'ın elindedir. Cerrah ameliyat odasına girdi..
Ameliyat iki saat sürdü.
Cerrah odadan çıkıp koridordaki babanın yanından sakince geçip gitti.
Ardından yardımcı hekim çıktı.
Babaya oğlunuz yaşayacak dedi.
Baba bir an sevindi, sonra yine hiddetlenip dedi:
Bu cerrah çok kötü ve insafsız bir adam.
Ne vardı yani, çıkarken bana iyi haberi o verseydi.
Yardımcı hekimin gözleri doldu ve adamı hayatı boyunca pişmanlığa sevk edecek olan şu cevabı verdi: Cerrah çok güzel insandır.
Onun oğlu otomobil kazasında bugün vefat etti.
Biz onu defin merasiminden çağırdık.
Oğlunun defin merasimini yapamadan sizin oğlunuzun şifasına vesile olmak için hastaneye geldi.





''Yüreğin sadece kendinden olana yanıyorsa ''İNSAN''değilsin.!!!


Köy Enstitüleri


Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bayan müfettiş, bir okulu teftiş etmek için görevlendirilir:
Müfettiş okula gitmek için yola koyulur ancak yolda arabası hararet yapar ve aracı çalışmaz. Oradan geçen bir çocuk araca doğru yanaşarak yardıma ihtiyacının olup olmadığını sorar.
Müfettiş: Araçlardan anlar mısın?
Çocuk: Babam tamircidir bende bazen ona yardım ederim.
Arabanın motoruna bir bakış attıktan sonra, alet-edevat çantasını ister. Çocuk bir kaç dakika uğraştıktan sonra, müfettişten aracı çalıştırmasını rica eder. Bu arada müfettiş bütün bu olanları dehşet içerisinde izliyordu. Araç tekrardan hareket etmeye başladı! Çocuğa teşekkür etti ve bu saatte neden okulda olmadığını sordu.
Çocuk: Bugün okulumuza müfettiş gelecekmiş ve öğretmenin dediğine göre benim sınıfın en tembel öğrencisi olmamdan dolayı evde kalmam gerekiyormuş.

Fikir: Yetenekler böyle bitirilir. Zeka ve üreticilik sadece dersi anlamak ile alakalı bir şey değildir. Her şahsı, yeteneklerini ortaya çıkarabilmek için uygun ortama koymak gerekir. Aptallık diye birşey yoktur, sadece farklı yollar vardır...

Köy Enstitüleri ‘nde her çocuk ilgi alanı ve yeteneğine göre değerlendirilip ona göre eğitiliyordu. Bütün öğrencilere standart dersler verilmiyordu.

Mekteplerin duvarında ise şöyle yazıyordu:
"Burada hiçbir balık uçmaya, hiçbir kuş yüzmeye zorlanmaz…”

_____ Toplum Sanatı .


5 Temmuz 2019 Cuma

EVLADINIZA NE ARABA BIRAKIN NE EV İBRET ALINACAK BİR HİKAYE


Toplantıya gideceğim. Baktım geç kalma ihtimalim var, bindim bir taksiye, muhabbetçi bir arkadaş. O anlatıyor ben dinliyorum. Tam işyerinin önüne geldik. Ankara’da Bakanlıklar. Diyelim ki, taksi parası 9.75 TL tuttu, ben 10 TL uzattım. Hani hepimizin yaşadığı sahne vardır ya, taksici üstünü arıyormuş gibi yapar, siz de para üstünü alabilmek için bir ayak dışarıda, inmemek için debelenirsiniz. Tam o sahne olacak. Şoför, para üstü var mı diye aranmaya başladı.

- Üstü kalsın kardeşim” dedim.
Döndü bana doğru:
- Vaktin var mı ağabey ?” dedi.
- Evet” dedim (tek ayağım hala dışarıda)
Dörtlülere bastı, trafik dört şerit akıyor, indi araçtan. Önde bir büfe var. Gitti oraya, bir şeyler konuşup geldi. Bana 25 krş uzattı. Belli ki para bozdurmuş.
- Birader” dedim,”9.75 değil,10.50 yazsa ister miydin 50 kuruş benden?”
- “Ne alacağım ağabey 50 kuruşu!”
- Peki, niye gittin 25 kuruş için o kadar uğraştın. Üstü kalsın demiştim.”
Döndü bana, attı kolunu arkaya:
- “Vaktin var mı ağabey?”
- “Var.”
- Çek kapıyı o zaman.”

5 dakika konuştuk. İngiltere’de Profesöründen, bilmem kiminden eğitimler aldım. O taksicinin 5 dakikada öğrettiklerini, İngiliz hocalar haftalarca verdikleri derslerde öğretemediler:
- “Ağabey biz Keçiören’de 5 kardeşiz. Babam rençberdi, günlük yevmiyeye giderdi; artık inşaat falan bulursa çalışır gelir, o gün iş bulamamışsa, biz eve gelişinden, yüzünden anlardık.”
“Durumumuz hiç iyi olmadı. Akşam yer sofrasında yemek yerdik. Yemek bitince babam bize” Durun kalkmayın” derdi. Önce dua ederdik sonra babam bize sofrada konuşma yapardı.”
“Aha” dedim, “Bizim meslekten”, seminerci.
- “Ne anlatırdı baban ?”
- “Hayatta nasıl başarılı olunur ?”
” O gün inşaata çağırmazlarsa eve para getiremiyor, sonra çocuklara hayatta başarı teknikleri anlatıyor.”

- Babam işe gidince büyük ağabeyimiz onu taklit ederdi, delik bir çorapla pantolonun ceplerini çıkarır, dört kardeşi karşısına alıp “Dürüst olun, evinize haram lokma sokmayın” diye anlatırken, biz de gülerdik. Annem kızardı,”Babanızla alay etmeyin. O, hem dürüst hem de çalışkandır” derdi. Yan evde iki kardeş var, onların babası zengin. Babaları birahane işletiyor, ama adamda her numara vardı, kumar falan oynatırdı. Bizim yeni hiç bir şeyimiz olmadı, hep o ikisinin eskilerini kullandık. O amca mahalleden geçerken biz 5 kardeş ayağa kalkardık, çünkü bize bahşiş verirdi. Babam eve gelince ayağa kalkmazdık. Çünkü hediye, para falan hak getire. Ağabey biz babamı kaybettik. Altı ay içinde yandaki baba da öldü. Yandaki baba iki çocuğa 5 katlı bir apartman, işleyen birahane, dövizler ve araziler bıraktı. Bizim baba ne bıraktı biliyor musunuz?”
- “Ne bıraktı?”
- “Bakkal veresiyesi ve konuşmalarını bıraktı : “Evladım işinizi dürüst yapın, hakkınız olmayan parayı almayın.” Falan filan…
“Ağabey, aradan 15 yıl geçti…”
“Diğer babanın 2 oğlu şu anda cezaevindeler, ne ev kaldı ne birahane. Ailesi dağıldı.”
“Biz 5 kardeş, beşimizin Keçiören de taksi durağında birer taksisi var. Hepimizin birer ailesi, çoluk çocuğu, hepimizin birer dairesi var.”

“Geçenlerde büyük ağabeyimiz bizi topladı ve dedi ki :
- “Asıl mirası bizim baba bırakmış.”
“Hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan beri, taksimetrenin yazmadığı 10 kuruşu evimize sokmadık. Her şeyimiz var Allah’a şükür.”
Çok duygulandım, veda ettim. Tam ineceğim:
- “Dur ağabey, asıl bomba şimdi!”
- Nedir bomban ?”
- Nerede oturuyoruz biliyor musun ? O iki kardeşin oturduğu 5 katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz.”

Evladınıza ne araba bırakırsınız, ne ev, ne de başka bir miras. Evlada sadece değer kavramları bırakırsınız. Bakın iki baba da evlatlarına değer kavramları bırakmışlar.


Altıncı gün dolmak üzereydi



Altıncı gün dolmak üzereydi
Ve Tanrı hala kadını yaratıyordu.
Bir melek çıkageldi.
Tanrı’ya;
- Ötekini, erkeği çok daha çabuk yaratmıştın, buna niye bunca zaman ayırıyorsun?
diye sordu.
Tanrı yanıt verdi:
- Çünkü buna çok değerli, çok farklı özellikler katıyorum.
dedi.
- Örneğin yüzlerce parçadan oluşturuyorum.
Ama yine bir bütün olmasını sağlıyorum.
Bu yarattığım bir çok çocuğa aynı anda sarılabilmeli,
Dünyanın her yerindeki çocukları kucaklayabilmeli.
Düşen bir çocuğun kanayan dizini de,
Yaralı bir yüreği de iyileştirebilmeli..
Melek sordu:
- Kaç eli, kaç kolu olacak?
- Sadece iki.
- İki el, iki kolla mı yapacak bu dediklerini…
- Hepsi bu değil…
Kendi yaralarını da kendi sarabilecek.
Ayrıca günde 18 saat çalışabilir durumda olacak…
Melek yaklaşıp kadına dokundu…
- Onu çok yumuşak yapmışsın.
- Yumuşak ama aynı zamanda çok güçlü.
Gücünü ve kaldırabileceklerini hayal bile edemezsin…
- Düşünmeyi de bilecek mi?
- Yalnızca düşünmeyi değil.
hem sağduyusunu kullanmayı,
Aklıyla ve yüreğiyle muhakeme etmeyi,
Hem de mücadele etmeyi,
Düşüncelerini savunmayı,
Sorun çözmeyi de biliyor…
Bunların yanı sıra, uzlaşmayı da biliyor…
Melek, kadının yanağına dokundu.
Eli ıslanınca bu nedir diye sordu.
Tanrı yanıtladı:
- Buna gözyaşı denir.
- Neye yarar?
- Kendini ifade etmeye yarar.
Acıyı, kuşkuyu, aşkı, yalnızlığı, onuru,
Ama aynı zamanda sevinci ifade etmesine yarar…
-Kadının kendini ifade biçimleri sonsuzdur:
o, sevinci, mutluluğu ve aşkı yakalayıp ,
Sımsıkı sarılmayı bilir…
Haykırmak istediği vakit susabilir;
Sustuğunda çığlığını duyurabilir;
Öfkelendiği vakit gülümseyebilir,
Ağlamak isteyince şarkı söyleyebilir,
Mutlu olunca ağlayabilir,
Korktuğu vakit gülebilir…
O inandığı doğrular için sonuna dek mücadele eder;
Haksızlığa karşı savaşır,
Çözüm yolunu biliyorsa,
‘Hayır’ yanıtını asla kabullenmez.
- Amma çok marifeti varmış!
- Arkadaşı doktora yalnız gitmesin diye ona refakat edendir.
Korkan birini gördüğünde,
‘Tut elimi korkma’ deyip,
Elini uzatandır…
Her düğün her doğum haberine mutlu olandır.
Tanıdığı ya da tanımadığı amma kendine yakın bildiği her ölüm haberine kalbi kırılandır.
Ama yine de yaşamı sürdürme gücünü kendinde bulandır…
Çocukları daha çok yesin diye ‘ben zaten toktum’ diyendir…
-Bir öpüş, bir sarılış, bir kucak açışla kırık,
Ya da yaralı bir yüreğin onarılacağını bilendir…
- Peki, bunun hiç mi eksiği ya da yanlışı yok?
- Hiç olmaz olur mu?
Var bir hatası:
" Ne kadar değerli olduğunu unutur... "


Atatürk, Dinlenmek İçin Gittiği İstanbul’daki Florya Köşkünde


"Atatürk,
Dinlenmek İçin Gittiği İstanbul’daki Florya Köşkünden, Yanında Yalnızca
Şoförü ile Küçükçekmece’ye doğru giderken Tarlasında Sabanla Çift Süren
Bir Çiftçi Görür. Çiftçinin Sabanında Koşulu Olan Öküzün Yanında,
Koşulu Bir de Merkep Vardır. Şoförüne;


— Arabayı Durdur, Der.

Arabadan İner. Tarlaya Doğru yürür. Çiftçi Kendisine Doğru Geleni
Görmüştür. Sabanında Koşulu Olan Öküzü ve Merkebi Durdurur. Atatürk,
Yanına Gelince,


— Kolay Gelsin Ağa, der.


— Sağolasın Bey! Hoşgeldin.

— Hoşbulduk Ağa. Yoldan Geçerken Dikkatimi Çekti. Öküzün Yanına Merkep
Koşmuşsun. Hiç Öküzün Yanına Merkep Koşulur mu? Bunlar Denk Değil.


Köylünün Canı Sıkkındır. Biraz da Alınmıştır. Bezgin Bir Ses Tonuyla,


— Merkeple Öküzün Yan Yana Koşulmayacağını Bilmiyom mu Sanıyon Bey. Sen Bunu Bana mı Söylüyon?


— Kime Söylemeliyim Ağa?


— Sen Bunu Git Vergi Memuruna Söyle.


— Vergi Memuruna mı?


— He ya! Bu Sene Ürünüm Kıt Oldu. Vergi Borcumu Ödeyemedim. Dört Gün
Önce Vergi Memurları Öküzün Eşini “Vergi Borcunu Karşılar” Diyerek Alıp
götürdüler. Sattılar. Benim Öküzün Eşi Sizin Gibi Beylerin Sofrasına Et,
Sucuk Oldu Bey.


Atatürk, Çok Sinirlenmiştir. Alışkanlığı Gereği Kızdığı Zaman Kaşlarını Çatmaktadır. Onun Bu Halini Gören Köylü,


— Bana Niye Kaş Çatıyon Bey. Yalan Söylediğimi mi Sanıyon? Sana Ne
Söylediysem Hepsi Doğru. Ben Küçükçekmece Köyündenim.Muhtara Sor
İstersen.
Atatürk,


— Neden Kaymakam Bey’e Gidip Durumu Anlatmadın Ağa?


— Gittim Bey.


Köylü Duraksamıştır. Bunu Anlayan Atatürk, Devam Eder.


— Kaymakam ne dedi?


— Git borcunu öde, dedi.


— Sen de Vali Bey’in yanına gitseydin.
Köylü Atatürk’ü bir müddet süzer. Atatürk, konuşmadan dinlemektedir. Köylü konuşmaya devam eder.


— Sen hiç Vali’nin yanına gitmemişsin bey. Halından belli oluyor.


— Halimden belli mi oluyor?


— He ya! Hem gitseydin bilirdin.

— Neyi bilirdim?


— Kapıdaki Jandırmaların adamı içeri koymadığını, bey.
Atatürk,


— Başvekil İsmet Paşa’ya telgraf çekip, durumunu niye izah etmedin?, diye sorar.
Köylü gülümseyerek,


— İnsanı güldürme bey. Başvekilin kulağı sağır, duymaz diyola, der.


Atatürk, kızmıştır.


— Peki! Gazi Paşa’ya niye telgraf çekmedin?,diye sorar.


— O’nunda bir gözü kör, görmez diyola. Hem, sen zenginsin. Tomofilin bile var. Bunları heç duymadın mı?


Atatürk, cüzdanından elli lira çıkarır.


— Bunu kabul et ağa. ĎÖküzün yanına bir eş alırsın, der.

Elleri titreyen köylünün, elini sıkar. Yanından ayrılır. Hızlı
adımlarla arabasına doğru yürür. Florya köşküne döner. Başbakan İsmet
Paşa’ya şu telgrafı çeker.


—“ Derhal Heyeti Vekileyi (Bakanlar Kurulu’nu) topla, İstanbul’a gel.”

Başbakan başkanlığında Bakanlar Kurulu Florya köşküne gelirler.
Atatürk, şoförünü köylüyü alıp gelmesi için yollamıştır. Arabanın içinde
sıra sıra dizilmiş Jandarmaların arasından Florya Köşküne gelen köylü
“Eyvah ben ne yaptım” diye için için dövünmektedir. Kendisini kapıda
karşılayan şık giyimli bir beyefendi nazik bir sesle “ beni takip edin
efendim” deyince içi biraz ferahlasa da çok korkmuştur. Adamı takip
ederek büyük bir toplantı salonuna girerler. Salon kalabalıktır. Ortada
büyük bir masa, etrafında sandalyelere oturmuş şık giyimli insanlar ile
ayakta duran iki kişi daha vardır. Gözleri karamış, ayakları bedenini
taşımakta zorlanmaktadır. Heyecandan kalbi fırlayacak gibidir. Tanıdık
bir ses duyar.


— Hoşgeldin ağa. Gel yerin burada.
Diyen
Atatürk, sağ tarafında, yanında ayırdığı boş sandalyeyi eliyle işaret
etmektedir. Köylü, zorlanarak yürür ve yığılırcasına sandalyeye oturur.
Durumunu anlayan Atatürk,


— Sakin ol ağa. Korkacak hiç bir şey yok.


— Sağol bey! Sağol.


Köylünün soluklanmasını ve rahatlamasını bekleyen Atatürk, bir müddet sonra,


— Seni buraya niye çağırdım biliyor musun ağa?
— Hayır bey, bilmiyom.


— Dün bana anlattıklarını, bu gün burada anlatmanı istiyorum. Ama; bir
tek kelimesini dahi atlamadan, eksiksiz olarak anlatmanı istiyorum.
Haydi başla, seni dinliyoruz.
Köylü başından geçenleri bir bir
anlatır. Daha önce söylediklerinin eksik olanlarını Atatürk, tamamlar.
Köylünün konuşması bitince Atatürk, masada oturanları tek tek tanıtır.
Kendisinin de Gazi olduğunu söyler. Sonra ayağa kalkar. Elini masaya
sertçe vurarak, öfkeli bir sesle;


— Beyler, ben çiftçinin
koşumluk hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tohumluk
buğdayını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tarım aletini,
sağımlık hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ankara’ya dönecek ve bu
işi hemen halledeceksiniz.


Bu olaydan sonra aşağıdaki kanun bir gecede hazırlanıp yasalaştırılmıştır.


İcra İflas Kanunu Madde 82/4.: Borçlu çiftçi ise, kendisinin ve
ailesinin geçimi için zorunlu olan arazi ve çift hayvanları ve nakil
vasıtaları ve diğer teferruatı ve tarım aletleri haczedilemez..."


Bakalım kaç kişi sonuna kadar okuyup paylaş tuşuna basacak?

Eski Yunan ile Roma


Eski
Yunan ile Roma döneminde kadına bakış ile Arapların kadına bakışı
arasında hiçbir fark yoktu. Kadın hep bir zevk unsuru, köle, cariye,
hizmetçi olarak görülmüştü. Hatta Avrat-Avret kelimesi bile saklanılması
gereken eşya-cinsel organ anlamına geliyordu. Eski Çin'de de durum
farklı değildi; hizmetçi olarak görülen kadınlara isim bile verilmez,
kadın bir, kadın iki, kadın 3 diye sayılırdı. Tanıklığı da kabul
edilmezdi. Ortaçağda kadın bilgelik yolunu seçmişse, vay haline; cadı
diye avlanırdı. Fakat yalnızca Türkler kadını bereket sembolü, yerin ve
göğün evladı olarak görmüştür. Katunun rızası ve imzası olmadan Kağanın
yaptığı anlaşma bile geçerli sayılmıyordu. Çin ile ilk anlaşmayı, Mete
Han'ın hatunu yaparken; Avrupa Hun Türklerinde resmi görüşmeleri
Attila'nın hatunu yapıyordu. Türk mitolojisinde ise kadın artık
tanrısallaşmıştır. Yaradılış destanında Ak Ana, sudan yaratma fikrini
Ülgen'e verirken, en meşhur figürlerden Umay Ana Orhun Yazıtlarında bile
yer almış. Nitekim yazıtlarda ''Umay gibi, annem hatunun şerefine küçük
kardeşime Kül Tigin adı verildi. Babam İlteriş kağan, anam İlbilge
hatunu Tengri yukarıdan idare ederek yükseltmiş.'' demektedir. Yine Türk
mitolojisinde Asena yol gösteri tanrıçayken, Ötügen ise toprak anaya
verilen isimlerden biridir. Dikkat edileceği üzere Türkler mezarlıkları
düz değil, yükseltilmiş ve yuvarlatılmış şekilde yapıyor. Bunun sebebi,
Türklerin yeniden doğuşa inanıyor olmasından ötürü mezarlıkları hamile
bir kadının karnına benzeterek, toprağın bir ana gibi tekrar insanı
doğuracak olmasına inanmasıdır. Türklerde kadın bu kadar kutsal bir
noktadayken, son 1000 yıl boyunca Türk kadınının resmi hakkı alınmış,
sosyal hayatı kısıtlanmış, eve kapatılmış, tanıklığı bile kalmamıştır.
Tüm bu hakikatleri, tüm bu tarihi gerçekleri tarihin en kanlı
savaşlarında bile bulduğu ilk fırsatta okumaktan geri durmamış bir adam,
1000 yıl sonra ilk defa ''Kadınların üzerindeki bütün baskıyı
kaldıracağım.'' dedi. Bunu dedi çünkü kadınların üretime katılmasıyla
devletin kârlı çıkacağını biliyordu. Kadınların üzerinden bütün baskıyı
kaldırmakla medeniyetin yeniden doğacağını biliyordu; çünkü kadın
medeniyet demekti. Bütün baskılar kaldırıldı. Kadına giyim kuşam
özgürlüğü verdi. Kadını üretime kattı. Kadına bir soyadı verdi. Ona
tanıklık hakkı vermekle kalmadı, onu avukat yaptı, hakim yaptı. Kadını
toplumlara öğretmen yaptı. 1000 yıl sonra tek bir adam bunu yaptı.





-Ertürk Özel-


30 Haziran 2019 Pazar

Tolstoy’un Ders Niteliğinde 17 Sözü:


1. Birine çamur atmadan önce iyi düşün ve sakın unutma: önce senin ellerin kirlenecek.


2. Kimse, kimseyi küçümseyecek kadar büyük değildir, bilmelisin.
Küçümsediğin her şey için gün gelir, önemsediğin bir bedel ödersin.


3. Bozuk para insanın cebini deler, bozuk insan da kalbini. Bu yüzden harcayın ikisini de gitsin.


4. İnsanı bedenen ameliyat etmek için uyutmak, ruhen ameliyat etmek için ise uyandırmak gerekir.


5. Herkes insanlığın kötüye gittiğini kabul eder ama hiç kimse
kendisinin kötüye gittiğini kabul etmez. Herkes insanlığı değiştirmeyi
düşünür ama hiç kimse önce kendini değiştirmeyi düşünmez.


6. Varlığı bir şey kazandırmayan insanların, yokluğu hiçbir şey kaybettirmez.


7. Ne diye şeytana kızarsın? Bir iyilik yap da, o sana kızsın.


8. Bil ki, yaşadıklarınla değil yaşattıklarınla anılırsın. Ve Unutma; ne yaşattıysan elbet bir gün onu yaşarsın.


9. Bir insanı bulunduğu mevkiyle değil, göz koyduğu mevkiyle ölçmek gerekir.


10. En güçlü iki savaşçı sabır ve zamandır.


11. Bir insan acı duyuyorsa canlıdır. Başkasının acısını duyuyorsa insandır.



12. İnsanın gerçek gücü sıçrayışta değil, sarsılmaz duruştadır.

13. Kendi mutluluğundan başka hedefi olmayan insan kötüdür.


14. İnsanların çoğu onu yapıyor diye yanlış, yanlış olmaktan çıkmaz.


15. Hayat ne gideni geri getirir, ne de kaybettiğin zamanı geri
çevirir. Ya yaşaman gerekenleri zamanında yaşayacaksın, ya da yaşamadım
diye ağlamayacaksın.


16. Öyle horozlar vardır ki, öttükleri için güneşin doğduğunu sanırlar.


17. Başkalarının hayatından ders alın. İnsan, bütün hataları kendisi yapacak kadar uzun yaşamıyor.

Bir adam ölür ...


Bir adam ölür ... Öldüğünü fark ettiğinde, Tanrı'nın elinde bir çanta ile kendisine yaklaştığını farkeder. Tanrı ile adam arasında şöyle bir konuşma geçer.
Tanrı: Haydi oğlum gitme zamanı.
Adam: Bu kadar mı erken? Bir sürü planım vardı...
Tanrı: Üzgünüm ama gitme zamanı.
Adam: O çantada ne var?
Tanrı: Sahip oldukların!
Adam: Sahip olduklarım mı? Yani eşyalarım mı? Elbiselerim... Param...
Tanrı: Onlar asla sana ait değildi, onlar dünyaya aitti.
Adam: Anılarım mı?
Tanrı: Hayır. Onlar zamana ait.
Adam: Yeteneklerim mi?
Tanrı: Hayır. Onlar koşullara ait
Adam: Arkadaşlarım ve ailem mi?
Tanrı: Hayır oğlum. Onlar yürüdüğün yola ait. Adam: Karım ve çocuklarım mı?
Tanrı: Hayır. Onlar kalbine ait.
Adam: O zaman bedenim olmalı?
Tanrı: Hayır hayır. O toprağa ait.
Adam: O zaman kesinlikle ruhum olmalı!
Tanrı: Üzücü bir hata yapıyorsun oğlum. Ruhun bana ait.
Adam gözlerinde yaşlar ve kalbinde korkuyla çantayı Tanrı'nın elinden alıp açtı... BOŞTU! Kalbi kırık, göz yaşları yanaklarından akarak Tanrı'ya sordu...
Adam: Hiçbir şeye sahip değil miyim?
Tanrı: Doğru. Asla bir şeye sahip değildin.
Adam: O halde, benim olan ne vardı?
Tanrı: ANLAR. Yaşadığın anlar senindi. Hayat sadece bir andır.
HER ANI YAŞAYIP HER ANI SEVİP HER ANIN TADINI ÇIKARALIM.





“İyi insanlar cennete gider demek doğru değildir, iyi insanlar nereye giderse orası cennet olur!”





Osho