Sayfalar
- Ana Sayfa
- Potrem
- C.Borandağ Kimdir?
- Bozlar
- 46 AYNEN MARAŞ
- AQ Biriç
- Asker Oldum Piyade
- TKY
- Bir Şiirdir Yaşamak
- Fıkralar
- Kendini Yönetme İlt.
- Küçük Asker
- Türk Mutfağı
- Sözler Düşünceler
- Bir Şiirsin Sen
- Mehmetcik
- Pazarcık
- Nurhak
- Düşünüyorum O Halde Gülüyorum
- Bir Subayın Anatomisi
- Devrim Günlerinde Aşk
- Küçük Paris
- Çanakkale Geçilmez 1915
- Düşüncelerin Kaynağı
- Cem
- Sarıkamış
- Ulusal Kurtulus Savaşı
29 Aralık 2017 Cuma
Hava soğuk.
Tak kulaklıkları. Dışarı çık. Üşü. Yürü. Daha çok üşü. Daha çok yürü. Üşüdükçe yürü. Yürüdükçe, düşün. Olmak istediğin kişiyi düşün. Olduğun kişiyi düşün. Sahip olduklarını düşün. Senin olmayanları düşün. Sevdiklerini, sevmediklerini düşün. Kazandıklarını, kaybettiklerini düşün. Söylediğin, söylenen yalanları düşün. Seni terk edenleri, terk ettiklerini düşün. Artık hayalini kurmadığın o hayatı düşün. Ne kadar kolay vazgeçtiğini düşün. Bir daha kimseyi sevemeyeceğini düşün. Saatlerce düşün ama hiçbir şey düşünmediğini fark et. Eve dön. Aynaya bak. Sol gözün kızarmış. Demek ki ağlamak istemişsin farkında olmadan. Ne zaman ağlamak istesen, sol gözün kızarır çünkü. Aç sıcak suyu, gir altına. Soğuktan donan vücudun sıcak suyun altında uyuşsun. Kemiklerin sızlasın. Acıya aldırma. Düşün. Yeniden düşün. Ardından el salladığın otobüsleri düşün. İnsanları düşün.İhanetleri düşün. Bir zamanlar hayallerin olduğunu düşün. Bir zamanlar mutlu olduğunu düşün. Mutluluğun nasıl bir his olduğunu unuttuğunu düşün. O adamı düşün. O adama asla sarılamayacağını düşün. Şimdi çık sıcak suyun altından. Çık ve yaşa. Ve yaşadığın bu şeye ‘hayat’ de. Hep aynı şarkı çalsın kulaklarında. Hep aynı yerden yansın canın. Ama sen yine de hep, ‘hayat’ de. Çünkü hayat, güzel rüyalarından haricinde kalan acımtırak zaman dilimi. Çünkü hayat, hayat işte. Çünkü hayat, hep böyle.
24 Yaşındaydı...
Okulunun en başarılı öğrencisiydi. Öyle çok iş teklifi almıştıki yaşamını, başarılı ve zengin bir iş adamı olarak geçirmesi garantiydi. Kendisini herkesten üstün görürdü, kimseyi beğenmezdi .Arkadaşları onun kırıcı olduğundan yakınırdı hep. AŞK onun için Ayak bağıydı birini sevmenin düşüncesi bile itici gelirdi. Bir sabah kendini kötü hissetti, soluğu hemen doktorda aldı.Test üstüne test yapıldı ve teşhis kondu. KANSER...Doktor sadece birkaç aylık ömrün var dediğinde inanamadı. Oysa neler bekliyordu hayattan. Eve kapandı kimseyle görüşmüyordu. Bir gün televizyon izlerken bir söz dikkatini çekti. Filimde bir kadın kendisini terk eden sevgilisine (En Büyük Mutsuzluk Sevgisiz Bir Hayat Sürmektir) bundan daha kötüsüde bu dünyadan sevdiklerine (Seni seviyorum) demeden gitmek diyordu. Televizyonu kapattı ve düşündü, bugüne kadar hiç kimseye (Seni Seviyorum) dememişti ve bunu söylemek için o kadar az zamanı kalmıştı ki. Fırladı yatağından, banyoya koştu günlerdir kesmediği sakalını kesti. En güzel kıyafetlerini giyindi ve dışarı çıktı önce okuluna gitti .Dersin ortasında sınıfa girince hem öğretmeni hemde arkadaşları şaşırdı ,izin istedi öğretmeninden bir kaç şey söylemek için.Yıllarca sizinle birlikteydik dedi.Ama ben hiç birinizle yakın olmadım. Çoğunuzu kırdım, aşığıladım lütfen beni bağışlayın.Sizi seviyorum sizi çok seviyorum.Okuldan çıktığında öylesine rahatlamıştı ki kendisi bile şaşırdı.Demek bu kadar kolaydı .Demek böylesine sihirliydi.O Seni Seviyorum sözü.. yeniden eve döndü annesi, babasıve kardeşleri onu çok merak etmişlerdi ve her yeri ayağa kaldırmışlardı.Neredeydin diye sorduklarında(Sevginin Kuçağında) yanıtını verdi.Babasına,annesine ve kardeşlerine tek tek sarıldı hepsine yüzlerce kez Sizi Seviyorum dedi.Sonra kağıdı kalemi aldı eline ve şunları yazdı: "İnsanlara Seni Seviyorum demek için ölümü beklemenize gerek yok şimdi hemen şimdi başlayabilirsiniz. Başlayın ki hayatınız güzelleşsin ,zenginleşsin. Hem şimdi başlamasanız bir daha söyleme şansınız hiç olmaya bilir." Ertesi gün onu zor bir görev bekliyordu. Bu yazdıklarını o kısacık sürede bulabildiği her adrese gönderecekti.Yatağına uzandı ve acılarına rağmen yaşamında hiç böylesine huzurlu uykuya ölüme daldı..
Mahsun Günler
Yıllar,geçtikten sonra,
Tekrar,
Okula başladığımız,
Zaman ki,
Masumiyeti tekrar,
Kazanmış gibisiniz.
Neydi öyle,
Hayatla,arkadaşlarla,
Yarışıyordunuz.
Görevdeyken,
Ne de çok ciddi,vefakar,serttiniz.
Nasılda geçti,o günler..
Hareketli,fedakar,
Zaman mefhumu tanımazdınız.
Nasılda geçti,o günler.
Ne zaman bu yaşlara,geldik.
Yıllar yorgun,bizde yorgunduk.
Sanki habersiz gibi.
Tekrar asude,mahsun.
Neydi bir zamanlar.
Şimdi ne oldu der gibi hallerle.
Görev yapmanın huzuru içinde,
Mahsunlaşmışsınız.
Elinde kalem tutan,herkes yazardır!
Aslında yaşadıklarınızdan,
Ne güzel türküler,
Şarkılar,
Şiirler,
Anılar,
Romanlar yazılır.
Resimlerde yapılır.
Çocuklarınıza bırakacağınız,
En büyük servet değil mi?
Cemal Borandağ
23 Aralık 2017-Fenerbahçe Orduevi-İstanbul
Hür Generallere selam olsun,sevgilerimle.
Tekrar,
Okula başladığımız,
Zaman ki,
Masumiyeti tekrar,
Kazanmış gibisiniz.
Neydi öyle,
Hayatla,arkadaşlarla,
Yarışıyordunuz.
Görevdeyken,
Ne de çok ciddi,vefakar,serttiniz.
Nasılda geçti,o günler..
Hareketli,fedakar,
Zaman mefhumu tanımazdınız.
Nasılda geçti,o günler.
Ne zaman bu yaşlara,geldik.
Yıllar yorgun,bizde yorgunduk.
Sanki habersiz gibi.
Tekrar asude,mahsun.
Neydi bir zamanlar.
Şimdi ne oldu der gibi hallerle.
Görev yapmanın huzuru içinde,
Mahsunlaşmışsınız.
Elinde kalem tutan,herkes yazardır!
Aslında yaşadıklarınızdan,
Ne güzel türküler,
Şarkılar,
Şiirler,
Anılar,
Romanlar yazılır.
Resimlerde yapılır.
Çocuklarınıza bırakacağınız,
En büyük servet değil mi?
Cemal Borandağ
23 Aralık 2017-Fenerbahçe Orduevi-İstanbul
Hür Generallere selam olsun,sevgilerimle.
BİZİM KUŞAKLAR ÇOCUKKEN ÇOK MUTLU İDİK ÇOOK
*Çok güzel bir mahallemiz, çok güzel bir okulumuz, çok güzel öğretmenlerimiz, çok güzel arkadaşlarımız vardı…
*Bakkalımız, kasabımız, manavımız, terzimiz, saat tamircimiz, pastacımız da çok güzel insanlardı…
*Mesela bakkal Rüstem Amca, mahallenin veletlerinin hemen kasanın yanında bulunan kavanozdan şeker aşırmasına sesini çıkarmak bir yana, bile bile göz yumardı!..
*Örneğin saat tamircisi Kirkor Efendi, adıyla dalga geçmemize, “Kirkor Amca, krikoyu açsana” diye tempo tutmamıza, gülerek “sizi gidi keratalar” diye yalandan kızarak karşılık verirdi. Bizden sürekli istediği tek şey sokak hayvanlarına iyi davranmamız, yiyecek vermemizdir o kadar!..
Türkçesi bizimkinden birazcık farklı Diyarbakırlı Hasan’ın adı aramızda “Hüsso” idi… “Ula Hüsso napirsen” diye takıldığımızda önceleri kızardı. Sonra müthiş zekasını kullanıp o da hepimize bir lakap takmıştı!.. Solomon’un adı “Salam”, Yaman’ın lakabı ise “Yalama” olmuştu… Kahkahalarla takılırdık birbirimize…
*Hiç kimse için diğerinin ne olduğu, nereden geldiği, mezhebi, ırkı zerre kadar değer taşımazdı; aklımızın ucundan bile geçmezdi!..
*Sonra büyüdük… Biz büyürken mahallemiz, okullarımız, kentimiz, ülkemiz de değişiyordu… Henüz farkında değildik ama bu değişimden biz de nasibimizi alıyor, değişiyorduk!…
-Ülkemizin üzerinde kapkara bulutlar birikiyordu!..
Kamplara ayrılan ülkenin evlatları!..
Gençliğimizin en güzel yılları kavgalar, cinayetler, suikastlar, kumpaslarla geçti…
.
-Halbuki asıl felaket, asıl acı henüz başlıyordu!..
Yıllar yılları kovaladı… Bir zamanların arkadaşları, dostları bambaşka yerlere savruldu. Kahkahalar attığımız o güzelim günler çocukluk yıllarımıza sıkışıp kalmıştı. Bulunduğumuz coğrafyayı değiştirmeye, hallaç pamuğu gibi atmaya azimli güçler, ülkenin evlatları arasına bir karabasan gibi girmeyi başarmıştı!..
Cumhuriyetin ilanıyla birlikte yer altına inen o KAFA, yıllar içinde palazlanmış, Cumhuriyete ihanet edenler sayesinde iktidara uzanmıştı bile. İşte bu dönem, geri kalan tarihimizin tümüne rahmet okuttu!.. Ülke tarihinde görmediği biçimde bir ayrımcılığın, ötekileştirmenin, düşmanlığın tuzağına çekildi… Bu güzelim ülkenin topraklarında, birbirinden adeta nefret eden topluluklar yaratıldı ne yazık ki…diyor ü.zileli.
Mustafa Fehmi Kubilay kimdir?
Mustafa Fehmi Kubilay (1906 - 23 Aralık 1930), Türk öğretmen ve asteğmen.
Kubilay Olayı olarak tanımlanan ve Menemen'de Mustafa Fehmi Kubilay, bekçi Hasan ve bekçi Şevki'nin 23 Aralık 1930'da Cumhuriyet karşıtı bir grup tarafından öldürülmesiyle başlayan ve faillerin (ve ilgili görülenlerin) yargılanması sürecinin sürdüğü Ocak/Şubat 1931 aylarını kapsayan olaylar zincirinin simgesi olan Türk askeridir.
1906'da Kozan'da, Giritli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Baba adı Hüseyin, ana adı Zeynep'tir. Mustafa Fehmi Kubilay 1930 yılında öğretmen olarak İzmir'in Menemen İlçesi'nde asteğmen rütbesiyle askerlik görevini yaparken 23 Aralık 1930’da Derviş Mehmet'in başında olduğu bir grup şeriatçı tarafından öldürüldü. Olay, Cumhuriyet rejiminin 1925 yılındaki Şeyh Sait isyanından sonra tanık olduğu ikinci önemli irtica girişimidir, tarihe "Menemen Olayı" ve "Kubilay Olayı" olarak geçmiştir. Atatürk'ün Silahlı Kuvvetlere mesajı, Genelkurmay Başkanı'nın mesajı, TBMM'de soru önergesi ve Başbakan İsmet İnönü'nün konuşması, Bakanlar Kurulu'nun sıkıyönetim ilanı kararı, Sıkıyönetim ilanının TBMM görüşmeleri, yargılamanın ilk günkü tutanakları, Savcılığın Esas Hakkındaki İddianamesi, Divan-ı Harp Kararnamesi, TBMM Adliye Encümeni Mazbatası ve TBMM Genel Kurul kararları, tam metin olarak yer almaktadır. [kaynak belirtilmeli]
Menemen olayının izleri toplumsal bellekte yer etmiş ve Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay, "devrim şehidi" olarak simgeleşmiştir. Her sene 23 Aralık'ta Kubilay Olayı ile ilgili olarak çeşitli yayın organlarında konu ile ilgili makaleler yayımlanmakta ve olay lanetlenmektedir.
22 Aralık 2017 Cuma
KAZAK ABDAL TEKKESİ DENİZLİ
Yukarı Tekke Mevkii’nde MESKEN/MEKÂN tutan Kazak Abdal’ “Romanya Türklerindendir. On yedinci yüzyılda yaşadığı sanılan bir ozandır. Şiirlerinin bir kısmı hiciv örnekleriyle doludur. Dili yalın ve sadedir. Rahat okunur. Şiirleri güncelliğini halen korumaktadır. Kazak Abdal'ın, Bektaşi gelenekleri içinde, yaşam öyküsü ilgi çekicidir. Bu öykü Turgut Koca'nın Bektaşi Şairleri ve Nefesleri kitabında şöyle anlatılmaktadır: ''Rus Çarı'nın kızı bir çocuk doğurur. Fakat bu çocuk, annesinden süt emmez. Bu duruma ne hekimler, ne de papazlar çare bulamazlar. Sonunda Deliorman dergâhından, Rusya'dan Tuz parası almak üzere gelen Demir Baba'ya: ''Sen keramet ehli bir azizsin. Bu çocuğu tutulduğu hastalıktan kurtar.'' diye yalvarırlar. Demir Baba da: ''Bu çocuğun süt emmesini sağlar isem, tekkeme nezreder misiniz?'' der. Kabul ederler. Demir Baba çocuğa: ''Em!'' der. Çocuk, anasının memesini emer. Delikanlılık çağına erince, Demir Baba dergâhına gönderirler. Böylece Demir Baba, çocuğu evlat edinir. Adını Ahmed kor. Bu çocuk daha sonraları Balım Sultan'a giderek, el alır ve adı da ''Kazak Abdal'' olur''. Söylence böyle bitiyor. (Türkü Sitesi)” Benim pirim Hacı Bektaş Veli'dirPirim piri Şâh-ı Merdân Ali'dirSeyit Ali Sultan Kızıl Deli'dirMürsel Baba oğlu Sultan Balı'dır Bu deyişi ile de, YOL süreneğini söylüyor, “Kazak Abdal'ın Romanya Türklerinden olduğu söylenmektedir. Hayali bir resmi de yapılmıştır. Bir şiirinden ise asıl adının Ahmet olduğu anlaşılıyor. Kendine özgü ve gerçekçi bir bakışı vardır. Ali sevgisi Ali'de Tanrı'nın dile geldiği, görünüş alanına çıktığı, onun insan biçiminde tanrı olduğu inançla anılır, anlatılır. Kazak Abdal'ın toplumsal kurumları, yerleşik inançları, gelenekleri yeren iki şiiri gü-nümüzde de değerini korumaktadır. Belli bir toplumsal düzenin oluşturduğu insanın alabildiğine yerildiği bu şiirler, yerginin ötesinde mizahi öğeler de taşır. Azmi'yi ve Kaygusuz Abdal'ı anımsatır. Ali de Tanrı'nın dile geldiğini görünüş alanına çıktığını söyler. Tanrı'yı insanlaştırır. Yerici alaycı tutumu, güldürücü diliyle yobazlara, sofulara kulaktan dolma tutarsız bilgilerle bilgin görünmeye çalışan cahillere ses kalabalığı ile başkalarını susturmaya çalışanlara şiirlerinde sataşır, onların olumsuz yanlarını sergiler. Aslında şiirleri açıktır, yoruma gerek duymaz. Yerginin içinde gerçeği sunar. Kimlere çattığını açıkça söyler Eşeği Saldım Çayıra Otlaya Karnın Doyura Gördüğü Düşü Hayra Yoranın Da Avradını Münkir Münafıkın Soyu Yıktı Harap Etti Köyü Mezarına Bir Tas Suyu Dökenin De Avradını Derince Kazın Kuyusun İnim İnim İnilesin Kefen Dikmeye İğnesin Verenin De Avradını Dağdan Tahta İndirenin Iskatına Oturanın Hizmetini Bitirenin İmamın Da Avradını Müfsidin Bir De Gammazın Mali Vardır Da Yemezin İkisin Meyyit Namazın Kılanın Da Avradını Kazak Abdal Nutk Eyledi Cümle Halkı Dahleyledi Sorarlarsa Kim Söyledi Soranın Da Avradını Ormanda büyüyen adam azgını Çarşıda pazarda insan beğenmez Medrese kaçkını softa bozgunu Selam vermeğe dervişan beğenmez Alemi taneder yanına varsan Seni yanıltır mes'ele sorsan Bir cim çıkmaz eğer kamını yarsan Camiye gelir de erkan beğenmez Elin kapusunda kul kardaş olan Bumu sümüklü hem gözü yaş olan Bayramdan bayrama bir traş olan Berber dükkanında oğlan beğenmez Dağlarda bayırda gezen bir yörük Kimi timarlı sipahi kimi serbölük Bir elife dili dönmiyen hödük Şehristana gelir ezan beğenmez Bir çubuğu vardır gayet küçücek Zu'mu fasidince keyif sürecek Kırık çanağı yok ayran içecek Kahveye gelir de fincan beğenmez Yaz olunca yayla yayla göçenler Topuz korkusundan şardan kaçanlar Meşe yaprağını kıyıp içenler Rumeli Yenicesi duhan beğenmez Aslında, neslinde giymemiş hare İş gelmez elinden gitmez bir kare Sandığı gömleksiz duran mekkare Bedestana gelir kaftan beğenmez Kazak Abdal söyler bu türlü sözü Yoğurt ayran ile hallolmuş özü Köyden şehre gelse bir Türkün kızı İnci yakut ister mercan beğenmez Bu deyişinde de yine, Kendini beğenmiş, softa kılıklı insanlara yönelik eleştirisel bir şiiridir. Yukarı Tekke mevkiinin de yer tutmuş olan Türbe ve dergâhı, son tekke Babaları tarafından korunmakta, dağ yamacında olan bölgede sadece Türbedarları oturmaktalar, hemen göze ilk çarpan Türbedarın oturduğu ev ve yanında farklı amaçlarla kullanılan bina ve barakalar var, EV sakinleri ile selamlaştık, Türbeyi ve tekkeyi görmek istediğimizi söyledik, bizi güler yüzle ve hoş sefa ile karşıladılar, buyur ettiler, Kazak Abdalın Dergahı ve Türbesi evlerin arka tarafında , oraya geçtiğimizde, Çatısı göçmüş, yan ve arka duvarları göçmüş, yıkılmış, ön yüzü ayakta duran bir virane ile karşılaştık, işte bu bina bir Dönem Dergah olarak kullanılmış.
YAŞLILIKDAN VE YAŞLANMAKDAN KORKMAMAK LAZIM...
ABD'li ünlü komedyon George Carlin'in ilginç önerileri var: 1. Zorunlu olmayan sayıları çöpe atın. Yaş, kilo, boy... 2. Sadece neşeli arkadaşlarınız olsun. Suratsız negatif insanlara yaklaşmayın. 3. Öğrenmeyi sürdürün. El işleri, bilgisayar, bahçecilik. Beyniniz atıl kalmasın. Atıl kafa iblisin tezgahıdır. İblisin adı da, Alzheimer'dir. 4. Küçük şeylerden zevk almaya bakın. 5. Sık sık, uzun uzun ve var gücünüzle gülün. 6. Gözyaşları olacaktır. Katlanın, yas tutun, başka yaşantılara geçin. 7. Çevrenizi sevdiklerinizle doldurun. Aileniz, kedi, köpek, kuş, balık, müzik, bitkiler... Ne olursa. Eviniz, sığınağınız olsun! Tadını çıkarın!... 8. Sağlığınızın kıymetini bilin. İyiyse, üstüne titreyin. Bozuksa, düzeltin. Siz kendiniz düzeltemiyorsanız, yardım isteyin. 9. Vicdan azabından uzak durun. Çarşı pazarda gezin, ülkenizi ve yabancı ülkeleri dolaşın. Ama sakın suçluluk ve pişmanlık duygusuna kapılmayın. 10. Sevdiğiniz insanlara, onları sevdiğinizi söyleyin. Her fırsatta sevdiğinizi hissettirin. 11. Hiç unutmayın ki yaşam, aldığınız soluklarla değil, soluk kesen anlarla ölçülür. —
Mevsimsel hastalıklar yavaş yavaş kapıları çalıyor
Sizlere mevsimsel hastalıklara karşı vücuda direnç kazandıran bir besinden bahsedeceğiz: Tahin Tahinin Faydaları E, C ve B vitaminleri açısından zengindir. Hücre yapısının bozulmasını engeller. Yaraların iyileşmesini hızlandırır. Kansere karşı koruyucudur. Damar sertliğini ve tıkanmalarını engeller. İdrar söktürücüdür. Cildi güzelleştirir. Bağışıklık sistemini güçlendirir. Göz sağlığı için hayati önem taşır. Vücuda alınan ağır metaller, zehirli bileşikler, radyasyon ve bazı ilaçların yarattığı toksinlere karşı koruma sağlar. Yaşlanmaya bağlı hafıza kayıplarının (Alzheimer) önlenmesinde olumlu etkisi olduğu kanıtlanmıştır. Tahinde çok miktarda bulunan E vitamini ile tüm bu yararları da vücudumuza kazandırabiliriz. E vitamini çok güçlü bir antioksidandır. Vücuda enerji verir. Seks hormonlarının oluşmasına yardımcıdır. İki çorba kaşığı tahinde yaklaşık yarım kilo biftekteki kadar protein vardır. Kendine has özel bir kokusu olan tahin, suyla temas etmedikçe uzun zaman bozulmadan saklanabilir. Safra taşlarının düşürülmesinde, nefes darlığı ve bronşite faydalı olduğu bilinmektedir. Anne sütünü arıtıcı özelliği bulunmaktadır. Çocukların beyin ve zeka gelişiminde etkilidir. Kemik gelişiminde, yapısında bulunan bazı maddeler nedeniyle oldukça faydalıdır. BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİ GÜÇLENDİRİYOR Tek başına tadı hoş gelmese de, pekmezle karıştırmak suretiyle hem daha faydalı olur, hem lezzetli. Pekmezle karıştırılarak tüketildiğinde sadece enerji vermekle kalmaz, hem kan yapar, hem kış aylarında üşümeyi engeller. Soğuk havada vücut direncini artırmak için protein, vitamin, mineral ve antioksidanlar açısından zengin tahini bol tüketmekte fayda var. Tahini sade olarak tüketirseniz mide rahatsızlıklarına son derece faydalıdır. Tahin kolesterol içermez. Ayrıca besinlerin midemizde uzun süre kalmasına yardımcı olarak acıkmayı geciktirir.
TÜRKLERİN ANAYURDU ANADOLU'DUR
Prof. Dr. Ekrem Memiş, Türkler'in Anadolu'ya Malazgirt Zaferi'yle girdiği ve bu zaferle Anadolu'nun 1071'de el değiştirdiği iddiasına karşı çıkıyor... Arkeolojik buluntular ve bilgi, belgeler Anadolu'ya 1071 Malazgirt Zaferi'yle girilmediğini ortaya çıkardı. Anadolu'ya Malazgirt Zaferi'yle girildiği yanlışını düzeltmeye çalışan Afyon Kocatepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ekrem Memiş, "Anadolu Türkler'in ikinci yurdu değildir. Anadolu Türkler'in anayurdudur. Anadolu'da bundan 8 bin yıl önce de Türk devletinin varlığı belgelerle kendini gösteriyor. Bu yanlış öğrencilere öğretiliyor" dedi. ÇİVİ YAZILI METİNDEKİ TÜRK KRALI Bugün Gazetesi'nin haberine göre; Memiş, tezini belgelere dayanarak şöyle anlattı: "Elimizdeki metinler M.Ö.2 bin 200'lere ait bir olayı anlatıyor. Akat Kralı Mezapotamya'dan gelmiş. Fırat nehrini geçmiş ve Anadolu'ya geçmiş. Anadolu'da o zaman küçük küçük şehir devletleri var. Bu küçük şehir devletlerinden 17'si Hatti Kralı Pampa'nın önderliğinde bir araya gelmişler ve Akat Kralı'na karşı vatanlarını korumak için mücadele etmişler. Bu 17 kraldan biri de çivi yazılı metnin 15. satırında geçen Türki Kralı İlşu-Nail'di. Burada geçen Türki kelimesinin Türk olduğuna şüphe yok. 2 bin yıl da buradan koyduğumuzda 4 bin 250 yıl önce Anadolu'da Türk kavmi olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor." 8 BİN YILLIK GEÇMİŞİ VAR Memiş, bu Türk krallığının da Hurri isimli bir kavimden geldiğini belirterek, bu kavmin M.Ö. 3. binde yaşadığını ve dillerinin Türkçe ile aynı dil grubuna girdiğini söyledi. Türki krallığını oluşturan grubun bu kavimden geldiğini ileri süren Memiş, çok geriye gidildiğinde kavmin soyunun 6 binlere dayandığını anlattı. Memiş, “2 bin de milattan sonraki dönemi eklediğinde 8 bin yıllık geçmiş ortaya çıkıyor" dedi. KÜLTÜRLERDE KOPUKLUK YOK Yazılı metinlerden Hurriler’in geçmişlerinin 3. bine gittiğini kaydeden Ekrem Memiş, “Fakat işin bir de arkeolojik boyutu var. O günden bu güne gelen bir 3 kültür var. İlki neolitik köy kültürü. Onu takip eden 5 binlerde kalkolitik kültür var. Köylerin yerini şehirlere terk ettiği dönem. 3. dönem ise eski tunç çağı. Şehir kültürünün tamamen oluştuğu dönem. Bu üç kültür arasında hiçbir kopukluk yok. Bu kopukluğun oluşmaması kavmin değişmediğine işaret ediyor” dedi. TÜRK ADINI TAŞIYAN iLK DEVLET: TURKiLER Ekrem Memiş, Huriler'in Anadolu'nun doğu bölgelerinde yaşayan en eski sahiplerinden biri olduğunu ve Anadolu'nun Türkün ikinci vatanı olmadığı, hatta anayurdu olduğunu söyledi. Göktürk Devleti'nin de ilk Türk adını taşıyan devlet olduğu tezini de çürüten Memiş, Hureler'in devamı olan ve M.Ö. binlerde yaşayan Türki Krallığı'nın Türk adını taşıyan ilk devlet olduğunun altını çizdi. YETKİLİLER KULAK VERSİN "Türk tarihini Hunlar'la başlatıyoruz. Hunlar Orta Asya'da büyük bir devlet kurmuşlar ama ilk değiller. Yetkililerin bu serzenişe kulak vermesi gerek. Çocuklarımıza yanlış bilgiler veriyoruz. Biz buralara sonradan gelmedik. Hep vardık. Bu toprakların o tarihlerden bu yana bizim olduğu gerçeğini görmezlikten gelemeyiz. Ders müfredatlarına bunlar işlenmeli" diyen Memiş, yeni araştırmaları gözden geçirmek gerektiğini belirtti.
ALEVİLER 20 MİLYONDUR
Cumhuriyet yazarı Bekir Coskun yazdı... ALEVİLER 20 MİLYONDUR İstediğin kadar tahrik et… Sen hiç elinde silah olan Alevi gördün mü?.. * Onların sadece sözleri, şiirleri, türküleri, sazları vardı: “Her nereye gitsem, yolum dumandır Bizi böyle kılan, ahd-ü amandır Zincir boynum sıktı hayli zamandır Açılın kapılar şaha gideyim.” * Aleviler aydınlık ister… Her karanlık çöktüğünde, Alevileri bastı Eşkıya… On bin, elli bin, yüz bin Alevi katledildi, tarihin kan kırmızısı sayfalarında yazılıdır… Yine de boynunu büküp “İncinsen de incitme” der Alevi… Aç oku… * Odalara doldurulup yakıldıklarında ellerinde yine sazları vardı… Yanmış bir sazın yarı parçası oradadır… Yaşasalardı yine şiir okuyup, türkü söyleyip, saz çalacaklardı… Ama onları yakanları milletvekili, bakan, hatta başbakan yaptınız ya… Yanmayanlar da yandı… * Silin tarihimizden yüce Alevileri: Fuzuli’yi, Pir Sultan Abdal’ı, Yunus Emre’yi, Karacaoğlan’ı, Ahmet Yesevi’yi, Dadaloğlu’nu, Hacı Bektaş-ı Veli’yi, Hayyam’ı, Kaygusuz Abdal’ı, Veysel Karani’yi, Taptuk Emre’yi… Âşık Veysel’i… Mevlana’yı… Bak bakalım, neyin kaldı geriye?.. * Aleviler aydındır… Yobazlık arama… Merttir… Dürüsttür… Çalışkandır… Cumhuriyetçidir… Kadın-erkek eşittir Alevilerde… Birlikte ağlayıp birlikte dans ederler… Hâlâ biraz umut varsa, laik cumhuriyetin bekçisidir Aleviler… Şükret… * Aç Alevi Neyzen’i oku: “Esir iken mümkün müdür ibadet Yatıp kalkıp Atatürk’e dua et Senin gibi dürzülerin yüzünden Dininden de soğuyacak bu millet…” Cumhuriyet
1985 Yılından Önce Doğanlar :))
50 - 60 - 70 - 80' li yıllarda mı büyüdün? nasıl oldu da hayatta kalmayı başardın? 1.- Arabaların emniyet kemeri, kafalıkları, ve kesinlikle hava yastıkları yoktu. 2.- Arka koltuk tehlikeli değil de eğlenceliydi. 3.- Bebek yatakları ve oyuncaklar renkliydi. Ya da en azından kurşunlu, muhtelif zehirli maddeler ile boyanmıştı. 4.- Prizlerin, araba kapılarının, ilaç şişelerin ve kimyasal ev temizliyicilerinin üzerinde çocuk kilitleri yoktu... 5.- Kasksız bisiklete biniliyordu. 6.- Steril su şişelerinden değil de bahçe hortumundan yada muhtelif başka kaynaklardan su içiliniyordu... 7.- Oyun oynamaya çıkmanın tek şartı hava kararmadan önce eve dönmekti. 8,- Cep telefonu yoktu ve hiç kimse nerelerde gezdiğimizi bilmiyordu. İnanılmaz ... 9.- Okul öğlen bitiyordu... Ve öğlen yemeği için evimize geliyorduk.10.- Bir sürü yaramız, kırılmış kemiğimiz ve kırılmış dişimiz vardı, fakat hiçbir zaman birileri bu yüzden mahkemeye verilmiyordu.Kendimizden başka kimse sorumlu değildi. 11.- Bolca tatlılar ve tereyağlı ekmekler yiyorduk, ve gerçek şekerli içecekler içiyorduk ve hiç kilo sorunumuz olmazdı - çünkü hep dışarda oynardık , aktif olarak ... 12.- Dört çocuk bir limonatayı paylaşabiliyorduk... aynı bardaktan içebiliyorduk, ve kimse bu yüzden ölmüyordu. 13.- Playstation, Nintendo 64, X boxes, Vídeo oyunlarımız, 99 kablolu kanalımız , Dolby surround, Cep telefonumuz, Bilgisayarımız, Internet de Chat odalarımız YOKTU. onun yerine ARKADAŞLARIMIZ vardı bolca!!! 14.- Yürüyerek veya bisiklet ile uzakta oturan arkadaşlarımızı ziyaret edebiliyorduk, kapılarını çalıp hatta çalmıyarak içeri girip onları oyun oynamaya çağırabiliyorduk!!! 15.- Evet dışarda, o acımasız korkunç dünyada! Korumamız olmadan! nasıl mümkün oluyordu bu? Tek kale üzerine maç yapardık ve birisi takıma alınmadığında psikolojik travma oluşmuyordu ya da dünyanın sonu gelmiyordu. 16.- Bazı öğrenciler diğer öğrenciler gibi başarılı değildi ve sınıfta kalabiliyordu. Fakat bu yüzden kimse Psikoloğa ya da Pedagoğa gönderilmiyordu. Kimsede Dislexia, konsantrasyon sorunu veya hiperaktivite yoktu, basitçe o okul yılını tekrarlıyordu. 17.- Özgürlüğümüz , üzüntülerimiz , başarılarımız , görevlerimiz vardı ...ve bunlar ile yaşamayı öğreniyorduk. Soru: nasıl oldu da bütün bunlara rağmen hayatta kalmayı başardık??? Ve daha da önemlisi kendi kişiliğimizi bu şartlar altında nasıl oldu da geliştirebildik??? Sen de bu jenerasyondan mısın? Şimdiki çocuklar büyük bir olasılık ile bizim yaşama şeklimizi sıkıcı bulacaklar - fakat- bizler çok güzel ve mutlu yaşadık!!!!! DİMİ AMA ?
Bizi sevdiğini böyle mi öğrenecektik....
Uzun yol şoförüydü babam.Yüzünü 15 bazen 20 günde bir görürdük.Hep uzaktık hep bir soğukluk vardı aramızda.küçüklüğümde içinde babanın geçtiği anılarım yok benim.kucağında çektirdiğim resmimde olmadı hiç.Güzel bir söz duymadım 30 senede ağzından ama kötüde konuşmadı hiç birimize. Dün saat 19,30 işten eve geliyorum.kayınvalidemler bizde.halbuki daha dün beraberdik.eşim odaya çekiyor beni. “Baban “diyor.”kalp krizi geçirmiş.anjiyo yaptılar.yoğun bakımda ama durumu iyi.”ne düşüneceğimi ne hissedeceğimi bilemeden kalakalıyorum öylece.”baba”bizim ailede çok uzak bir kavram.her ihtiyacımızı gören annem olmuştur.her derdimize koşan.bu nedenle belkide içinde baba geçen cümlelerim azdır ömrümde benim. Hastaneye gidiyoruz eşimle.yoğun bakımda olduğundan yanına kimseyi almıyorlar.sadece doktordan bilgi alabilirsiniz diyor bir hemşire.doktoru beklemeye başlıyoruz.beklerken aklımdan binbir türlü düşünce geçiyor.normal zamanda aklınıza gelmeyecek şeyler neden hep böyle durumlarda gelirki.en son ne zaman sarıldım ona diye düşünüyorum.en son ne zaman girdik aynı kadraja.sanırım ben babama bayramdan bayrama sarılmışım bu yaşıma dek.içim burkuluyor.sol yanım acıyor.30 yaşında babasız kalmak fikri gerçekten insanın canını acıtırmışta haberim yokmuş. Annemle konuşuyoruz.haber vermedikleri içinkızıyorum ona.baban “kızlara haber vermeyin” dedi diyor.O halde bile bunu düşünebiliyorsan bu kadar çok mu seviyordun bizi. O kadar pişmanımki şimdi ona hiç sarılmadığıma.acaba o da bunu düşünmüşmüdür hiç. İster gerçek anlamda olsun ister duygusal ne kadar mesafe olursa olsun aranızda.gidin ve sarılın annenize, babanıza, kardeşinize.Bunu yapmamış,yapamamış olmanın suçluluğu birgün kavurmadan içinizi.hala hayattalarsa gidin sarılın ve kocaman bir öpücük kondurun yanaklarına.Kimse bilemez çünkü ;belki bunlar çok geç olacak yarına...
Bir adam Microsoft şirketine iş için konuşmaya gidiyor.
Bir adam Microsoft şirketine iş için konuşmaya gidiyor. Girmek istediği iş de tuvalet temizleyiciliği. HR menajeri ile görüşüp tıkanmış bir lavaboyu temizleyip testten geçiyor. HR menajeri adama testi geçtiğini, hangi gün saat kaçta iş başı yapması gerektiğinin kendisine e-mail yoluyla gönderileceğini söylüyor. Adam, bilgisayarı olmadığını dolayısıyla e-mail kullanmadığını açıklıyor. HR menajeri: "Üzgünüm ama e-mailiniz yoksa siz sanal olarak var sayılamazsınız ve bu yüzden sizi işe alamayız." diyor. Adam çaresizce dışarıya çıkıyor ve "Ne yapsam, ne etsem!" diye düşünürken cebindeki 10 dolar ile 20 kilo kiraz almaya karar veriyor. Kapı kapı gezerek kirazları satıyor ve 2 saat içinde sermayesini 2 katına çıkarıyor. "Bu şekilde ekmek paramı çıkarabilirim." diyerek her gün sabah erkenden kalkıyor ve kapı kapı dolaşarak kiraz satıyor. Her gün sermayesi büyüyor. Derken küçük bir kamyonet alıyor ve satışa devam ediyor. Az bir zaman sonra büyük bir kamyon ve birkaç küçük kamyonet alıyor. ...5 sene geçiyor... Bu adam şu anda Amerika'nın en büyükleri arasında yer alan bir nakliyat şirketinin sahibi. Bir gün ailesinin geleceğini düşünerek sigorta yaptırmak istiyor. Sigorta şirketi kendisinden bir e-mail adresi istiyor. E-mail kullanmadığını söylediğinde sigortacı: "İlginç, e-mailiniz olmadan büyük bir holding kurmuşsunuz. Bir de e-mailiniz olsaydı neler yapardınız!" diyor. Adamın cevabı: "E-mailim olsaydı şu an da Microsoft'ta tuvalet temizliyordum."
Psikologlar dermiş ki
Eğer bir insan çok fazla gülüyorsa, hatta saçma sapan şeylere bile, o halde içten içe büyük yalnızlık çekiyordur.. Eğer bir insan çok fazla uyuyorsa; Büyük ihtimalle üzgündür,hüzünlüdür.. Eğer bir insan az konuşuyorsa, konuştuğunda ise hızlı konuşuyorsa, sır saklayacak birisidir ona güvenebilirsiniz.. Eğer bir insan ağlayamıyorsa, o halde çok zayıf bir kişiliği vardır.. Eğer bir insan anormal bir şekilde yemek yiyorsa, büyük ihtimalle çok gergin ve stresli bir haldedir... Eğer birisi ufak şeyler için bile ağlıyorsa, ya çok yumuşak kalplidir ya da masum olmasına rağmen suçlanıyordur.. Eğer bir insan her şeye çok çabuk sinirleniyorsa, o halde sevgiye ihtiyacı vardır
Üstün Dökmen'den
Güvenmediğin kimseye aleyhine kullanabilecek hiçbir koz verme. -İnsanlara doğru değer ver, hak etmeyenleri sil. -Kimseye yalvarma. -Asla dönüp arkana bakma. -Sır tutmasını bil. -Dostlarının yeri ayrı, sevgilinin yeri ayrı. Sevgilin için do stlarını, dostların için sevgilini satma. -Kimsenin lafıyla dolduruşa gelme, ama aklının bir köşesinde de tut. -Bir ilişkiyi kafanda bitirdikten sonra iki çift tatlı söz, iki damla gözyaşı için asla yumuşama. -Seni sevenlerle kullananları iyi ayırt et. -Seni dinleyip anlamaya niyetli olmayanlarla tartışma. -Emrivaki oluşturulan dostlukları kabul etme. -Eğer verdiğin o kişide kalmıyorsa ikinci bir sır şansı verme. -Kendini öven insanlardan kaç. -Karşındakinin doğruyu söylediğini varsayma. -Kendine saygını yitirmene neden olacak hiçbir şey yapma. -Sorunun olduğunda insanlar zaman ayırıp seni dinliyorsa onların öğütleri gözardı etme. -Göz göre göre su birikintilerine taş atma, mutlaka üzerine sıçrar. -Gözyaşlarının değerini bil. Onları hak etmeyenler için harcama. -Senin zekana inanan insanları hayal kırıklığına uğratma. -Kendini sev. -Dışarıdaki güneşe bakıp gülümse ve önünde koskocaman bir gelecek olduğunu unutma. -Dostluğunla yetinmeyenler için hiçbir fedakarlık yapma. -İnsanları kaybediyorsun diye ağlayıp sızlama, ama kazandığın insanların değerini bil. -Kimseye taşıyabileceğinden fazla değer verip bununla övünmesine fırsat verme. -İstediğini almak için asla duygu sömürüsü yapma. -Sana duyulan sevgiyi ve güveni istismar etme.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)