30 Mayıs 2019 Perşembe

KARTALLARIN İNANILMAZ YARATILIŞI...



Kartal, kuş türleri içinde en uzun yaşayanıdır. 70 yıla kadar yaşayan
kartallar vardır. Ancak bu yaşa ulaşmak için, 40 yaşındayken çok ciddi
ve zor bir karar vermek zorundadır.










Kartalın yaşı 40′a
vardığında pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir ve bu nedenle de
beslenmesini sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelir.





Gagası uzar ve göğsüne doğru kıvrılır. Kanatları yaşlanır ve ağırlaşır. Tüyleri kartlaşır ve kalınlaşır.





Artık kartalın uçması iyice zorlaşmıştır. Dolayısıyla kartal burada iki seçimden birini yapmak zorundadır:





- Ya ölümü seçecektir,
- Ya da yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecini göğüsleyecektir.
Bu yeniden doğuş süreci 150 gün kadar sürecektir.






Bu yönde karar verirse kartal bir dağın tepesine uçar ve orada bir kaya
duvarda, artık uçmasına gerek olmayan bir yerde, yuvasında kalır.






Bu uygun yeri bulduktan sonra kartal gagasını sert bir şekilde kayaya
vurmaya başlar. En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer.
Kartal bir süre yeni gagasının çıkmasını bekler. Gagası çıktıktan sonra
bu yeni gaga ile pençelerini yerinden söker çıkarır.





Yeni
pençeleri çıkınca kartal bu kez eski kartlaşmış tüylerini yolmaya
başlar. 5 ay sonra kartal, kendisine 20 yıl veya daha uzun süreli bir
yaşam bağışlayan meşhur yeniden doğuş uçuşunu yapmaya hazır duruma
gelir.





Kendi yaşamımızda sık sık bir yeniden doğuş süreci yaşamak
zorunda kalırız. Zafer uçuşunu sürdürmek için, bize acı veren eski
alışkanlıklarımızdan ve anılarımızdan kurtulmak zorundayız. Unutma, seni
öldürmeyen her acı daha da güçlendirecektir.


Yıl 1945…Bugün 73 üç yıl önce..


Yıl
1945…Bugün 73 üç yıl önce.. Nagasaki'ye atom bombası atılmasının
ardından, kardeşinin cesedini ölülerin yakıldığı alana getiren bir Japon
çocuk saygı duruşunda.





Bu resmi çeken Joe O'Donnel aslında
bölgeye Amerikalılar tarafından gönderilen bir casustu. Görevi, Nagasaki
ve çevresinde yüzlerce fotograf çekip bunları Amerikan genel kurmayına
yollamaktı.





Böylece yetkililer bombanın gücü hakkında daha iyi
fikir sahibi olacaklardı. Resimdeki çocuk hakkında konuştuğu şahitlerden
biri, çocuğun durumunu şöyle anlatmıştı:
“Ateşe doğru gelen 10
yaşlarında bir erkek çocuk gördüm. Sırtında bir bebek taşıyordu. O
günlerde Japonya'da çocuklar küçük kardeşlerini sırtlarına alıp oyunlar
oynardı. Önce böyle olduğunu zannettim. Fakat bu çocuğun havası tamamen
farklıydı. Buraya çok ciddi bir sebeple geldiği meydandaydı. Ayakları
çıplaktı ve yüzüne sert bir ifade yerleşmişti. Arkasındaki bebeğin
kafası geriye düşmüştü, uyuyor gibiydi. Çocuk yaklaşık beş dakika kadar
hiç kımıldamadan saygı duruşunda bulundu.





Sonra, ölüleri yakan
maskeli görevlilerden biri çocuğun yanına gitti ve bebeği bağlayan
kayışları çözdü. İşte o zaman bebeğin ölü olduğunu anladım. Görevli, ölü
bebeği aldı ve ateşin üstüne yerleştirdi. Çocuk ise kaskatı bir şekilde
dakikalarca ayakta, durumu seyretti.





Alt dudağını o kadar
şiddetli ısırıyordu ki sonunda kan akmaya başladı. Kardeşinin cesedi
alevlerin içinde tamamen kaybolduktan sonra, arkasını döndü ve sessizce
ordan uzaklaştı.”


Adamın biri



Adamın biri elinde büyük bir bıçakla camiye dalar ve sorar:
-Aranızda Müslüman olan var mı?
Korkudan kimse bişey diyemez. Birazdan yaşlı bir adam ayağa kalkar:
-Ben müslümanım. Der.
Bıçaklı adamla yaşlı adam camiden çıkarlar. Adam dışarıdaki inek sürüsünü gösterip:
-Amca, şunları kurban edicem de ben beceremem yardım edermisin der..
Yaşlı adam baya bir hayvanı kestikten sonra ben yoruldum başka birini bul der.
Adam bu sefer kanlı bıçakla yine camiye girer ve sorar:
-Aranızda başka Müslüman var mı? Az önceki adamı doğradığını düşünen cemaat çok korkar ve herkes aynı anda imama bakar, imam:
-Ne bakıyosunuz ulan iki rekât namaz kıldırdık diye hemen Müslüman mı olduk


Gazi M.Kemal, çiftliğinde dolaşıp


Gazi M.Kemal, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladı.
Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.
- Merhaba nine.
Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
- Merhaba dedi.
- Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadın şöyle bir duralayıp;
- Neden sordun ki, dedi. Buraların sahabisi misin? Yoksa bekçisi mi?
Paşa gülümsedi.
- Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin
malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden
gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?
Kadın başını salladı.
-
Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği,
atın geç yetişdiği, kavruk köylerinden birindenim. Bizim muhtar bana
bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim.
- Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?
- Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da... Benim iki oğlum da gavur
harbinde şehit düştü. Memleketi gâvurdan gurtaran kişiyi bir kez
görmeden ölmeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa.
Bende gün demeyip muhtara anlatinca, o da bana bilet aliverip saldi
Angara'ya, giceleyin
geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan
oraya vurup duruyom bey.
- Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı? Kadının birden yüzü sertleşti.
- Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki.. O bizim vatanımızı
gurtardı. Bizi düşmanın elinden gurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını
onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi
istediğimiz gibi yaşiyoz. Sunun bunun gâvurun köpeği olmaktan onun
sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol
paşam demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen
efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşa'yı
bulacağım yeri deyiver.
Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek;
- Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımız..
Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu dedi.






Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte
aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar
koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp
Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de
ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul
gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü Ata'nın
ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket
çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e
uzattı;
- Tek ineğimin sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye
getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.
Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;
-'Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin.
Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun.'


11 Mayıs 2019 Cumartesi

KISSA'DAN HİSSE...







Uzun yıllar önce Bursa’da bir davulcu yaşıyordu…
Ramazan gecelerinde sahurda insanları uyandırmak için davul çalan
adamcağız, geriye kalan 11 ayda ise düğünlerde, şenliklerde, mitinglerde
hünerini sergileyip ekmek parasını kazanıyordu…
Aradan yıllar
geçti, davulcu yaşlandı ve aklına o güne kadar hiç düşünmediği bir soru
gelip oturdu; hayatını ramazan ayları dışında içkili düğünlerde,
eğlencelerde de davul çalarak kazanmış, kefen parasını da bu
kazandıklarından bir kenara ayırmıştı… Aklını kurcalayan soru işte
burada devreye giriyordu:
–Acaba bu kefen parası caiz miydi, değil miydi?..
Düşündü, taşındı Diyanet İşleri Başkanlığı’na danışmaya karar verdi…
Durumu anlatan bir mektup yazıp aynı soruyu sordu, gelen yanıtla
başından aşağıya adeta kaynar sular dökülmüştü:
-Caiz değildir!..
Adamcağız büyük bir üzüntü içinde hikayesini dönemin en ünlü
yazarlarından Hasan Pulur’a yazdı. Mektubu büyük bir şaşkınlık içinde
okuyan Pulur, “Olaylar ve İnsanlar” köşesine taşıyıp, adamcağızın
hikayesini ve Diyanet’in verdiği cevabı anlattıktan sonra şu soruyu
sordu:
–Diyanet “caiz değildir” diyorsa demek ki bir bildiği vardır!
Benim de onlara bir sorum olacak: oradaki din görevlileri maaşlarını
devletten alıyor. Devlet ise bu paraları halktan aldığı vergilerden
ödüyor. Vergi verenlerin içinde meyhanecisi de var, kerhanecisi de var…
Bu durumda aldıkları maaş caiz midir, değil midir?!.
Ortalık karıştı
tabii! Sonunda Diyanet İşleri Başkanlığı, “Konu yanlış anlaşılmış,
yanlış karar verilmiştir. Kefen parası caizdir” açıklaması yaptı!..
-Ruhun şad olsun Hasan Abi…
(Alıntıdır)


3 Mayıs 2019 Cuma

Babam çok fazla sözü uzatan insanlardan değildi.


Babam
çok fazla sözü uzatan insanlardan değildi. Ne zaman bir konuda isyan
etsem , ya da bir öğüdüne karşı çıksam, şefkatle , sakin sakin
gözlerimin içine bakar,
“ İlerde anne olunca anlarsın kızım.” derdi.






Anne-baba olmak cidden tam da böyle bir şey. İnsan öncesinde ne kadar
atıp tutarsa tutsun, o minicik bebeği kucağına aldığın, ya da daha yola
çıktığı haberini aldığın an , hayatının en tumturaklı değişimini
yaşıyorsun.





Cidden insan bir çok şeyi anne-baba olmadan anlamıyor.
Şu kocakarı lafları mesela.. Eskiden duydukça gözlerimi devirip ukala
bir tavırla güldüğüm.. Anne olunca o sözlerin ne bilgece olduğunu
keşfedip , yürekten de değil, taa karnından karnından, o kadar içinden
gelerek söylüyorsun ki: “Allah karşısına iyi insanlar çıkarsın” mesela..
“Allah dört gözden ayırmasın” mesela...





Yani insan kendi evladı
olunca, başta kendi anne-babası olmak üzere, etrafındaki her bir anneyi
babayı ayrı bir anlıyor değil mi?





Market kuyruğunda eline koca bir bebek bezi paketi taşıyan bir kadınla göz göze gelince gülümseyiveriyorsunuz.
Hastanede kucağında ateşten yanakları turuncu turuncu olmuş evladıyla telaşla koşturan adamın arkasından dua ediyorsunuz.
Parkta bir çocuk salıncağın önünden geçerken yüreğiniz ağzınıza geliyor, sizinki olmasa bile...






Yani kendi adıma söyleyeyim, sanki gözünüzün gördüğü, elinizin erdiği
bütün çocuklar sizin de sorumluluğunuz altında gibi bir duygu.
Çünkü onlar da birilerinin gözünün nuru, canının içi, aynı sizinki gibi..
Ne emekle yetişiyor, büyüyor; onu biliyorsunuz.






Hal böyleyken, hayatında biyolojik olarak babalık duygusunu hiç
tatmamış, hiç karısından “hamileyim” müjdesini almamış , hiç elini
eşinin karnına koyup içerdeki kıpırtılarla kalbi coşmamış, hiç mini
minnacık, mesela elleri , tırnakları, ağzı burnu tıpatıp kendisine
benzeyen bir canı kucağına almamış bir erkek , tutup lideri olduğu
ülkenin çocuklarına bayram hediye ediyor..!





“Küçük
hanımefendiler, beyefendiler.! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü,
yıldızı, bir mutluluk parıltısısınız! Memleketi asıl aydınlığa boğacak
sizsiniz. Kendinizin ne kadar mühim, kıymetli olduğunuzu düşünerek ona
göre çalışınız. Sizlerden çok şeyler bekliyoruz.” diyor üstüne bir de.






İşte tam da burada bir durup düşünüyorsunuz.. Demek ki çocukları bu
derece sevmek ve anlamak için ille de anne-baba olmak gerekmiyormuş.





Demek ki aslolan “iyilik”miş. “Sevgi”ymiş. “Vicdan”mış.






Bu 23.Nisan’da dileğim o’dur ki, o küçük hanımefendiler, beyefendiler,
“iyilik”le ,”sevgi”yle büyüsünler, bu vatanı “gerçekten” aydınlığa
boğsunlar.





23.Nisan bayramınız kutlu olsun yavrularım..!





Siz hayatında biyolojik anlamda baba olmamış Atatürk’ün, milyonlarca “sahici” torunlarısınız.





Hiç unutmayın.





Bige Güven Kızılay


BİR KABİN MEMURUNDAN İLETİDİR !!!...


Kabin memuru, hostes, host, steward...
Adına ne derseniz deyin, dışarıdan bakınca elinde valizi, her zaman gülümseyen yüzü, bakımlı saçları, makyajlı, traşlı yüzleriyle sadece üniformalarının hakkını vermeye çalışan hava işçileri.
Havaalanında karşılaşırsanız danışma memuru, uçakta servis elemanı, ilk yardımcı, gerektiğinde terapist, bağlantılı uçuşunuza yetişip yetişemeyeceğinizi bilebilen kahin, aç kalıp şekeriniz düştüğünde sinirinizi çıkardığınız kum torbası... Ama hep nazik, hep güler yüzlü, hep haksız, hep özür dilemek zorunda olan.
Biz işimize gelirken, dertlerimizi, sıkıntılarımızı soyunup üniformamızı giyeriz. Yolcu bilmez, belki de hasta çocuğunuzu birine emanet edip gelmişsinizdir, çünkü yıllık 5 günlük mazeret izin hakkınızın birini bile kullanmanıza izin vermemişlerdir. Çok sevdiğiniz biri ölmek üzeredir, ya da siz kilometrelerce uzaktayken o kişiyi kaybetmiş ve cenazesine bile yetişememişsinizdir. Sürekli gülümsemek zorundasınızdır çünkü meslek hastalığınız olan bel fıtığınızın ağrısını çekerken işinizi yapmanız gerekir. Tedavi ya da ameliyat için rapor alırsanız, işinizden olursunuz çünkü.
Ayakta durmaya haliniz kalmamış, mesai yoğunluğundan yemek yemeye fırsatınız olmamış olabilir. Bazen kendinizi makine gibi hissedersiniz. Mesai saatleriniz içinde durup soluklanmak, bir kahve molası vermek, annenizin sesini duymak gibi lüksleriniz yoktur. Servis yaparken sadece 30 sn. muhatap olduğunuz yolcu, servisin öncesini, sonrasını, diğer yolcularla ilgilendiğiniz süreyi görmediğinden sizi sadece 30 sn. çalışıyorsunuz sanabilir. Kapris yapabilir, sürekli ilgi bekleyebilir, ama her zaman haklıdır.
Hatta bazen o kadar haklıdır ki, yüksek mevkilerde tanıdığı varsa, sırf şirket kurallarını uygulayıp ekonomi sınıfından business sınıfına geçirmediğiniz için tenzil-i rütbe alabilir, amirlikten memurluğa inebilir, hatta bu tanıdığın mevkisi tepe noktalardaysa işinizden bile olabilirsiniz!
İşinizde, Sivil Havacılık genelgeleri ve toplu iş sözleşmesi hükümleriyle belirlenmiş kurallarınız olabilir. Ancak şirketiniz sizden bu kuralları esnetmenizi, kurallara uymamanızı isteyebilir. Karşı çıktığınızda fişleyebilir, hatta bir gün, sendikanızın yaptığı basın açıklamasını dinlemeye gittiniz diye, boş gününüzde olmanıza rağmen sorgusuz sualsiz işten atılabilirsiniz!
Gördüğünüz haksızlıklar, yaşadığınız baskılar boyu aşar, tek güvenceniz olan sendikanız şirketle uzlaşamadığı için grev kararı alır. İşçi olmanın bilinci, gücün birliktelikten ve dayanışmadan geldiği inancıyla, kazanılmış haklarınız elinizden alınmasın, haksız yere işten atılmış arkadaşlarınız işlerine dönebilsin diye, sendikanızın aldığı grev kararını uygularsınız. 219 gün boyunca, bütün baskılara, grev kırıcılığına, parasızlığa, toplumun kör, medyanın dilsiz olmasına katlanır, bin bir baskı ve tehditle değiştirilen sendikanızın yeni yönetiminin imzaladığı, içeriğini sizden bile sakladıkları toplu iş sözleşmesinin bağıtlanmasıyla işinize dönersiniz.
Her şey bıraktığınız gibidir, yine aynı hengamenin içine girersiniz, tek bir farkla; artık arkanızda güvenebileceğiniz bir sendikanız yoktur! Siz, bütün olan bitene rağmen severek yaptığınız mesleğinizi yapmaya devam ederken, bir gün mail adresinize “Ofis Meşguliyeti” konulu bir mail düşer. Sonun başlangıcı olduğunu anlarsınız. Çünkü bu şirketi biraz olsun tanıyan birisi, bunun ne anlama geldiğini bilir.
Belirtilen günde, ilgili ofise gidersiniz, size bir metin verip imzalamanızı isterler, sadece iki cümle: “Çalışmalarınızdan verim alınamamakta, hizmetinizden istifade edilememektedir. Konu ile ilgili savunmanızı beş iş günü içinde veriniz.”
Bu kadar. Sizin yıllardır verdiğiniz emek, şirkete kattıklarınız, sicilinizin temiz oluşu vs. önemli değildir. İşten atılacaksınız demektir.
Savunmanızda bu suçlamayı kabul etmediğinizi, hangi konuda verimsiz bulunduğunuzun bildirilmesini istediğinizi yazarsınız. Bu süreçte karşınızda her hangi bir muhatap da bulamazsınız. O şeflik bu müdürlüğe, o başkanlık bu şefliğe gönderir durur ama kimseden bir cevap alamazsınız.
Her gün işe, “acaba bugün mü işten atılacağım?” düşüncesiyle gelirsiniz. O endişelerle gittiğiniz uçuşta sizden güler yüz beklenir. Uçuş emniyeti için bulunduğunuz kabinde, içinizdeki sıkıntı ve aklınızdaki sorularla, kendiniz uçuş emniyeti için tehlikesinizdir.
Günler bu şekilde geçerken, mail kutunuzda ikinci “ofis meşguliyeti” mailini görürsünüz. Başınıza geleceği bilerek gidersiniz. Yine aynı memur, size bu sefer “fesih bildiriminizi” verir ve imzalamanızı ister. Yine aynı iki cümledir: “ Çalışmalarınızdan verim alınamadığından ve hizmetlerinizden istifade edilemediğinden İcra Komitesi kararıyla iş sözleşmeniz feshedilmiştir.”
Beklediğiniz sonuç bu da olsa, elinizde bir kağıt parçasıyla kalakalırsınız. Sudan çıkmış balık gibi hissedersiniz. Yıllardır gece gündüz, yaz kış demeden emek verdiğiniz şirket için değeriniz bir kağıt parçası kadardır. Yine bir muhatap arasanız da yine kapı duvardır.
O pırıl pırıl taşıdığınız üniformanızı bir bavula tıkarak teslim eder ve mesleğinize veda edersiniz.
Şimdi “dışarıdaki” hayata ayak uydurma zamanıdır… Bir yandan da, bu yaşadıklarınız yaşatanların yanına kalmasın, kalan arkasdaşlarım bu haksızlıkları yaşamasın diye başınıza gelenleri herkese duyurmak ister, oturur bu satırları yazarsınız.


12 Nisan 2019 Cuma

Eğer, yeniden başlayabilseydim



Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim birçok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85'indeyim ve biliyorum... Ölüyorum Borges


HALK ZENGİN OLURSA…


''Japonya'da 4. yüzyılın sonlarına doğru tahta oturan İmparator Nintoku, yüksek bir kuleye çıkar ve ülkesine bakar.






Gökyüzüne doğru yükselen tek duman dahi göremeyince, halkının yoksul
düştüğüne ve bu yüzden hiç kimsenin evinde pirinç dahi pişiremediğini
anlar.





Hemen bir ferman çıkaran Nintoku, halkının üç yıl boyunca sadece kendileri için çalışmasını emreder.





Sarayda çalışanları bile evlerine gönderir...





Sadece kendileri için çalışan halk, üç yılın sonunda bolluğa kavuşur...





Nintoku kuleye çıkar, ülkenin her yerinde ocakların tütmekte olduğunu yükselen dumanlardan anlar.





Yanındaki eşine sevinç içinde "artık zenginiz" der...










Nintoku'nun yanıtı, yüzyıllardır
Japonlar'ın aklından çıkmaz; "Halkın fakirliği, bizim fakirliğimizdir,
zenginliği de bizim zenginliğimizdir."





Kıssadan hisseyi de Siz çıkarın…






İmparatoriçe ise üç yıl boyunca bakımsızlıktan dolayı her yeri eskiyen,
çatısı akan, çiçekleri solmuş sarayı göstererek "sen bu halimize
zenginlik mi diyorsun" der...


DOKTORUN BİRİ


DOKTORUN BİRİ YENİ BİR MUAYENE AÇMIŞ ..





Kapıya yazmış… ” Vizite ücreti 100 tl





İyileştiremediğimiz hastaya beş mislini geri veriyoruz…





” Vizite pahalı ama, doktor gerçekten iyi doktor…





Her gelen hasta iyileşip gidiyor…





Doktorun ünü her geçen gün artıyormuş…





Uyanığın biri doktora gidecek, iyileşmeyecek ve beş misli parayı geri alacak ya, kapıyı çalmış…





“Doktor! Ağzımın tadı hiç yok… Öyle kötüyüm ki, hiçbir şeyin tadını alamıyorum…





” Doktor… Adama şöyle bir bakmış, hemşireye seslenmiş:






“Hemşire hanım! Sekiz numaralı kutuyu getirin” Hemşire adama uzatmış
kutuyu, adam, bir kaşık içindekinden yemiş ve anında tükürmüş…





“Ama Bu b.k!!!!!” Doktor sakin, “Evet! İyileştiniz. Tad alıyorsunuz artık..





” Adam, parayı ödemiş sinirleri tepesinde gitmiş…





Aradan birkaç ay geçmiş. Büyük bir hırsla yeniden kapısına dayanmış doktorun ..





“Doktor bey, ben de hafıza kaybı başladı…





Herşeyi unutuyorum…!





” Doktor, adama şöyle bir bakmış yine, hemşireye dönmüş,





“Kızım, sekiz numaralı kutuyu getirir misin?” demiş.





Adam, hemen itiraz etmiş, “Ama, o kutuda b.k var!”…





Doktor, “Doğru! Bakın, hafızanız da yerine geldi!….





” Adam, ağlamaklı, hırsla ödemiş parayı çıkmış dışarı…





Kurmuş da kurmuş intikam planlarını…





Birkaç ay sonra.. “Doktor! Ben de iktidarsızlık başladı…





Durumum kötü, hiçbir şey yapamıyorum…





” Doktor adamı gözüyle şöyle bir inceleyip,





“Hemşire hanım sekiz Numaralı kutuyu getirir misin” diye seslenince, adam, tüm hırsıyla,





“S..cem, seni de sekiz numaralı kutunu da…” diye bağırmış..






Doktor gayet sakin, “Geçmiş olsun! Bakın artık yapabiliyorsunuz!!!!


Umut budur işte


Umut budur işte ;gurur budur işte;insan budur işte,





FİLLİ BOYA’NIN SAHİBİ - GÖZDE AKPINAR





Henüz 25 yaşındaydı.
Babasını kaybetti.
Babasının prensesiydi.
Ailenin tek çocuğuydu.
Sektöründe Avrupa'nın en büyük fabrikası, 340 trilyon liralık devasa ciro ve binlerce çalışanın sorumluluğu omuzlarına kaldı.
Cesareti vardı ama, tecrübesi yoktu. Üstelik, babası ona daima nasihat
ederdi, “kaç kişi çalıştırıyorsan, o kadar insan akşam çorbasını
içiyorsa, yüzün gülsün, yok eğer o insanlar akşam aç kalıyorsa, sen de
aç kal” derdi.





Bu sözler kulaklarında çın çın çınlıyordu, altında
ezilmeden taşıyabilmesi için zamana ihtiyacı vardı, pişmesi
gerekiyordu. Şirketin yönetimini aile dostlarına ve profesyonellere
bıraktı, kendi şirketine yönetim kurulu üyesi olarak katıldı. Öğrendi,
öğrendi, öğrendi. 29 yaşında kendini hazır hissetti. Direksiyona geçti.
Yönetim kurulu başkanlığı koltuğuna oturdu. Kriz ortamıydı. Herkes
kemerleri sıkmaya gayret ederken, o tam tersini yaptı, Türkiye'ye olan
güveniyle yatırımını arttırdı, herkes küçüldü, o büyüdü.






Babasının kendisine bıraktığını ikiye katladı, fabrika sayısını dörde
çıkardı, çalışan sayısını üçe katladı. Vergi rekortmenleri listesinin
değişmez ismi oldu. Türkiye'nin en güçlü 50 işkadınından biri oldu.
Babasının vasiyeti gereği, kazandığını, toplumla paylaştı. Sosyal
sorumluluk projelerine büyük önem verdi. Özellikle kadınlar için, fırsat
eşitliğinden faydalanamayan kızlar için çaba harcadı. Aile
Bakanlığı'yla işbirliği yaptı, “kadın ustalar” projesini hayata geçirdi,
kadınlara 15 şehirde meslek eğitimi verip, iş hayatına kazandırdı.






Özgecan vahşice katledildiğinde, 30 televizyon kanalının reklam
kuşaklarını eşzamanlı olarak satın aldı, yarım dakika boyunca simsiyah
karartı. Ne logo vardı, ne marka… Zifiri karanlıkta sadece “Özgecan
için” yazıyordu. Ticari kaygıyla değil, toplumsal bilinci arttırmak için
yapılmıştı. Tokat gibi çarptı. Kadına yönelik şiddette böylesine etkili
bir reklam tarihte görülmedi. “Bir kadın ve bir kız çocuğu annesi
olarak, bu sorunu ruhumun derinliklerinde hissediyorum” düşüncesiyle.






Kadına yönelik şiddete dur demek için atılan her adımda yeraldı, her
projeye katkı sağladı, para harcadı, mesai harcadı. Şiddet mağduru 12
kadının hayat hikayesinin anlatıldığı “Ölümcül Yaralı” isimli
uluslararası farkındalık projesine İstanbul'da evsahipliği yaptı.
Tübitak ve Boğaziçi Üniversitesi'yle birlikte yoksul kız çocuklarımız
için Bilim Kampı düzenledi.


Doktor


Cerrahın telefonu çalar, arayan hastahane sekreteridir.
Buyurun sizi dinliyorum.
Sayın hekim, ağır hasta var, acele bütün işinizi bırakın gelin. Geliyorum deyip hekim telaşla yola düştü.
Hekimi hastahanede hastanın babası hışımla karşıladı:
Benim oğlum ölüm döşeğindedir, ne için bu kadar geç kaldınız? Sizin kendi oğlunuz olsaydı yine böyle yapar mıydınız? Cerrah gülümsedi:
Bana haber verilir verilmez acelece geldim.
Cerrah ameliyat odasına dahil oldu. Ameliyat iki saat sürdü. Cerrah odadan çıkıp koridordaki babanın yanından sakince geçip gitti. Ardından yardımcı hekim çıktı. Babaya oğlunuz yaşayacak dedi. Baba bir an sevindi, sonra yine hiddetlenip dedi:
Bu cerrah çok kötü ve insafsız bir adam. Ne vardı yani, çıkarken bana iyi haberi o verseydi. Yardımcı hekimin gözleri doldu ve adamı hayatı boyunca pişmanlığa sevk edecek olan şu cevabı verdi: Cerrah çok güzel insandır. Onun oğlu otomobil kazasında bugün vefat etti. Biz onu defin merasiminden çağırdık. Oğlunun defin merasimini yapamadan sizin oğlunuzu kurtarmak için hastahaneye geldi...
(Tüm sağlık çalışanlarına saygılarımla..)


AGLAMADİNİZ Mİ


Japonya’da olan bir depremde kurtarma ekibi genç bir kadının yaşadığı enkaza ulaşırlar. Yıkıntıların arasında kadının cesedine ulaşırlar. Kadının enkaz altındaki pozisyonu biraz ilginçtir sanki ellerinde bir şey tutarak iş yaparken dizlerinin üzerine çokmüş haldedir. Bu esnada sanki ev üzerine yıkılmış gibidir. Kurtarma ekibinin lideri yine de canlı olma ümidi ile kadına ulaşmaya çalışır, maalesef kadın çoktan ölmüştür.
Ekip oradan başka bir enkaza hareket etmek üzere iken bir sebepten dolayı ekip lideri açtığı delikten içeri doğru kadının cesedinin altına doğru bakar ve seslenir ! “bir çocuk!..bir çocuk var!” der.
Ekip uzun bir çalışmadan sonra çiçekli bir battaniye içinde ölü kadının cesedinin altında 3 aylık bir çocuk bulurlar. Kadın son bir hamle ile çocuğunu kurtarmak için bedenini ona siper yapmıştır. Ekip çocuğa ulaştığında hala bebek uyumaktadır.
Doktor çabucak gelir ve çocuğu muayene eder.
Battaniyeyi açtığında içinde bir cep telefonu bulur. Ekranda yazılı bir mesaj vardır. mesajda şu yazıyordur!..
” Eğer kurtarıldıysan, seni sevdiğimi hatırla!”





Bir annenin çocuğuna olan sevgisini ölüm anında bile ona anlatma çabasının en güzel örneği!







Bir zamanlar Çin’de


Bir zamanlar Çin’de fakir bir adam o denli aç ve bitkin düşmüştü ki kendini tutamayıp bir armut çaldı. Adamı yakaladılar ve çezalandırılmak üzere imparatorun karşısına çıkardılar.
Hırsız, imparatoru görünce ona şöyle dedi: "Değerli efendim, çok açtım dayanamadım çaldım. Beni affetmeniz için yalvarıyorum size. Beni affederseniz, size paha biçilmez bir hediyem olacak."





İmparator dudak büktü: "Senin gibi birinde paha biçilmez ne olabilir ki?"
Hırsız, o anda avucunun içindeki armut çekirdeğini uzatarak "Bu
çekirdeği ekerseniz, bir gün içerisinde altın meyveler veren bir ağacın
yeşereceğini göreceksiniz." dedi.
İmparator bir kahkaha atarak "Ek o zaman, altın meyveleri görünce affederim seni." dedi.
Yoksul adam: "Haşmetlim bu tohumu ben ekemem, çünkü ben bir hırsızım.
Bu sihirli tohumu ancak ömründe hiç çalmamış, başkalarına haksızlık
yapmamış, yalan söylememiş biri ekebilir. Tohum o zaman gücünü gösterir,
aksi takdirde onu ekeni zehirler ve tarif edilmez acılarla öldürür.
Sultanım, bu tohumu ancak siz ekebilirsiniz."
İmparator irkildi,
suratını astı ve bir süre düşündü. Sonra da hırçın bir sesle: "Ben
imparatorum, bahçıvan değil, o tohumu Başbakan'a ver eksin de altın
meyveleri görelim." dedi.





Yoksul adam tohumu Başbakan'a uzatınca
Başbakan telaş içerisinde İmparator'a dönüp itiraz etti: "Ben ekim biçim
işlerinde çok beceriksizim efendim. Sihirli tohumu yanlış eker ziyan
ederim, bence bu tohumu Hazinedar başı eksin."





Hazinedar başı hemen bir bahane buldu ve bu görevi bir başkasına devretti.
Bir bir orada bulunan herkes sudan sebeplerle tohumu ekme görevinden kaçındılar.
Sonra İmparator, doğan sessizliğin içerisinde bir süre düşündü, başı
önünde duran Başbakan'a, Hazinedar'a ve bütün görevlilere dik dik baktı
ve "Hadi bakalım bu hırsız bahçıvana tohumunun nasıl altın meyve
verdiğini hep birlikte gösterip sevindirelim." dedi, cebinden bir altın
çıkararak yoksul adama attı. Herkesin ceplerinden sessiz sedasız birer
altın çıkarıp adama vermesini izledi. Sonra da gülerek "Bas git buradan
be adam, bu ders bugünlük hepimize yeter." dedi...


ÇAKIL TAŞI


İlerlemiş karaciğer yetmezliği bulguları nedeniyle hastaneye sık ve giderek daha uzun süreler yatırmak zorunda kalıyorduk. Asker kökenli emekli pilot olduğunu biliyorduk. Hastaneye yatmayı sevmiyor en kısa sürede çıkmak için can atıyordu. O gün poliklinik koridorunda karşılaştık. Önemli bir konu hakkında görüşmek istediğini söyledi. Heyecanlıydı. Hastalığın verdiği bitkinliğe rağmen konuşmak için gayret gösteriyordu. Bir süre soluklanmasını rica ettim, dinlemedi.
- Doktor bey, birkaç günlüğüne beni hangara çekip bakıma almanızı istiyorum. Cumartesi’ye uçabilmeliyim. En azından “take off” yani havalanabilmeliyim. Nasıl inerim bilemem ama bu uçuşu mutlaka yapmalıyım.
- Anlamadım, uçak mı kullanacaksınız?
- Yok öyle değil. Cumartesiye kızımın düğünü var. Düğünde ayakta, kızımın yanında olmam lazım. Bana yardım edeceksiniz.
Bu son cümle daha çok emir gibi çıkmıştı ağzından. Yüzü soluktu. Halsiz görünüyordu. Pek geleni gideni olmazdı, kızı olduğunu dahi bilmiyorduk. Bir süre soluklanıp güç topladıktan sonra eşinden boşandığında kızının 11 yaşında olduğunu birkaç yıl sonra ayrıldığı eşinin yeni bir evlilik yaptığını, kızının üvey babası ile iyi anlaşıp kendinden uzaklaştığını, pek görüşmediklerini anlattı.
- Nişanına çağırmamıştı. Arayıp düğününe çağırınca nasıl sevindim anlatamam. Ancak bu lanet olası hastalık izin vermeyecek diye endişeleniyorum. Bana yardım etmelisiniz.
- İyi de durumunuz pek iyi görünmüyor. Düğün süresince ayakta kalabilmeyi düşünmüyorsunuz umarım.
- Orada olmalıyım. Kızım düğününde beni yanında istedi. Ne halde olursam olayım orada olmalıyım.
Önümüzde 4 gün vardı. Hastaneden kaçma heveslisi hastamız yatışını yaptırıp sesini çıkarmadan tedavi olmayı bekler hale gelmişti. Bir iki gün içinde durumu düzelip gücü yerine geldi. Düğünden önceki gün beklenmeyen ve durdurmakta zorlandığımız kanamalar nedeniyle durumu kritikleşti. Ertesi gün ayakta olabilme kaygısı yerini hastamızı hayatta tutabilme endişesine bıraktı. Kanamayı kontrol altına alsak bile her an yeniden başlayabilir endişesi ile düğüne bu halde gidemeyeceğini duyunca tedaviyi kabul etmediğini hastaneyi terk etmek istediğini söyledi. İkna edemeyince iki saatle sınırlı olmak kaydıyla düğüne birlikte gitmeyi önerdim.
Hemen kabul etti.
Akşama doğru odasına uğradığımda hayli eski ama şık krem rengi takım elbisesi içinde hazır bekliyordu. Yol boyunca konuşmadı, enerjisini düğüne saklamak istiyordu.
Düğün salonunda kızıyla göz göze geldiklerinde sessizce bakıştılar. Gelinle damat elimizi sıkıp geldiğimiz için teşekkür etti.
Babası beni arkadaşı olarak tanıttı, öyle uygun görmüştü, bozmadım.
Araya giren diğer davetliler ile gelin ve damat yanımızdan ayrıldı. Sıcak karşılama olmadığı kesindi. Düğün kokteyl tarzı hazırlanmıştı, oturacak yer sınırlıydı. Bardaki taburelerde oturmayı önerdim istemedi, yorulunca otururum dedi. Bizimki kuyruğu dik tutma gayretindeydi.
Saçını ve yakasını düzeltmeye çalışmasından anladığım kadarıyla kalabalığın içinden üzerimize doğru gelen hanımefendi ayrıldığı eski eşiydi. Ses etmeden bir ona bir de bana baktı. Yanlarından ayrılmak için izin istedim, kolumu tuttu. Eşiyle tanıştırdı. Hanımefendi sessizce bizimkini süzdü. Hastamızın yüzü asıldı. Omuzlarını indirip bana döndü; “kendimi ne kadar iyi hissedersem hissedeyim bu kadın bana bir bakışı ile bile ne kadar önemsiz biri olduğumu hatırlatabiliyor. Buna rağmen yine de seviyorum onu” dedi. Hanımefendi, kızının düğününde tartışmak istemediğini söyleyip kocasının yanına döndü. Bara doğru gidip tabureye oturmasını istedim. Bizimkinin mecali kalmamıştı. Yine de sağlığı ile ilgili kimseye bir şey söylememem için yemin verdirdi.
- Doktor bey, eksik olma. Ben senden kalkış için izin istemiştim. Uçağın komutası bende. Salimen indirebilir miyim emin değilim. Önemli olan burada olmaktı.
- İyi de yalnız uçmuyorsunuz. Size bir şey olursa başım derde girer. Yani uçakta yolcunuz var ve yolcunuzun emniyetinden de siz sorumlusunuz, ona göre.
Sustu. Bir süre pistte dans eden kızını ve damadı izledi. Burnu kanamaya başlayınca mendilini burnuna bastırıp tuvalete yöneldi. Uzun süre geri dönmeyince yanına gittim. Kanaması durmuştu. Klozetlerden birinin kapağını kapatıp üstüne oturmuştu. Kederli gözlerle bana baktı.
- Yapamadım. Kızıma babalık yapamadım. Pilotluk işte, hep uzaktaydım. Şimdi düğününde yanındayım ama yine uzağız. Görüyorsun. Keşke gelmeseydim. Hep bir şeyler yarım, hep bir şeyler eksik.
- İsterseniz sessizce ayrılalım, pek haliniz de kalmadı.
Cevap vermeden ellerini başına alıp bir süre öylece durdu. “Bir şey daha yapmalıyım” diyerek ayağa kalktı. Koluna girdim, zor yürüyordu. Birlikte gelin ve damadın masasına yöneldik. Eğilip kızının yanağını öptü, sarıldılar. Sonra damada yöneldi. Tebrik ederken damadın cebine bir şey koyduğunu gördüm. Altın taktığını düşünmüştüm. İzin isteyip düğün bitmeden ayrıldık. Dönüş yolunda da hiç konuşmadı. Hastaneye vardığımızda yine kanama ile boğuşmak zorunda kaldık. Hastamız kendini bırakmış gibiydi. Kritik birkaç saat yaşadıktan sonra gözlerini aralayıp elimi tuttu. “Teşekkür ederim, gövde üstü bile olsa uçağı salimen indirdik sanırım” dedi. Gülümsedi. Sonra uykuya daldı. Kritik saatleri yeni atlatmıştık, vakit gece yarısını geçmişti. Hastane koridorunda önce gelinlikleri içinde kızını sonra damadı gördüm. Hastamızın ısrarla çalan cep telefonunu açan servis hemşiresi arayanın kızı olduğunu öğrenince durumu anlatıp babası hakkında bilgi vermişti. Kızı, yatağın kenarına ilişip elini babasının yanağına götürdü. Sessizce ağlıyordu. Hastamız gözünü açıp gelin ve damadı karşısında görünce “Aman Allahım hala havadayız. Ne olacak şimdi?” diye söylendi. Kızı avucunu açıp üzerinde gülümseyen adam resmi yapılmış çakıl taşını gösterdi. “Baba bunu sakladığını bilmiyordum. Kocama bunu neden verdin? Ben bunu senin için yapmıştım” dedi. Damat şaşkın bakışlarla olanları izliyordu. Gelin hanım çakıl taşını bizlere gösterip küçük bir kız çocuğu iken hep uzaklarda, uçuşta olan babasını korusun diye bu uğur taşını yaptığını anlattı. Babasına dönüp tekrar “baba bunu ona niye verdin?” diye sordu. Hastamız gülümsedi. Kızının elini avuçlarının arasına aldı.
- Ona nasıl baktığını gördüm. Bir zamanlar, bana da öyle bakardın. Kendimi önemli hissetmem için yeterdi o bakışlar. O çakıl taşını yanımdan hiç ayırmadım, bana hep uğur getirdi.
Yorulmuştu ama söylemek istediklerine tamamlama gayreti içindeydi. Damadına baktı. “Onu benden daha fazla hak eden biri var artık. Delikanlı, o çakıl taşını yanından ayırma. Kızım için önemlisin, hem de çok önemlisin, bunu unutma. İyi bir baba olamadım. Belki eğlenceli biriydim ama kızımın bana ihtiyacı olduğu zamanlarda hep uzaklardaydım. Düğününde olmak, bir zamanlar onun bana baktığı gibi ona bakabilmek istedim, o kadar. Hadi gidin artık, bugün sizin gününüz. Mutlu olun, beni merak etmeyin.” dedi.
Kızı ayrılmak istemiyordu ama hastamız iyice yorulmuş, bilinci bulanıklaşmaya başlamıştı. Telefon numaramı verip gidebileceklerini bir sorun olursa arayacağımı söyledim. Kritik günleri atlatmak hayli zaman aldı hastamızı ancak ertesi hafta taburcu edebildik.
Bu olayın üstünden yaklaşık bir yıl geçmişti ki gazetede hastamızın ölüm ilanını gördüm. İlanı kızı vermiş ve fotoğraf olarak o üzeri boyalı çakıl taşını koymuştu. “Sen okyanustun benim için baba, bense o çakıl taşı. Hiç ayrılmamıştık ki…” diye bitiyordu, ilan.
Dr. Mehmet Uhri